20 Şubat 2026 Cuma

Yağmur Yağıyor Ama Barajlar Dolmuyor mu?

Son haftalarda neredeyse her gün aynı cümleyi duyuyoruz: “Türkiye’de yağışlar arttı ama barajlar dolmuyor.” Bu cümle çoğu zaman bir adım daha ileri götürülerek “demek ki su yanlış yönetiliyor” sonucuna bağlanıyor. İlk bakışta mantıklı gibi görünen bu yorum, aslında doğanın nasıl çalıştığını yanlış anlamaktan kaynaklanan klasik bir hidroloji hatasıdır.

Önce veriye bakalım. Devlet Su İşleri’nin resmî rakamlarına göre 15 Aralık 2024 tarihinde Türkiye genelinde barajların aktif depolama miktarı 39,2 milyar metreküp ve doluluk oranı %41,6 idi. Şiddetli kuraklığın etkisiyle 15 Aralık 2025’e gelindiğinde depolanan su 31,9 milyar metreküpe, doluluk oranı ise %33,8’e kadar geriledi. Yani sistem ciddi bir su açığıyla yağış sezonuna girdi.

Ardından yağışlar geldi. 1 Ekim 2025 – 17 Şubat 2026 arasındaki su yılında Türkiye genelinde yağışlar uzun yıllar ortalamasına göre %19,4, bir önceki yılın aynı dönemine göre ise %70’in üzerinde arttı. Bunun barajlara yansıması da açıkça görülüyor: 17 Şubat 2026 tarihinde aktif depolama 43,1 milyar metreküpe, doluluk oranı %45,7’ye yükseldi. Başka bir ifadeyle, yalnızca iki ay içinde Türkiye baraj sistemine milyarlarca metreküp su geri dönmüş durumda.

Bu tabloya bakıldığında “barajlar dolmuyor” demek mümkün değil. Tam tersine, sistem kuraklık sonrası beklenen toparlanmayı yaşıyor. Peki o zaman neden kamuoyunda tam tersi bir algı oluşuyor?

Sorunun kaynağı basit: meteoroloji ile hidrolojiyi aynı şey sanıyoruz.

Yağış meteorolojik bir olaydır; baraj doluluğu ise hidrolojik bir sonuçtur. İkisi arasında zaman farkı vardır. Yağmur yağdığı gün baraj seviyesinin hızla yükselmesini beklemek, tohumu ektiğiniz gün ürün toplamayı beklemek gibidir.

Uzun süren kuraklık dönemlerinde toprak adeta kurumuş bir sünger hâline gelir. Burada iki şeyden biri meydana gelir. Ya toprak bir kabuk halini aldığı için aşırı bir akış oluşur ve yağış boşa akıp gider, ya da bu sünger suyu emer. Dolayısıyla yağış başladığında her zaman suyun ilk yaptığı şey barajlara akmak değildir, hatta çoğunlukla su barajlara doğru akmaz. Önce toprak nemi yeniden oluşur. Ardından yer altı suyu rezervleri dolmaya başlar. Bitki örtüsü kaybettiği suyu geri kazanır. Ancak bu aşamalardan sonra yüzey akışı artar ve barajlara anlamlı miktarda su ulaşır. Hidrolojide çok iyi bilinen bir gerçek vardır: kuraklık sonrası ilk yağışlar depolamayı değil, sistemi onarmayı sağlar.

İstanbul üzerinden yapılan tartışmalar bu yanlış anlamanın en görünür örneği oldu. Yılbaşından bu yana yaklaşık 200 milimetrenin üzerinde yağış düşmesine rağmen baraj doluluklarının kısa sürede yalnızca birkaç puan artması bazı yorumlarda “su tutulamıyor” şeklinde sunuldu. Oysa bu sonuç şaşırtıcı değil, beklenen bir durumdur. Uzun kuraklık sonrası havza önce kendi su açığını kapatır. Yağışın önemli bir kısmı kaybolmaz; sadece henüz barajlara ulaşmamıştır.

Burada gözden kaçan ikinci önemli nokta ise barajların tasarım mantığıdır. Barajlar tek bir yağış sezonunda dolup boşalacak yapılar değildir. Çok yıllık iklim değişkenliğini dengelemek için inşa edilirler. Şiddetli kuraklık yaşandıktan sonra birkaç aylık yağışla sistemin tamamen dolmasını beklemek, ekonomik krizden çıkan bir ülkenin tek maaşla bütün borçlarını kapatmasını beklemek kadar gerçek dışıdır. Hidrolojik sistemlerin hafızası vardır ve bu hafıza zamanla toparlanır.

Aslında resmî verilerin anlattığı hikâye oldukça nettir. Türkiye kurak bir dönemden çıktı. Yağışlar ortalamanın üzerine döndü. Barajlardaki depolanan su miktarı yeniden artış eğilimine girdi. Yani fiziksel sistem olması gerektiği gibi çalışıyor. Sorun doğada değil, bizim zaman algımızda.

Modern haber akışı bize her şeyi anlık görmeye alıştırdı. Günlük yağış haberlerini aylık ve mevsimlik hidrolojik süreçlerle aynı hızda değerlendirdiğimizde, doğanın normal davranışı bile bir kriz gibi algılanabiliyor. Oysa su döngüsü sosyal medya temposunda işlemez.

Önümüzdeki aylarda kar örtüsünün erimesiyle birlikte barajlara girişlerin daha belirgin şekilde artması bekleniyor. Hidrolojik açıdan anlamlı değerlendirme, tek bir yağış gününe bakarak değil, sezonun tamamındaki eğilimi izleyerek yapılabilir.

Kısacası, “yağmur yağıyor ama barajlar dolmuyor” söylemi bilimsel olarak doğru değil. Barajlar doluyor; sadece doğanın temposunda doluyor. Ve bazen asıl düzeltmemiz gereken şey su yönetimi değil, doğayı anlama biçimimiz oluyor.

13 Şubat 2026 Cuma

Kış Olimpiyatları ve İklim Krizi

2026 Kış Olimpiyat Oyunları Milano-Cortina’da başlarken, madalya mücadelelerinden başımızı kaldırıp pistlerin arkasındaki lojistik ve ekolojik enkaza bakmanın tam vaktidir. 2014 yılında ekibimiz iklimBU ile 2022 Lillehammer adaylığı sürecinde yürüttüğümüz iklim modellemeleri, bugün spor dünyasının görmezden gelmeye çalıştığı o soğuk gerçekleri yıllar öncesinden masaya koymuştu.

Kış Olimpiyatları artık bir spor festivalinden ziyade, doğaya karşı teknolojiyle verilen ve peşinen kaybedilmiş bir lojistik savaşı andırıyor. Kuzey Yarımküre’de kış mevsiminin son yarım asırda belirgin şekilde kısalması ve dağlık bölgelerdeki karların erimesi, organizasyonun coğrafi sınırlarını daraltırken, bizi tehlikeli bir teknolojik iyimserliğe hapsediyor.

Olimpiyat komitelerinin ve yayıncıların beyaz örtü illüzyonunu sürdürmek için sarıldığı yapay kar, aslında iklim krizinin kayak sporuna etkilerini saklamak için geliştirilmiş en büyük "sahte umutlardan" biridir. Bu çözümün arkasındaki rasyonel bariyerleri üç başlıkta özetleyebiliriz:

Fiziksel Eşikler: Kar makineleri birer sihirbaz değildir; belirli bir ıslak termometre sıcaklığının üzerinde sadece su püskürtürler. Mesela sıcaklık 5 °C olduğunda havadaki nem %5’ten fazla olursa yapay kar yapabilmek mümkün değildir. Sıcaklık 5 °C’nin üzerine çıktığında yapay kar yapabilmek neredeyse imkânsız hale gelir. Oslo gibi geleneksel kayak merkezlerinde bile, Şubat ayı içerisinde yapay kar üretimi için uygun gün sayısının dramatik şekilde azaldığını görüyoruz. 2022 Kış Olimpiyatları için yaptığımız araştırmalarda bu sürenin neredeyse ayda 4 güne düştüğünü görmüştük.

Su Yönetimi ve Stratejik Hata: Devasa bir olimpiyat parkurunu kaplamak için gereken su miktarı, yerel ekosistemler üzerinde yıkıcı bir baskı oluşturur. Su kıtlığının küresel bir risk olduğu bu dönemde, milyonlarca metreküp suyun ekosistemden çekilip sadece 16 günlük bir etkinlik için dondurulması, sürdürülebilir bir strateji değil, aksine bir hatalı uyum örneğidir.

Enerji Paradoksu: Günümüzün iklim pozitif olma iddiaları, kar makinelerinin harcadığı devasa enerji ve bu enerjinin karbon yoğunluğu ile doğrudan çelişiyor. Karın üretilmesi, depolanması, taşınması ve pistlere serilmesi süreçlerindeki karbondioksit salımı yükü, oyunların çevresel meşruiyetini kökten sarsıyor.

İklimBU grubumuzla yaptığımız modelleme, nostaljik beklentileri değil, bilimsel veri setlerini merkeze alıyordu. Lillehammer gibi bir kış sporları kalesinin bile değişen iklim parametreleri altında kar güvenilirliğini nasıl yitirdiğini bilimsel olarak kanıtlamıştık. Çalışmamız, Kış Olimpiyatları'nın bugünkü tek şehir modelinin vadesinin dolduğunu, aksine bölgesel ve çok merkezli bir yapıya geçilmezse bu oyunların yapılamayacağını net bir şekilde ortaya koydu.

Verilerimiz açık: Yüzyılın ortasına geldiğimizde, geçmişte Kış Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmış 21 şehirden sadece bir kısmı kış iklimi açısından güvenilir kalabilecek. Özellikle Paralimpik Oyunları’nın Mart ayına sarkan takvimi, kış sporlarını iklim krizinin en savunmasız kurbanı haline getiriyor.

Ayrıca bir diğer çözüm de kayak merkezlerini daha yüksek yerlere taşımaktır. Ancak bildiğiniz gibi, bunun da bir coğrafi sınırı vardır. Daha yüksek bir dağ yoksa yapabileceğiniz bir şey de kalmaz. Bunun da ötesinde daha yükseklere çıkmanın bir de maliyeti vardır. Kış Olimpiyatları gibi organizasyonlarda ülkeler elden geldiğince var olan tesislerini kullanmak istemekte ve yeni harcamalar yapmaya çekinmektedirler. 2022 için Lillehammer’in analizini de yaptığımızda benzer bir durumla karşılaşılmıştı. Eğer Lillehammer’deki pist kullanılacak olursa yeterli kar garantisi yoktu, ama pisti 700 metreden 1300 metreye taşıyacak olursak kar garantisi verilebiliyordu. Fakat bunun için de yeni bir kayak merkezi yapılması gerekliydi. Sonucu hepimiz biliyoruz. 2022 Kış Olimpiyatları kamyonlarla kar taşınan Beijing’de yapıldı.

Bugün Milano-Cortina’da izlediğimiz şey, insan kibirinin teknolojiyle doğayı dize getirme çabasıdır. Ancak bu çaba, oyunları kuru dağlar üzerindeki sert ve yapay pistlere mahkûm ederek sporcu güvenliğini tehlikeye atıyor; çarpma, çarpışma ve yaralanma oranlarını artırıyor. Bunu elbette yarışan sporcular çok daha iyi anlatacaklardır.

Kış Olimpiyatları'nın geleceği, daha gelişmiş kar makinelerinde veya karbon ofsetleme gibi göz boyayan yöntemlerde değil; bölgesel ortaklıklarda, takvimlerin radikal şekilde öne çekilmesinde ve her şeyden önce iklim gerçekleriyle dürüstçe yüzleşilmesindedir. İklimBU olarak sunduğumuz bu perspektif, sahte umutların ötesine geçip kış sporlarının onurunu kurtarabilecek tek yoldur.

31 Ocak 2026 Cumartesi

Petrol Kaynaklarının Kökeni: Abiyotik Teori ve Jeolojik Gerçeklik

Enerji kaynaklarının oluşumu ve rezervlerin sürdürülebilirliği üzerine yapılan tartışmalar, son dönemde jeoloji biliminin temel prensipleriyle çelişen bir mecraya sürüklenmektedir. Özellikle "abiyotik petrol" teorisi üzerinden geliştirilen argümanlar, küresel enerji krizini ve kaynak kısıtlılığını sadece bir piyasa manipülasyonu olarak okuma eğilimindedir. Ancak bu yaklaşım, petrol oluşumunun termodinamik ve biyokimyasal yasalarını göz ardı etmektedir.

Petrolün oluşumu, yaygın kanının aksine doğrudan makro faunadan (dinozorlar vb.) ziyade, milyonlarca yıllık bir zaman diliminde çökelen mikroorganizma ve bitkisel materyalin eseridir. Çoğu fotosentez yapan planktonlardan oluşan bu organik maddenin anoksik (havasız) ortamlarda, belirli bir sıcaklık ve basınç altında (petrol penceresi) uğradığı kimyasal dönüşüm, bugün kullandığımız kompleks hidrokarbon zincirlerini oluşturur.

Abiyotik teori, petrolün Dünya'nın derinliklerinde, organik maddeye ihtiyaç duymadan inorganik süreçlerle sürekli üretildiğini savunur. Laboratuvar ortamında yüksek basınç altında basit metan bileşikleri elde edilebilse de, ham petrolün içerdiği biyolojik belirteçler (biomarkers), bu kaynağın organik bir geçmişe sahip olduğunun tartışmasız kanıtıdır. Bunun da ötesinde yeryüzünün yapısı açısından önemli bir bilgiye sahibiz, Gezegenimizde ve gördüğümüz kadarıyla tüm Güneş Sistemi'nde gezegenlerin yapısı benzerdir. Her gezegende en hafif maddeler dışarıda, en ağır maddeler ise içeride bulunur. Petrolün yapısında iki tane hafif element bulunur, karbon ve hidrojen. Hatta hidrojen o kadar hafiftir ki yeryüzünün çekimi hidrojeni atmosferde tutmaya yetmez. Dolayısıyla yeryüzünün içlerinde de petrol yapacak kadar karbon ve hidrojen bulabilmek neredeyse imkansızdır.

Sıkça dile getirilen "terk edilmiş kuyuların yıllar sonra yeniden dolması" olayı, kaynağın abiyotik olarak yenilenmesi değil, bir rezervuar yönetimi ve akışkanlar mekaniği meselesidir. Petrol ve doğal gaz, gözenekli kayaç yapıları içinde basınç farklarına bağlı olarak hareket ederler. Yani, bir noktadaki petrolü çekip alırsanız oradaki basınç azalır ve çevredeki petrol yavaş yavaş o bölgeye doğru sızar. Üretim durduğunda, çevredeki düşük geçirgenlikli alanlarda hapsolmuş petrolün kuyu çevresine yavaşça sızması, jeolojik bir üretim değil, fiziksel bir dengelenmedir. Bu durum, kaynağın sınırlı olduğu gerçeğini değiştirmez; sadece mevcut rezervin çıkarılma verimliliğiyle ilgilidir.

Enerji kaynaklarının sınırlılığı sadece yeraltındaki miktar ile ilgili değildir. Asıl kısıt, bu kaynakların yoğun kullanımının atmosferdeki karbondioksit miktarını artırması ve bu yükün ekosistem üzerinde yarattığı aşırı hava olaylarıdır. Kaynağın "sonsuz" olduğuna dair geliştirilen teoriler, enerji dönüşümü ve verimliliği konusundaki stratejik gereklilikleri gölgelemektedir. Kaynak iyi ki sonsuz değil, yoksa insanlık hepsini yakar yeryüzünü de yaşanmaz hale getirirdi.

Stratejik perspektif, kaynakların sonsuz olduğu illüzyonuna kapılmak yerine, mevcut hidrokarbon döngüsünün jeolojik zaman ölçeği ile insan tüketim hızı arasındaki devasa farkı kabul etmeyi gerektirir. Yani planktonların milyonlarca yıl boyunca fotosentez yapıp ölmeleri sonucu Güneş ışığı petrole dönüştü. Bizler bu milyonlarca yılda oluşan kaynağı birkaç yüzyılda yakarak tüketiyoruz. Gerçekçi bir enerji politikası, teknolojik varsayımlar üzerine değil, termodinamiğin sınırlamaları ve gezegenin fiziksel kapasitesi üzerine inşa edilmelidir.

Gökyüzünü Terbiye Etme Kibri: Bulut Tohumlama ve Gerçeklik Arasındaki Uçurum

İnsanlık tarihi, doğaya hükmetme arzusu ile bu arzunun yarattığı yıkımlar arasındaki salınımın tarihidir. Bugünlerde ne zaman bir aşırı hava olayı yaşansa, ne zaman bir bölge sel altında kalsa ya da kuraklıktan kavrulsa, gözler hemen gökyüzüne çevriliyor. Ancak bu kez bakışlar bulutların doğal formuna değil, insanın o bulutlara "ne yaptığına" odaklanmış durumda. Bulut tohumlama (cloud seeding), bilimsel bir yöntem olmaktan çıkıp, kolektif korkularımızın ve "her şeyi biz kontrol ediyoruz" şeklindeki o tehlikeli kibrimizin bir simgesi haline geldi.

Bu bağlamdaki bilimsel gerçekliği en yalın haliyle ortaya koyalım: Bulut tohumlama, gökyüzünde yok olanı var eden bir mucize değildir. Elinizde uygun nem, sıcaklık ve mikrofiziksel koşullara sahip bir bulut kütlesi yoksa, havaya ne kadar gümüş iyodür veya kuru buz atarsanız atın, bir damla bile yağmur elde edemezsiniz. Bu yöntem, sadece "yağmaya hazır" olan bulutun yağış verimini %10 ila %15 oranında artırmaya yönelik mikroskobik bir teşviktir.

Ancak sorun şurada başlıyor: Bizler, sistemik sorunlarımızı (iklim krizi, yanlış su yönetimi, ekosistem yıkımı) çözmek yerine, teknolojik "yamalarla" durumu kurtarabileceğimizi sanıyoruz. Karbon yakalama (CCS) teknolojilerine olan mesafeli duruşumun temelinde yatan neden, bulut tohumlama ya da deniz suyundan temiz su elde etmek için de geçerlidir. Sistemin bütününe dair bir dönüşüm gerçekleştirmek yerine, sonucu manipüle etmeye çalışmak sadece bir illüzyondur. Doğayı terbiye ettiğimizi sanırken, aslında sadece kendi kibrimizi besliyoruz.

Geçtiğimiz dönemlerde Dubai’de yaşanan bir sel felaketi, bu kibrin ve beraberinde gelen dezenformasyonun laboratuvarı gibiydi. Sosyal medya yankı odalarında "bulut tohumlama ile şehri su bastığı" iddiaları havada uçuşurken, termodinamik yasaları bize başka bir şey söylüyordu: Isınan bir atmosfer, her bir derecelik artışta yaklaşık %7 daha fazla su buharı tutar. Yaşanan felaket, üç-beş uçağın gökyüzüne bıraktığı tuzlar değil, insanın endüstriyel hırsıyla bozduğu küresel iklim makinesinin bir çıktısıydı.

Komplo teorisyenlerinin düştüğü en büyük hata, her olayın arkasında mutlak bir "insan iradesi" aramaktır. Oysa gerçek çok daha sarsıcıdır: Biz doğa ile ilgili çoğu konuda kontrolü kaybettik. Doğayı biz yönetmiyoruz; aksine, bozduğumuz sistemin tahmin edilemez sonuçlarıyla yüzleşiyoruz.

Bulut tohumlamanın teknik sınırlarının ötesinde, çok daha hayati ve hukuki bir soru var: Su kime aittir?

Gökyüzündeki bir bulutun nemini "yoğuşturup" kendi bölgenize indirdiğinizde, o bulutun rüzgarla taşınacağı bir sonraki bölgenin hakkını çalmış mı oluyorsunuz? Ya da daha kötüsü, kendi bölgenize yağsın diye tohumladığınız bir bulut sizin bölgenize su bırakacağına biraz ilerideki bir bölgede sel baskınına yol açarsa bunun sorumlusu kim oluyor? Su yönetimi, sadece mühendislik değil, aynı zamanda bir adalet meselesidir. Kapalı havzalarda (Konya örneğinde olduğu gibi) suyu tam olarak yönetemeyen bir medeniyetin, gökyüzünü parsellemeye çalışması trajikomik bir çabadır.

Bilim insanı olmanın getirdiği sorumluluk, topluma duymak istediği "sahte umutları" değil, yüzleşmesi gereken "acı gerçekleri" sunmayı gerektirir. Bulut tohumlama, su krizimizi çözmeyecek. Gökyüzüne atılan her zerrecik, bizi yeryüzündeki yanlış tarım politikalarımızdan, bitirdiğimiz yeraltı sularımızdan ve kirlettiğimiz nehirlerimizden kurtarmayacak.

Yeryüzünde doğru ve sürdürülebilir yaşamak, kendi sınırlarımızı bilmeyi gerektirir. Doğanın karşısında bir "fatih" değil, onun bir parçası olduğumuzu anladığımızda gerçek stratejiyi kurmaya başlarız. O zamana kadar, gökyüzüyle oynamayı bırakıp, ayağımızı bastığımız toprağa ve onun tükenen kaynaklarına odaklanmalıyız.

Çünkü son buzul erimeden anlamamız gereken tek bir şey var: Doğa ile pazarlık yapılamaz.

13 Aralık 2025 Cumartesi

Neden Karbon Depolama İklim Krizini Çözemez?

Karbon yakalama ve depolama teknolojileri, iklim krizinin giderek derinleştiği bir dönemde kamuoyuna uzun süredir “teknolojik bir kurtuluş” olarak sunuluyor. Petrol, doğal gaz ve kömür şirketleri, atmosfere salınan karbondioksidin yakalanıp yer altında güvenle depolanabileceğini, böylece fosil yakıt kullanımının sürdürülebileceğini iddia ediyorlar. Bu yaklaşım, toplumda ve özellikle de ekonomistler arasında azaltım politikalarının ertelenmesine zemin hazırlayan bir rahatlık duygusu yaratıyor. Ancak son bilimsel çalışmalar, karbon depolamanın hem teknik hem de ekonomik açıdan sanıldığı kadar etkili bir çözüm olmadığını gösteriyor.

CarbonBrief’te yayımlanan yeni bir analiz, jeolojik karbon depolama kapasitesine ilişkin bugüne kadar kabul gören tahminlerin aşırı derecede iyimser olduğunu ortaya koyuyor. Uluslararası alanda sıkça dile getirilen ve yer altında 10.000–40.000 milyar ton CO₂’ye kadar depolama potansiyeli olduğu iddiası, gerçekçi kriterlerle yeniden değerlendirildiğinde dramatik biçimde çöküyor. Çalışmaya göre güvenli, uygulanabilir ve sürdürülebilir küresel depolama kapasitesi gerçekte sadece yaklaşık 1.460 milyar ton CO₂ seviyesinde. Bu miktar, önceki tahminlerin yalnızca küçük bir kısmına denk geliyor. Üstelik bu kapasitenin tamamının kullanılması halinde bile küresel sıcaklık artışında sağlanabilecek düşüş 0,4–0,7°C ile sınırlı kalıyor. Bu durum, karbon depolamanın iklim krizini durduracak ölçekte bir çözüm sunmadığını açıkça gösteriyor. Bunu şöyle daha anlaşılabilir hale getirebiliriz: Senede yaklaşık 50 milyar ton CO₂ salıyoruz. 1.460 milyar ton depolama kapasitesi, salımları hiç artırmasak bile en fazla 30 yıl daha böyle devam edebileceğimizi gösterir. Peki ya sonra? Burada iki düşünce var, ilkini kolayca görebilirsiniz: “Benden sonrası tufan.” Diğeri ise bazı ekonomistlerin bakış açısıdır: “Biz bu şekilde problemi 30 sene ertelemiş oluyoruz, bu aradaki kazancımızla 30 sene içinde başka bir çözüm bulabiliriz.” Ancak bu da doğru bir yaklaşım değil, çünkü karbon yakalama ve depolama hiç de ucuz bir çözüm değil.

Bir kömür santralinden çıkan CO₂’nin yakalanması, taşınması ve yer altına depolanması için gerçek dünyada karşılaşılan maliyetler oldukça yüksek. Yakalama maliyetleri ton başına 50–120 dolar arasında değişirken, taşıma ve depolama süreçleri için ton başına ilave 10–40 dolar gerekiyor. Dolayısıyla bir ton CO₂’nin yakalanıp depolanmasının gerçekçi maliyeti 80–120 dolar seviyesine ulaşıyor. Kömür santrallerinin her bir megavatsaat elektrik üretiminde yaklaşık bir ton CO₂ saldığı düşünüldüğünde, karbon yakalama ve depolama uygulaması elektrik maliyetini megavatsaat başına 80–120 dolar artırıyor. Bu da kilovatsaat başına 8–12 sent gibi ciddi bir maliyet artışı anlamına geliyor. Bu artış, kömürden elektrik üretim maliyetini mevcut fiyatların iki ila dört katına çıkararak yenilenebilir enerjiyle rekabet edilemez hale getiriyor. Ayrıca karbon yakalama ve depolama sistemlerinin kendi ihtiyaçları için santralin ürettiği enerjinin yüzde 20–30’unu tüketmesi, maliyetleri daha da yukarı çekiyor.

Tüm bu bilimsel ve ekonomik sınırlar göz önünde bulundurulduğunda, CCS’nin iklim politikalarında hâlen güçlü bir şekilde savunulmasının temel nedeni daha net anlaşılıyor. Bu teknoloji, çoğu zaman gerçek bir iklim çözümünden ziyade fosil yakıt endüstrisinin ömrünü uzatan bir araç olarak işlev görüyor. “Salımları azaltmak zorunda değiliz, çünkü yakalayıp depolayabiliriz” şeklindeki söylem, fosil yakıt projelerinin ertelenmeden devam etmesine olanak sağlıyor. Yeni petrol ve gaz yatırımları, karbon yakalama ve depolama vaadiyle meşrulaştırılıyor; toplumlara da her şeyin kontrol altında olduğu hissi veriliyor. Oysa ne depolama kapasitesi ne maliyetler ne de teknolojinin ölçeklenebilirliği bu iddiaları destekliyor.

Mantıksal çerçevede, karbon yakalama ve depolama iklim krizini durduracak bir ana çözüm değildir. Depolama kapasitesi sınırlı, maliyetler son derece yüksek ve beklenen etkisi yetersizdir. Karbon yakalama ve depolama, çimento ve demir-çelik gibi kaçınılmaz süreç salımlarının azaltılmasında sınırlı bir yardımcı rol oynayabilir; ancak fosil yakıtların yaygın kullanımını sürdürmek için bir gerekçe oluşturamaz. İklim krizinin çözümü, karbonu yer altına gömmek değil; salımları baştan azaltmak, yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandırmak ve fosil yakıt kullanımını aşamalı olarak sonlandırmaktır. Bu nedenle karbon yakalama ve depolamayı temel bir iklim stratejisi gibi pazarlamak, hem bilimsel gerçeklerle hem de ekonomik mantıkla çelişmektedir.

Bir ufak notla kapatalım: Bu teknolojilerin geliştirilmesine kaynak yaratmaya devam etmek zorundayız. Bunun sebebi fosil yakıt kullanımına devam edebilmek değil, fosil yakıt kullanımı sona erdiğinde atmosferi soğutmak için bu teknolojilere ihtiyaç duyacak olmamızdır. Bir yandan kömür, petrol ve doğal gaz yakıp diğer yandan da bunlardan çıkan karbondioksidi depolayacağımızı hesaplamak en ölümcül hatalardan biri olacaktır.


15 Kasım 2025 Cumartesi

COP30: Gerçeği Kabullenme Zirvesi

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nın otuzuncusu, Amazon’un kalbinde, Belém’de yapılıyor. Bu seçim, umutla ironinin yan yana geldiği bir tablo yaratıyor. İnsanlık, dünyanın en önemli karbon yutağının giderek savanlaşmasına tanıklık ederken hâlâ “daha fazlasını yapmalıyız” diyor. Oysa herkes biliyor ki artık “fazlası” yok.

Bugün 1,5 derece hedefinden söz etmek bir iklim politikası değil, nostaljik bir temenni. Bilimsel göstergeler ve ekonomik eğilimler, bu sınırın çoktan aşıldığını açıkça gösteriyor. Atmosferdeki sera gazı yoğunluğu sanayi öncesi döneme göre yüzde elliden fazla artmış durumda. Artık 2 derece bile erişilmez bir sınır haline geldi; dünya, mevcut sistemde en iyi ihtimalle 3 ila 3,5 derece arasında bir ısınmaya doğru gidiyor. Guterres’in “ahlaki başarısızlık” tespiti doğru ama eksik. Bu yalnızca ahlaki değil, uygarlığın kendi geleceğini planlayamama başarısızlığı. Dizginlenmemiş neoliberal ekonomiler bizi bu duruma getirdi ve Trump’ın hala lider olduğu ve oyunun kurallarını belirlemek için savaştığı bir ortamda değişiklik olacağını düşünmek artık hayalcilikten öteye geçmiyor.

Gelişmiş ülkeler artık iklim değişikliğinin durdurulabileceğine inanmıyor. Bu nedenle finansman vaatleri de giderek daha sembolik bir hâl alıyor. Önümüzdeki dönemde sağlanacak fonlar, dönüşümü değil, sadece krizin semptomlarını hafifletmeyi hedefleyecek. İklim finansmanı, artık sistemsel dönüşümün aracı değil, kayıp ve zarar tazminatlarının kısa vadeli bütçesi. Küresel iklim rejimi savunmaya geçmiş durumda. Hedef dünyayı değiştirmek değil, yıkımın hızını azaltmak ya da en azından acil yaralara pansuman yapmak. Gerekli olan senelik trilyon dolar seviyesindeki finansmana ulaşmanın hayalini bile kuramıyoruz şu anda. İhtiyaçlar trilyon dolarken gerçek finansmanlar milyar dolarları ancak buluyor, yani arada bir uçurum var. 

Amazon’da yapılan COP30 ise gecikmiş bir farkındalık gösterisi. Ormansızlaşmanın durdurulması artık mümkün değil; en iyi ihtimalle yavaşlatılabilir. Amazon ekosistemi devrilme noktasını geçmiş durumda ve savanlaşma süreci başladı bile. Ekosistem hizmetlerinin finansal değerini tanımak, kulağa modern bir çözüm gibi geliyor; ancak sanayi üretiminin dışsallıklarını bile içselleştirememiş bir dünyada bu öneri ütopik kalmaya mahkûm. Biz doğaya fiyat biçmeye değil, onun sınırları içinde yaşamayı öğrenmeye çalışmalıydık. Oysa bunu yapmadık. Şimdi artık bedel ödeme zamanı.

Fosil yakıtların azaltılması ise artık tamamen bir diplomatik illüzyon. Eğer gerçek bir niyet olsaydı, COP toplantıları birbiri ardına İngiltere, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Azerbaycan ve Brezilya gibi üretici ülkelerde yapılmazdı. Bu süreç, iklim diplomasisinden çok, bir çıkar mimarisine dönüştü. COP artık bir müzakere değil, bir tiyatro sahnesi. Her yıl “adil geçiş”, “net sıfır”, “fosil yakıtlardan çıkış” gibi ifadeler tekrarlanıyor ama perde arkasında petrol ve kömür lobileri yönü belirliyor. Şimdi de sırada kömür devi Avustralya var. Bu tablo bize iklim eyleminin sınırını değil, çıkar ilişkilerinin derinliğini gösteriyor. Bunun arkasındaki en önemli neden ise yanlış kurgulanmış bir Birleşmiş Milletler sistemi. Siz istediğiniz kadar iyi kararlar almaya çalışın, kararların oybirliği ile çıkma zorunluluğu petrol üreticisi bir ülkenin “hayır” demesiyle görüşmeleri çöküşe götürüyor.

Artık COP’tan çıkabilecek tek olumlu sonuç, problemin kontrolden çıktığını kabul etmek ve bu farkındalıkla küresel ölçekte uyum çabalarına ivme kazandırmak olabilir. Yakın gelecekte kıtlıklar, kuraklık kaynaklı göçler ve bölgesel çöküşler kaçınılmaz hale geliyor. Bundan sonrası, iklim değişikliğini durdurmak değil, onunla birlikte insanlığın yaşayabileceği bir sistem kurmakla ilgili. Ayakta kalabilmek, ulusal stratejilerle değil, küresel ölçekte işbirliğiyle mümkün. Belki de COP30, uzun süredir ilk kez, gerçeği kabullenmenin başlangıcını temsil edebilir.

Şimdi sahte umutların değil, hazırlıklı bir kabullenişin zamanı. Bu çağın politikası “sınırları zorlamak” değil, “sınırların içinde var olmayı öğrenmek” olmalı. Belki insanlık ancak bu farkındalıkla kendi gezegeninde misafir olduğunu yeniden hatırlayacak.


5 Kasım 2025 Çarşamba

Zirai Donun Nedeni

Bu ilkbahar Türkiye’nin dört bir yanında yaşanan don olayları, yalnızca meteorolojik bir sürpriz değil, iklim sisteminin derinlerinde yaşanan bir bozulmanın habercisidir. Ağaçlar çiçek açmış, tarla ekilmiş, üretici ürününü planlamışken bir gecede gelen don, kimi yerde tüm bir yılın emeğini yok etti, kimi yerde de yıllardır büyüyen ağaçları kuruttu. Oysa bu donun ardında, “küresel ısınma çağında nasıl olur da hava bu kadar soğur?” diye sorulacak kadar karmaşık bir süreç yatıyor.

Kutup vorteksi, Kuzey Kutbu çevresinde yüksek atmosferde (yaklaşık 10–50 kilometre yüksekte) dönen dev bir soğuk hava halkasıdır. Normalde bu vorteks oldukça güçlüdür ve kutuplardaki soğuk havayı kendi çevresinde hapseder. Ancak son yıllarda, Ekvator ile kutuplar arasındaki sıcaklık farkı azaldığı için bu sistem zayıflıyor.

Kutuplar, küresel ısınmanın etkilerini ortalamadan iki kat daha hızlı hissediyor. Arktik deniz buzlarının erimesiyle beyaz yüzeylerin yansıtıcılığı (albedo) azalıyor, koyu renkli okyanus yüzeyi daha fazla güneş enerjisi soğuruyor. Bu da kutupların hızla ısınmasına yol açıyor.

Sonuçta atmosferdeki hareketin ana “motoru” olan sıcaklık farkı zayıflıyor. Bu da jet akımlarını (yüksek irtifadaki rüzgâr koridorlarını) dalgalandırıyor ve kutup vorteksinin dengesi bozuluyor. Eskiden kutup çevresinde hapsolmuş soğuk hava kütleleri, artık daha kolay bir şekilde güneye, yani bizim coğrafyamıza kadar sarkabiliyor.


Dünya ısındıkça bazı bölgeler bazı zamanlarda daha çok üşüyecek. Çünkü sistemin ortalama sıcaklığı artarken, atmosferin dengesi bozuluyor. Jet akımı bükülüp dalgalandığında bir tarafta kuzeyde rekor sıcaklıklar yaşanırken, diğer tarafta soğuk hava kütleleri Akdeniz’e kadar inebiliyor, hatta Arabistan’da kar yağdığını görebiliyoruz.

Bu bahar Türkiye’de yaşanan don olayı da tam olarak bu dinamiğin sonucuydu. Mart sonu ve Nisan başında Balkanlar üzerinden gelen kutupsal kökenli bir hava kütlesi, İç Anadolu ve Batı Karadeniz’de gece sıcaklıklarını beklenmedik biçimde eksi değerlere indirdi. Mevsim normallerinin 10–12 derece altında seyreden bu sıcaklıklar, özellikle erken çiçek açan kayısı, elma ve fındık bahçelerinde ciddi zarara yol açtı.

Kamuoyunda hâlâ iklim değişikliği denince akla sadece “sıcaklık artışı” geliyor. Oysa bu, sistemin sadece bir yüzü. Asıl mesele; sıcaklık farklarının, mevsim döngülerinin, nem ve rüzgâr desenlerinin değişmesidir.

Bugün Türkiye, bir yandan yaz kuraklıklarının uzamasıyla, diğer yandan ilkbahar donlarının artmasıyla karşı karşıya. İkisi de aynı kökten besleniyor: atmosferin dengesinin bozulması. Yani küresel ısınma, artık yalnızca yazları daha sıcak hale getirmiyor; aynı zamanda baharları da daha riskli hale getiriyor. Çiftçi için bu, “ne zaman ekeceğini bilememek”, “çiçeklenme dönemini tahmin edememek” ve “sigortaların bile kapsamadığı bir belirsizlikle yaşamak” anlamına geliyor.

Türkiye’nin tarım üretimi büyük ölçüde açık hava koşullarına bağlı. Seracılık dışındaki tüm üretim, mevsimlerin öngörülebilir olmasına dayanıyor. Ancak artık bu güven temeli çatırdıyor. Hatta seralarda bile sorunlar yaşanabiliyor.

Bu baharda Malatya ve Isparta’da kayısı ve elma üreticileri, Nisan başındaki don nedeniyle %60’a varan ürün kaybı yaşadı. Tarım sigortası sistemleri don riskini kısmen kapsasa da hasarın tespiti ve tazmin süreci uzun ve karmaşık. Küçük üreticiler çoğu zaman bu kayıpları telafi edemiyor.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, son on yılda ilkbahar donu nedeniyle meyve üretiminde yaşanan yıllık dalgalanma %30’a kadar çıkıyor. Bu, gıda fiyatlarında istikrarsızlık ve kırsal gelirlerde belirsizlik anlamına geliyor.

Bu tür olaylar artık “istisna” değil, “yeni normal.” Dolayısıyla tarım politikası da, sigorta sistemi de, hatta köy yaşamı da buna göre yeniden düşünülmeli.

Erken uyarı sistemleri: MGM’nin (Meteoroloji Genel Müdürlüğü) bölgesel don risk tahminlerini çiftçilerle anlık paylaşacağı, mobil tabanlı uyarı sistemleri güçlendirilmeli. Ayrıca MGM’nin web sitesinden yayımladığı uyarılar yeterli değil. Böylesi büyük don olaylarında tüm basın organlarının “don geliyor, acil önlem alın” diye bangır bangır bağırmasını sağlamak zorundayız.

Tarım sigortası reformu: Don riskini öngörmek artık daha zor olduğu için, iklim temelli sigorta modellerine geçmeliyiz. Bunun için de tarım sigortaları hangi ürünün nerede ve ne zaman ekileceği konusunda söz sahibi olmalı.

Ürün seçimi ve genetik dayanıklılık: Don riski yüksek bölgelerde geç çiçek açan türlerin yaygınlaştırılması teşvik edilmeli ama belki bunun da ötesinde doğru ekim yapılmadığında ürünler teşvik ve sigorta kapsamı dışında bırakılmalı.

Tarla yönetimi: Mikroklima önlemleri (rüzgâr kıran ağaçlar, topografik konumlandırma, don pervaneleri) daha fazla kullanılmalı. Bunların kullanımı için de finansal teşvikler artırılmalı.

Bu sene yaşadığımız don olayı belki uzun süredir yaşadığımız en kötü don olaylarından biri olabilir ama bunun yeni bir iklimin başlangıcı olduğunu aklımızda tutmamız gerekiyor. Kutup vorteksinin zayıflaması, Türkiye’ye kadar uzanan bu soğuk hava dalgalarının artık birer “uyarı sinyali” olduğunu gösteriyor. İklim değişikliği, bir yandan kutupları ısıtırken, öte yandan bizim baharlarımızı donduruyor.

Eğer bu tabloyu sadece “hava durumu şanssızlığı” olarak görmeye devam edersek, önümüzdeki yıllarda hem çiftçinin umudu hem sofralarımızdaki bereketin sürdürülebilirliği giderek azalacak. Artık mesele “ısınmayı durdurmak” kadar, dengesizliği yönetebilmek ve değişikliklere uyum sağlamak haline geldi. Çünkü küresel ısınma sadece sıcaklığı değil, doğanın tüm dengesini değiştiriyor.