Türkiye’de iklim değişikliği hâlâ, yanlış bir biçimde sadece “sıcaklık artışı” olarak algılanıyor. Oysa asıl mesele ortalama sıcaklığın birkaç derece yükselmesi değil, iklim sisteminin davranış biçiminin değişmesidir. Eğer küresel ölçekte geri besleme mekanizmaları güçleniyor ve sistem kendi iç dinamikleriyle hızlanıyorsa, bunun en erken ve en sert hissedileceği bölgelerden biri Akdeniz havzasıdır. Türkiye tam bu hassas kuşağın ortasında yer alıyor.
Türkiye’nin tarımı ve su güvenliği, tarih boyunca iklim istikrarına dayanmıştır. Anadolu coğrafyasında üretim desenleri, yağış mevsimselliği ve kar örtüsü rejimi görece öngörülebilir sınırlar içinde hareket etmiştir. Ancak son yıllarda gözlenen eğilimler, bu sınırların giderek zorlandığını gösteriyor. Daha sıcak yazlar, daha uzun süren kurak dönemler, ani ve şiddetli yağışlar, ilkbahar donlarının zamansal kayması ve kar örtüsünün zayıflaması artık istisna değildir. Bunların yeni norm haline geldiğini görüyoruz.
Eğer küresel sistem belirli eşiklere yaklaşıyorsa, bu Türkiye açısından iki kritik sorun yaratır; su döngüsünün istikrarsızlaşması ve tarımsal üretimin düzensizleşmesi.
Küresel ısınmanın hızlanması halinde Doğu Akdeniz’in kalıcı bir kuraklaşma eğilimine girmesi ihtimali güçlenecektir. Türkiye’nin güneyi ve iç kesimleri daha uzun ve daha şiddetli kurak dönemlerle karşı karşıya kalabilir. Bu yalnızca tarımsal sulama talebini artırmakla kalmaz, yer altı su rezervlerini de hızla tüketir.
Türkiye zaten su stresi yaşayan bir ülke. Kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1.500 metreküpün altına inmiş durumda. Nüfus artışı, kentleşme ve sanayileşme baskısı sürerken, iklim kaynaklı belirsizlikler tabloyu daha kırılgan hale getiriyor. Eğer yağış rejimi daha kararsız hale gelirse, “ortalama su miktarı” kavramı pratik anlamını yitirir. Çünkü tarım için belirleyici olan senelik ortalama yağış değil, bitkiler için kritik dönemlerde suyun mevcudiyetidir.
Tarım tarafında ise risk iki katmanlıdır. Birincisi doğrudan sıcaklık stresidir. Özellikle buğday gibi temel ürünlerde başaklanma ve dane doldurma döneminde birkaç derecelik artış verimi ciddi biçimde düşürebilir. İkincisi, suya erişimin belirsizliğidir. Sulama altyapısına sahip bölgelerde bile suyun tahsis edilebilirliği her yıl değişebilir hale gelirse üretim planlaması zorlaşır. Bu durum hem çiftçi gelirlerini hem de gıda fiyat istikrarını etkiler.
Daha da önemlisi, aşırı olayların artmasıdır. İlkbaharda görülen geç donlar meyveciliği vurabilir. Uzayan sıcak hava dalgaları hayvancılığı etkileyebilir. Ani dolu ve sel olayları bölgesel üretim kayıplarına yol açabilir. Tarımsal sigorta sistemleri bu oynaklık altında daha yüksek maliyetle çalışır; primler artar, kamu yükü büyür.
Eğer küresel ölçekte büyük buz tabakalarının hızlanan erimesi veya okyanus dolaşımında kalıcı zayıflama gibi eşik noktaları aşılacak olursa, bu yalnızca uzak coğrafyaların sorunu olmaz. Atmosferik dolaşım ağları küreseldir. Tropikal yağış kuşaklarının yer değiştirmesi, Akdeniz havzasındaki kuraklık dinamiklerini güçlendirebilir. Türkiye, bu tür büyük ölçekli değişimlere karşı tampon bölge değil, hassas bir geçiş alanıdır.
Bu nedenle mesele yalnızca “kaç derece ısınacağız?” sorusu değildir. Asıl mesele, iklim sisteminin ne kadar süreyle öngörülebilir kalacağıdır. Tarım planlamamız binlerce yıldır öngörülebilirliğe dayanır. Su yönetimi benzer şekilde istikrara dayanır. Eğer sistem daha değişken, daha aşırı ve daha belirsiz hale gelirse mevcut yönetim paradigmaları yetersiz kalır.
Türkiye için çözüm, yalnızca uyum politikalarını artırmak değildir. Aynı zamanda su ve tarım politikalarını risk temelli yeniden tasarlamaktır. Ürün deseninin iklim projeksiyonlarıyla uyumlu hale getirilmesi, su verimliliğinin zorunlu hale getirilmesi, yer altı suyu kullanımının sıkı biçimde izlenmesi ve havza bazlı yönetimin güçlendirilmesi artık seçenek değil zorunluluktur. Aksi halde kuraklık yılları olağanüstü durum olmaktan çıkıp kronik bir ekonomik baskıya dönüşür.
Küresel sistemdeki olası hızlanma, Türkiye’nin kırılganlıklarını büyütür. Bu nedenle iklim değişikliği Türkiye için yalnızca bir çevre meselesi değildir. Gıda arz güvenliği, su güvenliği, kırsal gelir istikrarı ve hatta iç göç dinamikleriyle doğrudan bağlantılıdır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder