31 Ocak 2026 Cumartesi

Gökyüzünü Terbiye Etme Kibri: Bulut Tohumlama ve Gerçeklik Arasındaki Uçurum

İnsanlık tarihi, doğaya hükmetme arzusu ile bu arzunun yarattığı yıkımlar arasındaki salınımın tarihidir. Bugünlerde ne zaman bir aşırı hava olayı yaşansa, ne zaman bir bölge sel altında kalsa ya da kuraklıktan kavrulsa, gözler hemen gökyüzüne çevriliyor. Ancak bu kez bakışlar bulutların doğal formuna değil, insanın o bulutlara "ne yaptığına" odaklanmış durumda. Bulut tohumlama (cloud seeding), bilimsel bir yöntem olmaktan çıkıp, kolektif korkularımızın ve "her şeyi biz kontrol ediyoruz" şeklindeki o tehlikeli kibrimizin bir simgesi haline geldi.

Bu bağlamdaki bilimsel gerçekliği en yalın haliyle ortaya koyalım: Bulut tohumlama, gökyüzünde yok olanı var eden bir mucize değildir. Elinizde uygun nem, sıcaklık ve mikrofiziksel koşullara sahip bir bulut kütlesi yoksa, havaya ne kadar gümüş iyodür veya kuru buz atarsanız atın, bir damla bile yağmur elde edemezsiniz. Bu yöntem, sadece "yağmaya hazır" olan bulutun yağış verimini %10 ila %15 oranında artırmaya yönelik mikroskobik bir teşviktir.

Ancak sorun şurada başlıyor: Bizler, sistemik sorunlarımızı (iklim krizi, yanlış su yönetimi, ekosistem yıkımı) çözmek yerine, teknolojik "yamalarla" durumu kurtarabileceğimizi sanıyoruz. Karbon yakalama (CCS) teknolojilerine olan mesafeli duruşumun temelinde yatan neden, bulut tohumlama ya da deniz suyundan temiz su elde etmek için de geçerlidir. Sistemin bütününe dair bir dönüşüm gerçekleştirmek yerine, sonucu manipüle etmeye çalışmak sadece bir illüzyondur. Doğayı terbiye ettiğimizi sanırken, aslında sadece kendi kibrimizi besliyoruz.

Geçtiğimiz dönemlerde Dubai’de yaşanan bir sel felaketi, bu kibrin ve beraberinde gelen dezenformasyonun laboratuvarı gibiydi. Sosyal medya yankı odalarında "bulut tohumlama ile şehri su bastığı" iddiaları havada uçuşurken, termodinamik yasaları bize başka bir şey söylüyordu: Isınan bir atmosfer, her bir derecelik artışta yaklaşık %7 daha fazla su buharı tutar. Yaşanan felaket, üç-beş uçağın gökyüzüne bıraktığı tuzlar değil, insanın endüstriyel hırsıyla bozduğu küresel iklim makinesinin bir çıktısıydı.

Komplo teorisyenlerinin düştüğü en büyük hata, her olayın arkasında mutlak bir "insan iradesi" aramaktır. Oysa gerçek çok daha sarsıcıdır: Biz doğa ile ilgili çoğu konuda kontrolü kaybettik. Doğayı biz yönetmiyoruz; aksine, bozduğumuz sistemin tahmin edilemez sonuçlarıyla yüzleşiyoruz.

Bulut tohumlamanın teknik sınırlarının ötesinde, çok daha hayati ve hukuki bir soru var: Su kime aittir?

Gökyüzündeki bir bulutun nemini "yoğuşturup" kendi bölgenize indirdiğinizde, o bulutun rüzgarla taşınacağı bir sonraki bölgenin hakkını çalmış mı oluyorsunuz? Ya da daha kötüsü, kendi bölgenize yağsın diye tohumladığınız bir bulut sizin bölgenize su bırakacağına biraz ilerideki bir bölgede sel baskınına yol açarsa bunun sorumlusu kim oluyor? Su yönetimi, sadece mühendislik değil, aynı zamanda bir adalet meselesidir. Kapalı havzalarda (Konya örneğinde olduğu gibi) suyu tam olarak yönetemeyen bir medeniyetin, gökyüzünü parsellemeye çalışması trajikomik bir çabadır.

Bilim insanı olmanın getirdiği sorumluluk, topluma duymak istediği "sahte umutları" değil, yüzleşmesi gereken "acı gerçekleri" sunmayı gerektirir. Bulut tohumlama, su krizimizi çözmeyecek. Gökyüzüne atılan her zerrecik, bizi yeryüzündeki yanlış tarım politikalarımızdan, bitirdiğimiz yeraltı sularımızdan ve kirlettiğimiz nehirlerimizden kurtarmayacak.

Yeryüzünde doğru ve sürdürülebilir yaşamak, kendi sınırlarımızı bilmeyi gerektirir. Doğanın karşısında bir "fatih" değil, onun bir parçası olduğumuzu anladığımızda gerçek stratejiyi kurmaya başlarız. O zamana kadar, gökyüzüyle oynamayı bırakıp, ayağımızı bastığımız toprağa ve onun tükenen kaynaklarına odaklanmalıyız.

Çünkü son buzul erimeden anlamamız gereken tek bir şey var: Doğa ile pazarlık yapılamaz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder