26 Şubat 2026 Perşembe

Holosen'deki İklim İstikrarı Sona Eriyor Olabilir

Türkiye’de iklim değişikliği hâlâ, yanlış bir biçimde sadece “sıcaklık artışı” olarak algılanıyor. Oysa asıl mesele ortalama sıcaklığın birkaç derece yükselmesi değil, iklim sisteminin davranış biçiminin değişmesidir. Eğer küresel ölçekte geri besleme mekanizmaları güçleniyor ve sistem kendi iç dinamikleriyle hızlanıyorsa, bunun en erken ve en sert hissedileceği bölgelerden biri Akdeniz havzasıdır. Türkiye tam bu hassas kuşağın ortasında yer alıyor.

Türkiye’nin tarımı ve su güvenliği, tarih boyunca iklim istikrarına dayanmıştır. Anadolu coğrafyasında üretim desenleri, yağış mevsimselliği ve kar örtüsü rejimi görece öngörülebilir sınırlar içinde hareket etmiştir. Ancak son yıllarda gözlenen eğilimler, bu sınırların giderek zorlandığını gösteriyor. Daha sıcak yazlar, daha uzun süren kurak dönemler, ani ve şiddetli yağışlar, ilkbahar donlarının zamansal kayması ve kar örtüsünün zayıflaması artık istisna değildir. Bunların yeni norm haline geldiğini görüyoruz.

Eğer küresel sistem belirli eşiklere yaklaşıyorsa, bu Türkiye açısından iki kritik sorun yaratır; su döngüsünün istikrarsızlaşması ve tarımsal üretimin düzensizleşmesi.

Su güvenliği meselesi yalnızca toplam yağış miktarıyla ilgili değildir. Türkiye’de asıl belirleyici olan yağışın zamansal ve mekânsal dağılımıdır. Karadeniz’de aşırı yağış artarken İç Anadolu ve Güneydoğu’da kuraklık derinleşebiliyor. Akdeniz kuşağında yağış mevsimi daralırken, kısa sürede yoğunlaşan yağışlar kuruyan toprak tarafından emilemeden yüzey akışına dönüşüyor. Bu durum barajların doluluk oranlarının beklenen ölçüde artmamasını da açıklıyor. Çünkü suyun havzada tutulabilmesi için yağışın miktarı kadar süresi ve dağılımı da kritik.

Küresel ısınmanın hızlanması halinde Doğu Akdeniz’in kalıcı bir kuraklaşma eğilimine girmesi ihtimali güçlenecektir. Türkiye’nin güneyi ve iç kesimleri daha uzun ve daha şiddetli kurak dönemlerle karşı karşıya kalabilir. Bu yalnızca tarımsal sulama talebini artırmakla kalmaz, yer altı su rezervlerini de hızla tüketir.

Türkiye zaten su stresi yaşayan bir ülke. Kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1.500 metreküpün altına inmiş durumda. Nüfus artışı, kentleşme ve sanayileşme baskısı sürerken, iklim kaynaklı belirsizlikler tabloyu daha kırılgan hale getiriyor. Eğer yağış rejimi daha kararsız hale gelirse, “ortalama su miktarı” kavramı pratik anlamını yitirir. Çünkü tarım için belirleyici olan senelik ortalama yağış değil, bitkiler için kritik dönemlerde suyun mevcudiyetidir.

Tarım tarafında ise risk iki katmanlıdır. Birincisi doğrudan sıcaklık stresidir. Özellikle buğday gibi temel ürünlerde başaklanma ve dane doldurma döneminde birkaç derecelik artış verimi ciddi biçimde düşürebilir. İkincisi, suya erişimin belirsizliğidir. Sulama altyapısına sahip bölgelerde bile suyun tahsis edilebilirliği her yıl değişebilir hale gelirse üretim planlaması zorlaşır. Bu durum hem çiftçi gelirlerini hem de gıda fiyat istikrarını etkiler.

Daha da önemlisi, aşırı olayların artmasıdır. İlkbaharda görülen geç donlar meyveciliği vurabilir. Uzayan sıcak hava dalgaları hayvancılığı etkileyebilir. Ani dolu ve sel olayları bölgesel üretim kayıplarına yol açabilir. Tarımsal sigorta sistemleri bu oynaklık altında daha yüksek maliyetle çalışır; primler artar, kamu yükü büyür.

Eğer küresel ölçekte büyük buz tabakalarının hızlanan erimesi veya okyanus dolaşımında kalıcı zayıflama gibi eşik noktaları aşılacak olursa, bu yalnızca uzak coğrafyaların sorunu olmaz. Atmosferik dolaşım ağları küreseldir. Tropikal yağış kuşaklarının yer değiştirmesi, Akdeniz havzasındaki kuraklık dinamiklerini güçlendirebilir. Türkiye, bu tür büyük ölçekli değişimlere karşı tampon bölge değil, hassas bir geçiş alanıdır.

Bu nedenle mesele yalnızca “kaç derece ısınacağız?” sorusu değildir. Asıl mesele, iklim sisteminin ne kadar süreyle öngörülebilir kalacağıdır. Tarım planlamamız binlerce yıldır öngörülebilirliğe dayanır. Su yönetimi benzer şekilde istikrara dayanır. Eğer sistem daha değişken, daha aşırı ve daha belirsiz hale gelirse mevcut yönetim paradigmaları yetersiz kalır.

Türkiye için çözüm, yalnızca uyum politikalarını artırmak değildir. Aynı zamanda su ve tarım politikalarını risk temelli yeniden tasarlamaktır. Ürün deseninin iklim projeksiyonlarıyla uyumlu hale getirilmesi, su verimliliğinin zorunlu hale getirilmesi, yer altı suyu kullanımının sıkı biçimde izlenmesi ve havza bazlı yönetimin güçlendirilmesi artık seçenek değil zorunluluktur. Aksi halde kuraklık yılları olağanüstü durum olmaktan çıkıp kronik bir ekonomik baskıya dönüşür.

Küresel sistemdeki olası hızlanma, Türkiye’nin kırılganlıklarını büyütür. Bu nedenle iklim değişikliği Türkiye için yalnızca bir çevre meselesi değildir. Gıda arz güvenliği, su güvenliği, kırsal gelir istikrarı ve hatta iç göç dinamikleriyle doğrudan bağlantılıdır.


20 Şubat 2026 Cuma

Yağmur Yağıyor Ama Barajlar Dolmuyor mu?

Son haftalarda neredeyse her gün aynı cümleyi duyuyoruz: “Türkiye’de yağışlar arttı ama barajlar dolmuyor.” Bu cümle çoğu zaman bir adım daha ileri götürülerek “demek ki su yanlış yönetiliyor” sonucuna bağlanıyor. İlk bakışta mantıklı gibi görünen bu yorum, aslında doğanın nasıl çalıştığını yanlış anlamaktan kaynaklanan klasik bir hidroloji hatasıdır.

Önce veriye bakalım. Devlet Su İşleri’nin resmî rakamlarına göre 15 Aralık 2024 tarihinde Türkiye genelinde barajların aktif depolama miktarı 39,2 milyar metreküp ve doluluk oranı %41,6 idi. Şiddetli kuraklığın etkisiyle 15 Aralık 2025’e gelindiğinde depolanan su 31,9 milyar metreküpe, doluluk oranı ise %33,8’e kadar geriledi. Yani sistem ciddi bir su açığıyla yağış sezonuna girdi.

Ardından yağışlar geldi. 1 Ekim 2025 – 17 Şubat 2026 arasındaki su yılında Türkiye genelinde yağışlar uzun yıllar ortalamasına göre %19,4, bir önceki yılın aynı dönemine göre ise %70’in üzerinde arttı. Bunun barajlara yansıması da açıkça görülüyor: 17 Şubat 2026 tarihinde aktif depolama 43,1 milyar metreküpe, doluluk oranı %45,7’ye yükseldi. Başka bir ifadeyle, yalnızca iki ay içinde Türkiye baraj sistemine milyarlarca metreküp su geri dönmüş durumda.

Bu tabloya bakıldığında “barajlar dolmuyor” demek mümkün değil. Tam tersine, sistem kuraklık sonrası beklenen toparlanmayı yaşıyor. Peki o zaman neden kamuoyunda tam tersi bir algı oluşuyor?

Sorunun kaynağı basit: meteoroloji ile hidrolojiyi aynı şey sanıyoruz.

Yağış meteorolojik bir olaydır; baraj doluluğu ise hidrolojik bir sonuçtur. İkisi arasında zaman farkı vardır. Yağmur yağdığı gün baraj seviyesinin hızla yükselmesini beklemek, tohumu ektiğiniz gün ürün toplamayı beklemek gibidir.

Uzun süren kuraklık dönemlerinde toprak adeta kurumuş bir sünger hâline gelir. Burada iki şeyden biri meydana gelir. Ya toprak bir kabuk halini aldığı için aşırı bir akış oluşur ve yağış boşa akıp gider, ya da bu sünger suyu emer. Dolayısıyla yağış başladığında her zaman suyun ilk yaptığı şey barajlara akmak değildir, hatta çoğunlukla su barajlara doğru akmaz. Önce toprak nemi yeniden oluşur. Ardından yer altı suyu rezervleri dolmaya başlar. Bitki örtüsü kaybettiği suyu geri kazanır. Ancak bu aşamalardan sonra yüzey akışı artar ve barajlara anlamlı miktarda su ulaşır. Hidrolojide çok iyi bilinen bir gerçek vardır: kuraklık sonrası ilk yağışlar depolamayı değil, sistemi onarmayı sağlar.

İstanbul üzerinden yapılan tartışmalar bu yanlış anlamanın en görünür örneği oldu. Yılbaşından bu yana yaklaşık 200 milimetrenin üzerinde yağış düşmesine rağmen baraj doluluklarının kısa sürede yalnızca birkaç puan artması bazı yorumlarda “su tutulamıyor” şeklinde sunuldu. Oysa bu sonuç şaşırtıcı değil, beklenen bir durumdur. Uzun kuraklık sonrası havza önce kendi su açığını kapatır. Yağışın önemli bir kısmı kaybolmaz; sadece henüz barajlara ulaşmamıştır.

Burada gözden kaçan ikinci önemli nokta ise barajların tasarım mantığıdır. Barajlar tek bir yağış sezonunda dolup boşalacak yapılar değildir. Çok yıllık iklim değişkenliğini dengelemek için inşa edilirler. Şiddetli kuraklık yaşandıktan sonra birkaç aylık yağışla sistemin tamamen dolmasını beklemek, ekonomik krizden çıkan bir ülkenin tek maaşla bütün borçlarını kapatmasını beklemek kadar gerçek dışıdır. Hidrolojik sistemlerin hafızası vardır ve bu hafıza zamanla toparlanır.

Aslında resmî verilerin anlattığı hikâye oldukça nettir. Türkiye kurak bir dönemden çıktı. Yağışlar ortalamanın üzerine çıktı. Barajlardaki depolanan su miktarı yeniden artış eğilimine girdi. Yani fiziksel sistem olması gerektiği gibi çalışıyor. Sorun doğada değil, bizim zaman algımızda.

Modern haber akışı bizi her şeyi anlık görmeye alıştırdı. Günlük yağış haberlerini aylık ve mevsimlik hidrolojik süreçlerle aynı hızda değerlendirdiğimizde, doğanın normal davranışı bile bir kriz gibi algılanabiliyor. Oysa su döngüsü sosyal medya temposunda işlemez.

Önümüzdeki aylarda kar örtüsünün erimesiyle birlikte barajlara girişlerin daha belirgin şekilde artması bekleniyor. Hidrolojik açıdan anlamlı değerlendirme, tek bir yağış gününe bakarak değil, sezonun tamamındaki eğilimi izleyerek yapılabilir.

Kısacası, “yağmur yağıyor ama barajlar dolmuyor” söylemi bilimsel olarak doğru değil. Barajlar doluyor; sadece doğanın temposunda doluyor. Ve bazen asıl düzeltmemiz gereken şey su yönetimi değil, doğayı anlama biçimimiz oluyor.

13 Şubat 2026 Cuma

Kış Olimpiyatları ve İklim Krizi

2026 Kış Olimpiyat Oyunları Milano-Cortina’da başlarken, madalya mücadelelerinden başımızı kaldırıp pistlerin arkasındaki lojistik ve ekolojik enkaza bakmanın tam vaktidir. 2014 yılında ekibimiz iklimBU ile 2022 Lillehammer adaylığı sürecinde yürüttüğümüz iklim modellemeleri, bugün spor dünyasının görmezden gelmeye çalıştığı o soğuk gerçekleri yıllar öncesinden masaya koymuştu.

Kış Olimpiyatları artık bir spor festivalinden ziyade, doğaya karşı teknolojiyle verilen ve peşinen kaybedilmiş bir lojistik savaşı andırıyor. Kuzey Yarımküre’de kış mevsiminin son yarım asırda belirgin şekilde kısalması ve dağlık bölgelerdeki karların erimesi, organizasyonun coğrafi sınırlarını daraltırken, bizi tehlikeli bir teknolojik iyimserliğe hapsediyor.

Olimpiyat komitelerinin ve yayıncıların beyaz örtü illüzyonunu sürdürmek için sarıldığı yapay kar, aslında iklim krizinin kayak sporuna etkilerini saklamak için geliştirilmiş en büyük "sahte umutlardan" biridir. Bu çözümün arkasındaki rasyonel bariyerleri üç başlıkta özetleyebiliriz:

Fiziksel Eşikler: Kar makineleri birer sihirbaz değildir; belirli bir ıslak termometre sıcaklığının üzerinde sadece su püskürtürler. Mesela sıcaklık 5 °C olduğunda havadaki nem %5’ten fazla olursa yapay kar yapabilmek mümkün değildir. Sıcaklık 5 °C’nin üzerine çıktığında yapay kar yapabilmek neredeyse imkânsız hale gelir. Oslo gibi geleneksel kayak merkezlerinde bile, Şubat ayı içerisinde yapay kar üretimi için uygun gün sayısının dramatik şekilde azaldığını görüyoruz. 2022 Kış Olimpiyatları için yaptığımız araştırmalarda bu sürenin neredeyse ayda 4 güne düştüğünü görmüştük.

Su Yönetimi ve Stratejik Hata: Devasa bir olimpiyat parkurunu kaplamak için gereken su miktarı, yerel ekosistemler üzerinde yıkıcı bir baskı oluşturur. Su kıtlığının küresel bir risk olduğu bu dönemde, milyonlarca metreküp suyun ekosistemden çekilip sadece 16 günlük bir etkinlik için dondurulması, sürdürülebilir bir strateji değil, aksine bir hatalı uyum örneğidir.

Enerji Paradoksu: Günümüzün iklim pozitif olma iddiaları, kar makinelerinin harcadığı devasa enerji ve bu enerjinin karbon yoğunluğu ile doğrudan çelişiyor. Karın üretilmesi, depolanması, taşınması ve pistlere serilmesi süreçlerindeki karbondioksit salımı yükü, oyunların çevresel meşruiyetini kökten sarsıyor.

İklimBU grubumuzla yaptığımız modelleme, nostaljik beklentileri değil, bilimsel veri setlerini merkeze alıyordu. Lillehammer gibi bir kış sporları kalesinin bile değişen iklim parametreleri altında kar güvenilirliğini nasıl yitirdiğini bilimsel olarak kanıtlamıştık. Çalışmamız, Kış Olimpiyatları'nın bugünkü tek şehir modelinin vadesinin dolduğunu, aksine bölgesel ve çok merkezli bir yapıya geçilmezse bu oyunların yapılamayacağını net bir şekilde ortaya koydu.

Verilerimiz açık: Yüzyılın ortasına geldiğimizde, geçmişte Kış Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmış 21 şehirden sadece bir kısmı kış iklimi açısından güvenilir kalabilecek. Özellikle Paralimpik Oyunları’nın Mart ayına sarkan takvimi, kış sporlarını iklim krizinin en savunmasız kurbanı haline getiriyor.

Ayrıca bir diğer çözüm de kayak merkezlerini daha yüksek yerlere taşımaktır. Ancak bildiğiniz gibi, bunun da bir coğrafi sınırı vardır. Daha yüksek bir dağ yoksa yapabileceğiniz bir şey de kalmaz. Bunun da ötesinde daha yükseklere çıkmanın bir de maliyeti vardır. Kış Olimpiyatları gibi organizasyonlarda ülkeler elden geldiğince var olan tesislerini kullanmak istemekte ve yeni harcamalar yapmaya çekinmektedirler. 2022 için Lillehammer’in analizini de yaptığımızda benzer bir durumla karşılaşılmıştı. Eğer Lillehammer’deki pist kullanılacak olursa yeterli kar garantisi yoktu, ama pisti 700 metreden 1300 metreye taşıyacak olursak kar garantisi verilebiliyordu. Fakat bunun için de yeni bir kayak merkezi yapılması gerekliydi. Sonucu hepimiz biliyoruz. 2022 Kış Olimpiyatları kamyonlarla kar taşınan Beijing’de yapıldı.

Bugün Milano-Cortina’da izlediğimiz şey, insan kibirinin teknolojiyle doğayı dize getirme çabasıdır. Ancak bu çaba, oyunları kuru dağlar üzerindeki sert ve yapay pistlere mahkûm ederek sporcu güvenliğini tehlikeye atıyor; çarpma, çarpışma ve yaralanma oranlarını artırıyor. Bunu elbette yarışan sporcular çok daha iyi anlatacaklardır.

Kış Olimpiyatları'nın geleceği, daha gelişmiş kar makinelerinde veya karbon ofsetleme gibi göz boyayan yöntemlerde değil; bölgesel ortaklıklarda, takvimlerin radikal şekilde öne çekilmesinde ve her şeyden önce iklim gerçekleriyle dürüstçe yüzleşilmesindedir. İklimBU olarak sunduğumuz bu perspektif, sahte umutların ötesine geçip kış sporlarının onurunu kurtarabilecek tek yoldur.