12 Aralık 2011 Pazartesi

Durban bir iklim anlaşması ile sona erdi ama biz neden üzgünüz?

Orijinal yayın: 12.12.2011 T24 İnternet Gazetesi
Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Durban şehrinde düzenlenen ve iki hafta süren Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği toplantısı pazar sabahı sürpriz bir anlaşma ile sonuçlandı. Uzun süren pazarlıklar sonucu varılan bu anlaşmanın iki önemli özelliği var. Birincisi, ABD dahil tüm ülkelerin bu anlaşmanın kanuni bir bağlayıcılığı olmasını kabul etmeleri. İkincisi ise bu anlaşmanın hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin sera gazı salımlarına kısıtlama getirmesi. Taraflar 2015 yılına kadar kimin ne kadar azaltma yapacağına karar verecekler, sonrasında bu anlaşma tarafların meclislerinde kabul edilecek ve 2020 yılında uygulamaya başlanacak.
Varılan bu anlaşmanın daha önceki anlaşmaların tümüne olan iki üstünlüğü de bu iki özellikte yatıyor. Daha önce hiçbir iklim anlaşması tüm dünya ülkeleri açısından kanuni yaptırımlar içermemişti. Buna benzer kanuni yaptırımlara en fazla Kyoto Protokolü'nde   yaklaşılmıştı. Ancak Kyoto Protokolü hem tüm dünya ülkelerini kapsamıyordu, hem de ABD tarafından imzalanmış olmasına rağmen Amerikan Senatosu tarafından onaylanmadığı için Amerikalılar açısından bir yaptırım içermiyordu. Amerikan Senatosu'nun kabul etmemesinin ardındaki temel gerekçe de bu anlaşmanın sadece gelişmiş ülkelere sınırlama getirmesi ve gelişmekte olan ülkelerin sera gazı salımlarını azaltmalarına yönelik bir kural koymamasıydı. Bu anlaşma taslağı Amerikalıların bu itirazlarını da karşıladığı için gelişmiş ülkelerin tamamından kabul görecek gibi görünüyor.
Peki o zaman tüm taraf devletler bunu bir başarı olarak sunarken tüm çevre örgütleri neden bir bozgun havası içerisindeler?
Bu soruya cevap verebilmek için bu anlaşmanın sağlanmasında en fazla kimlerin çıkarı olduğuna bakmalıyız.
Yeni iklim anlaşmasının en büyük çıkar sahibi Avrupa Birliği'dir çünkü bu anlaşma olsun olmasın AB ülkelerinde yaşayan kişilerin baskısıyla AB sera gazı salımlarında bir azaltmaya gitmek zorundaydı. Ancak AB bu azaltmaya kendi başına gittiği zaman diğer ülkelere göre ciddi bir ekonomik zararla karşı karşıya kalacaktı. Bu anlaşmanın varlığı AB'yi bir yanda sera gazlarının salımını azaltma yolunda karşılaşacak ekonomik sorunlar diğer yanda da kamuoyu baskısı ile uğraşmaktan kurtardı.
İkinci kazanan ABD'dir, çünkü artık dünya kamuoyu karşısında uzlaşmaz ülke görüntüsünden çıkacaktır.
Üçüncü kazananlar da Çin ve Hindistan'dır, çünkü her iki ülkenin ekonomileri dışarıya sattıkları ürün ve hizmetlere dayalıdır. Bu durumda bu ülkelerin ürünlerini satın alan gelişmiş ülke tüketicileri her geçen gün bu ürünlerin sebep olduğu sera gazı salımlarını sorgulayarak yakın gelecekte Çin ve Hindistan ekonomileri için ciddi bir sorun haline gelebilirlerdi.
Peki bizler neden üzgünüz?
• Çünkü, gerekli olan 2020 yılını beklemeden hemen kesintiye gidebilmekti. Bilimsel açıdan 2020 yılını beklemek dünyanın ortalama sıcaklığının 2oC'den fazla artacağını kabullenmek demektir. 2oC'lik bir artış psikolojik bir limit gibi görünse de aslında iklim değişikliğini durdurabilmek için konulmuş bir hedeftir, çünkü 2oC üzerine çıkan bir sıcaklık artışı geri besleme mekanizmalarının devreye girmesiyle artık durdurulmaz bir hal alacaktır.

• Çünkü bu toplantıda kesin sayılara dayalı bir anlaşmaya varılmamış olması yakın gelecekte tüm ülkelerin bir koyun pazarlığı seviyesinde sera gazlarını azaltma konusunu masaya yatırıp sonuçta kimsenin ekonomik açıdan canının yanmayacağı bir anlaşmaya varacaklarının bir göstergesidir. Her ülke kendi ekonomik çıkarlarını önde tutacağı için üzerinde anlaşılacak indirim miktarı gereken miktarın çok altında kalacaktır.

• Çünkü Amerkalıların bu anlaşmaya “evet” demiş olmaları, aslında anlaşmaya meraklı olduklarına değil, yıllar süren koyun pazarlığının onların dünyadaki konumlarını korumalarına yardımcı olacağını gördüklerine işaret eder. Yeni anlaşma üzerinde ne kadar uzun süren bir pazarlık olursa aslında bu anlaşmaya varmak istemeyen ülkelerin de hiçbir şey yapmadan devam etmek için o kadar uzun süreleri olacaktır.

Aslında sonun başlangıcı Durban'da değil, bundan iki sene önce Kopenhag Toplantısı'nda belirlendi. O toplantı sonucunda Kyoto Protokolü'nün sona ereceği 2012 yılı sonrası için tüm ülkeleri içine alan bir anlaşma imzalanabilmiş olsaydı dünyanın geleceğini kurtarmak için ciddi bir şansımız olabilirdi. Ancak esas dertleri alacakları oyları arttırmak olan politikacıların yapacakları anlaşmalarla doğa ile ilgili problemlere çare bulamayacağımız Durban'da bir kez daha yüzümüze vurulmuş oldu.

9 Aralık 2011 Cuma

Sonunda ülkemiz de bir ödül aldı: Günün Fosili


Orijinal yayın: 09.12.2011 T24 İnternet Gazetesi

Türkiye gelişmiş bir ülke midir? Bu sorunun cevabı soruyu kime sorduğumuza bağlı olarak değişebilir. Mesela kadim dostumuz Amerikalılara soracak olursak, evet, gelişmiş ülkeyiz (bkz. CIA World factbook). Kyoto Protokolü'nü uzun süre imzalamayan devletimize bakacak olursanız biz gelişmiş değil gelişmekte olan bir ülkeyiz. Ama G20 zirvelerine katıldığımıza göre gelişmiş bir ülke olmalıyız. Bir başka bakış açısından da Türkiye diğer gelişmiş ülkelerle birlikte OECD'nin (Ekonomik İşbirliği ve Gelişme Örgütü) kurucu üyelerinden biri olduğuna göre de gelişmiş ülke olmalıyız. Bizi hala Avrupa Birliği'ne almadıklarına göre aslında gelişmiş bir ülke olamayız. O zaman en son sınıflandırmaya bakalım biz en iyisi, bu sınıflandırma bizi Güney Afrika, Meksika, Brezilya, Çin, Hindistan, Malezya, Filipinler ve Tayland ile birlikte Yeni Endüstrileşmiş Ülkeler sınıfına sokuyor. Yani bu ülkeler ciddi anlamda ekonomik büyümeye sahipler ama İnsani Gelişme İndisi (Human Development Index) açısından bakıldığında gelişmiş ülkelerin gerisindeler. 


İşte bu kargaşadan dolayı devletimiz istediği an bizi gelişmiş ülkelerle bir araya getiriyor, istemediğinde de gelişmekte olan bir ülke oluyoruz birdenbire. Mesela 1997'de Kyoto Protokolü hazırlanırken tüm OECD üyesi ülkeler karbondioksit salımlarını indirme sözü verdiler. O noktada biz kalkıp “biz gelişmiş ülke değiliz” diyemedik. Ancak Kyoto Protokolü'nün OECD üyelerine getirdiği sorumlulukları yerine getiremeyeceğimiz anlaşılınca hemen çark ederek “aslında gelişmiş değil ekonomisi gelişmekte olan ülke” oluverdik. Neyse ki dünya ülkeleri de buna alışık oldukları için bizim çark etmemizi anlayışla karşıladılar. Ama bari en azından karbondioksit salımımızı azaltma yükümlülüğümüzü yerine getirseydik... Onu da karşılayamadık. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi şu anda “biz aslında gelişmekte olan ülkeyiz, Kyoto Protokolü çerçevesinde gelişmiş ülkelerin bize gerek maddi gerekse teknolojik alanda yardım etmeleri gerekli” diyoruz. 

Bu tarzımız bu hafta içerisinde İklim Eylem Ağı (Climate Action Network) tarafından verilen Günün Fosili (Fossil of the Day) ödülünü almamıza neden oldu. Aldığımız “ödülün” açıklamasında, “dünyadaki en önemli güneş, rüzgar ve jeotermal enerji kaynaklarından birine sahip olmasına rağmen sera gazı salımında hiçbir kısıntıya gitmek istememesi ve buna karşılık Kyoto Protokolü çerçevesinde gelişmiş ülkelerden maddi destek ve teknolojik yardım talep etmesi nedeniyle” bu ödüle layık görüldüğümüz söyleniyor. 

Bugünlerde Güney Afrika Cumhuriyet'nin Durban kentinde yapılmakta olan İklim Değişikliği Konferansı'na ülkemiz adına Kalkınma Bakanı Sayın Cevdet Yıldız katıldı. Ben bunu garipseyen gruptayım. Hükümetimizin bir Çevre Bakanı varken bu toplantıya Kalkınma Bakanı'nın katılması bile yeterli derecede yanlış sinyaller veriyor. Biz iklim değişikliğini bir çevre sorunu olarak değil de bir kalkınma sorunu olarak gördüğümüz müddetçe aldığımız önlemler de benzer şekilde yanlış yönleniyor. 

Kalkınma Bakanımız toplantıda yaptığı konuşmada “iklim değişikliğiyle mücadelenin acil eylemler gerektirdiğine vurgu yaparak sera gazı emisyonlarının kontrol altına alınmasının Türkiye için de önemli bir öncelik olduğunu ifade etti ve Türkiye'nin kişi başına düşen sera gazı emisyonlarının 5 ton ile OECD ortalamasının 3'te biri, Avrupa Birliği ortalamasının ise yarısı kadar olduğunu kaydetti.” Yani kısaca bizim OECD ülkeleri arasında kişi başına düşen salımda zaten en altta bulunduğumuzu ve bu sebeple bizim bir kesinti yapmamız gerekmediğini açıklamaya çalıştı.  

Ayrıca Bakan Yılmaz, “Türkiye'nin, 1990-2007 yılları arasında enerji, ulaştırma, sanayi gibi alanlarda uygulanan politika ve projeler ile toplam sera gazı emisyonlarında 1,4 milyar tonluk bir azaltım sağladığını ve 2007 yılı itibarıyla hiçbir önlemin alınmadığı duruma göre yüzde 20 emisyon azaltımı gerçekleştirdiğini” açıkladı. Yani kısaca, bizim zaten elimizden geleni yaptığımızı anlattı. 

Genel devlet yapımız olduğu üzere biz sayılardan fazla hoşlanmayız. Sayılar yerine laflar bizi daha mutlu eder ve sayıların arkasındaki gerçekleri pek araştırmaya zahmet etmeyiz. Kalkınma Bakanımız'ın yukarıda kullandığı sayıları OECD'nin verileri ile kıyasladığımızda şunu görüyoruz: 1990-2009 arasında tüm OECD ülkelerinin karbondioksit salımları %8 oranında artarken ülkemizin salımları %102 oranında artmış. 2007 salım miktarımız 265 milyon ton olduğuna göre 1,4 milyar tonluk azaltmanın nasıl sağlanabildiğini ben göremedim. Bu azaltma miktarı 1990-2007 toplamı ise, o zaman da senede 78 milyon ton azaltmış olmamız gerekiyor ki, bu da %20 azaltmaya denk gelmiyor. Açıkçası ben bu sayıların nereden ve nasıl geldiğini anlayamadım. Bizim devletimiz yanlış veriler vermeyeceğine göre OECD'nin resmi verileri hatalı olmalı diye düşünüyorum. 

Tüm bunların damağımızda bıraktığı ekşi tadı gidermek için şunu belirtmem gerekiyor; Çevreye saygılı bir kalkınma mümkün, yeter ki biz isteyelim. Yeter ki petrol ve doğalgaza yaptığımız yatırımı yenilenebilir enerji cenneti olan ülkemizde yenilenebilir enerji kaynaklarına yapalım. “Tasarruflu ampuller radyasyon yayıyor” gibi saçmalıklara inanmayı bırakıp enerji verimliliğine yönelelim. Biraz rahatımızdan vazgeçip haftada bir gün toplu taşımacılığa da şans verelim. Amerikan usulü tüketim çılgınlığından vazgeçip özümüz olan ayağımızı yorganımız kadar uzatmayı deneyelim. Yaptığımız üretimi iç pazarı geliştirmek için değil ihracatı arttırmak için kullanalım. Çözümler mümkün, yeter ki biz isteyelim.

7 Aralık 2011 Çarşamba

Kyoto Protokolü Neden Büyük Bir Yalandır?


Orijinal yayın: 07.12.2011 T24 İnternet Gazetesi

Yavaş yavaş olan değişiklikler insanda bu değişikliklerin hiç varolmadığı hissini uyandırabilir. Yakınımızdaki çocukların büyümesi böyle bir histir. Hep bebek olduğunu düşündüğümüz çocuklarımız bir an gelip ilkokula, liseye ya da üniversiteye başladıklarında aslında onların ne kadar hızlı büyümüş olduklarını görürüz. İklim değişikliği de benzer bir olgudur. Bir seneden bir sonraki seneye olan küçük değişiklikler dikkatimizi çekmez ama arada olan büyük olaylar bir adım geri atıp “Eskiden böyle değildi havalar” dememize neden olur. Bilim ne derse desin, çoğumuz hala anlık algılarımızla yaşadığımız için bu anlık algılardan uzun zamanlara yayılan sonuçlar çıkartabilmemiz son derece zordur. Uzun soluklu devlet politikaları oluşturabilmek için de anlık algılarla hareket eden seçmenlere ve seçimlere yönelik kararlar almaktansa daha bilimsel kanıtlara yönelmek gerekmektedir. 

Şu anda dünyada tartışılmaz bir gerçek vardır. Bu da dünyanın ikliminin değişmekte olduğudur. Bilim adamları bu değişikliğin büyüklüğünü, bu değişikliğin ne kadarının insan kaynaklı sera gazlarından oluştuğunu ya da bu değişikliği durdurmak için neler yapılması gerektiğini hala tartışıyorlar. Ancak tüm bilim adamlarının üzerinde anlaştıkları bir temel nokta var. İçinde yaşamakta olduğumuz iklim değişikliği çok büyük ihtimalle insanların yaymakta olduğu sera gazlarından kaynaklanmaktadır. Bu iklim değişikliğinin geri dönülemez sonuçlar yaratmaması için bizim bu soruna acilen bir çözüm bulmamız gerekmektedir. 

Biz buhar makinesini keşfedip o makinenin içinde kömür yakmaya başlamadan önceki binlerce yıl boyunca atmosferdeki karbondioksit miktarı %0,028 oranındaydı. Bu minik miktarın bugünkü değeri olan %0,039'a çıkması ve her an daha da yükseliyor olması yaşamakta olduğumuz iklim değişikliğinin temel sebebidir. Bu karbondioksit miktarındaki yükselişi durdurup, %0,028'e yakın bir değere ne kadar çabuk dönebilirsek iklim değişikliğini engellemek için o derece büyük bir şansımız olur. 

Bu bağlamda sözünü sıkça duymuş olduğumuz Kyoto Protokolü'nün ne olduğunu ve ne işe yaradığını kısaca anlatmakta fayda var. Kyoto Protokolü 1997 yılında Birleşmiş Milletler öncülüğünde imzalanmış ve atmosferdeki sera gazlarının miktarını sınırlamayı amaçlayan bir anlaşmadır. Anlaşma 2007-2012 arasındaki zaman aralığını kapsamaktadır. Bu anlaşma kapsamında dünya ülkeleri temelde iki gruba ayrılmışlardır. Birinci gruptaki ülkeler gelişmiş ülkelerdir ve bu ülkeler karbondioksit salımlarını 2012 yılının sonunda 1990 seviyesinin %5 altına çekmeyi taahhüt ederler. İkinci gruptaki ülkeler de gelişmekte olan ülkelerdir ve bu ülkelerin bir azaltma sorumluluğu yoktur. 

Gelişmiş ülkeler arasındaki ABD bu anlaşmayı kabul etmemiştir (diğer kabul etmeyen ülkeler: Andorra, Somali ve Afganistan). Çin, Hindistan, Endonezya ve Brezilya da azaltma sorumluluğu olmayan ikinci grup ülkeler arasındadır. Bu açıdan bakıldığında %5 azaltma sorumluluğu olan ülkeler tüm dünya salımının sadece yaklaşık %35'lik bir kısmını oluşturmaktadır. Yani dünyanın 2/3'ü salımlarını istedikleri gibi arttırmakta, 1/3'ü de sadece %5 azaltmayı denemekteler şu anda. Bunun doğal sonucu olarak da atmosferdeki karbondioksit miktarı azalacağı yerde her geçen gün artmaktadır. 

Şu anda dünya atmosferindeki karbondioksit miktarının sorumlusu Çin, Hindistan, Endonezya veya Brezilya değildir. Bu problemin kaynağı ve sorumlusu gelişmiş ülkelerdir. Gelişmiş ülkeler ellerini ciddi bir biçimde taşın altına koymadıkları müddetçe bu soruna çözüm bulmanın imkanı yoktur. Eğer iklim değişikliğini durdurmak istiyorsak, toplam dünya salımını 1990 seviyesine göre 2020'de %20, 2050'de %50 ve 2100'de de %90 azaltmamız gerekmektedir. Ancak bu ve benzeri anlaşmaların asıl amacı   bu seviyelerin çok çok daha aşağılara çekilmesi gerektiğini insanlardan saklayarak onları birşeyler yapıldığına inandırmaktır. 

Şu anda Güney Afrika'nın Durban kentindeki toplantılarda da konuşulan Kyoto Protokolü'nün geçerlilik süresi 2012'de sona erdiğinde hangi anlaşmanın Kyoto'nun yerini alması gerektiği konusudur. Dünya devletleri bugün Kyoto Protokolü'nün çok bağlayıcı olduğunu ve daha yumuşak şartları olan bir anlaşma yapılması gerektiğini tartışıyorlar. Bunun da dünyanın geleceği açısından ne anlama geldiğini sanıyorum gayet iyi anladınız.

18 Eylül 2011 Pazar

Senede bir gün!


Orijinal yayın: 18.09.2011 T24 İnternet Gazetesi

Bugün sizleri iklim değişikliğinin varlığına ikna etmeye çalışmayacağım, ya da  tüketim çılgınlığının dünyayı felakete götürdüğünü anlatmayacağım. Sadece sizden bir ricam olacak. Eğer içinizde “evet, iklim değişikliği olabilir de, ben ne yapabilirim” veya “ben de dünyanın gidişinden memnun değilim ama kendi başıma sesim çıkmaz” diyenlerdenseniz, 24 Eylül 2011 Cumartesi günü saat 14:00'de Kadıköy Meydanı'nda Et Balık Kurumu önüne gelin. Sizin gibi düşünen ve hisseden pek çok kişi orada olacak. Birkaç saat süreyle birlikte olacağız ve sesimizi duyurmaya çalışacağız. Tüm sene boyu başka bir çabanız olmasa bile, senede bir gün, bu cumartesi günü bizlerle birlikte Kadıköy Meydanı'nda olun. 

Böyle “Kadıköy Meydanı, miting” falan deyince insanların ürktüğünü biliyorum, merak etmeyin, ben yedi ve bir buçuk yaşındaki iki oğlumla orada olacağım inşallah. Geçen seneki eylemcede bir arkadaşımın dört yaşındaki oğlunu elinde bayraklarla şarkı söylerken gördüğümde utanmıştım. Bu sene biz de ailece Kadıköy Meydanı'nda olacağız, sizleri de ailece bekliyoruz. 
Bu toplantı sadece bizde ve sadece Kadıköy'de değil. Aynı gün benzer saatlerde dünyadaki pek çok şehirde benzer toplantılar düzenleniyor. “Neden her sene bu sıralar toplanıyor dünyadaki herkes?” diye soracak olursanız size “350” gibi anlamakta zorluk çekebileceğiniz bir cevap vereceğim. Toplantı ve ertesindeki konsere gelecek olursanız ellerinde 350 yazan pankartlar taşıyan insanlar göreceksiniz. 

Konunun temeli şu: Atmosferdeki miktarı her geçen gün artmakta olan karbondioksit gazı bir sera gazıdır, yani dünya atmosferinin ısınmasına neden olur. Normalde atmosferdeki karbondioksit miktarı milyonda 280 parçacık olmalıdır. Bin yıllardır dünya atmosferindeki karbondioksit miktarı bu kadardır. Bin yıllardır insanlığın dünyaya yayılıp uygarlıklar kurabilmiş olmasının arkasında yatan temel sebep dünyanın ikliminin bin yıllardır fazla değişmemiş olmasıdır. Ancak Endüstri Devrimi'nden bu yana, yani insanların kömür, petrol ve doğalgazı yakıt olarak kullanmayı akıl ettiklerinden bu yana atmosferdeki karbondioksit miktarı artmıştır, bugün ise bu miktar milyonda 390 parçacıktır. Biliyoruz ki şu anda dünya eskiye oranla daha ısınmıştır, biliyoruz ki artık yazlar daha sıcak geçmektedir, biliyoruz ki kışın kar yağışı azalmıştır, biliyoruz ki kutuplardaki buzullar erimektedir, o zaman şu anda atmosferdeki karbondioksit miktarı dünyaya uzun süreli zarar verecek bir hale gelmiştir ve en kısa zamanda azaltılması gerekmektedir. Bilimciler dünyanın ve insanlığın büyük bir zarar görmemesi için karbondioksit miktarının milyonda 350 parçacık seviyesini geçmemesi gerektiğini söylüyorlar. 

Şu anda atmosferdeki karbondioksit miktarındaki artışın temel sebebi insanlığın doymak bilmeyen tüketim sevdasıdır. Bu tüketimi karşılamak için yapılan üretim atmosferdeki karbondioksit miktarını her geçen gün arttırmaktadır. Tüketimi büyütme amaçlı politikalarla dünyanın her geçen gün büyük bir felakete doğru sürüklendiği açıktır. 

Sizi rahatsız eden temel konu ister iklim değişikliği, ister büyüme uğruna doğaya verilen hasar, isterse de tüketim çılgınlığı olsun, bu cumartesi bizlere katılın. Benim gönlüm herkesin her gününü sürdürülebilir bir dünyada yaşamak için çabalayarak geçirmesini istiyor, ama en azından, topladığınız pet şişe kapaklarına ek olarak bu cumartesi de bizimle olun. Belki çevrenizde sizin gibi düşünen kişilerin aslında ne kadar çok olduğunu görmek geleceğe daha umutlu bakmanızı sağlayabilir.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Irene Kasırgası New York'a Yaklaşırken...

Orijinal yayın: 27.08.2011 T24 İnternet Gazetesi
Belki biliyorsunuz, bir süre önce Gelecekten Haberler isimli gelecekteki iklim olaylarını anlatan bir hayali senaryolar dizisi başlattık. Benim planıma göre bu dizi içerisinde 2017-2020 gibi 2-3 büyüklüğünde bir kasırga New York şehrine büyük zarar verecekti. Şu anda görüyorum ki benim gelecekte olmasını öngördüğüm felaketler düşündüğüm zamanlardan çok daha önce meydana geliyor. Atlantik Okyanusu'nda oluşan Irene Kasırgası Pazar akşamına doğru New York şehrine çok yakından geçecek. Bu kasırga her ne kadar 2-3 büyüklükte olmasa da şehre ciddi hasar vereceği neredeyse kesin.

Önümüzdeki günlerde kasırga konusunu haberlerde çokça duyacağımız için kısa bir tanıtım yapmamız uygun olur. Kasırgalar devamlı esen rüzgar hızlarına göre sınırlandırılır, yani bir kasırga içerisinde rüzgarın hızı bazı anlarda saatte 200 kilometreye çıksa da her an en az hız 140 km/h ise bu hızı 140 km/h olan bir kasırga olarak görülür. Buna göre rüzgar hızı 104-134 km/h arası kasırgalar Kategori 1, 135-158 km/h olan kasırgalar Kategori 2, 159-189 km/h olan kasırgalar Kategori 3, 190-220 km/h olan kasırgalar Kategori 4 ve 220 km/h olan kasırgalar da Kategori 5 şeklinde sınıflandırılır.


Irene 20 Ağustos günü Karayip Denizi'nde, Venezuela açıklarındayken bir tropik fırtına olarak sınıflandırıldı, yani rüzgar hızı yaklaşık 80 km/h idi. 22 Ağustos sabahı Porto Riko'ya yaklaşırken hızı 128 km/h olan 1. Kategori bir kasırga oldu. Porto Riko, Dominik Cumhuriyeti ve Haiti'de 10 kişinin ölümüne yol açan bu kasırga aynı zamanda da 1 milyar dolara yakın maddi hasara yol açtı. Irene 24 Ağustos'da Amerika'ya doğru yaklaşırkan 160 km/h'lik rüzgarlarla önce Kategori 2 sonra da 185 km/h'lik rüzgarlarla Kategori 3 kasırga oldu. Irene şu anda Amerika kıtasına paralel olarak kuzey yönünde ilerliyor. Bize göre 28 Ağustos Pazar akşamı New York şehrinin çok yakınından geçecek. Bu nokta daha soğukça okyanus suları üzerinde olacağı için de rüzgarların hızı yaklaşık 128 km/h civarına düşmüş olacak. Gene de New York şehrinin yapısı göz önüne alındığında bu büyük bir felakete yol açabilir.


New York şehri için bilmemiz gereken üç önemli nokta var. Bunların ilki taşımacılık sektörü. New York metrolarının ve karaları birbirine bağlayan tünellerin tamamı deniz seviyesinin altında bulunuyor. Bu metro sistemine veya tünellere girebilecek okyanus sularını boşaltmak neredeyse imkansız olabilir. Ancak bu kasırganın yaratacağı dalgaların o bölgedeki yüksekliği 2-3 metreyi aşmayacağı için tüneller ve metro sistemine suların girmesi beklenmiyor. İkinci önemli unsur da kanalizasyon, su ve elektrik sistemleri. Bunlar da metro sistemi gibi suyun altında olduğu için kasırgadan büyük zarar görebilir. Kasırga sırasında şehirde büyük elektrik kesintileri beklendiği için de ayrıca sosyal sorunların olması bekleniyor. Son unsur da aslında pek azımızın aklına gelebilecek bir konu. Şehirde şu anda aktif olarak gökdelenlerin yapımında kullanılan 26 tane büyük vinç bulunuyor. Bu vinçlerin kısa sürede sökülmeleri imkansız ve bu vinçler en fazla 100 km/h hızındaki rüzgarlara dayanabiliyor.


New York valisi Michael Bloomberg şehrin bir kısmı için şimdiden mecburi tahliye ilan etmiş durumda. Bu New York şehri için tarihte ilan edilen ilk tahliye ve bu tahliye küresel iklim değişikliğine bağlı olarak gelişebilecek diğer aşırı iklim olayları açısından da bir haberci olarak görülebilir.

21 Ağustos 2011 Pazar

Somali'ye iftara gitmek neden yetmez?


Orijinal yayın: 21.08.2011 T24 İnternet Gazetesi

FAO, Birleşmiş Milletler'in Besin ve Tarım Örgütü 2010 Kasım ayında dünyada geçtiğimiz sene görülen La Nina koşullarının sonbahar aylarında Afrika'nın doğusunda son 60 yıldır görülmemiş ağırlıkta kuraklık koşullarına sebep olduğu konusunda bir uyarı yayınlamıştı. Eğer dünya o gün bu uyarıyı dikkate almış olsaydı bugüne kadar Doğu Afrika'daki açlıktan binlerce kişi ölmemiş olurdu.

Benim bugünkü amacım ölmek üzere olan çocuk fotoğrafları koyarak duygu sömürüsü yapmak değil. Bugünkü felaketin nereden ve nasıl geldiğini bilmek gelecekteki felaketleri durdurmak fazla umurumuzda olmasa da en azından geleceğin nasıl şekilleneceğini bilmemiz yolunda bize yardımcı olacaktır.

Öncelikle La Nina nedir? sorusuna cevap vermeye çalışalım. El Nino Pasifik Okyanusu'nun ekvatoral enlemlerdeki yüzey sularının normalden fazla ısınması, La Nina da normalden fazla soğumasına verilen isimdir. Bu suların ısınması tüm dünyadaki yüksek ve alçak basınç alanları ile bağlantılı olduğundan El Nino veya La Nina dünyanın değişik alanlarında görülecek iklim olaylarının habercisi olarak görülür. Mesela El Nino görülen senelerde Afrika'nın doğu kıyısındaki muson alanlarında normalden fazla yağış görülür ama Avustralya'da normalden kurak bir dönem yaşanır ve yangınlar çok fazla olur. Buna karşılık La Nina yıllarında da bu durum tam tersine döner, yani Afrika'nın doğusunda şu anda kuraklıktan etkilenen bölgelerde kuraklık görülür. Haziran 2010'dan bu yana görülen La Nina koşulları neredeyse tarihte ölçülen en sert La Nina koşulları oldu. Bunun doğal sonucu olarak da geçtiğimiz senenin sonundan itibaren Afrika'nın doğusunda kuraklık ve buna bağlı olarak da kıtlık görüleceği öngörülmüştü. La Nina koşulları son birkaç ayda düzelmeye başlamış olsa da en azından bu senenin sonuna kadar bu koşulların devam edeceği öngörülüyor. Eğer bu koşullar 2012 yılının ortasına kadar devam edecek olursa ana yağışını Nisan-Haziran arasında alan Doğu Afrika bölgesinde bir sene daha düzgün ürün alınamayacağından kıtlık önümüzdeki seneye bundan çok kötü bir şekilde devam ediyor olacak.

Sormamız gereken ikinci soru insanlığın bu bölgeye yardımda neden çok yavaş kaldığıdır. Öncelikle çoğumuz günlük hayatın uğraşları arasında uzakta bir ülkede çekilmiş resimlerdeki çocuklara acımakla kalıp bir sonraki adımı atmaya çalışmıyoruz. Ancak bir sonraki adım atılıp yardım gönderilmeye başlansa da karşımıza daha büyük sorunlar çıkıyor. Bu sorunların başında da o bölgedeki ve özellikle Somali'deki politik istikrarsızlık geliyor.

Temelde Somali en az üç değişik parçaya bölünmüş bir ülke. Merkezi hükümet başkent Mogadişu'da ancak El-Kaide ile bağlantıları bilinen Mücahit Gençlik Hareketi'nin stratejik bir kararla son aylarda güneye çekilmesiyle düzeni sağlayabildi. Ülkenin kuzeyinde ise bağımsızlık ilanını henüz kimsenin tanımadığı Somaliland var. Özellikle ülkenin güneyindeki Mücahit Gençlik Hareketi bölgelerine herhangi bir yardım örgütünün girmesine izin vermiyor. Bunun arkasındaki temel sebep de yardım amacıyla gelen kuruluşların yardım görüntüsü altında dini propaganda yaptıkları düşüncesi. Bu sebepten de her gün yaklaşık 4000 mülteci bu bölgeden kaçarak komşu ülkeler olan Etiyopya ve Kenya'ya sığınıyor. Kendileri de kuraklıkla mücadele etmekte olan bu ülkeler üstlerine gelen bu ek yükü kaldırmakta zorlandıklarından durum her geçen gün daha da kötüye gidiyor.

Doğa koşulları bizlere bu kuraklığın en az bir sene daha süreceğini ve bu sürecin kuraklıktan etkilenen Somali, Etiyopya ve Kenya için neredeyse ölümcül olabileceğini gösteriyor. Bunun yanında bölgeye yardım yapabilecek ülkelerden yardım akışı yeteri kadar kuvvetle sağlanamıyor, anneler gelen yardımla ancak iki cocuklarından birini kurtarabilecekleri için seçim yapmak zorunda kalıyorlar. Ama belki daha da önemlisi, yardım gelse bile düzgün bir şekilde yardıma ihtiyacı olanlara dağıtılamadığı için her gün yüzlerce insan açlıktan ölüyor ve görünür gelecekte de ölmeye devam edecek. Bu sebepten eğer bir şey yapılacaksa bunun en başta Somali'deki politik düzeni istikrara kavuşturmak olduğu açıkça görünüyor. Bunu yapmanın temel yolu da artık silah kullanmaktan geçmiyor. Batı Mogadişu'da silah kullanmayı denedi ve ülkeyi girdiğinden çok daha büyük bir karmaşada bırakarak geri çekildi. Şimdi kim, neyi, nasıl yaparsa yapsın, soruna politik bir çözüm gelmesi gerekiyor. Doğu Afrika bölgesi politik istikrara kavuşmadan bölgede insanların açlıktan ölmesini engellemenin bir yolu görülmüyor. Başbakanımız Ramazan ayından iyiliksever dostlarını toplayıp Somali'ye iftara gidebilir ama sorun oraya yardım etmekten çok o bölgede istikrarın sağlanmasına katkıda bulunmaktan geçiyor.

26 Temmuz 2011 Salı

Korkmanıza Gerek Yok!


Orijinal yayın: 26.07.2011 T24 İnternet Gazetesi

İklim değişikliğinden dolayı dünyada sorunlar çıkmayacak, iklim mültecileri olmayacak, ülkeler su için birbirleriyle savaşmayacaklarmış. Bunu ben söylemiyorum, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi söylüyor. Bize uzak olmalarından dolayı fazla bilgimiz olmuyor ama, Hint Okyanusu'nda Maldivler diye bir ülke var. Maldivlerin nüfusu 400.000 ve ülkenin en yüksek yeri deniz seviyesinden 2 metre yukarıda. İklim değişikliğinin etkilerinden biri olan deniz seviyesindeki yükselme bu yüzyıl sonunda Maldivler denen ülkenin tamamını sulara gömecek, ama bu sorun olmayacakmış Güvenlik Konseyi'ne göre. 

Geçen ay sonunda iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek olan ada devletlerinden 14 tanesi birlikte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne iklim değişikliğinin dünya barışı ve güvenliğini tehdit ettiğini tanıması çağrısında bulundu. Geçtiğimiz hafta bu Almanya başkanlığından bu konuyu görüşen Güvenlik Konseyi beklenildiği gibi bu yönde bir karar almaktan sakındı. Uzun görüşmeler sonunda yayınlanan bildiride iklim değişikliğinin gelecekte olası güvenlik problemleri yaratabileceği gibi muğlak bir ifadeye yer verildi. Ayrıca Güvenlik Konseyi'ne sunulan teklifte yer alan iklim değişikliği sebebiyle çatışmaların olabileceği bölgelerde görevlendirilmek üzere “Yeşil Bereli” özel bir güvenlik gücünün kurulması isteği de gündeme bile getirilmedi. 

Güvenlik Konseyi'ndeki gelişmiş ülkeler ada devletlerinin teklifini destekleyerek iklim değişikliğinin bir güvenlik tehdidi olarak tanınmasını isterken Rusya, Çin ve gelişmekte olan ülkeler bu teklife karşı çıktılar. Rusya iklim değişikliğini bir güvenlik sorunu olarak almanın konuyu daha da politize bir hale getireceğini söylerken Çin de iklim değişikliği konusunun bilim adamlarına bırakılması gerektiğini söyleyerek gelişmekte olan ülkeler safında yer aldılar.  

Ben bu konuda ne düşüneceğimi bilmiyorum. Bir yanda Kyoto anlaşmasına imza koymayı reddeden Amerika “iklim değişikliği bir güvenlik sorunudur” diye bağırıyor, diğer yanda Kyoto'yu kabul edip uygulamaya başlayan Rusya Federasyonu “bu konuyu abartmaya gerek yok” söylemini tercih ediyor. Ben yalnız mıyım kafamın karışmasında? Bu görüşlerin birbirinin tersi olması gerekmiyor mu? “Madem iklim değişikliği dünya barışını tehdit ediyor, o zaman neden siz bir şeyler yapmıyorsunuz?” diye sormak gerekiyor Amerikalılara. Ruslara da “madem bu kadar önemsiz bir konu, neden ülkenizi uzun vadede yükümlülük altına sokacak bir anlaşmaya imza attınız?” diye sormalı. Ama sanırım bu olay bizlerin anlayabileceğinden daha üst düzeyde bir oyun. Gene filler kavga ediyor ve gene çimenler ezilecek. “En azından bizim ülkemiz yok olmayacak” diye kendimizi avutabiliriz, ama iklim değişikliğinin sağlık ve tarım alanında en fazla zarar vereceği ülkeler arasında ülkemiz en üstlerde yer alıyor. Bunlar benim uykumu kaçırdığı kadar yöneticilerimizin de uykusunu kaçırıyorsa eminim onlar bizim düşünmediğimiz çözümler düşünüyorlardır. 

Diğer yandan, Güvenlik Konseyi iklim değişikliğini dünya barışı ve güvenliğine bir tehdit olarak kabul etse hayatımızda ne değişecek? Doğalgaz yakan termik santrallerden elektrik üretmeyi bırakıp rüzgar ve güneş enerjisine mi yöneleceğiz birlikte? “Bu kadar tüketmek yeter diyerek” sonsuz büyüme saçmalığına yüz çevirip sürdürülebilir kalkınma gibi bugün için bir hayal olan doğruların peşine mi düşeceğiz? Belki de bırakalım savaşlar çıksın, insanlar ölsün, o zaman aklımız başımıza gelir. Ne zamandır Avrupa'da tırmanan aşırı sağ görüşlerin tehlikesi söylenip durdu, ancak politik kazançlar uğruna şişirilen bu görüşlerin etkisindeki bir çılgın yüze yakın insanı öldürdüğü zaman kişiler durup düşünmeye başladılar. İnsanlığın geleceği söz konusu olduğunda birkaç yüz milyon insanın hayatı nedir ki? 

19 Temmuz 2011 Salı

Sıcak günler bizi bekliyor

Orijinal yayın: 19.07.2011 T24 İnternet Gazetesi

Son haftalarda her ne kadar asfalt eritecek sıcaklıklar görmeye başlamış olsak da aslında serin sayılabilecek bir yaz geçiriyoruz. Ama serinden kastım sıcakların bizi bunaltmadığı bir yaz değil, sadece mevsim normallerinin çok üzerinde olmayan sıcaklıkta bir haziran ayı yaşadık. Amerikan Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi (NOAA) her ayın sonunda geçirilen ayın dünyadaki iklim durumunu yayınlar. Bu rapor da bizim haziran ayını fazla sıcak geçirmediğimizin bir göstergesi olarak kullanılabilir. Bu rapora göre Haziran 2011 küresel sıcaklıkların ölçüldüğü yüz yıldan uzun süredir yaşadığımız en sıcak yedinci haziran ayı oldu. Ayrıca Şubat 1985'den beri her ay o ayın uzun süreli ortalamalarından daha sıcaktı. Yani dünyanın ortalama sıcaklığı son 316 aydır ortalama sıcaklıkların üzerinde seyrediyor.

Biz yazın başını kısmen rahat geçirmiş olabiliriz ancak özellikle Sibirya ve ABD'nin güney eyaletleri ortalamadan çok sıcak günler geçirdiler. Özellikle 5 Temmuz'da Arizona Eyaleti'ndeki Phoenix kentinde yaşanan kum fırtınası neredeyse bir korku filminden çıkmış gibiydi (http://www.youtube.com/watch?v=dSsbEGrBjso). Afrikanın geneli ise uzun süredir kuraklıkla boğuşuyor. Özellikle Afrika'nın doğusundaki Cibuti, Kenya, Somali ve Etiyopya'da son 60 senenin en büyük kuraklığı yaşanıyor. Bu bölgede 10 milyon kişi sadece dış ülkelerden gönderilen yiyecek yardımıyla hayatta kalabiliyor. Bu kuraklık iki senedir azalan muson yağmurlarından kaynaklanıyor. Muson yağmurlarının azalmasının da en önemli sebebi la Nina dediğimiz Pasifik Okyanusu'nun doğu kıyısındaki suların sıcaklığında zaman zaman görülen düşüş. Bu düşüş dünyanın pekçok yerinde ciddi iklim değişikliklerine sebep oluyor. Mesela bizim ülkemiz de daha serin günler geçiriyor la Nina'dan dolayı. La Nina geçen sene Temmuz ayında başladı ve bu sene Mayıs ayının ortasına kadar sürdü. Genelde la Nina etkisi ülkemizde birkaç ay sonra hissedildiği için Mayıs ayı ortasında biten la Nina'dan sonra sıcaklıkların Temmuz ayı ortasından itibaren mevsim normallerinin çok üzerine çıkmasını bekleyebiliriz. Bu artışın daha başında ülkemizin güneyinde asfaltlar eridi, geçtiğimiz haftasonu İstanbul 35 dereceyi gördü. Bu artış devam edeceği için bu yaz hepimizin iklim konusunda çok dikkatli olması gerekiyor. 

Hepimiz büyürken annelerimizden sıcak hava ile ilgili önemli bilgiler aldık ve bu bilgileri kendi deneyimlerimizle harmanladık. Mesela annemiz “öğlen sıcağında sokakta top oynama başına güneş geçer” dediği zaman, aslında başımıza güneş geçmesinin ya da sıcağın bize bir şey yapmasının fazla ihtimal dahilinde olmadığını bilirdik. Çok önemli ise sıcakta oynar değilse gölgelikleri tercih ederdik, bu normal yaşam tarzı idi. Ama o normal yaşam tarzındaki sıcaklıklar artık birkaç derece arttı. Yeni normalde artık annemizin sözünü dinleyip güneşe çıkmamak gerekiyor. Öğlen sıcağında havuzun ya da denizin kenarında yatma devri yavaş yavaş kapanıyor artık. Yeni dünyada 11:00-15:00 arasını klimalı ortamlarda geçirmek gerekiyor, yoksa alternatif bir hastane ziyareti olmaya başlayabilir ciddi biçimde. Unutmayın, bundan on sene önce güneşin altında uzun süre kalabiliyordunuz, şimdi hem sıcaklık arttı, hem de siz on sene önceki kadar genç değilsiniz, kalbinize acıyın.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Bilimsel dilin günlük dilden farkı nedir?


Orijinal yayın: 06.06.2011 T24 İnternet Gazetesi

Bilim insanları bilim alanında eğitim almamış kişilere bilim alanındaki gelişmeleri anlatırken çok dikkatli olmalıdırlar. Bunun temel sebebi de bilim alanında kullandığımız dilin günlük dil ve anlayıştan çok farklı olmasıdır. Bilimin değişik alanlarında ve özellikle de iklim değişikliği konusunda bilim insanlarına yapılan saldırıların çoğu bu temelden kaynaklanmakta ve kişilerin aklını çabuk karıştırabilmektedir. 

Bu konunun temel kelimesi “teori”dir. Günlük hayatta şöyle bir cümle kurabiliriz: “Benim bir teorim var, aslında Ahmet Mustafaoğlu milli takım teknik direktörlüğünü kabul etmedi çünkü o başbakan olmak istiyor.” Bu teori hiçbir dayanağa sahip olmayabilir, test edilmesi, doğruluğunun ya da yanlışlığının gözlemlenmesi mümkün değildir. Bu sebepten de günlük konuşmalarımızda buna teori deriz. Teori tamamen “işkembeden sallamakla” ciddi ciddi düşünerek üretmek arasında herhangi bir noktada bulunabilir, ama ana öğesi hemen test edilebilmekten genelde uzak olmasıdır. 

Benzer bir şekilde “işkembeden sallamak” bilimde de mümkündür, hatta birçok alanda gelişme bununla mümkün olur. Ancak bu “işkembeden sallamaya” hiçbir zaman teori denmez. Düşüncenin gelişiminin teori halini alabilmesi için test edilebilir ve doğruluğunun veya yanlışlığının ölçülebilir bir şekle sokulması gerekir. Mesela, yukarıya atılan cisimlerin içinde her zaman dünyaya dönmek gibi bir arzu vardır dersek bu test edilebilir bir ifade değildir. Ama aynı ifadeyi yukarıya atılan her şey aşağıya düşer şeklinde anlatacak olursak bu test edilebilir bir ifade halini alır. O noktada bu ifadeye bir teori diyebiliriz, çünkü herkes elindeki imkanlarla bir şeyleri yukarıya atıp aşağıya düşüp düşmediğini kontrol edebilir. Genelde bunu test edenler de bu teorinin doğruluğunu görebilirler, ancak bu gene de bir kanun değildir. Çünkü bir teori her ne kadar sağlam olursa olsun, o teoriyi desteklemek için kaç tane deney yapılırsa yapılsın, bu teorinin doğruluğunun ispatı değildir. Ama yapılan her değişik deney o teoriyi doğruluğa biraz daha yaklaştırır. Ancak o teorinin yanlış olduğunu gösteren bir tek düzgün yapılmış deney bile o teoriyi yıkar. Mesela, bir roketi saniyede 12 kilometre hızla yukarıya atacak olursak yukarıya atılan cisimlerin hep aşağıya düştükleri teorisini hemen çökertiriz, çünkü bu roket dünyanın çekim alanından çıkarak aşağıya düşmez. Bu noktada bilimin yaptığı o teoriyi hepten çöpe atıp baştan başlamak yerine o teorinin neresinde hata olduğunu anlayıp gerekli değişiklikleri yapmaktır. Teorimizi kütlesi olan iki cisim birbirlerini uzaklıklarının karesine ters oranlı bir kuvvetle çekerler şeklinde getirecek olursak bu hem havaya atılan cisimlerin neden yere düştüklerini hem de uzay araçlarının nasıl olup da dünyayı terk edebildiklerini aynı anda açıklar.

Son birkaç yüzyılda bilim insanlarını bu şekilde zorlayan teori çatışmalarından iki tanesi evrim ve iklim değişikliği üzerinedir. Gerek evrim, gerekse de iklim değişikliği bir teoridir, ama bilimsel anlamda bir teoridir, yani yapılan her deney ve gözlem bu teorileri güçlendirirken bu teorilerin yanlış olduğunu kanıtlayan bir tek deney veya gözlem yapılamamıştır. Bir teorinin deney ya da gözlemlerin tamamını açıklayamaması o teorinin yanlış olduğunu değil sadece geliştirilmesi gerektiğini gösterir. Benzer şekilde hem evrim hem de iklim değişikliği teorilerinde tam olarak anlaşılmamış ve deneyleri ya da gözlemleri tam olarak anlatamayan noktalar mevcuttur, ama bu bilimsel anlamda teorinin yanlış olduğunu değil geliştirilmesi gerektiğini gösterir. Mesela evrim teorisine göre tüm primatlar aynı kökten gelmek zorundadırlar. Bunun için de fosil kanıtları ile evrimin nasıl geliştiğinin gösterilmesi gerekir. Ancak arada eksik olan fosiller varsa bu daha fazla gözlem yapılması gereğini ortaya koyar, teorinin yanlışlığını değil. Ama eğer 40 milyon yıl yaşında tam bir insan iskeletini bulacak olursak bir gün, bu evrim teorisinin yanlış olabileceğinin ve baştan düşünülmesi gerektiğinin bir göstergesidir. 

Benzer şekilde, Svante Arrhenius 1896 yaptığı deneyle atmosfere salınan karbondioksit (CO2) gazının dünyayı ısıtacağını kanıtladı. O günden beri yapılan deneylerin tümü de atmosferdeki CO2 miktarının insanların yaktıkları kömür, petrol ve doğalgaz miktarına bağlı olarak arttığını gösterdi. Aynı zamanda yapılan ölçümler de dünyanın ortalama sıcaklığının artmakta olduğunu bize kanıtladı. Bu durumda varacağımız temel sonuç, insan kaynaklı küresel iklim değişikliği vardır ve bizler bir şeyler yapmadığımız müddetçe iklim değişikliğinin etkisini her geçen gün daha fazla hissettireceğidir. Bu bir teoridir, ama bilimsel anlamda bir teoridir, yani 1896 senesinden bugüne kadar yapılan deneylerin tamamı bu teoriyi biraz daha kuvvetlendirmektedir ve bu teorinin yanlış olduğunu gösterebilecek bir tek deney veya gözlem yapılmamıştır. 

İklim değişikliği konusundaki temel belirsizlik değişikliğin varlığı ya da sebepleri üzerine değildir. Bilmediğimiz temel şey iklim değişikliğinin dünyaya gelecekte neler getireceğidir. Bu konuda bilim insanları geçmişte gözlemlenenlerle temel bilimsel verileri birleştirerek bazı öngörülerde bulunurlar, bu öngörüler tahmin niteliğindedir, bazıları daha kesin bazıları daha muğlaktır. Mesela bir meteorolog yarın hava yağmurlu olacak derse ertesi gün elimize şemsiye alıp çıkarız sokağa, ama yağmur yağmayabilir, bu meteorolojinin yanlış olduğu anlamına gelmez ya da o meteoroloğa bir daha inanılmaması gerektiğini göstermez. Benzer şekilde bir iklim bilimci de önümüzdeki beş senede ülkemizde kuraklık olacak derse buna hazırlanmak akıllıca bir davranıştır, ama yanlış çıkma olasılığı vardır. Fakat bir meteorolog belirli sebeplere dayanarak bu yaz İstanbul'da gerek ortalama yağış miktarı gerekse de sağanak yağış miktarı artacak derse, bunu dinlemekte daha da fayda vardır, çünkü böyle bir ifadedeki bilimsel veri oranı tahmin yeteneğinin çok üzerindedir. Aynı şekilde iklim bilimciler de dünyanın ortalama sıcaklığı artacağı için kuraklıklar da artacak ve deniz seviyesi yükselecek diyorsa bunu dinlemekte ciddi fayda vardır çünkü böylesi ifadeler tahminden çok bilim içerirler, bilimi dinlemek de genelde faydalıdır.

1 Haziran 2011 Çarşamba

Türkiye’nin ilk Ulusal İklim Değişikliği Eylem Planı Nihai Taslağı


Orijinal yayın: 01.06.2011 T24 İnternet gazetesi 

Türkiye bu ay içerisinde ilk Ulusal İklim Değişikliği Eylem Planı Nihai Taslağı'nı yayınladı. Bu yazıda yayınlanan taslağın bizi neden yanlış bir plana doğru sürüklediğini anlatmaya çalışacağım. 

2001 yılında Marakeş’te gerçekleşen 7. Taraflar Konferansı’nda (COP7) alınan 26/CP.7 sayılı kararı takiben, Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (UNFCCC), 24 Mayıs 2004 tarihinde taraf olmuştur. Bu sözleşmenin dördüncü maddesi uyarınca Türkiye öncelikle iklim değişikliğine sebep olan sera gazı salımlarını periyodik olarak açıklamak, sonra İklim Değişikliği Ulusal Bildirimiler'ini hazırlamak ve son olarak da bu anlaşmayı yerine getirmek üzere planladığı eylemleri açıklamak zorundadır. Türkiye her yıl salımlarını düzenli olarak bildiriyor, ilk ulusal bildirim de 2007 yılında yayınlandı (her ne kadar bu bildirimin yayınlanmasını resmi olarak UNFCCC sekretaryası kabul etmiş olmasa da). Bu sene içerisinde de  Türkiye’nin ilk Ulusal İklim Değişikliği Eylem Planı yayınlanacak. 

Bu eylem planının hazırlanması Birleşmiş Milletler Kalkınma Örgütü (UNDP) ile Çevre ve Orman Bakanlığı'nın ortak yürüttüğü bir projeyle sürdürülüyor. Proje kapsamında Mart 2010’da başlayan çalışmalar, Mart 2011 sonuna kadar kamu, yerel yönetim, özel sektör, sivil toplum ve akademik kuruluşların katılımıyla sürdürüldü. Tüm bu kuruluşların paylaşımı ile hazırlanan ön-taslak Nisan ayı başında Çevre ve Orman Bakanlığı’na teslim edildi. Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından koordine edilen İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu tarafından “İDEP NİHAİ TASLAĞI” haline getirildi ve 16 Mayıs 2011 tarihinde Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından açıklandı. İDEP Nihai Taslağı üzerine görüşler 23 Mayıs 2011 Pazartesi gününe kadar Çevre ve Orman Bakanlığı İklim Değişikliği Dairesi’ne iletildi. 

Bu noktada diyeceksiniz ki “ne güzel yurdumuzda bir iş katılımcı bir çalışma sonunda hazırlanmış, herkese sorulmuş, hala memnun değil misiniz?” Ben kendimce eleştirilerimi yazmaya çalışayım, belki bazıları size de mantıklı gelir: 

1. Aralık ayında “Herhalde iklim ve çevre ile ilgili konulardan sorumlu politikacı olmak çok zor!” başlıklı yazımda Birleşmiş Milletler Çevre Örgütü eski başkanlarından Klaus Töpfer'in yapmış olduğu konuşmayı eleştirmiştim.Temelde çevreden sorumlu bile olsa bu seviyede bir politikacı ilk sıraya çevreyi değil kalkınma ve büyüme sürecinde çevreye saygılı olunması düşüncesini koyuyor. Böylesi bir çalışmaya Birleşmiş Milletler Kalkınma Örgütü'nün öncülük etmesi ne derece sağlıklı olabilir? Böyle bir çalışmadan “iklim dahil çevreye vereceğimiz zararı azaltmanın temel yolu tüketim toplumu olmaktan çevre ile dost sürdürülebilir bir topluma geçmektir” sonucu çıkabilir mi? 

2. Kendilerine verilen bilgiler çerçevesinde nihai taslağı hazırlayan İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu temelde ilgili bakanlıklar ve müsteşarlıklardan oluşmaktadır, yani bu kurul her ne kadar herkesin fikrini almış gibi görünse de aslında kendi bildiğini okumaya hukuki bir taban sağlamıştır. Devlet madem sonuçta kendi istediği yönde bir planı uygulamaya koyacaktı, bunu katılımcı bir çalışma olarak göstermenin ne alemi vardı? Halkımız ne zaman devlete itiraz etti ki bu gibi konularda? 

3. Ama en önemli eleştiri koyulan hedefler noktasındadır. Eğer iklim değişikliğinin önlenmesi ile ilgili bir eylem planı yapıyorsanız bu planda hedefler koymak zorundasınız, bu hedefler de sera gazları salımınım azaltılması yönünde neyin nasıl yapılacağı şeklinde olmalıdır. Ancak devlet olarak sera gazlarının azaltılmasını bir amaç olarak görmezseniz hazırlayacağınız eylem planı da bir iyi niyet belgesinden öteye geçemez. Oysa bizim adım adım her sektörde neler yaparak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne imza atarak aldığımız yükümlülükleri nasıl yerine getireceğimizi anlatmamız gerekiyor, “vallahi billahi yapacağım” uluslararası anlaşmalarda pek işe yarayan bir tarz olmuyor. Size bir fikir olması açısından UNFCCC'nin bizi ilgilendiren ana maddesini yazıyorum son olarak: 

The ultimate objective of this Convention is the stabilization of greenhouse gas concentrations in the atmosphere at a level that would prevent dangerous anthropogenic interference with the climate system.  

Bu anlaşmanın ana amacı insanlar tarafından atmosfere salınan sera gazı miktarını dengeleyerek iklim sistemini tehlikeli bir şekilde etkilemesini engellemektir. 

Sizce bizim devletimiz altına imza attığı bu cümlenin gereklerini yerine getirmek için çabalıyor mu hiç? 

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Serin bir ilkbahar geçirmiyoruz aslında...


Orijinal yayın: 25.05.2011 T24 İnternet Gazetesi

Herhangi bir cisim neden ısınır? Eğer soba gibi kendi içinde bir ısı kaynağı yoksa ve dışarıdan aldığı enerji dışarıya yaydığı enerjiden fazlaysa o cisim ısınır. Dünyaya baktığımızda güneşten aldığımız enerji uzaya yaydığımız enerjiden fazla olduğu için dünyamız ısınıyor. Siz çevrenize baktığınızda hala ortalığın ısınmadığını düşünüyor olabilirsiniz, belki kısmen de haklısınız, ama bu dünyanın genelinin daha önceki yıllarda olduğundan daha serin olduğu anlamına gelmiyor. 

Aşağıdaki harita tüm dünya için Nisan ayı ortalama sıcaklık farklarını gösteriyor. Türkiye'de Nisan ayını ortalama sıcaklıklardan yaklaşık bir derece daha serin geçirmiş olabiliriz, ancak dünyanın geri kalanı, özellikle Avrupa ve Rusya çok sıcak bir ilkbahar geçiriyor. Bu sebepten de “hani küresel ısınma vardı, donduk burada” denmesin diye iklim bilimciler bu olguya küresel ısınma değil küresel iklim değişikliği diyorlar. Çünkü aşağıda da gördüğümüz gibi ortalamada dünyanın sıcaklığı artıyor, ama her yer aynı anda aynı miktarda ısınmıyor. Geçtiğimiz kışı anormal düşük sıcaklıklarla geçiren Batı Avrupa şu anda da anormal yüksek sıcaklıklarla karşı karşıya, yani küresel iklim değişikliği dediğimiz şey dünyanın dengesinin bozulması. Artık normal sıcaklık diye bir kavram kalmamaya başladı, tek normal görebileceğimiz olgu artık her günün bir yenilik getireceği. 

Dünyanın atmosferi güneşten gelen görünür ışığı geçirir, mor ötesi ışığın birazını geçirir, çoğunu ozon tabakası tutar, kızılötesi ışığın da bir kısmını geçirir. Kızılötesi ışığın ne kadarını geçirdiği atmosferdeki karbondioksit (CO2) miktarına bağlıdır. CO2 miktarı arttıkça atmosferin kızılötesine karşı olan geçirgenliği azalır. Güneşten gelen ışığın ancak yarısı kızılötesidir, ama dünyadan çıkan ışığın çoğu kızılötesi şeklinde yayılır ve atmosferdeki CO2 miktarının artması güneşten gelen ısı miktarını azaltmasa da dünyadan çıkmaya çalışan ısıyı engeller. Dünyanın ortalama sıcaklığının artmasının temel sebebi budur. Atmosferdeki CO2 miktarındaki artışın sebebi de bizim tükettiğimiz doğalgaz, petrol ve kömürdür. Biz bunları tüketmeye devam ettiğimiz müddetçe de artış devam edecektir. 

Dünyanın ortalama sıcaklığı arttığı zaman atmosferdeki olayları şiddetlendirecek enerji miktarı da artar, yani fırtınalar da daha kuvvetli olur yağışlar da. Başımıza gelen felaketleri çok çabuk unutuyoruz, Ayamama felaketini dere yatağına yapılan binalara bağladık bitti gitti, o gece durduk yerde afet seviyesinde yağmur nereden geldi diye soruşturmadık. Bu bahar Amerika'da da aynısı oluyor. Endüstri devriminin başından beri atmosfere en fazla CO2 gazını salan ve inatla da “küresel iklim değişikliği yoktur, bu felaket tellallığıdır” diye bilim adamlarına yüklenen Amerikalılar her geçen gün yeni bir felaketle karşılaşıyorlar. Geçtiğimiz haftalarda 300 kişiyi öldüren hortumlar bu pazar akşamı da 50,000 nüfuslu Joplin kentini yerle bir etti. Enkaz kaldırma çalışmaları sürerken ölü sayısının yüze yakın olduğu söyleniyor. 

Bir geçtiğimiz pazar sabahı, bir de bugün Joplin'de yaşayanlara iklim değişikliğine ne kadar inandıklarını sormak isterdim. Benim insanların akıllı olduklarına olan inancım her geçen gün azalıyor; nasihatleri dinlemediğimize göre umarım başımıza gelen musibetlerden ders çıkartmayı beceririz. Bu dersleri çıkartıp hayat tarzımızı değiştirme çabasına girmek için de zaman her geçen an biraz daha daralıyor.  

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Bir Film Senaryosu...



Orijinal yayın: 04.05.2011 T24 İnternet Gazetesi

Filmimizin konusu gelecek bir zamanda geçiyor. Dünyada petrol üretiminin tüketimi karşılayamayacak hale geldiği günler yaşanıyor. Dünyanın büyük petrol üreticilerinin petrol sahalarından çıkan petrol miktarını arttırmak her geçen gün zorlaşıyor. Petrolün sonunun gelmekte olduğu OPEC tarafından kabul edilmese de OPEC üyeleri arasında ve Suudi Arabistan ile ABD arasında kapalı kapılar ardında yapılan görüşmelerde de bu gerçeklik defalarca irdeleniyor. 

Ancak bu konuyu insanlığın geri kalanı ile paylaşmak son derece sakıncalı, çünkü insanlık o zamanda bile gerek taşıma gerek çeşitli üretim ve gerekse de ısınma için hala ciddi biçimde petrole ve petrol ürünlerine dayalı bir hayat yaşıyor. Eğer petrolün bitmekte olduğu bilgisi resmi olarak açıklanacak olursa o zaman uluslar hızlı bir şekilde alternatif enerji kaynaklarına yönelebilecekler. Bu da çok uluslu petrol ve petrokimya şirketlerinin işine hiç gelmiyor çünkü adı üzerinde, bunların işi petrol ve petrol bittiği zaman yapacakları başka bir iş de yok, onun için ana görevleri bu petrol rüyasının olabildiğince uzamasını sağlamak. 

Rüyanın uzun sürmesini sağlamak için insanlara petrolün hiç bitmeyeceğini söyleyip onları bir yandan alternatif arayışlarından uzak tutarak diğer yandan da petrolün fiyatını yavaş yavaş arttırarak daha az üretimden daha fazla kar sağlamaya devam etmek gerekiyor. Fakat petrol fiyatlarını kendi başına yükselmeye bırakacak olursanız insanlar eninde sonunda bir sorun olduğunu görecekler. Büyük kitleler bir sorun olduğunu fark edecek olurlarsa bu sürüp gitmekte olan sisteme olan güveni azaltarak bir ekonomik krizi tetikleyebilecek. Zaten sürdürülebilir bir gelişmenin çok ötesine geçmiş bir dünya ekonomisi için bu ciddi bir felaket demek. Bu sebepten kitlelere bir güvenlik ve monotonluk yanılsaması vermek en doğru çözüm olarak görülüyor. 

Bu güvenlik ve monotonluk yanılsamasını bozabilecek birkaç petrol üreticisini de kontrol altına alabilmek için şeytani bir karakter yaratılıyor, çok uluslu sermaye o şeytani karakter bahane ederek tüm dünyayı koruma ve kollama görevini yüklenen bir güç oluşturuyor. Kişilerin ev yaşamları bile herkes tarafından bilinebilirken o şeytani karakter nedense bir türlü ele geçirilemiyor, çünkü eğer o şeytani güç ortadan kalkacak olursa insanlara koruma ve kollama gücünün neden gerekli olduğunu anlatmak çok zorlaşacak. Bu sebepten şeytani güç hep kaçıp saklanıyor ve sadece arada sırada hala hayatta olduğunu kanıtlayan mesajlar yayınlamakla yetiniyor. 

Bir gün petrol fiyatındaki artış miktarı artık çok uluslu şirketlere yeterli olmuyor. Petrolün fiyatını kimseye çaktırmadan arttırmak gerekiyor. Mesela diyelim o noktada ham petrolün varil fiyatı 85 dolar civarında salınıyor. Önce konu ile alakası olmayan küçük bir ülkede bir halk ayaklanması tetikleniyor ve bu ayaklanmanın bölgenin tamamına yayılmasına göz yumuluyor. Bu bölgede hala tam olarak kontrol altına alınamamış orta büyüklükte petrol üreticilerinden biri de var. Sonra halk ayaklanması bu petrol üreticisine de sıçratılıyor. Çok uluslu sermaye halkı korumak için koruma ve kollama görevini yapan gücü devreye sokarak ne halkı baskı altında tutan diktatörü çok eziyorlar ne de halkın bir zafer kazanmasına izin veriyorlar, ama bu kargaşa durulduğunda görüyoruz ki kargaşadan önce 85 dolar olan ham petrolün varil fiyatı 115 dolara çıkmış. Nedense kimse de yadırgayıp sorgulamıyor bu durumu. 

Ama çok uluslu sermayeye ham petrolün varil fiyatının 115 dolara çıkması da yetmiyor, aslında hedef bir sene içerisinde fiyatı 145 dolara kadar çıkartmak, ancak ilk krizde dünya üretiminin sadece %2'sinden sorumlu bir ülkede kargaşa çıkartıp fiyatı %70 arttırmak şüphe çekebileceği için iki değişik oyun oynayarak birincide %35 arttırıyorlar ve ikinci oyunu planlamaya başlıyorlar. 
İkinci oyunun başında yıllardır arayıp da bir türlü bulamadıkları şeytani karakter yakalanıp öldürülüyor. Bu şeytani karakterin intikamını almak üzere onun adamları bir dizi eylem yapıyorlar. Bu dizi eylemin arkasında sadece şeytani karakterin adamları değil teröre destek verdiği epeydir bilinen bir başka devletin de olduğu öğrenilince çok uluslu sermayenin polis gücü o devlete de müdahale ederek zaten aylar önce başlatılmış olan halk ayaklanmasının sonlanmasını ve diktatörün ortadan kaldırılmasını sağlıyor. Hiç kimse fark etmeden de hem petrol kaynaklarına gelebilecek her türlü tehdit yok ediliyor, hem de ham petrolün varil fiyatı 145 dolara çıkartılmış oluyor. 

Sadece bir film senaryosu, gerçekte böyle şeyler asla olmaz, Armageddon filminde iki göktaşı ikiz kulelere çarptığında ikisi de ayakta kalıyordu, demek ki senaristler olasılıkların gerisinde kalıyorlar senaryo yazarken... 

30 Nisan 2011 Cumartesi

Çocuklarımızın iyiliği için...


Orijinal yayın: 30.04.2011 T24 İnternet Gazetesi

Çocuklarımızın iyiliği için hepimiz aktivist olmalıyız. Ben bunun için 26 Nisan akşamı Galatasaray'daydım. “Nükleere hayır” diyen grupla her konuda hemfikir olduğumdan değil. Gerçi bugünün Türkiyesi için bana “nükleere ne dersin?” derseniz cevabım o akşam İstiklal Caddesi'nde yürüyen kalabalıklar gibi “Hayır” olur, ama benim “Hayır'ım” onların “Hayır'ından” biraz farklı, bunu da biraz anlatmam gerek sanıyorum.

Öncelikle, dünyanın kaynaklarının yeterli olmamasının temel sebebi insan nüfusundaki aşırı artıştır. Dünya nüfusu 2-3 milyar arasında olsaydı enerji üretmek için ne termik ne de nükleer santrallere gerek kalırdı. Bu sebepten ilk değiştirmemiz gereken davranış biçim kaynaklar sınırsızmışçasına üremektir. Kaynaklar sınırlı ve bizler bugün çocuklarımızın hakkını yiyiyoruz, onların günü gelince yiyecek bir şeyleri kalmayabilir.

Nüfus artışını sınırlamak için çok ciddi önlemler almaya gerek yok. Her kadının ortalama iki çocuğu olmasını sağlayabilsek insan nüfusu zaten kendisini makul bir sürede dengeliyor. Eğer her kadının ortalama 2,20 çocuğu olursa bu nüfusun sabit kalmasını sağlıyor. Ülkemiz için bu sayı 2,16. Yani bizim nüfusumuz uzun vadede azalma trendi gösteriyor, başbakanımızın bir kaç ay önce etmiş olduğu “3 çocuk” tavsiyesinin temel sebebi de nüfusumuzun artışındaki bu azalma trendi. Dünya ortalaması 2,56 olduğu için dünya nüfusu hızla artmakta ancak artış hızı gittikçe azalmakta. Bireyler her geçen gün doğan her yeni çocuğun imkanlar değil zorluklar getirdiğini gördüklerinden bu konuda bir bilinçlenme yavaş da olsa yayılmakta, özellikle de az gelişmiş ülkelerdeki kadınlar arasında.

İkinci ana konu, sınırlı kaynakların verimli kullanılması. Hiçbir doğa kanunu bizim dünyadaki tüm kaynakların sonunu getirecek kadar tüketim çılgınlığına girmemizi gerektirmiyor. Toplumların hayattan aldıkları memnuniyetin artması için ekonomilerin büyümesi gerektiğini sadece kapitalist doktrin söylüyor, bu bir doğa kanunu değil. Bizlerin doğa kaynaklarının imkan verdiği ölçüde tüketerek sürdürülebilir bir hayat yaşamamız mümkün ancak bunun için önce nüfus artışını durdurmamız, ardından da tüketim çılgınlığına son vermemiz gerekiyor. Ancak bu ikisini yerine getirdiğimizde üçüncül konulara bakmaya başlayabiliriz.

Dünya nüfusu sürdürülebilir bir seviyede olsa ve bu nüfus kaynakları efektif olarak kullanıyor olsa tüm dünya nüfusuna yenilenebilir enerji kaynakları yeterli olacaktır. Dolayısıyla savaşım sırasında güneş+rüzgar+jeotermal enerji kaynaklarına yönelmek ancak üçüncü sırada geliyor. İlk iki sıradaki sorunlara çözüm bulmadığımız müddetçe yenilenebilir enerji kaynaklarına başvurmak yeterli olmayacaktır. Bu realite ile karşılaştığımızda lütfen bana “ama Sahra Çölü'nün tamamını güneş panelleri ile kaplayacak olsak bu dünyanın tüm enerjisini sağlamaya yeter” demeyin, benim matematiğim de o hesabı yapmaya yetiyor ama insanların sadece 2 çocuk yapmalarını ve tüketim çılgınlığına son vermelerini beklemek ne derece gerçekçiyse Sahra Çölü projesi de o derece gerçekçi benim gözümde.

O zaman insanlığın enerji açlığını gidermek için yoğun enerji kaynaklarına mahkumuz. Ama hanginiz nüfus artışını azaltmak ya da tüketim çılgınlığını dizginlemek için sokağa dökülüyorsanız, ben de sizinleyim, çünkü doğru ola budur. Aynı zamanda en zor olan da bu olduğundan biz kolay yolları seçiyoruz.

Enerjide bulduğumuz kolay yol da yerden neredeyse serbestçe çıkan kömür + petrol + doğalgaz üçlüsünü kullanmak. Ama gördük ve biliyoruz ki bu üçlü atmosfere saldığı CO2 gazı ile dünyayı ısıtıyor ve dünyanın kuraklaşmasına neden oluyor. O zaman son yılların en popüler çözümü gündeme geliyor: Nükleer enerji. Çünkü nükleer enerji petrolden de yoğun bir enerji kaynağı, gram ağırlıkta uranyum kullanarak kasaba büyüklüğünde yerleşim yerlerinin enerji ihtiyacını karşılamak mümkün, ama sorun bu nükleer enerji sağlama sisteminin diğer sistemlere oranla çok daha dikkatli kullanımı gerektiriyor olmasıdır. Burada benim nükleer karşıtlığıma geliyoruz.

Önce nüfus artışını, sonra tüketim çılgınlığını kontrol altına alma temeline dayanmayan tüm planlar aslında bizi yoğun enerji kaynaklarını kullanmaya mecbur bırakırlar. Bu sebeple benim “Nükleere Hayır” demekle aslında söylediğim şey “dünya kaynakları hiç bitmeyecekmiş gibi yaşamaya hayır”. Ama eğer bu iki belayı durduramıyorsak ve o zaman tercih nükleer enerji ile kömür+petrol+doğalgaz üçlüsü arasında ise, benim tercihim nükleerden yana.

Burada şunu belirtmeliyim ki nükleer enerji ile şaka olmayacağından bunun çok dikkatli yapılması gerekiyor. Santrali kimin yapacağı, nerede yapacağı ve hangi güvenlik önlemlerini kullanacağı çok önemli. Güvenlikten önce parayı konuşacak olursak, dünyanın en aktif fay hatlarından birine 80km uzağa (Sinop) nükleer santral yapmaya kalkacaksak, kendimiz olaya hiç karışmadan doğalgaz santrali yapma mantığıyla nükleer santral yapacaksak ben de nükleere karşıyım ve çocuklarının geleceğini düşünen herkesin de böylesi sorumsuz davranışlara karşı olması gerekiyor.

26 Nisan akşamı Çernobil felaketinin 25. yılında Galatasaray'da toplanan yaklaşık 300 kişilik topluluk ülkemizde maalesef marjinal kaldı, gelen geçen herkes katılıp desteklemek yerine gülüp yoluna devam etmekle yetindi. Ne zaman insanlar yaptıkları her harekette çocuklarının geleceğini düşünüp ön plana çıkarırsa, o zaman sürdürülebilir bir hayat yaşamaya başlayabiliriz.

23 Nisan 2011 Cumartesi

Sonumuz dinozorlara benzemesin?

Orijinal yayın: 23.04.2011 T24 İnternet Gazetesi

Sizler için kısa bir dünya tarihi vererek başlayalım bugünkü yazımıza. Dünyanın oluşumu bundan yaklaşık olarak 4,5 milyar yıl önceye dayanıyor. Hayat ise ilk olarak 3,5 milyar yıl önce ortaya çıkmış. Atmosferde oksijen miktarının artması 2,4 milyar yıl önceye dayanıyor. İlk çok hücreli canlılar 1,7 milyar yıl önce üremişler. 1,2 milyar yıl öncesine kadar denizde üreyen yaşam sonunda karalara da yayılmış. 580 milyon yıl önce Kambriyan Patlaması denen bir süreçte canlılar dünyanın tamamına egemen olmuşlar, sonra da dünyadaki hayat ciddi sorunlar yaşanmaya başlamış. 
İlk olarak yaklaşık 443 milyon yıl önce dünyadaki büyük kara parçası olan Gondwana kıta hareketleri ile güney kutbuna gelip buz tutunca deniz seviyesi hızlı bir biçimde düştü ve çoğu deniz kıyılarına yakın yerlerde yaşanan hayat ciddi biçimde zarar gördü. Bu yok olma olayında dünyadaki canlı türlerinin %86'sı dünya üzerinden silindi. 

Benzer bir küresel soğuma olayı yaklaşık 359 milyon yıl önce Devonyan döneminin sonunda yaşandığında dünyadaki tüm canlı türlerinin %75'i yok oldu. 

Kendisini bir kez daha yenileyen hayat bu kez de Sibirya'da oluşan dev yanardağların etkisiyle 251 milyon yıl önce en büyük yok olma olayını yaşadı. Permiyan dönemindeki bu olayın temel sebebi atmosferdeki H2S ve CO2 miktarlarındaki ani ve ciddi artıştı. Bu olay bittiğinde dünyadaki canlı türlerinin %96'sı yok olmuştu. 

Bu olayların her birinden sonra hayatın kendisini yenileyip dünyaya egemen olması on milyonlarca yıl kadar almıştır. Permiyan yok olma olayında kendini toparlayan hayat 200 milyon yıl önce Triasik dönemde Orta Atlantik çukurundan çıkan mağma ile atmosferdeki CO2 artınca türlerinin %80'ini gene kaybetti. Ama bu olay yeni gelişmekte olan dinozorların önünü açtı ve yeryüzünde bu dev hayvanların egemenliği başladı. Bu egemenliğe yaklaşık 65 milyon yıl önce Kretase döneminde dünyaya çarpan bir göktaşı son verdi. Dinozorlarla birlikte dünyadaki canlı türlerinin %76'sı yok oldu. 

Yukarıda kısaca saydığımız beş yok olma olayının her birinde dünyadaki canlı türlerinin en az %75'i yok olmuştur. Bu sebeple bu beş olaya beş ana yok olma olayı deniliyor. 

Geçtiğimiz Ekim ayında Nagoya, Japonya'da toplanan Birleşmiş Milletler Biyo Çeşitlilik Zirvesi'nin sonuç bildirgesinde dünyadaki canlı türlerinin hızla yok olmakta oldukları kabul edilmekle birlikte bunların yok olmasını engellemek için atılması gereken somut adımlar konusunda hiç yol alınmadı. Bu da hayatın altıncı büyük yok olma olayıyla karşı karşıya kalması anlamına geliyor. Canlıların yok olması denince hepimizin aklına her daim kutup ayıları geliyor. Ancak durum kutup ayılarından çok daha vahim, çünkü birileri konuyu hep kutup ayıları bağlamında ele alarak gerçeklerin üzerine kalın bir perde çekiyor. 

UNESCO tarafından 1948 yılında kurulan IUCN (International Union for Conservation of Nature – Uluslararası Doğa Koruma Birliği) dünyadaki canlıların tümünü inceler ve türlerin sürekliliği konusunda raporlar yayınlar. Bu raporlarda varoluşları tehlike altında olan canlılar şöyle kategorize edilirler: 

Nesli Tükenmiş: 
EX: Nesli tükenmiş 
EW: Nesli doğada tükenmiş 

Tehlikede: 
CR: Kritik biçimde tehlikede
EN: Tehlikede
VU: Zarar görebilir 

Risk altında: 
NT: Tehdit altında 
LC: Az sorunlu 

Nesli tükenmiş canlı türleri için yapabileceğimiz bir şey kalmadığı için öncelikli olarak kritik biçimde tehlikede olan canlılara bakacak olursak şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşıyoruz. Bu listedeki canlılar kutup ayıları gibi uç bölgelerde yaşayan sadece belgesellerde göreceğimiz hayvanlar değil. Hepimizin bildiği bir tür Tarzan'ın aralarında yaşadığı dağ gorilleri. Bu hayvanlar özellikle avlanmıyor olsalar da başka hayvanların avı sırasında ölüyorlar. Ayrıca yaşam alanları her geçen gün daha daralıyor ve daha da kötüsü, insanlarda görülen neredeyse pek çok tür hastalık türü bu gorillere de bulaştığı için sayıları bugün için binin altına düşmüş durumda. 

Bu listedeki bir diğer hayvan mavi yüzgeçli ton balığıdır. Bu balığın neslinin tükenmekte olmasının temel sebebi en sevilen suşi türlerinin bu balığın etinden yapılıyor olması. Eskiden Karadeniz ve Hazar Denizi'nde de avlanan ton balığı artık sadece Atlantik Okyanusu'nda bulunuyor, oradaki avlanma miktarlarıyla da neslinin 2022 yılında tükeneceği öngörülüyor. Benzer şekilde mersin balığı da Karadeniz'de bulunmuyor artık, dünya genelinde de sayıları çok azaldığı için bu listede yer alıyor. 

Bu örneklerden rahatça anlayabileceğimiz üzere dünya üzerindeki 7 milyar insan kendilerine yer açmak ve beslenmek için pek çok canlı türünün sonunu getiriyorlar. Bu yolun sonu artık gelmek üzere, bunu bilerek yaşamak zorundayız. Bu sene içerisinde bilim dünyasının en saygın dergilerinden biri olan Nature'da yayınlanan bir makaleye göre, şu andaki yaşam tarzımıza devam edecek olursak dünyadaki canlı türlerinin %75'i önümüzdeki 240 sene içersinde yok olacak. Bunu daha anlaşılır bir şekilde söyleyecek olursak, insanlık 400 sene içerisinde dünyadaki canlılara 65 milyon yıl önce çarpan meteorun verdiği kadar zarar vermiş olacak. O meteor çarptığı zaman dünyaya dinozorlar egemendi ve 10km çapındaki bir kaya parçası egemen türün sonunu getirdi. Bu aç gözlülükle devam edecek olursak dünyada şu anda egemen olan türün sonunun gelmesi için bir meteora ihtiyaç olmayabilir. 


21 Nisan 2011 Perşembe

Kişisel algılarımız iklim değişikliği hakkındaki görüşlerimizi nasıl etkiliyor?


Orijinal yayın: 21.04.2011 T24 İnternet gazetesi

Sosyal bilimci bir arkadaşımla aramızda şöyle bir yazışma oldu: “Senin öğrencilerin iklim değişikliğinin tüm jargonunu biliyor olabilirler ama biz sosyal bilimciler sizin kadar bu jargona alışkın değiliz, iklim değişikliğini bizim de rahat anlayabileceğimiz şekilde anlatır mısın?” Kendisinden merak ettiği noktaları sormasını istedim, bana yönelttiği ilk soru şu oldu: 

Türkiye'deki mevsimsel değişimler (yazların kısa sürmesi, baharda kar yağan bölgelerin varlığı) Dünya'daki iklim değişikliğinin bir sonucu mudur? 

Bu soruya cevap vermeye girişmeden önce aklıma takılan ilginç bir konuyu paylaşmak istiyorum. Bu arkadaş gibi benim annem de benzer şekilde Nisan ayının yarısını geçmiş olmamıza rağmen hala havaların ısınmamasından şikayetçi. Ona göre de bahar hala gelmedi. Bugün her ikisine de sorsam, iklim değişikliği yok veya varsa da havalar soğuyor cevabını alabilirim. 

Columbia Üniversitesi Psikoloji Bölümü ve Karar Verme Merkezi araştırmacılarından Li, johnson ve Zaval o günkü hava durumu ile kişilerin iklim değişikliğine yönelik sorulara verdikleri cevapları karşılaştırmışlar (Y. Li, E. J. Johnson, L. Zaval, Psychological Science 22 (4) 454 (2011)). Temelde kişilere üç soru sorulmuş: 

1.Bugün hava normalden sıcak mı soğuk mu? 
2.İklim değişikliğine inanıyor musunuz? 
3.İklim değişikliğinin büyük bir sorun olduğunu düşünüyor musunuz? 

Havanın normalden sıcak olduğu günlerde görüşülen kişiler havanın normalden soğuk olduğu günlerde görüşülen kişilere oranla iklim değişikliğine daha fazla inandıklarını ve iklim değişikliğinin büyük bir sorun olduğunu söylemişler. Psikolojide bu davranış biçimine nitelikleri yer değiştirme deniyor, yani anlaşılması ve ulaşılması zor olan ortalama küresel sıcaklıklar yerine bulunduğumuz yerde ve andaki sıcaklığı koyuveriyor beynimiz. Yukarıdakine çok benzeyen bir deneyi sadece soru sorulan kişilerin içinde bulundukları odanın sıcaklığını değiştirerek yapmışlar ve sonuç gene benzer çıkmış: Odanın sıcaklığı arttıkça insanların iklim değişikliğine inançları artıyor, azaldıkça da inançları azalıyor. 

O zaman temelde yapmamız gereken şey ortalamaların ne olduğunu çok iyi kavramak. Benim derslerde verdiğim temel örnek şu: Ben küçükken eğer o günün sıcaklığı 30oC üzerine çıkacaksa annemiz dışarıda oynamamıza izin vermezdi, şimdi ise 30oC'yi aşan sıcaklıklar neredeyse normal hale geldi. Ama siz siz olun böyle genel konuşan kişilere inanmayın çünkü bu kişiler sizi her şeye ikna edebilirler, onun için ben size sayılar vereceğim: 

Annemim yazın sokakta oynamamıza izin vermediği senelerde senede ortalama 23 gün sıcaklık 30oC'nin üzerine çıkıyormuş. Aynı ortalamayı bugün için aldığımızda senede ortalama 63 gün sıcaklık 30oC'nin üzerine çıkıyor. Bu az buz bir fark değil. En sıcak seneyi ya da en soğuk seneyi seçmedim, sadece benim çocukluğumun üç sene ortalamasıyla 2007-2009 yıllarının ortalamasını kıyasladım. 30oC'nin üzerine çıkan günlerin sayısı neredeyse üç katına çıkmış. Dolayısıyla bundan kırk sene önce bir kişiye hava sıcaklığının 30oC olduğu bir gün “havalar ısındı mı?” deseydik alacağımız cevap “evet” iken yaşadığımız yazlarda 30oC olduğunda aynı soruyu sorduğumuzda “pek bir fark yok” cevabını alabiliriz. 

Değişiklikler ani olduğu zaman bu durum birden dikkatimizi çeker, ancak aynı değişiklikler neredeyse bir ya da bir kaç nesil sürecek olursa beynimiz o değişiklikleri algılayamaz hale geliyor. İklim değişikliği konusuna insanları inandırmakta zorluk çekmemizin temel sebeplerinden biri de bu. İklimle ilgili herhangi bir karara varmadan önce en az 10, hatta belki de 30 yıllık ortalamalar alıp karşılaştırmamız gerekiyor. Mesela İstanbul için 1950-1980 yılları arasının ortalamasını alıp bunu 1980-2010 arası ile kıyaslamamız gerekir. Biz bunu yapmak yerine ya bulunduğumuz odanın sıcaklığını ya da son bir kaç günün sıcaklığını kullanıyoruz, bu da bizi yanlış sonuçlara sürükleyebiliyor. 

Sonuç olarak ben arkadaşıma nasıl bir yanıt vermeliyim? Onun sorusuna yanıt verecek olursam, yani yazın bir türlü gelmemiş olması ve hala kar yağıyor olması iklim değişikliğinin kanıtı mı? Cevabım hayır olur, yaz gelmedi çünkü daha Nisan ayındayız ve dünyanın genel olarak serin geçirdiği (ve bunun da sebeplerini bildiğimiz) bir bahar mevsimindeyiz, onun için doğal olarak kar yağıyor olacak ve doğal olarak daha denize girmiyor olacağız. Ama bunların tümü iklim değişikliği yok demek değildir. Sadece bizim algılarımızla sorduğumuz sorular yavaş değişiklikleri algılamakta ne derece yetersiz kaldığımızı gösterir.