31 Ocak 2026 Cumartesi

Petrol Kaynaklarının Kökeni: Abiyotik Teori ve Jeolojik Gerçeklik

Enerji kaynaklarının oluşumu ve rezervlerin sürdürülebilirliği üzerine yapılan tartışmalar, son dönemde jeoloji biliminin temel prensipleriyle çelişen bir mecraya sürüklenmektedir. Özellikle "abiyotik petrol" teorisi üzerinden geliştirilen argümanlar, küresel enerji krizini ve kaynak kısıtlılığını sadece bir piyasa manipülasyonu olarak okuma eğilimindedir. Ancak bu yaklaşım, petrol oluşumunun termodinamik ve biyokimyasal yasalarını göz ardı etmektedir.

Petrolün oluşumu, yaygın kanının aksine doğrudan makro faunadan (dinozorlar vb.) ziyade, milyonlarca yıllık bir zaman diliminde çökelen mikroorganizma ve bitkisel materyalin eseridir. Çoğu fotosentez yapan planktonlardan oluşan bu organik maddenin anoksik (havasız) ortamlarda, belirli bir sıcaklık ve basınç altında (petrol penceresi) uğradığı kimyasal dönüşüm, bugün kullandığımız kompleks hidrokarbon zincirlerini oluşturur.

Abiyotik teori, petrolün Dünya'nın derinliklerinde, organik maddeye ihtiyaç duymadan inorganik süreçlerle sürekli üretildiğini savunur. Laboratuvar ortamında yüksek basınç altında basit metan bileşikleri elde edilebilse de, ham petrolün içerdiği biyolojik belirteçler (biomarkers), bu kaynağın organik bir geçmişe sahip olduğunun tartışmasız kanıtıdır. Bunun da ötesinde yeryüzünün yapısı açısından önemli bir bilgiye sahibiz, Gezegenimizde ve gördüğümüz kadarıyla tüm Güneş Sistemi'nde gezegenlerin yapısı benzerdir. Her gezegende en hafif maddeler dışarıda, en ağır maddeler ise içeride bulunur. Petrolün yapısında iki tane hafif element bulunur, karbon ve hidrojen. Hatta hidrojen o kadar hafiftir ki yeryüzünün çekimi hidrojeni atmosferde tutmaya yetmez. Dolayısıyla yeryüzünün içlerinde de petrol yapacak kadar karbon ve hidrojen bulabilmek neredeyse imkansızdır.

Sıkça dile getirilen "terk edilmiş kuyuların yıllar sonra yeniden dolması" olayı, kaynağın abiyotik olarak yenilenmesi değil, bir rezervuar yönetimi ve akışkanlar mekaniği meselesidir. Petrol ve doğal gaz, gözenekli kayaç yapıları içinde basınç farklarına bağlı olarak hareket ederler. Yani, bir noktadaki petrolü çekip alırsanız oradaki basınç azalır ve çevredeki petrol yavaş yavaş o bölgeye doğru sızar. Üretim durduğunda, çevredeki düşük geçirgenlikli alanlarda hapsolmuş petrolün kuyu çevresine yavaşça sızması, jeolojik bir üretim değil, fiziksel bir dengelenmedir. Bu durum, kaynağın sınırlı olduğu gerçeğini değiştirmez; sadece mevcut rezervin çıkarılma verimliliğiyle ilgilidir.

Enerji kaynaklarının sınırlılığı sadece yeraltındaki miktar ile ilgili değildir. Asıl kısıt, bu kaynakların yoğun kullanımının atmosferdeki karbondioksit miktarını artırması ve bu yükün ekosistem üzerinde yarattığı aşırı hava olaylarıdır. Kaynağın "sonsuz" olduğuna dair geliştirilen teoriler, enerji dönüşümü ve verimliliği konusundaki stratejik gereklilikleri gölgelemektedir. Kaynak iyi ki sonsuz değil, yoksa insanlık hepsini yakar yeryüzünü de yaşanmaz hale getirirdi.

Stratejik perspektif, kaynakların sonsuz olduğu illüzyonuna kapılmak yerine, mevcut hidrokarbon döngüsünün jeolojik zaman ölçeği ile insan tüketim hızı arasındaki devasa farkı kabul etmeyi gerektirir. Yani planktonların milyonlarca yıl boyunca fotosentez yapıp ölmeleri sonucu Güneş ışığı petrole dönüştü. Bizler bu milyonlarca yılda oluşan kaynağı birkaç yüzyılda yakarak tüketiyoruz. Gerçekçi bir enerji politikası, teknolojik varsayımlar üzerine değil, termodinamiğin sınırlamaları ve gezegenin fiziksel kapasitesi üzerine inşa edilmelidir.

Gökyüzünü Terbiye Etme Kibri: Bulut Tohumlama ve Gerçeklik Arasındaki Uçurum

İnsanlık tarihi, doğaya hükmetme arzusu ile bu arzunun yarattığı yıkımlar arasındaki salınımın tarihidir. Bugünlerde ne zaman bir aşırı hava olayı yaşansa, ne zaman bir bölge sel altında kalsa ya da kuraklıktan kavrulsa, gözler hemen gökyüzüne çevriliyor. Ancak bu kez bakışlar bulutların doğal formuna değil, insanın o bulutlara "ne yaptığına" odaklanmış durumda. Bulut tohumlama (cloud seeding), bilimsel bir yöntem olmaktan çıkıp, kolektif korkularımızın ve "her şeyi biz kontrol ediyoruz" şeklindeki o tehlikeli kibrimizin bir simgesi haline geldi.

Bu bağlamdaki bilimsel gerçekliği en yalın haliyle ortaya koyalım: Bulut tohumlama, gökyüzünde yok olanı var eden bir mucize değildir. Elinizde uygun nem, sıcaklık ve mikrofiziksel koşullara sahip bir bulut kütlesi yoksa, havaya ne kadar gümüş iyodür veya kuru buz atarsanız atın, bir damla bile yağmur elde edemezsiniz. Bu yöntem, sadece "yağmaya hazır" olan bulutun yağış verimini %10 ila %15 oranında artırmaya yönelik mikroskobik bir teşviktir.

Ancak sorun şurada başlıyor: Bizler, sistemik sorunlarımızı (iklim krizi, yanlış su yönetimi, ekosistem yıkımı) çözmek yerine, teknolojik "yamalarla" durumu kurtarabileceğimizi sanıyoruz. Karbon yakalama (CCS) teknolojilerine olan mesafeli duruşumun temelinde yatan neden, bulut tohumlama ya da deniz suyundan temiz su elde etmek için de geçerlidir. Sistemin bütününe dair bir dönüşüm gerçekleştirmek yerine, sonucu manipüle etmeye çalışmak sadece bir illüzyondur. Doğayı terbiye ettiğimizi sanırken, aslında sadece kendi kibrimizi besliyoruz.

Geçtiğimiz dönemlerde Dubai’de yaşanan bir sel felaketi, bu kibrin ve beraberinde gelen dezenformasyonun laboratuvarı gibiydi. Sosyal medya yankı odalarında "bulut tohumlama ile şehri su bastığı" iddiaları havada uçuşurken, termodinamik yasaları bize başka bir şey söylüyordu: Isınan bir atmosfer, her bir derecelik artışta yaklaşık %7 daha fazla su buharı tutar. Yaşanan felaket, üç-beş uçağın gökyüzüne bıraktığı tuzlar değil, insanın endüstriyel hırsıyla bozduğu küresel iklim makinesinin bir çıktısıydı.

Komplo teorisyenlerinin düştüğü en büyük hata, her olayın arkasında mutlak bir "insan iradesi" aramaktır. Oysa gerçek çok daha sarsıcıdır: Biz doğa ile ilgili çoğu konuda kontrolü kaybettik. Doğayı biz yönetmiyoruz; aksine, bozduğumuz sistemin tahmin edilemez sonuçlarıyla yüzleşiyoruz.

Bulut tohumlamanın teknik sınırlarının ötesinde, çok daha hayati ve hukuki bir soru var: Su kime aittir?

Gökyüzündeki bir bulutun nemini "yoğuşturup" kendi bölgenize indirdiğinizde, o bulutun rüzgarla taşınacağı bir sonraki bölgenin hakkını çalmış mı oluyorsunuz? Ya da daha kötüsü, kendi bölgenize yağsın diye tohumladığınız bir bulut sizin bölgenize su bırakacağına biraz ilerideki bir bölgede sel baskınına yol açarsa bunun sorumlusu kim oluyor? Su yönetimi, sadece mühendislik değil, aynı zamanda bir adalet meselesidir. Kapalı havzalarda (Konya örneğinde olduğu gibi) suyu tam olarak yönetemeyen bir medeniyetin, gökyüzünü parsellemeye çalışması trajikomik bir çabadır.

Bilim insanı olmanın getirdiği sorumluluk, topluma duymak istediği "sahte umutları" değil, yüzleşmesi gereken "acı gerçekleri" sunmayı gerektirir. Bulut tohumlama, su krizimizi çözmeyecek. Gökyüzüne atılan her zerrecik, bizi yeryüzündeki yanlış tarım politikalarımızdan, bitirdiğimiz yeraltı sularımızdan ve kirlettiğimiz nehirlerimizden kurtarmayacak.

Yeryüzünde doğru ve sürdürülebilir yaşamak, kendi sınırlarımızı bilmeyi gerektirir. Doğanın karşısında bir "fatih" değil, onun bir parçası olduğumuzu anladığımızda gerçek stratejiyi kurmaya başlarız. O zamana kadar, gökyüzüyle oynamayı bırakıp, ayağımızı bastığımız toprağa ve onun tükenen kaynaklarına odaklanmalıyız.

Çünkü son buzul erimeden anlamamız gereken tek bir şey var: Doğa ile pazarlık yapılamaz.

13 Aralık 2025 Cumartesi

Neden Karbon Depolama İklim Krizini Çözemez?

Karbon yakalama ve depolama teknolojileri, iklim krizinin giderek derinleştiği bir dönemde kamuoyuna uzun süredir “teknolojik bir kurtuluş” olarak sunuluyor. Petrol, doğal gaz ve kömür şirketleri, atmosfere salınan karbondioksidin yakalanıp yer altında güvenle depolanabileceğini, böylece fosil yakıt kullanımının sürdürülebileceğini iddia ediyorlar. Bu yaklaşım, toplumda ve özellikle de ekonomistler arasında azaltım politikalarının ertelenmesine zemin hazırlayan bir rahatlık duygusu yaratıyor. Ancak son bilimsel çalışmalar, karbon depolamanın hem teknik hem de ekonomik açıdan sanıldığı kadar etkili bir çözüm olmadığını gösteriyor.

CarbonBrief’te yayımlanan yeni bir analiz, jeolojik karbon depolama kapasitesine ilişkin bugüne kadar kabul gören tahminlerin aşırı derecede iyimser olduğunu ortaya koyuyor. Uluslararası alanda sıkça dile getirilen ve yer altında 10.000–40.000 milyar ton CO₂’ye kadar depolama potansiyeli olduğu iddiası, gerçekçi kriterlerle yeniden değerlendirildiğinde dramatik biçimde çöküyor. Çalışmaya göre güvenli, uygulanabilir ve sürdürülebilir küresel depolama kapasitesi gerçekte sadece yaklaşık 1.460 milyar ton CO₂ seviyesinde. Bu miktar, önceki tahminlerin yalnızca küçük bir kısmına denk geliyor. Üstelik bu kapasitenin tamamının kullanılması halinde bile küresel sıcaklık artışında sağlanabilecek düşüş 0,4–0,7°C ile sınırlı kalıyor. Bu durum, karbon depolamanın iklim krizini durduracak ölçekte bir çözüm sunmadığını açıkça gösteriyor. Bunu şöyle daha anlaşılabilir hale getirebiliriz: Senede yaklaşık 50 milyar ton CO₂ salıyoruz. 1.460 milyar ton depolama kapasitesi, salımları hiç artırmasak bile en fazla 30 yıl daha böyle devam edebileceğimizi gösterir. Peki ya sonra? Burada iki düşünce var, ilkini kolayca görebilirsiniz: “Benden sonrası tufan.” Diğeri ise bazı ekonomistlerin bakış açısıdır: “Biz bu şekilde problemi 30 sene ertelemiş oluyoruz, bu aradaki kazancımızla 30 sene içinde başka bir çözüm bulabiliriz.” Ancak bu da doğru bir yaklaşım değil, çünkü karbon yakalama ve depolama hiç de ucuz bir çözüm değil.

Bir kömür santralinden çıkan CO₂’nin yakalanması, taşınması ve yer altına depolanması için gerçek dünyada karşılaşılan maliyetler oldukça yüksek. Yakalama maliyetleri ton başına 50–120 dolar arasında değişirken, taşıma ve depolama süreçleri için ton başına ilave 10–40 dolar gerekiyor. Dolayısıyla bir ton CO₂’nin yakalanıp depolanmasının gerçekçi maliyeti 80–120 dolar seviyesine ulaşıyor. Kömür santrallerinin her bir megavatsaat elektrik üretiminde yaklaşık bir ton CO₂ saldığı düşünüldüğünde, karbon yakalama ve depolama uygulaması elektrik maliyetini megavatsaat başına 80–120 dolar artırıyor. Bu da kilovatsaat başına 8–12 sent gibi ciddi bir maliyet artışı anlamına geliyor. Bu artış, kömürden elektrik üretim maliyetini mevcut fiyatların iki ila dört katına çıkararak yenilenebilir enerjiyle rekabet edilemez hale getiriyor. Ayrıca karbon yakalama ve depolama sistemlerinin kendi ihtiyaçları için santralin ürettiği enerjinin yüzde 20–30’unu tüketmesi, maliyetleri daha da yukarı çekiyor.

Tüm bu bilimsel ve ekonomik sınırlar göz önünde bulundurulduğunda, CCS’nin iklim politikalarında hâlen güçlü bir şekilde savunulmasının temel nedeni daha net anlaşılıyor. Bu teknoloji, çoğu zaman gerçek bir iklim çözümünden ziyade fosil yakıt endüstrisinin ömrünü uzatan bir araç olarak işlev görüyor. “Salımları azaltmak zorunda değiliz, çünkü yakalayıp depolayabiliriz” şeklindeki söylem, fosil yakıt projelerinin ertelenmeden devam etmesine olanak sağlıyor. Yeni petrol ve gaz yatırımları, karbon yakalama ve depolama vaadiyle meşrulaştırılıyor; toplumlara da her şeyin kontrol altında olduğu hissi veriliyor. Oysa ne depolama kapasitesi ne maliyetler ne de teknolojinin ölçeklenebilirliği bu iddiaları destekliyor.

Mantıksal çerçevede, karbon yakalama ve depolama iklim krizini durduracak bir ana çözüm değildir. Depolama kapasitesi sınırlı, maliyetler son derece yüksek ve beklenen etkisi yetersizdir. Karbon yakalama ve depolama, çimento ve demir-çelik gibi kaçınılmaz süreç salımlarının azaltılmasında sınırlı bir yardımcı rol oynayabilir; ancak fosil yakıtların yaygın kullanımını sürdürmek için bir gerekçe oluşturamaz. İklim krizinin çözümü, karbonu yer altına gömmek değil; salımları baştan azaltmak, yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandırmak ve fosil yakıt kullanımını aşamalı olarak sonlandırmaktır. Bu nedenle karbon yakalama ve depolamayı temel bir iklim stratejisi gibi pazarlamak, hem bilimsel gerçeklerle hem de ekonomik mantıkla çelişmektedir.

Bir ufak notla kapatalım: Bu teknolojilerin geliştirilmesine kaynak yaratmaya devam etmek zorundayız. Bunun sebebi fosil yakıt kullanımına devam edebilmek değil, fosil yakıt kullanımı sona erdiğinde atmosferi soğutmak için bu teknolojilere ihtiyaç duyacak olmamızdır. Bir yandan kömür, petrol ve doğal gaz yakıp diğer yandan da bunlardan çıkan karbondioksidi depolayacağımızı hesaplamak en ölümcül hatalardan biri olacaktır.


15 Kasım 2025 Cumartesi

COP30: Gerçeği Kabullenme Zirvesi

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nın otuzuncusu, Amazon’un kalbinde, Belém’de yapılıyor. Bu seçim, umutla ironinin yan yana geldiği bir tablo yaratıyor. İnsanlık, dünyanın en önemli karbon yutağının giderek savanlaşmasına tanıklık ederken hâlâ “daha fazlasını yapmalıyız” diyor. Oysa herkes biliyor ki artık “fazlası” yok.

Bugün 1,5 derece hedefinden söz etmek bir iklim politikası değil, nostaljik bir temenni. Bilimsel göstergeler ve ekonomik eğilimler, bu sınırın çoktan aşıldığını açıkça gösteriyor. Atmosferdeki sera gazı yoğunluğu sanayi öncesi döneme göre yüzde elliden fazla artmış durumda. Artık 2 derece bile erişilmez bir sınır haline geldi; dünya, mevcut sistemde en iyi ihtimalle 3 ila 3,5 derece arasında bir ısınmaya doğru gidiyor. Guterres’in “ahlaki başarısızlık” tespiti doğru ama eksik. Bu yalnızca ahlaki değil, uygarlığın kendi geleceğini planlayamama başarısızlığı. Dizginlenmemiş neoliberal ekonomiler bizi bu duruma getirdi ve Trump’ın hala lider olduğu ve oyunun kurallarını belirlemek için savaştığı bir ortamda değişiklik olacağını düşünmek artık hayalcilikten öteye geçmiyor.

Gelişmiş ülkeler artık iklim değişikliğinin durdurulabileceğine inanmıyor. Bu nedenle finansman vaatleri de giderek daha sembolik bir hâl alıyor. Önümüzdeki dönemde sağlanacak fonlar, dönüşümü değil, sadece krizin semptomlarını hafifletmeyi hedefleyecek. İklim finansmanı, artık sistemsel dönüşümün aracı değil, kayıp ve zarar tazminatlarının kısa vadeli bütçesi. Küresel iklim rejimi savunmaya geçmiş durumda. Hedef dünyayı değiştirmek değil, yıkımın hızını azaltmak ya da en azından acil yaralara pansuman yapmak. Gerekli olan senelik trilyon dolar seviyesindeki finansmana ulaşmanın hayalini bile kuramıyoruz şu anda. İhtiyaçlar trilyon dolarken gerçek finansmanlar milyar dolarları ancak buluyor, yani arada bir uçurum var. 

Amazon’da yapılan COP30 ise gecikmiş bir farkındalık gösterisi. Ormansızlaşmanın durdurulması artık mümkün değil; en iyi ihtimalle yavaşlatılabilir. Amazon ekosistemi devrilme noktasını geçmiş durumda ve savanlaşma süreci başladı bile. Ekosistem hizmetlerinin finansal değerini tanımak, kulağa modern bir çözüm gibi geliyor; ancak sanayi üretiminin dışsallıklarını bile içselleştirememiş bir dünyada bu öneri ütopik kalmaya mahkûm. Biz doğaya fiyat biçmeye değil, onun sınırları içinde yaşamayı öğrenmeye çalışmalıydık. Oysa bunu yapmadık. Şimdi artık bedel ödeme zamanı.

Fosil yakıtların azaltılması ise artık tamamen bir diplomatik illüzyon. Eğer gerçek bir niyet olsaydı, COP toplantıları birbiri ardına İngiltere, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Azerbaycan ve Brezilya gibi üretici ülkelerde yapılmazdı. Bu süreç, iklim diplomasisinden çok, bir çıkar mimarisine dönüştü. COP artık bir müzakere değil, bir tiyatro sahnesi. Her yıl “adil geçiş”, “net sıfır”, “fosil yakıtlardan çıkış” gibi ifadeler tekrarlanıyor ama perde arkasında petrol ve kömür lobileri yönü belirliyor. Şimdi de sırada kömür devi Avustralya var. Bu tablo bize iklim eyleminin sınırını değil, çıkar ilişkilerinin derinliğini gösteriyor. Bunun arkasındaki en önemli neden ise yanlış kurgulanmış bir Birleşmiş Milletler sistemi. Siz istediğiniz kadar iyi kararlar almaya çalışın, kararların oybirliği ile çıkma zorunluluğu petrol üreticisi bir ülkenin “hayır” demesiyle görüşmeleri çöküşe götürüyor.

Artık COP’tan çıkabilecek tek olumlu sonuç, problemin kontrolden çıktığını kabul etmek ve bu farkındalıkla küresel ölçekte uyum çabalarına ivme kazandırmak olabilir. Yakın gelecekte kıtlıklar, kuraklık kaynaklı göçler ve bölgesel çöküşler kaçınılmaz hale geliyor. Bundan sonrası, iklim değişikliğini durdurmak değil, onunla birlikte insanlığın yaşayabileceği bir sistem kurmakla ilgili. Ayakta kalabilmek, ulusal stratejilerle değil, küresel ölçekte işbirliğiyle mümkün. Belki de COP30, uzun süredir ilk kez, gerçeği kabullenmenin başlangıcını temsil edebilir.

Şimdi sahte umutların değil, hazırlıklı bir kabullenişin zamanı. Bu çağın politikası “sınırları zorlamak” değil, “sınırların içinde var olmayı öğrenmek” olmalı. Belki insanlık ancak bu farkındalıkla kendi gezegeninde misafir olduğunu yeniden hatırlayacak.


5 Kasım 2025 Çarşamba

Zirai Donun Nedeni

Bu ilkbahar Türkiye’nin dört bir yanında yaşanan don olayları, yalnızca meteorolojik bir sürpriz değil, iklim sisteminin derinlerinde yaşanan bir bozulmanın habercisidir. Ağaçlar çiçek açmış, tarla ekilmiş, üretici ürününü planlamışken bir gecede gelen don, kimi yerde tüm bir yılın emeğini yok etti, kimi yerde de yıllardır büyüyen ağaçları kuruttu. Oysa bu donun ardında, “küresel ısınma çağında nasıl olur da hava bu kadar soğur?” diye sorulacak kadar karmaşık bir süreç yatıyor.

Kutup vorteksi, Kuzey Kutbu çevresinde yüksek atmosferde (yaklaşık 10–50 kilometre yüksekte) dönen dev bir soğuk hava halkasıdır. Normalde bu vorteks oldukça güçlüdür ve kutuplardaki soğuk havayı kendi çevresinde hapseder. Ancak son yıllarda, Ekvator ile kutuplar arasındaki sıcaklık farkı azaldığı için bu sistem zayıflıyor.

Kutuplar, küresel ısınmanın etkilerini ortalamadan iki kat daha hızlı hissediyor. Arktik deniz buzlarının erimesiyle beyaz yüzeylerin yansıtıcılığı (albedo) azalıyor, koyu renkli okyanus yüzeyi daha fazla güneş enerjisi soğuruyor. Bu da kutupların hızla ısınmasına yol açıyor.

Sonuçta atmosferdeki hareketin ana “motoru” olan sıcaklık farkı zayıflıyor. Bu da jet akımlarını (yüksek irtifadaki rüzgâr koridorlarını) dalgalandırıyor ve kutup vorteksinin dengesi bozuluyor. Eskiden kutup çevresinde hapsolmuş soğuk hava kütleleri, artık daha kolay bir şekilde güneye, yani bizim coğrafyamıza kadar sarkabiliyor.


Dünya ısındıkça bazı bölgeler bazı zamanlarda daha çok üşüyecek. Çünkü sistemin ortalama sıcaklığı artarken, atmosferin dengesi bozuluyor. Jet akımı bükülüp dalgalandığında bir tarafta kuzeyde rekor sıcaklıklar yaşanırken, diğer tarafta soğuk hava kütleleri Akdeniz’e kadar inebiliyor, hatta Arabistan’da kar yağdığını görebiliyoruz.

Bu bahar Türkiye’de yaşanan don olayı da tam olarak bu dinamiğin sonucuydu. Mart sonu ve Nisan başında Balkanlar üzerinden gelen kutupsal kökenli bir hava kütlesi, İç Anadolu ve Batı Karadeniz’de gece sıcaklıklarını beklenmedik biçimde eksi değerlere indirdi. Mevsim normallerinin 10–12 derece altında seyreden bu sıcaklıklar, özellikle erken çiçek açan kayısı, elma ve fındık bahçelerinde ciddi zarara yol açtı.

Kamuoyunda hâlâ iklim değişikliği denince akla sadece “sıcaklık artışı” geliyor. Oysa bu, sistemin sadece bir yüzü. Asıl mesele; sıcaklık farklarının, mevsim döngülerinin, nem ve rüzgâr desenlerinin değişmesidir.

Bugün Türkiye, bir yandan yaz kuraklıklarının uzamasıyla, diğer yandan ilkbahar donlarının artmasıyla karşı karşıya. İkisi de aynı kökten besleniyor: atmosferin dengesinin bozulması. Yani küresel ısınma, artık yalnızca yazları daha sıcak hale getirmiyor; aynı zamanda baharları da daha riskli hale getiriyor. Çiftçi için bu, “ne zaman ekeceğini bilememek”, “çiçeklenme dönemini tahmin edememek” ve “sigortaların bile kapsamadığı bir belirsizlikle yaşamak” anlamına geliyor.

Türkiye’nin tarım üretimi büyük ölçüde açık hava koşullarına bağlı. Seracılık dışındaki tüm üretim, mevsimlerin öngörülebilir olmasına dayanıyor. Ancak artık bu güven temeli çatırdıyor. Hatta seralarda bile sorunlar yaşanabiliyor.

Bu baharda Malatya ve Isparta’da kayısı ve elma üreticileri, Nisan başındaki don nedeniyle %60’a varan ürün kaybı yaşadı. Tarım sigortası sistemleri don riskini kısmen kapsasa da hasarın tespiti ve tazmin süreci uzun ve karmaşık. Küçük üreticiler çoğu zaman bu kayıpları telafi edemiyor.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, son on yılda ilkbahar donu nedeniyle meyve üretiminde yaşanan yıllık dalgalanma %30’a kadar çıkıyor. Bu, gıda fiyatlarında istikrarsızlık ve kırsal gelirlerde belirsizlik anlamına geliyor.

Bu tür olaylar artık “istisna” değil, “yeni normal.” Dolayısıyla tarım politikası da, sigorta sistemi de, hatta köy yaşamı da buna göre yeniden düşünülmeli.

Erken uyarı sistemleri: MGM’nin (Meteoroloji Genel Müdürlüğü) bölgesel don risk tahminlerini çiftçilerle anlık paylaşacağı, mobil tabanlı uyarı sistemleri güçlendirilmeli. Ayrıca MGM’nin web sitesinden yayımladığı uyarılar yeterli değil. Böylesi büyük don olaylarında tüm basın organlarının “don geliyor, acil önlem alın” diye bangır bangır bağırmasını sağlamak zorundayız.

Tarım sigortası reformu: Don riskini öngörmek artık daha zor olduğu için, iklim temelli sigorta modellerine geçmeliyiz. Bunun için de tarım sigortaları hangi ürünün nerede ve ne zaman ekileceği konusunda söz sahibi olmalı.

Ürün seçimi ve genetik dayanıklılık: Don riski yüksek bölgelerde geç çiçek açan türlerin yaygınlaştırılması teşvik edilmeli ama belki bunun da ötesinde doğru ekim yapılmadığında ürünler teşvik ve sigorta kapsamı dışında bırakılmalı.

Tarla yönetimi: Mikroklima önlemleri (rüzgâr kıran ağaçlar, topografik konumlandırma, don pervaneleri) daha fazla kullanılmalı. Bunların kullanımı için de finansal teşvikler artırılmalı.

Bu sene yaşadığımız don olayı belki uzun süredir yaşadığımız en kötü don olaylarından biri olabilir ama bunun yeni bir iklimin başlangıcı olduğunu aklımızda tutmamız gerekiyor. Kutup vorteksinin zayıflaması, Türkiye’ye kadar uzanan bu soğuk hava dalgalarının artık birer “uyarı sinyali” olduğunu gösteriyor. İklim değişikliği, bir yandan kutupları ısıtırken, öte yandan bizim baharlarımızı donduruyor.

Eğer bu tabloyu sadece “hava durumu şanssızlığı” olarak görmeye devam edersek, önümüzdeki yıllarda hem çiftçinin umudu hem sofralarımızdaki bereketin sürdürülebilirliği giderek azalacak. Artık mesele “ısınmayı durdurmak” kadar, dengesizliği yönetebilmek ve değişikliklere uyum sağlamak haline geldi. Çünkü küresel ısınma sadece sıcaklığı değil, doğanın tüm dengesini değiştiriyor.

4 Kasım 2025 Salı

COP30: Belem’de Umut Yerine Gerçeklerle Yüzleşmek

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) imzalandığı 1992 Rio Zirvesi’nden bu yana otuz üç yıl geçti. O yıl doğan bir çocuk bugün orta yaşa yaklaştı, ama dünya hâlâ aynı tartışmaları yapıyor: Salımlar nasıl azaltılacak, gelişmiş ülkeler ne kadar sorumluluk alacak, finansman yükü kim tarafından taşınacak? 

Bu sorular her yıl yineleniyor; cevaplar ise değişmiyor. Üstelik zaman da daralıyor. 1992’den bugüne geçen her yılda küresel sera gazı salımları artmaya devam etti. 2024 itibarıyla atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu, Sanayi Devrimi öncesine göre %50’yi aştı. Dünya, Paris Anlaşması’nda vaat edilen 1,5°C sınırını en geç önümüzdeki beş yıl içinde kalıcı biçimde aşacak.

Tüm bunlar olurken, 2025’te düzenlenecek COP30 toplantısı Amazon’un kapısı sayılan Belem’de yapılacak. Amazon Havzası, gezegenin karbon dengesinin kalbi olarak tanımlanır; ama artık bu kalp bile ritmini kaybediyor. Bu nedenle, Belem’de toplanacak olan COP30’a yönelik beklentim artık umut değil, yalnızca gerçeklerle yüzleşme. Çünkü otuz yılı aşkın deneyim bize şunu açıkça gösteriyor: Bu toplantıların biçimi değişmedikçe, sonuçları da değişmeyecek.

UNFCCC’nin kuruluş hedefi, atmosferdeki sera gazı yoğunluğunu “tehlikeli iklim değişikliğini önleyecek bir düzeyde” sabitlemekti. Ancak geçen otuz yılda bu hedefe yaklaşmak bir yana, gezegen o “tehlikeli” eşiğin çok ötesine geçti.

Her yıl yapılan toplantılar, hazırlanan metinler ve verilen sözler kağıt üzerinde bir ilerleme
izlenimi yaratıyor. Fakat veriler tam tersini söylüyor: 1990’da yıllık küresel karbondioksit salımı yaklaşık 22 milyar tondu, bugün ise 40 milyar tonu aştı. Bu süreçte Kyoto Protokolü imzalandı, Paris Anlaşması yürürlüğe girdi, net-sıfır hedefleri açıklandı, ama küresel ekonomi hâlâ fosil yakıta bağımlı.

Eğer COP’lar gerçekten işe yarasaydı, bugün en azından artış eğrisi kırılmış olmalıydı. Oysa tam tersi oldu: Salımlar azalmadı, yalnızca bölgesel olarak yeniden dağıldı. Avrupa kısmen azalttı, ama Asya’da sanayileşme hızlandıkça küresel bilanço büyüdü.

Yani COP süreçleri, küresel bir “salım azaltımı” yaratmak yerine, karbonun coğrafyasını değiştirdi. Fosil yakıt tüketimi gelişmiş ülkelerden gelişmekte olanlara taşındı; küresel sistem aynı kaldı.

Belki de en ironik olan, son beş COP toplantısının neredeyse tamamının petrol veya doğal gaz üreticisi ülkelerde yapılmış olması. COP26 Birleşik Krallık’ta, COP27 Mısır’da, COP28 Birleşik Arap Emirlikleri’nde, COP29 Azerbaycan’da düzenlendi. Şimdi sıra Brezilya’da — Latin Amerika’nın en büyük petrol üreticilerinden birinde.

Bu tablo, iklim diplomasisinin artık kendi içsel çelişkisini açıkça ortaya koyuyor: Kurtuluş reçetesini, sorunun kendisi yazıyor. Petrol şirketleri, bu zirvelerin sponsoru ya da “iklim çözümleri ortağı” olarak her yerde. Toplantı salonlarının dışında protestocular, içinde ise fosil yakıt endüstrisinin temsilcileri. İklim müzakereleri artık yalnızca hükümetlerarası bir süreç değil; küresel enerji düzeninin yeniden pazarlık edildiği bir arenaya dönüşmüş durumda.

Fosil ekonomisinin ağırlığı o kadar baskın ki, hiçbir ülke bu düzeni sarsacak cesareti gösteremiyor. Çünkü enerji yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik bir mesele. Petrol gelirleriyle finanse edilen bütçeler, seçimler ve ittifaklar, COP salonlarına girmeden önce sonuçları belirliyor.

Dubai’de yapılan COP28, sembolik olarak bir kırılma noktası gibi görünmüştü. Nihayet, resmi karar metinlerinde “fosil yakıtlardan kademeli çıkış” ifadesi yer aldı. Ancak bir yıl geçmeden, Bakü’de yapılan COP29’da bu ilerleme büyük ölçüde geri alındı.

Bu geri adım, aslında müzakerelerin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Her sene bir ülke “hayır” dediğinde, bir önceki yılın kazanımları yok olabiliyor. Yani COP’lar, bir nevi iklim Sisyphos’una dönüşmüş durumda: Her yıl taş tepeye itiliyor, ama her seferinde geri düşüyor. Bu süreçte bilim daha net, uyarılar daha sert ama politik irade daha zayıf hale geliyor.

Bu tıkanıklığın en temel nedeni, kararların oybirliğiyle alınmak zorunda olması. 198 ülkenin tamamının “evet” demediği hiçbir karar yürürlüğe giremiyor. Bu da pratikte, iklim krizinden en çok kazanç sağlayan birkaç ülkenin tüm insanlığın kaderini veto etmesi anlamına geliyor.

Küresel sistemin “kapsayıcılık” adına kurduğu bu mekanizma, aslında etkisizlik üretmek için tasarlanmış bir dengeye dönüşmüş durumda. Bunun adı demokrasi değil, paraliz.

Birleşmiş Milletler sisteminin doğası gereği, COP süreci bağlayıcı bir yaptırım mekanizmasına sahip değil. Kararlar siyasi taahhüt düzeyinde kalıyor; uygulama ulusal iradeye bırakılıyor. Oysa iklim değişikliği sınır tanımıyor. Bu nedenle COP toplantıları, küresel bir sorunla ulusal iradelerin mantığı arasında sıkışmış durumda. Her ülke kendi çıkarını korumaya çalıştıkça, “ortak çıkar” kavramı soyut bir ideal olmaktan öteye gidemiyor.

COP30’un ev sahibi Belem, Amazon Havzası’nın giriş kapısı. Amazonlar, dünyadaki oksijenin çoğunu üretmiyor belki ama atmosferdeki karbonun devasa bir kısmını emiyor. Ancak son yıllarda bu yutağın kapasitesi de azaldı. Kuraklıklar, ormansızlaşma ve yangınlar Amazon’u bir karbon yutağından karbon kaynağına dönüştürmeye başladı. Böylesine sembolik bir mekânda yapılan toplantının, doğal olarak “umut” çağrıştırması bekleniyor. Fakat gerçek şu ki, Brezilya da tıpkı önceki ev sahipleri gibi, petrol üretimini artırmayı planlıyor. Yani Belem, hem doğanın güzelliğini hem de insanlığın çelişkisini temsil edecek: Bir yanda dünyanın en büyük yağmur ormanı, diğer yanda genişleyen petrol sahaları.

Her COP, dev bir diplomatik organizasyona dönüşüyor. On binlerce katılımcı, yüzlerce panel, sayısız yan etkinlik. Ancak bu devasa lojistik, çoğu zaman içeriğin önüne geçiyor. İklim diplomasisi bir gösteriye dönüşmüş durumda. Zirveler, artık küresel çevre hareketinin değil, kurumsal sponsorların sahnesi haline geldi. Karbon nötr kahveler, geri dönüştürülmüş stantlar, sıfır atık konferans salonları… Ama dışarıda hâlâ yükselen sıcaklıklar, kuruyan nehirler, eriyen buzullar.

Bu tezat, iklim diplomasisinin kendi anlamını yitirmesine yol açıyor. Çünkü iklim krizini teknik bir iletişim meselesi gibi ele almak, sorunun politik doğasını gizliyor.  Gerçek dönüşüm, yalnızca enerji sistemlerini değil, güç ilişkilerini de değiştirmeyi gerektirir — ama bu, hiçbir COP metninde yazmaz, yazamaz.

Bu tablo karamsar görünebilir, ama bir açıdan da özgürleştirici. Çünkü artık çoğu kimse, mucizevi bir COP kararının dünyayı kurtaracağına inanmıyor.  Gerçek çözüm, diplomasi değil, uygulama düzeyinde. Şehirler, yerel yönetimler, sivil toplum ve özel sektör; karbon nötr hedeflerini hayata geçirebilecek somut aktörler. Enerji verimliliği, yenilenebilir yatırımlar, ulaşım dönüşümü, gıda sistemlerinin yeniden tasarımı — bunlar sahada ilerliyor. Artık mesele “yeni bir anlaşma” değil, mevcut bilgiyi uygulamaya koymak. COP’ların yarattığı görünürlük elbette önemli, ama bu görünürlük somut eyleme dönüşmediği sürece gerçek bir anlam taşımıyor.

COP30, büyük olasılıkla yeni hedefler açıklayacak, bazı ülkeler net-sıfır taahhütlerini güncelleyecek, belki birkaç yeni fon oluşturulacak. Ama tüm bunlar, küresel salım eğrisini tersine çevirmeye yetmeyecek. Artık dürüst olma zamanı: Bu toplantılar, sistemi dönüştürmek yerine, sistemin kendi meşruiyetini korumasına hizmet ediyor.

Belki de asıl değişim, COP’ların sembolik önemini kaybettiği an başlayacak. Çünkü o zaman, gezegenin geleceği için gerçek sorumluluğu kimin üstleneceği daha açık hale gelecek. Belem’de yeni bir umut doğmayabilir. Ama belki bu kez, hayal kırıklığının kendisi bir dönüm noktası olur. Çünkü bazen, umut tükenince geriye kalan tek şey gerçeği kabullenmek ve harekete geçmektir.


31 Ekim 2025 Cuma

Tarımda Döngüselliği Yeniden Düşünmek: Kapanmayan Çemberin Hikâyesi

Bugün “döngüsellik” neredeyse her sürdürülebilirlik söyleminin merkezinde yer alıyor. Ancak çoğu zaman bu kavram, yalnızca atığın geri dönüştürülmesi ya da organik maddenin yeniden toprağa kazandırılmasıyla sınırlandırılıyor. Oysa tarım en can alıcı sorunumuz ve tarımda döngüsellik, bundan çok daha derin bir yapısal mesele. Sistemin bir bütün olarak kendi içinde beslenebilmesi, dış girdilere bağımlılığın azalması ve toprağın uzun vadeli üretkenliğinin korunmasıdır.

Döngüsel bir tarım sistemi kısa vadeden ziyade, zaman içinde olgunlaşan bir tasarımdır. Ne yazık ki günümüz tarımı, bu olgunlaşmayı bekleyecek sabra sahip değil. Çünkü üretici her yıl fiyat, girdi maliyeti, iklim riski ve piyasa baskısı arasında sıkışıyor. Bu koşullarda “döngü” kurmak bir lüks gibi görünüyor. Oysa asıl lüks, sistemi bugünkü haliyle sürdürmeye çalışmaktır.

Döngüselliğin en saf hâli, küçük ölçekli üretimde karşımıza çıkar. Çiftçi hem üretici hem gözlemcidir; toprağını tanır, hayvanının gübresini tarlasına döker, artan ürününü kompost yapar. Bu sistemde bilgi kuşaktan kuşağa aktarılır, döngü doğrudan insanın emeğiyle tamamlanır.

Bu ölçekte döngüsellik, bilgi, emek ve sadelik üzerine kurulur. Az girdiyle, yerel kaynaklarla, doğanın kendi ritmine uyumla çalışır. Bu döngüsellik sistemin içine işlemiştir, çoğu zaman insanlar yapılanların gerçek döngüsellik olduğunun farkında bile değildir. Ancak bu tür sistemler, ekonomik olarak kırılgandır. Tarım politikaları, destek mekanizmaları ve piyasa baskısı, küçük üreticiyi zaman içerisinde döngüsellikten uzaklaştırır.

Yine de bu küçük döngüler, sürdürülebilir tarımın vicdanıdır. Çünkü burada üretici, doğayı bir “kaynak” değil, bir ortak olarak görür. Döngüsellik, onun için bir strateji değil, bir yaşam ve üretim biçimidir.

Diğer uçta, döngüselliğin büyük ölçekte kurulabileceği durumlar vardır. Ancak bu, rastgele bir genişleme değil, planlı ve bütüncül bir sistem tasarımı gerektirir.

Bir şirket ya da kooperatif, uzun vadeli sözleşmelerle üreticileri bir araya getirip girdi kullanımını, atık yönetimini, su döngüsünü ve enerji tüketimini merkezi bir modelle düzenleyebilir. Ancak bunun işlemesi için iki temel koşul vardır, dürüst bir sözleşme ilişkisi ve uzun vadeli yatırım iradesi.

Bugün birçok sözleşmeli tarım modeli, üreticiyi fiyat ve risk baskısıyla sistemin en zayıf halkası haline getiriyor. Döngüsellik bu koşullarda yalnızca bir pazarlama sloganına dönüşüyor. Oysa gerçek döngüsel tarım, üreticinin de sistemin kazananı olduğu bir iş modeline dayanır.

Bir örnek düşünelim: Bir süt işleme tesisi, çiftçilerle 10 yıllık bir sözleşme yapıyor. Çiftçiler hayvan gübresini biyogaz tesisine gönderiyor; buradan çıkan enerjiyle tesis çalışıyor, elde edilen fermente gübre tekrar tarlalara dönüyor. Bu döngü hem karbon salımını azaltıyor hem de gübre maliyetini düşürüyor. Ama bu sistemi kurmak, kısa vadeli kâr hesabıyla değil, uzun vadeli yatırım ve planlama kültürüyle mümkündür.

Döngüsellik bir “refleks” değil, bir tasarım meselesidir. Tarımda toprağın, suyun ve enerjinin birbirine bağlı olduğunu bilmek yetmez; bu bağlantıları doğru yönetmek gerekir. Bu da yıllara yayılan bir planlama süreci ister.

Türkiye’de tarım politikaları genellikle kısa vadeli destekler ve fiyat düzenlemeleri üzerinden yürütülüyor. Oysa döngüsel tarım, bugünün değil, yarının verimliliğini düşünmeyi gerektirir. Bir bölgede ne kadar hayvan yetiştirileceği, hangi ürünlerin döndürülerek ekileceği, suyun hangi havzada nasıl yönetileceği, atığın nerede enerjiye dönüşeceği gibi konular planlanmadan, döngüsellik kâğıt üzerinde kalır.

Gerçek döngüsellik, ekonomi, ekoloji ve mühendisliğin kesiştiği noktada ortaya çıkar. Bu üç alanın aynı masada konuşmadığı hiçbir sistem, uzun ömürlü olamaz.

Döngüsel tarım, sabır ister. Çünkü ilk yıllarda maliyetler artar, verim düşer, sistem kendini dengeye getirmeye çalışır. Bu dönemde üreticiyi yalnız bırakırsanız, döngü kapanmadan dağılır.

Bu yüzden, uzun vadeli yatırımlar ve kamusal destekler döngüselliğin sigortasıdır. Bir çiftçinin toprağını organik maddeyle zenginleştirmesi 3–5 yıl alır; ama bu yatırımın getirisi, toprak yapısının iyileşmesiyle onlarca yıl sürer. Yani döngüsellik, aslında zamana yatırım yapmaktır. Toprak bir banka gibidir: içine biriken her organik madde, her bilgi ve sabır, geleceğin faizidir.

Tarımda döngüsellik, makinelerle ya da otomasyonla değil, niyetle başlar. Küçük ölçekte bilgiyle, büyük ölçekte planla işler. Her iki durumda da bir “tasarımcı”ya — yani geleceği düşünebilen, sistemi kurgulayabilen, sabırlı bir insana — ihtiyaç duyar.

Toprağın döngüsünü yeniden kurmak, sadece doğaya değil, insana olan güveni de yeniden kurmaktır. Çünkü döngüsellik, doğanın değil, insanın unuttuğu bir bilgiyi hatırlamaktır: Her şey bir şekilde geri döner — iyi ya da kötü.