13 Nisan 2021 Salı

Neden Paris Anlaşması Değil?

 Bilim diyor ki: 

Atmosferdeki karbondioksit oranı milyonda 350 molekülün (ppm) üzerine çıkacak olursa iklim değişikliğinin zararlarını görmeye başlarız.

Ortalama sıcaklık artışı 2 dereceyi aşacak olursa yeryüzüne geri dönülemeyecek hasar vermeye başlarız.

Şu andaki seviyede atmosfere sera gazlarını salmaya devam edersek en fazla 10 sene içerisinde ortalama sıcaklık artışının 2 dereceyi aşmasına yetecek kadar karbondioksit atmosfere salınmış olacak.

Bu bilimsel yaklaşım bugün için doğru, geçmişte sadece üçüncü maddedeki 10 sene daha uzun bir süreydi, ama bilimin uyarısı onun dışında aynıydı, kısacası, eskiden çok vaktimiz vardı, şimdi vakit kalmadı. Peki bu duruma nasıl geldik?

O noktada ne derece ciddi olduklarını bilmiyorum ama 1992 yılında devletler Rio’da toplandıklarında bilimin dedikleri karşısında paniğe kapılmışlardı. Rio’da alınan kararlar iklim krizinin şu andaki durumuna gelmemesi için gerekli olan yaklaşımı içeriyordu. Türkiye de dahil olmak üzere tüm devletler bu yaklaşımı kabul ederek onayladılar. Ancak Rio’dan ayrıldıktan ve gerekli hesapları yaptıktan sonra alınması gereken önlemler alındığında özellikle kuvvetli lobilere sahip fosil yakıt şirketlerinin ne kadar kayba uğrayacakları anlaşıldı. Sıra Rio’da alınan kararları yaptırımları olan bir anlaşmaya çevirmeye geldiğinde çoğu gelişmiş ülke ya toptan yan çizdi ya da yapması gerekenin çok altında taahhütler aldı. Ayrıca 1997 yılında imzalanan Kyoto Protokolü 11 sene sonra yani 2008’de başlayacak dönem için bu taahhütleri öngörüyordu.

Bunun ötesinde Kyoto Protokolü “piyasa mekanizmaları” adını verebileceğimiz sürüyle kaçış mekanizmasına da izin veriyordu. Aslında bilimin söylediği basit. Isınmayı 2 derecenin altında tutmak için ne yapılması gerekiyorsa, onu yapmak zorundasınız. Piyasa, ekonomi, büyüme, borsa ve aklınıza bu bağlamda daha ne geliyorsa, bu hedefin yanında ikincildir. Oysa Kyoto Protokolü azaltım hedefini ilk sıraya koymadı. Ayrıca en büyük oyuncu olan ABD de taraf olmayınca başlangıçtan dişsiz doğmuş oldu. 

“Ama” dedik, “en azından bir anlaşmaya varıldı, bizim de bunu desteklememiz gerekiyor, çünkü dişsiz de olsa bir anlaşma, olmayan bir anlaşmadan iyidir.” Böylece 2009 yılına kadar kendimizi kandırarak geldik. 2009 Aralık’ta Kopenhag’da süresi 2012 sonunda bitecek Kyoto Protokolü’nün sonrasında azaltıma nasıl devam edeceğimizi belirleyecektik. Kopenhag görüşmelerinden bir anlaşma çıkmadı. “Ama” dedik, “en azından bazı ülkeler azaltıma devam etme sözü verdiler, 2 derece ısınmanın bir limit olmasında anlaştılar ve daha da önemlisi, gelişmekte olan ülkelere iklim yardımı sağlamak için Yeşil İklim Fonunda her sene 100 milyar dolar toplamaya söz verdiler.”

2014 Lima’ya kadar da kendimizi bununla avuttuk. Zaten hava yavaş yavaş ısınıyor olsa da krizin ciddi etkilerini görmüyorduk. 2014’te Çin müzakerecisi Xie Zhenhua ilginç bir fikirle ortaya çıktı. Madem herkes birbirinin ne yapması konusunda hemfikir olamıyordu, o zaman tüm ülkeleri kendi kararlarını almak için serbest bırakmak en doğrusuydu. Böylece Paris Anlaşması’nın temel fikri doğdu. Tüm ülkelere iklim krizine engel olmak için ne yapmak istedikleri sorulacak ve ertesi sene Paris’te bu bazda bir anlaşma imzalanmasına çalışılacaktı.


Bu fikir işe yaradı ve Paris’te bir anlaşma, hem de uzun süreli bir anlaşma imzalandı. Artık 2030 yılına kadar kimse bu ateşe çomak sokup karıştırmayacaktı. Sadece, arada devletler toplanıp durumun nasıl olduğuna bakıp, verdikleri taahhütleri ekonomi ve büyüme hedeflerini fazla etkilemeyecek şekilde güncelleyecek, birbirlerinin sırtını sıvazlayıp ayrılacaklardı. Ne 350 ppm ne de ısınmanın 2 derecenin altında tutulması bu anlaşmanın gerçekçi bir parçasıydı. İmzalandığı gün bile ısınmanın herkes sözünü tutsa bile 2.7 dereceden az olmayacağı belliydi.

“Ama” dedik, “artık bir anlaşma var, bundan sonraki her değerlendirmede ülkelere baskı yapıp önlemlerini sıkılaştırmalarını talep edebiliriz.” Aradan 5 seneden fazla zaman geçti. Ülkelerin büyük çoğunluğu sözlerini tutma noktasında olmamalarına rağmen bir de göz boyama amaçlı “net-sıfır” salım yapacakları seneleri birbiri ardına ilan ediyorlar.

“Ama” diyoruz, “bakın Çin 2060 yılında net sıfır olacakmış.” Bu sözlere rağmen Çin gerek ülkesinde, gerekse de dışarıda kömür yatırımlarına devam ediyor. ABD kesin bir hedef açıklamış değil. Brezilya Başkanı “Bana 1.5 milyar dolar vermezseniz Amazon Ormanlarının yanmasına izin veririm” diyor. Avustralya hala kömüre dayanmaya devam ediyor. Bir tek AB biraz direniyormuş gibi görünüyor ama onların hedefleri bile 2 derecenin altında kalma planı ile uyumlu değil.

Bu durumda siz kendinizi 30 senedir devletler ve şirketler tarafından kandırılmış hissetmiyor musunuz? Paris Anlaşması bu son kandırma seansının adıdır. Ciddi ve yeterli olmaktan son derece uzaktır. Gene de imzalanmalı mıdır? Kesinlikle, evet. Ancak imzaladıktan sonra “2030’a kadar rahatız, gerekli olanı yaptık” demek yanlıştır. Neden mi?

Türkiye 1992 yılında Rio’da varılan anlaşmaya göre sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin altına indirecekti. Eğer biz Paris Anlaşması’nı meclisten geçirip onamayacak olursak karşımızda gene 1990 seviyesinin altına düşme kanuni zorunluluğu kalır. Ancak Paris Anlaşması’nı meclisten geçirdiğimiz an, bizimle birlikte tüm devletler 2015’te verdiğimiz taahhütle bağlanırlar. Bu taahhüte göre de 2030 yılına kadar Türkiye sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin 6 kat üzerine çıkartabilir. Yani Paris Anlaşması’nın meclisten geçmesi bizim için gerçek bir azaltım değil serbestçe artırım yapma izni almak anlamına gelir.

Şimdi Paris Anlaşması neden gündeme geldi peki? Çünkü AB “eğer Paris Anlaşması’nı meclisten geçirmezseniz benimle ticaret yapamazsınız” kartını kullandı. Bizim de ihracatımızın yarısı AB’ye olduğundan sanayicilerimiz bu tehdide kayıtsız kalamadı. Özellikle Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı saf değiştirerek “Paris Anlaşması’nı imzalamalıyız” diyenlerin tarafına geçti. Benim görüşüm Haziran ayı sonuna kadar bu anlaşmanın mecliste onaylanacağı. Ancak unutmayalım, ülkemizin Paris Anlaşması’nı imzalaması ya da imzalamaması iklim krizi açısından bir anlam taşımaz. Hatta eğer bu anlaşmayı imzalamış olmamıza dayanarak kömür yatırımlarında “serbest kaldık” kartını kullanacak olursak bu anlaşma ters etki bile yapabilir. Bu nedenle Paris Anlaşması’nın meclisten geçmesi bir hedef değildir. Önemli olan sera gazı salımlarını gerçekçi olarak azaltmak ve ciddi bir net-sıfır salım hedefi koymaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder