7 Temmuz 2024 Pazar

Chevron Doktrini'nin çöküşü iklim değişikliği mücadelemizi nasıl etkileyecek?

Geçtiğimiz hafta ABD’de tüm ülkelerdeki çevre politikalarını etkileyebilecek bir gelişme yaşandı. Uzun süredir kullanımda olan bir çevre kuralı ABD Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Chevron Doktrini denen bu kuralın ne olduğunu, neden önemli olduğunu ve iklim değişikliğiyle mücadelemizi nasıl etkileyebileceğini konuşacağız.

Başta biraz Amerikan hukuku ile başlayalım. ABD Anayasası bizde olduğu gibi oldukça detaylı bir yapı değildir. Daha temel prensipler üzerine kurulmuştur. Bizim Anayasa Mahkemesi olarak kabul ettiğimiz kurum da ABD için Yüksek Mahkeme’dir. Yüksek Mahkeme denmesinin bir sebebi de hukuk sistemi içerisinde çözülemeyen her konu için içtihat oluşturma sorumluluğuna sahip olmasıdır. Bu mahkeme üyeleri ABD Başkanı tarafından seçilir ve dolayısıyla da çoğunlukla başkanın politik görüşünü yansıtır. Bugün yüksek mahkemenin dokuz üyesinden altısı Cumhuriyetçiler, üçü de Demokratlar tarafından atanmıştır. Bu görev neredeyse ömür boyu yapıldığından üyelerden hangisinin hangi başkanlık döneminde öldüğü ya da görev yapamaz duruma geldiği bu mahkemenin gelecekte alacağı kararlar üzerinde önemli bir etki oluşturur.

Şimdi, Chevron Doktrini'ni basitçe açıklayalım. Chevron Doktrini, 1984 yılında büyük bir petrol şirketi olan Chevron ile Natural Resources Defense Council davasından ortaya çıktı. Bu doktrin, federal bir kuruluşun muğlak bir yasayı yorumladığında, mahkemelerin federal kuruluşun yorumuna makul olduğu sürece itibar etmesi gerektiğini söyler. Daha açık bir dille; bir yasa hakkında belirsizlik varsa ve Amerika’da Çevre Bakanlığı yerine geçen Çevre Koruma Ajansı gibi bir federal kuruluş bu yasayı yorumlarsa, bu yorum da makulse, mahkemeler federal kuruluşun yorumuna uymalıdır.

Neden önemli? Çünkü federal kuruluşlar, çevre düzenlemeleri, halk sağlığı ve işçi güvenliği gibi karmaşık konuların ayrıntılarını anlayan ve yorumlayan uzmanlarla doludur. Bu uzmanlara itibar ederek, Chevron Doktrini federal kuruluşların yeni düzenlemeleri hukuki gri alanlar olduğunda bile daha verimli bir şekilde uygulamalarına ve yürütmelerine olanak tanır.

Chevron Doktrini, yaklaşık 40 yıldır Amerikan idari hukukunun temel taşlarından biridir. Federal kuruluşların karmaşık ve gelişen sorunları sürekli yasal savaşlara takılmadan ele alabilmelerine olanak tanır. Çevre düzenlemeleri söz konusu olduğunda ise, bu özellik hayati önem taşır.

Şöyle düşünün: iklim değişikliği hızla gelişen bir krizdir. Yeni bilimsel keşifler ve teknolojik ilerlemeler, ne yapılması gerektiğine dair anlayışımızın sürekli değiştiği anlamına gelir. Çevre Koruma Ajansı gibi kuruluşların hızlı ve etkili bir şekilde uyum sağlama esnekliğine ihtiyaçları vardır. Chevron Doktrini, bunu yapabilmeleri için yasal dayanağı sağlar.

Artık, işler biraz karışıyor. ABD Yüksek Mahkemesi’nin Chevron Doktrini'ni sonlandırma kararı, federal kuruluşların artık anlamı tartışmalı olabilecek yasaları yorumlarken mahkemelerin desteğine sahip olmayacağı anlamına geliyor. Bu temelde şu anlama gelir: Bir petrol şirketi karbondioksit salımının iklim değişikliğine neden olmadığını söyleyerek mahkemeye başvurabilir ve mahkeme de bu konuyu esastan görüşmeye başlar, tanıklar çağırılır ve toplumun bu konuda kafasını karıştırabilecek her türlü bilgi basına saçılır.

Aslında Yüksek Mahkeme’nin önüne karar için getirilen konu oldukça basitti. 1980’lerin sonuna değin, Amerika’nın kuzey doğusundaki balıkçılık o bölgedeki ringa balığı popülasyonunu neredeyse sıfıra indirdi. Bundan dolayı da EPA o bölgede ringa balığı avlanmasını yasakladı ki ringa balığı nüfusu artabilsin. Aradan oldukça uzun bir zaman geçtiğinden balıkçılar eski kuralın hala uygulanmasının doğru olmadığını ve bunu mahkemedeki uzmanların belirlemesi gerektiğini söyleyerek Yüksek Mahkeme’ye başvurdular. Yüksek Mahkeme de balıkçıları haklı buldu. Ama bu konunun temeli Chevron Doktrini dediğimiz düşünce olduğu için artık çevre kuruluşları açısından oldukça önemli bir değişim söz konusu.

Bu değişim, iklim değişikliğiyle mücadele çabaları üzerinde önemli etkiler yaratacaktır. Chevron Doktrini’nin olmaması, EPA gibi ajansların yeni düzenlemeleri uygulamaya koyarken daha fazla yasal zorlukla ve engelle karşılaşabileceği anlamına gelir. Bu da kritik iklim politikalarının yürürlüğe girmesini yavaşlatır ve çevre koruma çabalarının geleceği hakkında belirsizlik yaratır.

Şimdi gelelim asıl meseleye: Donald Trump yeniden başkan olursa ne olur? İlk döneminde Trump zaten birçok çevre düzenlemesini geri çekti, ABD'yi Paris Anlaşması'ndan çıkardı ve genel olarak iklim bilimine karşı açık bir kayıtsızlık ve neredeyse düşmanlık gösterdi. Chevron Doktrini'nin sonlandırılmasıyla ikinci bir Trump yönetimi, çevre koruma çabalarını daha da fazla geri çevirme gücüne sahip olabilir.

Peki bu nasıl olacak? Chevron Doktrini olmadan, federal kuruluşların yasaları yorumlamaları daha fazla yasal zorlukla karşı karşıya kalacaktır. Trump göreve gelirse, çevre koruma çabalarına daha az bağlı görevliler atayabilir. Bu görevliler, mevcut yasaları sanayi lehine ve çevre aleyhine yeniden yorumlayabilir ve Chevron Doktrini’nin ortadan kalkması nedeniyle mahkemeler de bu çevre karşıtı yorumları daha fazla destekleyebilir.

Chevron Doktrini'nin sonlandırılması ve Trump yönetimindeki olası değişiklikler sadece Amerika’yı etkilemekle kalmaz, küresel çapta etki yaratır. ABD, dünyada en fazla sera gazı salan ülkelerden biridir ve ABD’nin iklim politikaları, küresel iklim çabalarını da büyük ölçüde etkiler.

Eğer ABD iklim taahhütlerini azaltırsa, diğer ülkeler de aynısını yapabilir. Paris Anlaşması, imzacı ülkelerin kolektif eylemine dayanır. ABD gibi büyük bir oyuncunun geri çekilmesi, diğer ülkelerin kararlılığını zayıflatabilir ve küresel iklim değişikliğiyle mücadeleyi baltalayabilir.

Bunların ötesinde hepimiz “bakın bu konu daha Amerika’da mahkemelerde tartışılıyor” diyen çevre düşmanları ve iklim inkarcılarıyla mücadele etmek zorunda kalacağız. Unutmamamız gereken önemli konu, COVID19’u durdurmak için çamaşır suyu içmeliyiz diyen bir başkanın çoğunluğunu kendi oluşturduğu bir Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının tüm devletlerin çevre ve iklim politikalarını etkilemesine izin vermememiz gerektiğidir. Chevron Doktrini ABD’de uzun süre tartışılmaya devam edecek, ancak bunun bize yansımasını engellemek zorundayız. Bilimsel gerçekler mahkemede tartışılabilecek konular değildir, bilimsel gerçeklerin tartışma alanları vardır ve buralarda tartışıldıktan sonra kararı mahkemelere bırakmak gibi bir usul değişikliği modern bilimi yüzlerce yıl geriye taşır.

Bu yazı Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır.

1 Temmuz 2024 Pazartesi

El Nino ve La Nina

Yazın gelişiyle birlikte sıcaklıklar artmaya başladı ve 2024 yazı oldukça sıcak geçeceğe benziyor. Ancak, Nisan ayının sonunda El Nino'nun sona erdiğini ve Temmuz başında Türkiye'nin La Nina etkilerini hissetmeye başlayacağını bilmek belki biraz içimizi ferahlatabilir. Bu değişim, sıcaklıkların El Nino dönemindeki kadar yüksek olmayacağı anlamına geliyor. Peki, El Nino ve La Nina nedir ve dünya genelindeki etkileri nelerdir? Gelin birlikte inceleyelim.

El Nino, Pasifik Okyanusu'nun tropikal bölgelerinde her iki ila yedi yılda bir meydana gelen doğal bir iklim olayıdır. Normalde, bu bölgede doğudan batıya doğru esen rüzgarlar, sıcak yüzey sularını Asya'ya doğru taşır. Ancak El Nino sırasında bu rüzgarlar zayıflar veya tersine döner, bu da sıcak yüzey sularının Güney Amerika kıyılarına doğru birikmesine neden olur. Sonuç olarak, Pasifik Okyanusu'nun doğu kesimleri normalden daha sıcak hale gelir. Pasifik Okyanusu neredeyse yeryüzünün yarısını kaplar. Dolayısıyla, Pasifik sularının normalden sıcak ya da serin olması küresel hava ve iklim düzenlerinde önemli değişikliklere yol açar. El Nino, genellikle sıcak ve kuru hava koşullarıyla ilişkilendirilir, bu da kuraklık ve yangın riskini artırır. Türkiye gibi ülkelerde ise yaz aylarının aşırı sıcak geçmesine neden olabilir.

La Nina ise El Nino'nun tam tersi bir iklim olayıdır. La Nina sırasında, Pasifik Okyanusu'nun tropikal bölgelerindeki rüzgarlar güçlenir ve sıcak yüzey sularını Asya'ya doğru daha fazla taşır. Bu, Pasifik'in doğu kesimlerinde suyun normalden daha soğuk olmasına neden olur. La Nina, genellikle nispeten soğuk ve nemli hava koşullarıyla ilişkilendirilir. Bu durum, dünya genelinde farklı etkiler yaratır. Türkiye'de ise La Nina'nın etkisi, sıcaklıkların azalması olarak kendini gösterebilir.

El Nino ve La Nina, dünya genelinde farklı bölgelerde çeşitli etkilere neden olabilir. İçinde yaşadığımız küresel ekonomi içerisinde yeryüzünün değişik bölgelerindeki aşırı hava olaylarına "bana ne?" diyemeyiz, dolayısıyla bize etkileri nispeten az olsa da bu iklim olaylarının küresel etkileri oldukça fazladır.

El Nino, Güney Amerika'nın batı kıyılarında aşırı yağışlara ve sel baskınlarına neden olabilir. Aynı zamanda balıkçılık sektörünü olumsuz etkileyebilir. Buna karşılık La Nina, kuraklık ve düşük yağış oranlarına neden olabilir.

Asya ve Avustralya'da El Nino ile birlikte kuraklık ve yangın riski artar. Tarım sektöründe verimlilik düşebilir. La Nina görüldüğü dönemlerde ise aşırı yağışlar ve sel riski artar. Tarımda verimlilik artışı görülebilir.

Kuzey Amerika'da ise El Nino kış aylarında daha sıcak ve kuru hava koşulları getirebilir. Bu da kar yağışının azalmasına ve su kaynaklarının tükenmesine neden olabilir. Tam tersinde ise kış aylarında daha soğuk ve kar yağışlı hava koşulları hakim olabilir.

Türkiye, Akdeniz iklim kuşağında yer aldığı için El Nino ve La Nina'nın etkilerini farklı şekillerde hisseder. El Nino dönemlerinde, Türkiye'de yaz aylarının daha sıcak ve kurak geçmesi beklenir. Ancak, Nisan 2024'te El Nino'nun sona ermesi ve Temmuz başında La Nina etkilerinin başlamasıyla birlikte, sıcaklıkların biraz daha düşeceğini ve yağışların artabileceğini öngörebiliriz. Bu, tarım sektörü ve su kaynakları açısından olumlu etkiler yaratabilir.

El Nino ve La Nina gibi doğal iklim olayları, kısa vadeli sıcaklık ve hava koşullarında değişikliklere neden olur. Ancak, asıl önemli olan, bu olayların altında yatan temel sorunun iklim değişikliği olduğudur. Küresel sıcaklık artışları, insan faaliyetlerinin sonucu olarak atmosferdeki sera gazlarının birikmesiyle doğrudan ilişkilidir. El Nino, bu artışları biraz daha belirgin hale getirirken, La Nina ise geçici bir serinleme etkisi yaratır.

İklim değişikliği, sadece hava sıcaklıklarını değil, aynı zamanda deniz seviyelerini, yağış düzenlerini ve aşırı hava olaylarını da etkiler. Bu nedenle, El Nino ve La Nina'nın etkilerini anlamak, iklim değişikliğiyle mücadele ve uyum stratejileri geliştirmek için önemlidir.

Sonuç olarak, 2024 yazının başlangıcı sıcak geçse de La Nina'nın etkileriyle birlikte sıcaklıkların düşmesi ve yağışların artması bekleniyor. Yalnız bunu havaların serinleyeceği şeklinde algılamamak gerekir. Beklememiz gereken koşullar havanın geçen yaz olduğu gibi sıcaklık rekorları kırmayacağı ama gene de en sıcak yazlardan bir diğerini yaşayacak olmamızdır. Gene de uzun vadeli iklim değişikliği tehdidini göz ardı etmemeli ve gerekli önlemleri alarak geleceğe daha hazırlıklı olmalıyız.

Bu yazı Sürdürülebilir Üretim dergisinde yayımlanmıştır.

28 Haziran 2024 Cuma

Sıcak Hava Dalgaları

Son yıllarda hepimiz yaz aylarının ne kadar bunaltıcı hale geldiğini fark etmişizdir. Peki, bu aşırı sıcakların nedeni ne? Cevap basit ama aynı zamanda oldukça karmaşık: İklim krizi. Bu sıcak hava dalgaları iklim değişikliği ile bağlantılı olduğunu artık biliyoruz ve gelecekte bizi çok daha yoğun sıcak hava dalgaları bekliyor.

İklim krizi; fosil yakıtların yakılması sonucunda karbondioksit miktarındaki değişim ve bu değişimlerin yol açtığı felaketlerdir. Karbondioksit dışında metan ve nitröz oksit gibi gazlar, atmosferde birikerek dünyanın ısınmasına yol açar. Bu da daha sıcak yazlar ve daha ekstrem hava olayları anlamına gelir.

Sıcak hava dalgaları, birkaç gün süren normallerin oldukça üzerinde sıcak olan dönemlerdir. Atmosferde biriken sera gazları, dünya atmosferinin genel sıcaklığını artırır. Bu da, sıcak hava dalgalarının daha sık, daha yoğun ve daha geniş alanda yaşanmasına neden olur.

Geçmişte, sıcak hava dalgaları bugüne kıyasla nadiren meydana gelirdi, genellikle kısa süreli ve daha az şiddetli olurdu. Ancak, küresel ısınmanın etkisiyle bu durum değişti. Örneğin, Avrupa’da 2003 yılında yaşanan sıcak hava dalgası, binlerce insanın hayatını kaybetmesine neden oldu. Bu yıl Hac vazifesi sırasında korumasız kalan binden fazla hacı adayının sıcak dolayısıyla hayatını kaybettiğini okuduk. Bilim insanları, bu tür ekstrem hava olaylarının gelecekte daha da artacağını öngörüyor.

Gelecekte sıcak hava dalgalarının nasıl artacağını anlamak için bilim insanlarının yaptığı iklim modellerine bakmamız gerekiyor. Bu modeller, sera gazı salımlarının bu hızla devam etmesi halinde sıcak hava dalgalarının daha sık ve şiddetli hale geleceğini gösteriyor. Örneğin, 2050 yılına kadar, bugün nadir görülen aşırı sıcak günler, bazı bölgelerde yılda birkaç kez yaşanabilir hale gelecek. Özellikle ülkemiz bu sıcak hava dalgalarından oldukça fazla etkilenecek olan bir bölgede bulunuyor. Bu nedenle ülkemizin güney kesimleri bu yüzyılın sonuna doğru yazın bazı günlerinde yaşanamayacak kadar sıcak olabilir. Ancak bir iyi haber, sıcaklıklar bu yaz için Temmuz ayının başından itibaren artmayı durdurabilir. Bu serin bir yaz geçireceğimiz anlamına gelmemeli, ama en azından çoğumuz sıcaktan çıldırmayacağız.

Bu durumun sadece sıcak havalarda daha fazla terleyeceğimiz anlamına gelmediğini de unutmamalıyız. Sıcak hava dalgaları, tarım, su kaynakları ve halk sağlığı üzerinde de ciddi etkiler yaratır. Tarım ürünleri hem aşırı sıcak hem de kuraklık nedeniyle zarar görebilir, su kaynaklarımız tükenebilir ve aşırı sıcaklar özellikle yaşlılar ve kronik hastalıkları olanlar için büyük bir sağlık riski oluşturabilir.

Peki, bizler bu durumu değiştirmek için ne yapabiliriz? İyi haber şu ki, hala yapabileceğimiz şeyler var. Öncelikle, fosil yakıt tüketimini azaltmalı ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmeliyiz. Enerji verimliliğini artırmak, ormanları korumak ve yeni ağaçlar dikmek de önemli adımlar arasında. Ayrıca, bireysel olarak enerji tasarrufu yapmak, geri dönüşüme önem vermek ve karbon ayak izimizi azaltmak için küçük ama etkili adımlar atabiliriz. Bunun ötesinde devleti ve iş dünyasını doğru adımlar atmaya zorlamak da yapmamız gereken şeyler listesinin üstlerinde geliyor.

Unutmayalım, iklim değişikliği hepimizi etkileyen bir sorun ve çözüm için hepimizin katkısına ihtiyaç var. Gelecek nesillere daha yaşanabilir bir dünya bırakmak için şimdi harekete geçmeliyiz. Bu yaz ise kendimizi sıcaktan korumak ve bol su tüketmekten başka şansımız yok. Hepimize kolay gelsin.

Bu yazı Dünyahali'nde yayımlanmıştır.

24 Haziran 2024 Pazartesi

Son Avrupa Parlamentosu Seçimlerinin Türkiye'nin İhracat Sektörüne Etkileri

Geçtiğimiz Avrupa Parlamentosu seçimleri, Türkiye'nin ihracat sektörü üzerinde önemli etkiler yaratabilecek bazı değişikliklerin habercisi oldu. Avrupa Birliği'nin (AB) Yeşil Mutabakatı ve iklim değişikliği ile mücadele planlarındaki olası değişiklikler, Türkiye'nin ihracat pazarlarını ve ticaret politikalarını yeniden şekillendirebilir.

Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Yeşiller Partisi ciddi kayıplar yaşarken, aşırı sağ partiler büyük kazanımlar elde etti. Merkezi sağ Avrupa Halk Partisi (EPP) ise parlamentodaki en büyük parti olarak konumunu korudu. Bu sonuçlar, seçmenlerin iklim değişikliği konusundaki önceliklerinin azaldığını ve yaşam maliyeti krizinin ve Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin daha büyük endişe kaynağı olduğunu gösteriyor.

Ancak, yeni parlamentonun Yeşil Mutabakat gibi temel iklim hedeflerini tamamen iptal etmeyeceği öngörülüyor. Avrupa Birliği’nin 2030 yılına kadar atmayı düşündüğü adımların önemli kısmı zaten onaylanmış durumda. Ayrıca Avrupa’da iklim değişikliği konusunda fazla bir şüphecilik de kalmamış durumda, ancak insanlar iklim değişikliğinin önemi ve bu değişiklikle nasıl başa çıkılacağı konusunda farklı görüşlere sahipler. Yalnız bu farklı görüşler ve özellikle de aşırı sağın güç kazanması 2030 yılına kadar yapılması öngörülenlerde de nispeten küçük delikler açılabileceğine işaret ediyor. Burada unutulmaması gereken önemli konu Dünya Ticaret Örgütü’nün bu konudaki yaklaşımı olacak. Çünkü bildiğiniz gibi, Dünya Ticaret Örgütü temelde “ülke içerisinde uygulamadığınız kuralları ithal ettiğiniz ürünler için de uygulayamazsınız” diyor. Ürün ve hizmetlerle ilgili kurallar Avrupa içinde delinmeye başlarsa bunun birliğin ithalat stratejisine de yansıyacağı neredeyse kesindir.

Yeşil Mutabakat, Avrupa Birliği'nin 1990 seviyelerine göre sera gazı salımlarını 2030 yılına kadar %55 oranında azaltmayı ve 2050 yılına kadar net sıfır emisyona ulaşmayı hedefleyen bir dizi politikayı kapsıyor. Ancak, Yeşiller Grubu’nun zayıflayan varlığı, 2040 yılına kadar net sera gazı emisyonlarını %90 azaltma hedefi gibi daha iddialı iklim hedefleri üzerindeki müzakereleri mutlaka etkileyecektir. Dolayısıyla şu an var olan kuralların biraz gevşemesini, konulması beklenen kuralların da iyice yumuşatılmasını beklemek doğru bir yaklaşım olacaktır.

Avrupa Birliği'nin iklim politikalarındaki değişiklikler, Türkiye'nin ihracatını doğrudan etkileyecektir. Özellikle, sınırda karbon düzenleme mekanizması gibi yeni düzenlemeler, karbon yoğun ürünlerin Avrupa Birliği'ne ithalatında ek maliyetler getirebilir. Bu durum; Türkiye'nin çelik, alüminyum ve çimento gibi ürünlerinin Avrupa Birliği pazarına erişimini zorlaştırabilir ve maliyetleri artırabilir. Ancak Avrupa’nın ithalat rejiminde oluşabilecek, yukarıda sözünü ettiğim küçük gevşeklikler de ihracatçımızın daha rahat nefes almasına yardımcı olabilir.

Yalnız her durumda Türkiye'nin ihracat sektörünün, Avrupa Birliği'nin yeni iklim politikalarına uyum sağlaması gerekecektir. Bu, yeşil teknolojilere yatırım yapmayı, enerji verimliliğini artırmayı ve karbon ayak izini azaltmayı içerir. Avrupa Birliği'nin yeşil dönüşüm sürecine uyum sağlayamayan Türk ihracatçıları, rekabet güçlerini kaybedebilirler.

Özellikle otomotiv, tekstil ve tarım gibi sektörlerde, sürdürülebilirlik standartlarına uyum sağlamak zorunlu hale gelebilir. Türkiye'nin, Avrupa Birliği pazarındaki rekabet gücünü koruyabilmesi için, üretim süreçlerini daha çevre dostu hale getirmesi ve yenilenebilir enerji kaynaklarını daha fazla kullanması gerekecektir.

Seçimlerin ardından, Avrupa Komisyonu'nun yeni başkanı ve İklim Komiseri'nin seçilmesi, AB'nin iklim politikalarının geleceğini de belirleyecektir. Ursula von der Leyen, ikinci bir dönem için yeniden aday olmayı hedefliyor. Von der Leyen’in partisi seçimlerden oy kaybına uğramadan çıktığından yeniden seçilmesi de yüksek ihtimaldir. Yeni parlamentonun araştırma ve inovasyon konularına öncelik vermeye devam etmesi de bekleniyor. Bu, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ortak projelerde yer alması ve yeşil teknolojiler konusundaki işbirliğini artırması için fırsatlar sunabilir.


Ancak, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile olan ticari ilişkilerini sürdürmek ve geliştirmek için, çevresel standartlara uyum sağlaması ve Yeşil Mutabakat'ın gerekliliklerini yerine getirmesi kritik öneme sahip. Avrupa Birliği'nin iklim politikalarındaki değişiklikler, Türkiye'nin ihracat stratejilerini yeniden gözden geçirmesini ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine daha fazla odaklanmasını gerektirecektir.

Son Avrupa Parlamentosu seçimleri, Türkiye'nin ihracat sektöründe önemli değişikliklere yol açabilir. Avrupa Birliği'nin Yeşil Mutabakat ve iklim değişikliği ile mücadele konusundaki politikalarının, Türkiye'nin ihracat pazarlarını ve ticaret politikalarını etkilemesi kaçınılmazdır. Türkiye'nin, Avrupa Birliği'nin yeşil dönüşüm sürecine uyum sağlamak için atacağı adımlar, uzun vadede rekabet gücünü koruması ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşması açısından büyük önem taşır. Bu süreçte, yeşil teknolojilere yatırım yapmak, enerji verimliliğini artırmak ve karbon ayak izini azaltmak, Türkiye'nin ihracat sektörünün geleceği için kritik adımlar olacaktır. Seçim sonuçları bu bağlamda kısa vade hedeflerinde bir değişiklik yaratmaz, bu nedenle değişime hız vermemiz gelecek açısından oldukça yararlıdır.

Bu yazı Yeşil İş Dünyası Platformu'nda yayımlanmıştır.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC)

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC), dünya genelinde iklim değişikliği ile mücadele etmek amacıyla oluşturulmuş uluslararası bir anlaşmadır. 1992 yılında Rio de Janeiro'da düzenlenen ve neredeyse bütün ülke liderlerinin katıldığı Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı'nda kabul edilen bu sözleşme, 1994 yılında yürürlüğe girmiştir. İnsanlık uzun süredir kömür, petrol ve doğal gaz yakarak atmosfere karbondioksit gazı salmaktadır. Karbondioksit atmosferin ısı tutma kapasitesini artırdığı için atmosferin ısınmasına neden olur. UNFCC insanlık tarafından salınan karbondioksit ve diğer önemli sera gazlarının atmosferdeki miktarlarını azaltarak küresel ısınmanın yeryüzüne zararlı bir seviyeye yükselmesini engellemeyi amaçlar.

UNFCCC'ye taraf olan ülkeler her yıl bir araya gelerek Taraflar Konferansı (Conference of the Parties - COP) adı verilen toplantılar düzenlerler. Bu toplantılarda, iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik küresel stratejiler ile eylemler tartışılır ve kararlaştırılır. UNFCCC ana prensipleri ortaya koyar ve alınması gereken önlemlerin belirlenmesini Taraflar Konferansı dediğimiz toplantılara bırakır. Dolayısıyla Taraflar Konferansları iklim değişikliğinin önlenmesi açısından son derece önemlidir. Şimdiye kadar düzenlenen önemli COP toplantılarından bazılarına göz atacak olursak:

COP1 - Berlin, Almanya (1995): İlk COP toplantısı olan COP1, 1995 yılında Berlin'de düzenlendi. Bu toplantıda, sera gazı salımlarının azaltılması için daha sıkı hedefler belirleme gerekliliği vurgulandı ve Berlin Direktifi kabul edildi. Bu direktif, gelecekteki tüm müzakereler için bir temel oluşturdu.

COP3 - Kyoto, Japonya (1997): Kyoto Protokolü'nün kabul edildiği COP3, iklim değişikliği mücadelesinde önemli bir dönüm noktasıdır. Kyoto Protokolü, gelişmiş ülkeler için bağlayıcı sera gazı azaltım hedefleri belirledi ve bu hedeflerin 2008-2012 yılları arasında gerçekleştirilmesini öngördü. Protokol, 2005 yılında yürürlüğe girdi. ABD bu protokolün kabul edilmesi sırasında önemli bir rol oynamış olsa da sonrasındaki seçimlerde Cumhuriyetçilerin başa geçmesiyle bu protokole taraf olmadı. O noktada sera gazı salımlarının büyük bir miktarından sorumlu olan ABD’nin taraf olmamasıyla Kyoto Protokolü de istenen etkiyi yaratamadı.

COP15 - Kopenhag, Danimarka (2009): COP15, büyük umutlarla başlasa da beklentilerin altında kalan bir toplantı oldu. Kopenhag Anlaşması, katılımcı ülkelerin küresel sıcaklık artışını 2°C ile sınırlama hedefini içerse de yasal olarak bağlayıcı bir anlaşma niteliği taşımıyordu. Ancak, bu anlaşma iklim değişikliği konusunda geniş çaplı bir farkındalık yaratmıştır. COP15 gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkelerin iklim sorununa yaklaşımları arasındaki büyük uçurumun iyice ortaya çıktığı toplantı oldu. Gelişmekte olan ülkeler gelişmiş ülkeleri problemin kaynağı olmakla suçlayıp tarihi sorumluluklarından dolayı öncelikle gelişmiş ülkelerin adım atması gerektiğini söylediler. Gelişmiş ülkeler ise UNFCCC kabul edildiği sırada salımları oldukça az olan Çin ve Hindistan gibi ülkelerin geçen zaman zarfında salımlarını çok artırdıklarını, dolayısıyla da atılacak adımların ortak ve eşzamanlı olması gerektiğinde ısrarcı oldular. Bu iki görüş arasındaki ayrılık hala çözülmüş değildir.

COP21 - Paris, Fransa (2015): COP21'de kabul edilen Paris Anlaşması, iklim değişikliği ile mücadelede küresel iş birliğini artırmak amacıyla önemli bir adımdır. Paris Anlaşması, küresel sıcaklık artışını 2°C'nin altında tutmayı ve mümkünse 1.5°C ile sınırlamayı hedefler. Ayrıca, gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere finansal destek sağlanmasını öngörür. Ancak gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki uçurum sürdüğünden bu anlaşmanın bir bağlayıcılığı bulunmamaktadır.

COP26 - Glasgow, Birleşik Krallık (2021): COP26, COVID-19 pandemisi nedeniyle bir yıl ertelenmiş ve 2021 yılında Glasgow'da düzenlenmiştir. Bu toplantıda, ülkeler Paris Anlaşması hedeflerine ulaşmak için daha iddialı taahhütlerde bulunmuşlardır. Ayrıca, kömür kullanımının azaltılması ve fosil yakıtlara sağlanan sübvansiyonların kademeli olarak sonlandırılması konusunda önemli adımlar atılmıştır. Bu toplantı ev sahibi ülkenin kuvvetli liderlik sergilemesinin kıymetini de bizlere göstermiştir.

COP27 - Şarm El-Şeyh, Mısır (2022): COP27, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğine uyum ve finansman konularında daha fazla destek taleplerinin öne çıktığı bir toplantı olmuştur. Bu toplantıda, kayıp ve zarar mekanizmasının kurulması konusunda ilerleme kaydedilmiştir.

COP28 - Dubai, Birleşik Arap Emirlikleri (2023): COP28, iklim finansmanı, yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş ve sera gazı salımlarının azaltılması konularında yoğun tartışmaların yaşandığı bir toplantı olmuştur. Bu toplantıda, Paris Anlaşması hedeflerine ulaşmak için ülkeler arasında daha sıkı iş birliği kararı alınmıştır. Ayrıca bu toplantıda bir kayıp ve zarar fonu kurulması karara bağlanmış ve bu fona yapılacak katkılar toplanmaya başlanmıştır. Yalnız toplantı sırasında toplanan katkılar gerekli olanın yanında çok küçük olduğundan bu konunun sonraki COP’larda tekrar ele alınması gerekmektedir. 

UNFCCC ve COP toplantıları, küresel iklim değişikliği mücadelesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu toplantılar, ülkelerin iklim değişikliği konusunda ortak hedefler belirlemelerini ve bu hedeflere ulaşmak için iş birliği yapmalarını sağlamaktadır. Gelecekteki COP toplantılarında da iklim değişikliği ile mücadelede daha iddialı ve etkili politikaların geliştirilmesi gerekmektedir. Bu çabaya da bu sene Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de toplanacak olan COP29 ile devam edilecektir.

20 Haziran 2024 Perşembe

Sürdürülebilir Kalkınma Raporu

Sürdürülebilir Kalkınma Raporu, Birleşmiş Milletlere üye devletlerin Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları konusundaki ilerlemelerini değerlendiren ve izleyen yıllık bir yayındır. Bu rapor, Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı (SDSN) ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları Dönüşüm Merkezi'ndeki bağımsız uzmanlar tarafından hazırlanır. İlk rapor SKA’ların 2015 yılındaki kabulünden sonra 2016 yılında hazırlanmıştır. Rapor ülkelerin küresel hedeflere doğru nasıl ilerlediği hakkında kapsamlı veriler ve içgörüler sağlar.

Sürdürülebilir Kalkınma Raporu şunları içerir:

Küresel ve Bölgesel Değerlendirmeler: 17 Sürdürülebilir Kalkınma Amacının küresel ilerlemesi hakkında genel bir bakış sunar ve başarı alanları ile acil eylem gerektiren alanları vurgular. Ayrıca, dünyanın farklı bölgelerinin performansını gösteren bölgesel özetler de verir.

Ülke Profilleri: Her sene, her bir  Sürdürülebilir Kalkınma Amacına yönelik ülkelerin ilerlemesini özetleyen detaylı ülke profilleri yayımlanır. Bu, ülkelerin belirli alanlarda nasıl ilerlediğini veya geri kaldığını belirlemeye yardımcı olur.

Tematik Bölümler: Belirli temalar veya  Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları hakkında derinlemesine analiz ve içgörüler sunan bölümler içerir. Örneğin, bu senenin raporu Amaç 17 (Küresel Ortaklıklar) ve Amaç 2 (Açlığa Son) üzerine odaklanmaktadır.

Ana Bulgular ve Eğilimler: Rapor, 2030 yılına kadar  Sürdürülebilir Kalkınma Amacı hedeflerinin ne kadarının karşılanmasının beklendiği, ülkeler arasındaki farklılıklar ve kırılgan ülkelerin karşılaştığı zorluklar gibi önemli eğilimleri ve bulguları vurgular.

Politika Önerileri: Sürdürülebilir Kalkınma Raporu,  Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarına ulaşma sürecini hızlandırmaya yardımcı olacak uygulanabilir öneriler sunar; mali reformlar, uluslararası işbirliği ve belirli sektörlere yönelik eylemler için öneriler içerir.

Sürdürülebilir Kalkınma Raporu, hükümetler, sivil toplum kuruluşları ve uluslararası kuruluşlar için ilerlemeyi izlemek, zorlukları belirlemek ve Birleşmiş Milletler 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi'nde belirlenen iddialı hedeflere ulaşmak için stratejiler geliştirmek amacıyla önemli bir araçtır.

Bu yılki Sürdürülebilir Kalkınma Raporu, beş önemli bulguyu ortaya koyuyor:

Küresel olarak, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarının sadece %16'sının 2030 yılına kadar gerçekleştirilmesi öngörülüyor, geri kalan %84'ünde ise sınırlı ilerleme kaydedilmesi ya da gerilemeler yaşanması bekleniyor. 2020'den bu yana küresel ölçekte Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarına ulaşma yolunda ilerleme neredeyse durma noktasına geldi. Özellikle, Amaç 2 (Açlığa Son), Amaç 11 (Sürdürülebilir Şehirler ve Topluluklar), Amaç 14 (Sudaki Yaşam), Amaç 15 (Karasal Yaşam) ve Amaç 16 (Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar) ciddi şekilde geride kalıyor. 2015'ten bu yana en fazla düşüş yaşayan beş Sürdürülebilir Kalkınma Amacı hedefi şöyledir: Obezite oranı (Amaç 2 altında), basın özgürlüğü (Amaç 16 altında), Kırmızı Liste Endeksi (Amaç 15 altında), sürdürülebilir azot yönetimi (Amaç 2 altında) ve doğumda yaşam beklentisi (Amaç 3 altında). Temel altyapı ve hizmetlere erişimle ilgili hedefler, Amaç 9 (Sanayi, Yenilik ve Altyapı) gibi, daha olumlu eğilimler göstermektedir, ancak ilerlemeler hala yavaş ve ülkeler arasında da oldukça eşitsiz dağılmıştır.

Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarına ulaşma hızları farklı ülke grupları arasında büyük farklılıklar göstermektedir. İskandinav ülkeleri, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarına ulaşmada bir kez daha ön planda kalırken, BRICS ülkeleri de önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Ancak, daha yoksul ve daha kırılgan ülkeler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları konusunda önemli ölçüde geride kalmaktadır. Avrupa ülkeleri ve özellikle İskandinav ülkeleri, 2024 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları Endeksi'nde yine lider konumdadır. Finlandiya en üst sırada yer alırken İsveç ikinci, Danimarka, Almanya ve Fransa sırasıyla üçüncü, dördüncü ve beşinci sırada yer almaktadır. Ancak, bu ülkeler bile çeşitli Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarını başarmada önemli engellerle karşılaşmaktadır. 2015'ten itibaren, BRICS (Brezilya, Rusya Federasyonu, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) ve BRICS+ ülkeleri (Mısır, Etiyopya, İran, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri), küresel ortalamaya göre Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarında daha fazla ilerleme kaydetmiştir. Ayrıca, Doğu ve Güney Asya, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarına ulaşmada en önemli ilerlemeleri kaydeden bölge olarak tanımlanmıştır. Ancak, 2015'ten bu yana, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarına ulaşmada ülkelerin ortalama performansı ile en yoksul ve kırılgan ülkeler arasındaki fark artmıştır.

Sürdürülebilir kalkınma, yatırım için uzun vadeli bir zorluk olmaya devam etmektedir. Küresel finansal mimarinin reforme edilmesi giderek daha acil hale gelmiştir. İnsanlık temiz hava ve su gibi ulus devletlerin ötesine geçen birçok vazgeçilmez ortak mal ve hizmete ihtiyaç duymaktadır. Düşük gelirli ve düşük-orta gelirli ülkeler, büyük ölçekli yatırımlar yapmak ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarına ulaşmak için hızlı erişilebilir, uygun maliyetli ve uzun vadeli sermayeye ihtiyaç duyar. Gerekli fonları sağlamak için yeni örgütlerin kurulması, yeni küresel finansman yöntemlerinin uygulanması (küresel vergilendirme dahil) ve evrensel kaliteli eğitime erişim gibi alanlara küresel finansmanın önceliklendirilmesi gerekecektir. 


Küresel zorluklar uluslararası işbirliği gerektirir. Barbados; Birleşmiş Milletler temelli çok taraflılığa en büyük bağlılığı gösterirken, kolayca tahmin edilebileceği üzere ABD en düşük bağlılığı göstermektedir. Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarını etkili bir şekilde ele almak için, ilerlemeyi ölçen ve izleyen bir sisteme ihtiyaç vardır. Aynı şekilde, çok taraflılığı geliştirmek için de aynı metrikler ve izleme mekanizmaları gereklidir. Raporun Birleşmiş Milletler temelli çok taraflılığa destek endeksi, ülkelerin Birleşmiş Milletler sistemiyle olan ilişkilerini değerlendirir. Bu sıralamadaki ilk beş ülke şunlardır: Barbados, Antigua ve Barbuda, Uruguay, Mauritius ve Maldivler. Buna karşılık ABD, Somali, Güney Sudan, İsrail ve Kuzey Kore de en düşük sıralamaya sahip ülkelerdir.

Gıda ve arazi sistemlerine ilişkin Sürdürülebilir Kalkınma Amacı hedefleri beklendiği gibi iyiye gitmemektedir. Sürdürülebilir Kalkınma Raporu, sürdürülebilir gıda ve arazi sistemlerine ulaşmak için üç potansiyel yolu değerlendirir. 2030 yılına kadar dünya genelinde yaklaşık 600 milyon insanın açlık çekeceği ve obezite oranlarının artmakta olduğu bilinmektedir. Ayrıca, yıllık küresel sera gazı salımlarının yaklaşık dörtte biri; tarım, ormancılık ve diğer arazi kullanımı faaliyetlerine atfedilebilir. Mevcut eğilimler devam ederse, ülkeler arasındaki sera gazı azaltım, biyolojik çeşitlilik ve su kalitesi hedefleri açısından mevcut farkın artacağı görülmüştür. Mevcut ulusal taahhütlere doğru ilerlemek durumu kısmen iyileştirecektir, ancak bu bile büyük ölçüde yetersiz kalmaktadır. Raporun önerdiği "küresel sürdürülebilirlik" yolu, önemli ilerlemelerin mümkün olduğunu göstermektedir, ancak birkaç temel değişiklik gerektirmektedir: 

1) Aşırı tüketimi en aza indirmek ve kültürel tercihlere uygun diyet değişiklikleri ile hayvansal protein alımını sınırlamak; 

2) Ürün ve talebin yoğun olduğu bölgelerde verimliliği artırmak için kaynak tahsis etmek;  

3) Ormansızlaşmayı etkili bir şekilde durdurmak için kapsamlı, güçlü ve şeffaf izleme sistemleri kurmak. 

Bu strateji, 2030 yılına kadar 100 milyon hektara kadar orman alanının tahribatını önleyecek ve 2050 yılına kadar 100 gigaton karbon dioksit salımını azaltacaktır. Tarımda bir yandan istihdam ve üretimi artırırken diğer yandan aşırı gübre kullanımından kaynaklanan su kirliliğinden kaçınmak ve açlığı ortadan kaldırma çabalarında kapsayıcılığı artırmak için daha fazla çaba gerekecektir.

Ülkemiz ise geçen seneye göre değerlendirilen 167 ülke arasında 72. sıradaki yerini korudu. Amaç 1 (Yoksulluğa Son) ve Amaç 9 (Sanayi, Yenilikçilik ve Altyapı) alanlarında yeterli gelişme sağlarken Amaç 13 (İklim Eylemi) alanında oldukça kötüye gittik. İklim Eylemi alanında zaten olumlu olmayan karnemizin daha da kötüye gitmesi bu alanda daha fazla çaba göstermemiz gerektiği şeklinde algılanabilir. Karnemizin kötü olduğu Amaç 5 (Cinsiyet Eşitliği), Amaç 15 (Karasal Yaşam) ve Amaç 16 (Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar) alanlarında da ilerleme kaydetmemişiz. Karnemizin kötü olduğu Amaç 4 (Nitelikli Eğitim), Amaç 8 (İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme), Amaç 10 (Eşitsizliklerin Azaltılması) ve Amaç 14 (Sudaki Yaşam) alanlarında ise iyileşme sağlamış olduğumuzu görmek güzel. Ancak genel anlamda sonuçlara bakıldığında 17 başlıktan sadece ikisinde amaçlara ulaşabilecek bir çabamız var ve diğer amaçlarda hedeften oldukça uzağız, bu bakımdan da gidilecek çok yolumuz var.

Sürdürülebilir Kalkınma Raporu 2024 insanlık açısından oldukça üzücü bilgiler veriyor. 2015 yılında ortaya koyduğumuz ve 2030 yılına kadar yerine getirmeye çalıştığımız Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarından hala oldukça uzağız. 2030 yılına artık çok kısa bir zaman kaldı ve bu alandaki çabamızın çok daha kuvvetlenmesi gerekiyor. Hem küresel bağlamda hem de ülkemizde henüz Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarının ne olduğunu içselleştirmeye çalışırken zaman hızla akıp gidiyor. Sürdürülebilirliği herkesin kartvizitlerine yazdığı bir ünvan olmaktan öteye taşıyarak gerçek anlamında algılamak ve uygulamak için fazla vaktimiz kalmadı. Daha çok çalışmalıyız.

Bu yazı Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır.

14 Haziran 2024 Cuma

AB Parlamentosu Seçimlerinin "Tarladan Çatala" Uygulamasına Etkileri

Son Avrupa Parlamentosu seçimlerinin sonuçları, Avrupa Birliği'nin Yeşil Mutabakatı kapsamında yer alan "Tarladan Çatala" stratejisinin geleceği üzerinde belirleyici olabilir. Bu strateji, çiftlikten sofraya kadar olan süreçte daha sürdürülebilir ve sağlıklı bir gıda sistemi oluşturmayı hedefliyor. Ancak, seçim sonuçları ve politik değişimler bu hedeflerin ne kadar güçlü bir şekilde uygulanabileceğini etkileyebilir. Gelin, bu seçimlerin neler getirebileceğine yakından bakalım.

Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, Yeşiller Partisi önemli kayıplar yaşarken, aşırı sağ partiler ciddi kazanımlar elde etti. Bu durum, iklim değişikliği ve sürdürülebilirlik konularına verilen önemin azaldığını gösteriyor olabilir. Ancak, Avrupa Halk Partisi (EPP) gibi merkez sağ partilerin güçlerini koruması, Yeşil Mutabakat’ın tamamen terk edilmeyeceği konusunda umut vericidir.

"Tarladan Çatala" stratejisi, Avrupa Birliği'nin 2030 yılına kadar tarım ilacı kullanımını yarıya düşürmeyi, gübre kullanımını %20 azaltmayı ve organik tarım alanlarını %25 artırmayı hedefliyor. Bu hedefler, gıda sisteminde büyük bir dönüşüm gerektiriyor ve bu da politika yapıcıların kararlılığını ve desteklerini gerektiriyor. Ancak, seçim sonuçları bu dönüşümün nasıl ve ne hızla gerçekleşeceği konusunda belirleyici olabilir.

Yeşiller Partisi’nin seçimlerde yaşadığı kayıplar, "Tarladan Çatala" stratejisinin uygulanmasını zorlaştırabilir. Özellikle Fransa ve Almanya gibi büyük ekonomilerde Yeşiller’in oy kaybetmesi, bu ülkelerin sürdürülebilir tarım politikalarına daha az destek vermesi anlamına gelebilir. Bu da Avrupa Birliği genelinde sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşmayı zorlaştıracaktır.

Aşırı sağ partilerin yükselişi, çevresel ve iklim politikalarına nispeten daha az önem verilmesine yol açabilir. Bu görüşteki partiler genellikle ekonomik büyümeyi ve sanayiyi çevresel sürdürülebilirliğin önüne koyuyorlar. Bu da "Tarladan Çatala" stratejisinde olduğu gibi çevresel hedeflerin gerçekleştirilmesini zorlaştırabilir. Ancak, seçim sonrası oluşacak koalisyonlar ve ortaklıklar bu durumu dengeleyebilir.

Merkez sağ EPP ve merkez sol Sosyalistler ve Demokratlar, Avrupa Parlamentosu'nda çoğunluğu gene de elinde tutuyor. Bu partiler, genellikle sürdürülebilirlik hedeflerine destek veriyorlar. Bu da "Tarladan Çatala" stratejisinin tamamen ortadan kalkmasını engelleyebilir. Ancak, bu hedeflerin ne kadar güçlü ve hızlı bir şekilde uygulanacağı, bu partilerin içindeki dengeye ve bu partilerin aşırı sağ ile olan ilişkilerine bağlı olacak.

Son yıllarda Avrupa genelinde çiftçiler, çevresel politikalar nedeniyle protestolar düzenledi. Yakıt sübvansiyonlarının kesilmesi ve tarım ilacı kullanımının azaltılması gibi politikalar çiftçilerin tepkisini çekti. Bu protestolar, Avrupa Birliği'nin "Tarladan Çatala" stratejisini yumuşatmasına neden olabilir. Ancak, sürdürülebilir tarımın uzun vadede gıda güvenliğini ve ekonomik istikrarı artırabileceği gerçeği göz ardı edilmemeli.

Yeni Avrupa Parlamentosu, öncelikle Avrupa Komisyonu’nun yeni başkanını ve İklim Komiseri’ni seçecek. Bu seçimler, Avrupa Birliği'nin iklim politikalarının geleceğini belirleyecek. Ursula von der Leyen'in yeniden başkan seçilmesi, Yeşil Mutabakat'ın devam etmesi açısından önemli olabilir. Ayrıca, yeni parlamento araştırma ve inovasyon konularına öncelik vermeye devam ederse sürdürülebilir tarım teknolojilerinin geliştirilmesi hız kazanabilir.

Avrupa Birliği'nin iklim politikalarındaki değişiklikler, Türkiye'nin ihracat sektörünü de etkileyecektir. Özellikle tarım ürünleri ihracatında, Avrupa Birliği’nin sürdürülebilirlik standartlarına uyum sağlamak daha da gerekli olacak. Türkiye'nin Avrupa Birliği pazarındaki rekabet gücünü koruyabilmesi için, sürdürülebilir tarım uygulamalarına yatırım yapması ve çevresel standartlara uyum sağlaması kritik öneme sahip. Burada dikkat edilmesi gereken hali hazırda uygulanan çevre standartlarından çok daha ileri sorunlarla karşı karşıya kalma ihtimalimizdir. Bugün çiftçimiz “bakanlık izin veriyor ve ürünün üstünde de çıkmıyor” diyerek çoğu tarım ilacını rahatça kullanabilmektedir. “Tarladan Çatala” uygulaması hayata tam olarak geçtiğinde bu kimyasalların ürünün üstünde tespit edilmemesi değil yapılacak olan toprak analizlerinde yerde dahi bulunmaması gerekecektir. 

Avrupa Parlamentosu seçimleri, "Tarladan Çatala" stratejisinin geleceği ve genel olarak Avrupa Birliği'nin iklim politikaları üzerinde belirleyici olabilir. Yeşiller’in kayıpları ve aşırı sağın yükselişi, sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşmayı zorlaştırabilir. Ancak, merkez sağ ve merkez sol partilerin çoğunluğu elinde tutması, bu hedeflerin tamamen terk edilmesini engelleyebilir. Türkiye'nin de bu değişikliklere uyum sağlaması ve sürdürülebilirlik standartlarını benimsemesi, ihracat pazarındaki rekabet gücünü koruması açısından büyük önem taşıyor.

Bu yazı T24 İnternet Haber Sitesi'nde yayımlanmıştır.