18 Ocak 2020 Cumartesi

Avustralya yangınlarının nedeni: Hint Okyanusu Dipolü

Doğada gördüğümüz yangınlar yaşam döngüsünün bir parçasıdır. Yanarak patlayan kozalaklardan saçılan tohumlar çam ağaçlarının tekrar büyümesinin temelini de oluştururlar. Zayıf ağaçlar bu şekilde ormandan temizlenir ve orman böylece daha sağlıklı ve güçlü olur. Bazı kuşlar bu yangınları yayarak kendilerine besin bulurlar. Bazı canlı türleri bu yangından korunmak için kendilerine bir kovuk kazma becerisini geliştirirler. Yangınlar bazı yıllar daha sık görülür, sonra da uzun süre görülmeyebilir. Bunların tümü doğaldır. Biz olmadan önce doğa böyle işliyordu, biz yok olduktan sonra da böyle işlemeye devam edecek.

Avustralya bu yangınların bolca görüldüğü coğrafyaların başında geliyor. Bizim “orman yangını” dediğimiz yangınlar oradaki bitki örtüsü daha çok maki benzeri olduğundan “çalı yangını” şeklinde adlandırılıyor, ama sonuçta doğadaki yangından bahsediyoruz. Bu yangınlar doğal sebeplerle çıkabiliyor, dikkatsizlik yüzünden oluşabiliyor, hatta kötü niyetli insanlar bilinçli olarak bu yangınlara neden olabiliyor.

Avustralya’da hava daha sıcak ve daha kuru olduğu dönemlerde doğal olarak bu yangınlar da daha sık görülüyor, daha geniş alana yayılıyor ve daha uzun sürüyor. Avustralya bildiğiniz gibi dünyanın kurak bölgelerinden birinde yer alıyor. Ama bazı meteorolojik olaylar mevsimlerin daha da kurak geçmesine neden olabiliyor. Bu meteorolojik olayların en önemlilerinden biri Hint Okyanusu Dipolü dediğimiz olgu. Son senelerde çoğumuz El Nino denen olguyu öğrendik. Basitçe anlatırsak, Güney Amerika’nın batı kıyısında, Şili açıklarındaki deniz suyunun normalden sıcak olmasına El Nino adını veriyoruz. Bu sular normalden soğuk olduğunda da oluşan olgu La Nina adını alıyor. Yani aynı olgunun bir pozitif bir de negatif fazı bulunuyor. Hint Okyanusu’nun batısındaki suların normalden sıcak olduğu duruma Hint Okyanusu Dipolü’nün pozitif evresi, daha soğuk olduğu duruma da negatif evresi diyoruz. Hint Okyanusu Dipolü’nün pozitif veya negatif evrede olması binlerce kilometre uzaktaki hava durumunu etkileyebiliyor.

Geçtiğimiz Ekim ayında Hint Okyanusu Dipolü son 120 senede görülen en kuvvetli beş pozitif durumdan birine ulaştı. Bunun sonucu olarak da Avustralya uzun süredir görülmedik ölçüde sıcak ve kurak bir ilkbahar yaşadı. Bu sıcak ve kurak ilkbaharın sonucu olarak da normalde görülen çalı yangınları çok daha şiddetli bir biçimde çok geniş bir alana yayıldı. Bu kadar geniş alana yayılan yangınları söndürmeye itfaiyelerin gücü yetmediğinde yangınların önünü almak mümkün olmadı. Bu yangınlardan çıkan dumandan oluşan dev bulutlar çok az su buharı bulundurduğundan, bu bulutlarda oluşan şimşek ve yıldırımlar da yangınların daha da geniş alana yayılmasına neden oldu. Dolayısıyla önemli olan bu büyüklükteki yangınların hiç başlamamasıdır. Çünkü bu yangınlar bir kez başlarsa kendi kendilerini beslediklerinden daha geniş alana yayılıp daha uzun sürmeleri de kolaydır. 

Buraya kadar sabırla okuduysanız muhtemelen bu yangınların doğanın bir parçası olduğunu düşünmeye başlamış olabilirsiniz ancak durum pek de öyle değil. Dünyanın geneli 2019 yılında 1961-1990 ortalamasından 0.61 derece ısınmışken Avustralya 1.52 derece daha fazla ısındı. Sıcaklıktaki bu anormal artış yangınların artmasının ardındaki en önemli neden. Sıcaklıkların bu kadar artmasının ardındaki önemli neden de Hint Okyanusu Dipolü’nün uzun süredir görülmediği kadar yüksek pozitif bir değerde seyretmesi. Ancak yeni yılla birlikte dipolün değeri de azalacak ve muhtemelen gelecek ilkbaharda Avustralya bu sene yaşadığı kadar sıcak ve kurak bir dönemden geçmeyecek. Gene de dipolün değerinin negatife geçmeyeceğine de dikkat çekmemiz gerekiyor.

O zaman “Avustralya yangınlarının sebebi iklim krizi değil iklimin doğal değişkenliğini içeren bir meteorolojik olay” diye düşünmeniz doğal. Ama burada bir de dipolün iklim değişikliği ile nasıl değiştiğine bakmakta fayda var. Özellikle 1980 sonrasında, yani dünyada iklim değişikliğinin etkilerini daha şiddetle hissetmeye başladığımız dönemde Hint Okyanusu Dipolü  pozitif tarafta daha çok kalmaya ve daha yüksek değerler almaya başlamış. Dolayısıyla Avustralya’nın daha sıcak ve kurak olmaya başlaması Hint Okyanusu Dipolü’nün değerinin çoğunlukla pozitif olmasıyla açıklanabilir, ama bu değerin pozitif olması da iklim değişikliğinin bir sonucu.

Ülkemizde yaşanan hava olaylarının kaynağını da günlük hayatta fazla kullanmadığımız “Hint Okyanusu Dipolü” veya “Omega Blokajı” gibi terimlerle açıklamak mümkün. Ama günün sonunda esas anlamamız gereken bu değerlerin ya da sistemlerin iklim değişikliğinden ne derece etkilendikleridir. Özellikle politikacılar “bakın Avustralya’daki yangınların sebebi iklim değişikliği değil Hint Okyanusu Dipolü’nün değerinin pozitif olmasıymış” dediklerinde “peki o Hint Okyanusu Dipolü’nün değeri bu kadar uzun süre neden pozitif oluyor?” diye sormayı unutmayın lütfen. Bilim bize doğru cevapları vermeye hazır, yeter ki bizler doğru soruları sormayı bilelim.

21 Aralık 2019 Cumartesi

Su altından kıymetlidir

Son dönemde azalan yağışlar ve özellikle İstanbul’u besleyen barajlardaki doluluk oranlarındaki düşüşlerle birlikte kuraklık tekrar gündemimize girmeye başladı. Aslında kuraklık kavramı yaşadığımız coğrafyada aklımızdan hiç çıkmaması gereken bir konu, çünkü ülkemiz yeterince yağış almıyor. Üstüne üstlük bir de hızla artan bir nüfusumuz var.

Eğitim hayatımız boyunca iki kavramı bolca duyduk: Suyu bol bir ülkeyiz ve tarımda kendisine yetebilen az sayıda ülkeden biriyiz. Bu kavramların eğitim sistemimize sokulduğu zamanlar düşünüldüğünde bu iki kavram da çok yanlış değil. Gökten düşen yağış miktarı dönemsel olarak farklılık gösterse de son yüz yıl içerisinde bir sorunu yoktan var edecek kadar değişmedi. Ancak cumhuriyetin ilk yıllarında 15 milyon olan nüfusumuz bugün 80 milyonu aşmış durumda. Bunun bize getirdiği önemli fark ise kişi başına düşen su miktarının neredeyse altıda birine düşmüş olması. Yani bundan yüz yıl önce suyumuz boldu, bugün ise su stresi yaşıyoruz. Bunun nedeni de suyun azalması değil bizim çoğalmış olmamız.

Bir diğer olgu da bizim oldukça dışımızda gelişen ve devletimizin tam da doğru tepkiyi veremediği küreselleşme olgusudur. Biz dünyanın başka bölgelerinin ihtiyaç duyduğu nesneleri burada daha kolay ve ucuza üretiriz, dünyanın geri kalanı da bizim ihtiyaç duyduğumuz nesneleri daha kolay ve ucuza üretir, sonra bu nesneleri birbirimize satarız. Aslında fikir olarak çok kötü gözükmese de konu gıda olduğunda küreselleşme ciddi sorunlara yol açabiliyor. Dünyanın muhtaç olduğu ve bizden başka kimsenin sahip olmadığı bir kaynağa sahipsek kendi şartlarımızı öne sürerek gıda güvenliğini sağlayabiliriz, ama ne yazık ki şu anda o durumda değiliz. Küreselleşme de kendimizi besleyebilme becerimizi elimizden almış durumda. Bundan dolayı ülke politikasında atmamız gereken en önemli adım kendi toprağımızda kendimizi besleyebilecek ürünleri yetiştirebilmeyi sağlamaktır.

Dünyada her sene kaynaklardan 3500 km3 su çekiliyor ve bu suyun sadece üçte biri verimli şekilde kullanılıyor. Kaynaklardan çekilen suyun neredeyse üçte ikisinden tarımda faydalanılıyor. Burada kolayca görebileceğimiz sorun, biz diş fırçalarken musluğu kapatsak da tarımda vahşi sulama yaptığımız müddetçe su stresimizin artacak olmasıdır. 

Ayrıca ülkemizde tarımda kullanılan su miktarı da tarımsal üretim için gerekli olan mevsimlerde yeterli yağış alınıp alınmadığına bağlıdır. Çoğu bölgede üretilmesi planlanan ürünler sulama gerektirmektedir ve bu sulama miktarının azalan yağışlar sebebiyle artması doğaldır. Ülkemiz genelinde baktığımızda ise gerek yağış ile beslenen gerekse de sulama gerektiren tarımda kuraklık önemli risk faktörü olarak karşımıza çıkmaktadır.


Özellikle yağış ile beslenen tarımda ülkemizin neredeyse tamamı bir kuraklık riski altında bulunmaktadır. Bu risk tahmin edebileceğimiz üzere Orta Anadolu’da yoğunlaşmakta ancak Trakya, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgeleri de orta-yüksek kuraklık riski kategorisinde değerlendiriliyor. Bu riskler üzerimize duraklamadan gelmekte olan iklim krizi ile birlikte çok daha fazla artacaktır. İklim değişikliği düşen toplam yağış miktarını değiştirmese de yağış rejimini etkileyerek kurak dönemlerin uzayarak şiddetlenmesine ve bu dönemler sonundaki yoğun yağışların da artmasına neden olacaktır. Yoğun yağışların artması ise suyun toprağın altına inip bitkilerin köklerini beslemek yerine akışa geçerek zarar kaynağı olmasına neden olacaktır.

Sulamalı tarım yapılan bölgelerdeki kuraklık beklentisi de benzer bir dağılım göstermektedir. Burada sulamalı tarımda ülkemizin büyük kısımlarında yer altı suyu kullanıldığını ve yer altı suyunun sürdürülebilir bir kaynak olmadığını eklemek gerekiyor. Eğer sulamayı nehirlerden aldığımız suyla yapmıyorsak kısa vadede suyumuzun tükeneceğini unutmamamız gerekiyor. Bugün, özellikle Orta Anadolu’da kuyulardan çekilen suyla yapılan tarım sürdürülebilir değildir ve en kısa zamanda bölgenin geleceği için alternatif ürün desenlerine geçilmesi gerekmektedir.


Kuraklık sinsi bir sorundur. En fazla yağış aldığını düşündüğümüz bölgelerde bile değişen yağış rejimi tarımsal üretimi ciddi biçimde etkileme yetisi taşır. Mesela Doğu Karadeniz dediğimizde aklımıza asla kuraklık gelmese de bugün için çay üretiminde ciddi bir kuraklık riski bulunmaktadır. Doğu Karadeniz’deki 210 bin ton çay üretiminin %98.5’luk kısmı ülkenin diğer bölgelerinde olduğu gibi orta-yüksek kuraklık riski altındadır. Ancak Gürcistan sınırına yakın ve çok kısıtlı bir bölgede bu risk orta seviyeye düşmektedir. Bu nedenle su konusunda artık rahatça yerimizde oturabilmemiz mümkün değildir. Su çok kıymetli bir kaynaktır ve besin üretiminin temelini oluşturmaktadır. Sürdürülebilir bir gelecekte önemli açlık sorunları ile karşılaşmak istemiyorsak suyumuza sahip çıkmak zorundayız.

Not: Bu yazıdaki verilerin tamamı World Resources Institute (WRI) tarafından sağlanmıştır.

7 Aralık 2019 Cumartesi

COP25 Öncesi WMO İklimin Durumu Raporu

1992 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf olan tüm ülkeler (bu, aslında dünyadaki tüm ülkeler anlamına geliyor) her senenin sonunda bir Taraflar Konferansı’nda (COP) bir araya gelirler. Bu sene COP25 Şili’de yapılacaktı ama oradaki ortamın izin vermemesi nedeniyle Madrid’e alındı. Genelde dünyada iklimle ilgilenen kuruluşlar ses getirmesini istedikleri raporları COP öncesinde basına açıklarlar.

İklim konusunda her sene yayınlanan en önemli rapor Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) İklimin Durumu raporudur. Ancak bu rapor tüm senenin verilerini içerdiğinden bir sonraki senenin Mart ayında yayınlanır. Gene de sene bitmeden WMO 2019 yılı için bir ön rapor yayınladı. Bilim insanları her ne kadar temkinli konuşsalar da bu rapor önemli bulgular içeriyor.

Hani Paris Anlaşması küresel ısınmanın 1.5 derece ile sınırlandırılması gerektiğini söylüyordu ya, 2019 yılında ısınma, Sanayi Devrimi öncesine göre 1.1 dereceyi geçmiş durumda. Atmosfere şimdiye kadar saldığımız sera gazları daha da ısınmamıza neden olacağından, kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bugün bıraksak bile ısınmanın 1.5 dereceyi bulması ihtimali yüksek artık. O nedenle “11 senemiz kaldı”, “7 senemiz kaldı” türü laflar söylemeyi bırakıp işimize bakmalıyız çünkü aslında vaktimiz kalmadı. İklim için harekete geçmeye ihtiyacımız var, hem de şimdi.

2019 insanlığın tarihte yaşadığı en sıcak ikinci sene olacak (eğer Aralık ayı epey soğuk geçmezse). Kasım 2019 ülkemizde yaşadığımız en sıcak Kasım ayı oldu, Aralık ayının başı da aşırı soğuk değil. 2015-2019 arasındaki 5 yıl tarihte yaşadığımız en sıcak 5 yıl, 2010-2019 arası da tarihte yaşadığımız en sıcak 10 yıl oldu.

Rapor her ne kadar karbondioksit, metan ve diazot monoksit (en önemli üç sera gazı) seviyelerinin rekor düzeyde olduğunu söylese de bu ciddi bir anlam taşımıyor çünkü bu üç gazın da atmosferdeki oranları her geçen sene duraklamadan yükseliyor. 2017 yılı da bir rekordu, 2018 de, 2019 da, hatta 2020 yılının da bir rekor olacağını şimdiden söyleyebiliriz. O nedenle basında gördüğünü “bu sene karbondioksidin atmosferdeki oranı rekor seviyeye ulaştı” laflarına pek kulak asmayın. Eğer bir sene karbondioksit oranı bir önceki seneden daha düşük olursa o gerçekten haber olur çünkü böyle bir duruma en azından 61 senedir rastlamadık.

Okyanuslar dünya sisteminde üretilen fazla ısının %90’ını emiyor. Okyanuslar bu ısıyı emmiyor olsaydı atmosfer çok daha fazla ısınırdı. Ama buna karşılık okyanuslar da her geçen sene biraz daha ısınıyor. Karadeniz kıyılarımızın normalde sıcak olması bu seneki hamsi miktarını da oldukça azalttı çünkü hamsi soğuk suyu sever. Denizlerin sıcaklığı böyle ısınmaya devam ederse bir zaman sonra hiç hamsi göremeyebiliriz.

Okyanuslar aynı zamanda atmosferdeki fazla karbondioksidin de önemli bir kısmını emiyor. Bundan dolayı da okyanusun yüzey sularında karbonik asit oluşuyor, oluşan karbonik asit de deniz suyunun asitlenmesine neden oluyor. Denizlerin asitlenmesi de denizde yaşayan ve balıkların ana besini olan planktonların kabuklarını eriterek nesillerinin tükenmesine yol açıyor. Bu yıl denizlerdeki asitlenme Sanayi Devrimi öncesine göre %26 artmış.

Bu senenin ilk yarısında 10 milyon insan iklim krizi nedeniyle göç etmek zorunda kalmış. Mozambik'teki Idai siklonu, Hindistan’daki Fani siklonu, Karayiplerdeki Dorian kasırgası ile İran, Filipinler ve Etiyopya’daki seller bu göçlerin başlıca nedenleri olmuş. Senenin sonunda göç eden insan sayısının 22 milyonu aşması bekleniyor.

2019 yılında bir yandan Alaska ve Sibirya, diğer yandan da Avustralya orman yangınları ile boğuşmak zorunda kaldı. Güney yarım kürenin yazı daha başlamamış olmasına rağmen Avustralya ve özellikle Sidney çevresi şimdiden önemli yangınlarla boğuşuyor. Orman yangınları nedeniyle Sidney çevresinde neredeyse göz gözü görmez durumda ve  hava kirliliği yer yer çok yüksek seviyelere ulaştı.

İklim değişikliğinin bizleri en fazla etkileyen ve etkileyecek tarafı yağış rejimindeki değişikliklerdir. Gökten düşen su miktarı azalmıyor, hatta hafifçe artıyor bile olabilir. Ancak bu yağışın düştüğü yerler ve zaman değişiyor. Bize gerekli ve istediğimiz zamanda, istediğimiz kadar değil istemediğimiz zaman ve yerde yağıyor. Bu nedenle de dünyanın çeşitli yerlerinde aynı anda hem kuraklık hem de seller görülebiliyor. Bunun sonucu olarak da tüm dünyadaki gıda güvenliği her geçen sene biraz daha tehlikeye giriyor. Artan nüfusla azalan gıda güvenliği birleştiğinde ise her an patlamaya hazır bir bomba haline geliyor yaşadığımız gezegenin çoğu noktası. Bunu önlemenin tek yolu ise olabildiğince kısa sürede iklim krizini durduracak önlemleri almaktan geçiyor.



24 Kasım 2019 Pazar

Derdimiz iklim krizi ise diğer her türlü konu teferruattır

Derdimiz iklim krizi ise diğer her türlü konu teferruattır. Bunu gerçekten içimize iyice sindirebiliyor muyuz? Önümüze çıkan her soruna bu çerçeveden bakabiliyor muyuz? Eğer cevabımız “hayır” ise o zaman çok noktada çatışabiliriz, ama eğer cevap “evet” ise, o zaman çoğu sorunun cevabı çok daha basitleşebiliyor.

Öncelikle sanırım şunda hemfikir olabiliriz: İdeal olan bir su kaynağının hemen yanında yaşayıp suyu doğrudan kaynaktan içmemiz, ağaçlardan meyvemizi koparıp yememiz, kendi tarlamızda kendi tohumumuzla buğday yetiştirip ekmek yapmamız, gene kendi tarlamızda yetiştirdiğimiz pamuktan ürettiğimiz yiyecekleri giymemizdir. Bu sistemin içerisinde bile doğadan çıkan toksinler olabilir, ama ideale daha da yaklaşabilmemiz çok zordur.

Ne yazık ki epey bir süre önce insanlık bu cenneti terk etti. Terk ettiğinden bu yana da giderek artan biçimde doğada ya olmayan, ya da doğada bu yoğunlukta olmayan nesnelerle birlikte yaşamak zorundayız. Bu noktada da birlikte yaşadığımız bu nesneler arasında seçim yapmamız gerekiyor. Bu seçimi yaparken kullanacağımız kriter ne olmalı peki? Sizin kriterlerinize laf etmek bana düşmez, ben sadece kendi kriterimi söylüyorum: İklim krizini merkeze koymak zorundayız. İklim krizini merkeze koyarak diğer sorunları tarttığımız zaman ilginç cevaplar ortaya çıkabiliyor.

Örneğimiz plastik sorunu. Gene başta şunu ortaya koyayım: İdeal olan gereksiz olanı üretmemektir. Son BM raporuna göre petrol, kömür ve doğal gaz üreten ülkelerin üretim planlamalarına göre 2030 yılında bu üretilen yakıtlardan dolayı salınan karbondioksit bizi 2 derecede tutabilecek miktarın en az iki katı olacak. Yani ideal petrolü yer altında bırakmak, ama birilerinin derdi petrolü ne pahasına olursa olsun çıkartıp satmak. İdeale ulaşabilmek için çabalamamız gerekiyor, ama ideale ulaşamadığımız anda (bence) yapmamız gereken bu petrolün iklim krizini daha da ileriye götürmesine izin vermeden tekrar yerin altına tepmektir. Bunu iki yolla yapabiliriz. İlki Karbon Tutma ve Saklama (CCS), ama bunun da teknik olarak bile neredeyse imkansız olduğunu biliyoruz. İkincisi de petrolü yakmak yerine petrolden bir şeyler yapıp, bunu kullanıp işimiz bittiğinde de yerin altına gömmektir.

Derdimiz iklim krizi ise, petrolü yakıp atmosfere karbondioksit salan her türlü çözüm kötü, petrolü yakmayan ve biriktiren her türlü çözüm de iyidir. Büyük hesabın, ya da yaşam döngüsü analizi dediğimiz olgunun sonunda ortaya koyduğumuz faktörler içerisinde en kötüsü karbondioksit (ve metan ile diazot monoksit) olduğuna göre tüm üretim, kullanım ve bertaraf sürecinde en az karbondioksit salan bizim için en az zararlı olandır. Bir kez daha, ideali petrolü yer altında bırakmaktır. Üretimde de ideal ihtiyacımız olmayanı üretmemektir, yalnız bugünün dünyasında o iki savaşı da kaybediyoruz. O nedenle üçüncü seçime yönelmek zorunda kalıyoruz.

Plastik petrolden üretiliyor. İklim krizi açısından baktığımızda üretilen her ton plastik araçlarda yakılarak atmosfere saçılmayan yaklaşık 2.5 ton karbondioksit anlamına gelir. Plastik üretiminde elektrik kullanılır. Gerçekçi olarak bu elektriğin kömür ve doğal gazdan üretildiğini düşünürsek net kazanç 2.5 tonun altındadır, ama gene de pozitiftir.

16 Kasım 2019 Cumartesi

Su Problemimiz

15 Kasım itibarıyla, İstanbul barajlarında doluluk oranı %39. Geçtiğimiz yıl bugün barajların doluluk oranı %47 idi. Bu azalışın biri doğal, diğeri de bizden kaynaklanan iki sebebi var. İlki bildiğiniz gibi; özelde Marmara Bölgesi, genelde de ülkemizin bu yaz geçen yaza oranla çok daha az yağış alması ve azalan bu yağışın barajların dolmasına yetmemesi. Ama aynı zamanda bu yıl Melen ve Yeşilçay'dan İstanbul'a taşınan su miktarındaki azalma da barajların doluluk oranındaki düşüşte önemli bir rol oynadı.

İstanbul'un artan nüfusu ile artık kendi su ihtiyacını kendi su kaynaklarından karşılayamadığını unutmamalıyız. Bir sene boyunca ne kadar yağmur yağarsa yağsın, Istrancalar'dan ve Melen'den gelen su olmayacak olsa, İstanbul susuz kalabilir. Bu nedenle de bizlere düşen en önemli görev suyumuzu dikkatli kullanmaktır. Şu anda Akdeniz ikliminin yağışlı dönemine girmekte olduğumuzdan fazla endişelenmemize gerek yok ama gelecek her sene gittikçe artan kuraklıklarla karşılaşmamız olasıdır.

İstanbul'a su bugün için uzaklardan geliyor. Bu çözüm bugün için günü kurtarmaya yeterli olabilir, ancak unutmamamız gereken iki konudan ilki suyun geldiği o bölgelerin de kuraklıktan dolayı sorun yaşayabileceğidir. Bildiğiniz gibi, iklim değişikliği küresel bir sorundur. İstanbul'un yağış almadığı bir yılda Edirne veya Bolu'da yağışın azalmayacağını düşünmek doğru bir mantık olamaz. Geçtiğimiz bir ay içinde tüm Türkiye’nin büyük çoğunluğu ciddi bir kuraklık yaşadı. İstanbul’un su kaynaklarının dayandığı Melen ve Yeşilçay havzaları da bu kuraklıktan nasibini alan bölgeler arasında olduğundan buralardan İstanbul’a verilen su miktarı bir önceki seneye oranla %25 azaldı. Bu azalma da İstanbul’daki barajların seviyesindeki düşüşün önemli sebeplerinden biridir.
 
Diğer bir sorun ise suyun sahibinin kim olduğuyla ilgilidir. İstanbul'a içme suyu sağlamak için suyu Melen'den getiriyoruz, ancak o suya Melen bölgesinde de ihtiyaç olduğunda suyu oradan alıp İstanbul'a taşımanın hak ve hukukla ne derece bağdaştığını da su hakkı bağlamında tartışmamız da gerekmektedir. Bugün bile İstanbul'a su aktarımında sorunlar yaşanmayıp suyun bize geldiği bölgelerde su kesintilerine rastlanması en hafif tanımıyla o bölgelerde yaşayan kişilerin memnuniyetsizliğine yol açmaktadır.

Dünyadaki ülkeleri toplam yenilenebilir su kaynakları açısından sıralayacak olursak ülkemiz yıllık 213.6 km3 su ile 40. sırada bulunuyor. Listede 173 ülke olduğunu düşünecek olursak bizim altımızdaki 132 ülke aslında durumumuzun fena olmadığını gösterebilir. Ancak listeyi biraz daha dikkatli incelediğimizde 4. sırada, Kaliforniya gibi bazı eyaletlerinde artık susuzluktan yazın hortumla araba yıkamanın yasaklandığı ve orman yangınlarıyla kavrulan bir ülke olan ABD'yi görüyoruz. Bunun da bize verdiği en önemli ders, su zengini ya da yoksulu, tüm devletlerin suyu doğru yönetmeleri gerektiğidir. Ayrıca bir ülkenin su zengini ya da yoksulu olmasını belirleyen unsur su miktarı kadar bu ülke nüfusunun ihtiyacıdır. Ülkemizin nüfusu gerek ülkemize gelen mülteciler, gerekse de kendi yapımız nedeniyle sürekli artmaktadır. Su miktarımız ise iklim değişikliğinden dolayı az da olsa azalma eğilimindedir. Bu yüzden susuzluk bugün önemli bir sorun yaratmasa da yakın gelecekte hepimiz için önemli bir problem oluşturma riski taşımaktadır.

Su problemimizi azaltmanın en kolay yolu sahip olduğumuz suyu dikkatli kullanmaktan geçiyor. Barajlar dolu bile olsa biz gene de suyumuzu her sene kuraklık olacakmış gibi dikkatli kullanırsak ve bunu bir alışkanlık haline dönüştürebilirsek ilerde karşılaşacağımız kuraklıklara da hazırlıklı oluruz. Ülkemizin bulunduğu coğrafyada iklim değişikliği ile birlikte su, petrol kadar kıymetlenebilir; bunun bilincine vararak yaşamaya başlamak zorundayız. Sorunun çözümü ise sadece diş fırçalarken musluğu kapatmakla bitmiyor ne yazık ki. Modern şehirlerimiz kurulduğundan bu yana su azlığı ciddi bir problem olmadığından tüm sistemlerimizi suyun hep olacağı üzerine kurmuşuz. Bu nedenle de bir gün suyun azalacak olması karşısında alınabilecek basit önlemler dedelerimize doğal gelseler de bizim neslimiz için karmaşık sistemler gibi algılanabiliyorlar.

Ayrıca suyun üçte ikisinin tarımda kullanılmakta olduğunu unutmamalıyız. Tarımda kullanılan vahşi sulama yöntemlerine uzun vadede devam etmemiz mümkün değildir. Yer altından su çekerek yapılan tarım da ülkemizin çoğu yerinde yer altı suları yenilenebilir olmadığından sürdürülebilir değildir. Ancak tarımdaki su kullanımı çok geniş bir konu olduğundan biz evimize dönecek olursak, mutfağımıza giren her besinin bir su ayak izi olduğunu unutmamalıyız. Bundan dolayı herhangi bir besinin bozularak çöpe atılması aynı zamanda bu besinin üretiminde kullanılmış olan suyun da boşa harcanması anlamına gelir. Sonuçta akşamları diş fırçalarken suyu kapatmaya devam edin, ama arka planda unutmayın ki, tabağınıza fazladan alarak yemeyip çöpe döktüğünüz makarna kapatarak tasarruf ettiğinizi düşündüğünüz sudan çok daha fazla su kullanılarak üretilmişti.

9 Kasım 2019 Cumartesi

İklim değişikliği değil iklim krizi!

Biz “tebdil-i mekânda ferahlık vardır” diyen kişileriz, yani yer değiştirmenin insanları ferahlattığını düşünüyoruz. Bu, kültürümüzün temeline işlemiş bir kavram. “Değişiklik iyidir” diye düşünüyoruz. Başka toplumlar için ise değişiklik bizim için olduğu kadar arzulanan bir kavram olmayabilir. Mesela Çinliler birine beddua etmek istediklerinde “ilginç (değişik) zamanlarda yaşayasın” diyorlar. Değişikliğin olmaması yerleşik toplumlar için gerekli olabiliyor.

İnsanlık bundan 60 bin yıl önce son buzul çağının ortasında hayatta kalmak için çabalarken patlayan bir yanardağ çok kötü sonuçlara neden olmuştu. Aniden soğuyan havadan dolayı insanların büyük çoğunluğu ölmüş ve sağ kalan insan sayısı bin kişinin altına düşmüştü. 18 bin sene önce son buzul çağı sona erdiğinde dünyada binlerce insan yaşıyordu. Yalnız o tarihten 20. yüzyılın başına dek dünyadaki ortalama sıcaklıklar bir dereceden fazla değişmedi. Sıcaklıkların bu derece sabit kalması ondan önceki yüz bin sene boyunca görülmüş bir olay değildi. Sıcaklıkların bu kadar sabit kalması ise insanların sayısının binlerden milyarlara çıkmasının en başta gelen nedenlerinden biri oldu.

Hava ve sudan sonra insanın en önemli ihtiyacı besindir. Besin kaynaklarının sürdürülebilir olması için de iklim değişkenliğinin fazla olmaması gerekir. Yani, tarlayı mart ayında sürüp nisan ayında tohumu ve mayıs ayında gübreyi atarak haziran ayındaki az yağışın ardından ağustos ayında hasat yaparak bir sonraki senenin besinini alacağımızı bildiğimiz müddetçe üremeye ve gelişmeye devam ederiz. Ayrıca elde etmeyi umduğumuz besin, ihtiyacımızdan fazla olmalı ki sadece karnımızı doyurmak değil diğer ihtiyaçlarımızı gidermek için de üretim fazlamız olsun. İnsanlığın gelişmesindeki ana unsur bu tahmin yeteneğimizi 18 bin senedir değişmeyen iklim şartlarında kullanıyor olmamızdır.

Peki iklim koşullarının kısa sürelerde fazla değişmemesini sağlayan nedir? Güneş’ten Dünya’ya gelen enerji miktarı ile Dünya’dan uzaya yayılan enerji miktarı eşit olursa Dünya’nın iklimi değişmeden kalabilir. Bu enerji miktarları farklı olursa iklim de sürekli değişir ve biz tahmin yeteneğimizi kaybetmeye başlarız. Bugün Güneş’ten gelen enerji ile Dünya’dan çıkan enerji arasında ciddi sayılabilecek bir fark vardır ve bu fark iklimin değişmesine neden olmaktadır. Yalnız bu fark her geçen gün artmakta olduğundan iklim değişikliği de bununla birlikte artmaktadır. İnsanlık ve doğa açısından önemli olan bu değişiklik ve bu değişikliğin meydana gelme hızıdır. Gezegenimizin geçmişinde karbondioksidin ve sıcaklıkların bundan çok daha fazla olduğu dönemler vardı ve bu dönemlerde canlılar mutlu bir biçimde yaşamlarını sürdürdüler. Hatta yaşamın o dönemlerde bugünkünden daha fazla organik madde üretme yetisine sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ama ne zaman iklim hızla değişmeye başlarsa yaşam da bundan kötü biçimde etkilenir. Dinozorları öldüren gök taşı çarptığında canlıların tümü oluşan çarpma etkisinden ölmediler. Sonrasında oluşan ani sıcaklık değişimi canlıların yaşam şartlarını hızla değiştirdiğinden bu değişikliğe ayak uyduramayan türler yok oldular. Bugün de yaşamakta olduğumuz sorun budur. İklim sadece değişmiyor, çok yüksek bir hızla değişiyor. Bundan dolayı da canlılar bu değişime ayak uydurmakta zorlanıyorlar.

Buradan görebileceğimiz gibi uzun vadede önemli olan karbondioksidin atmosferdeki oranı değil bu oranın ne derece hızlı değiştiğidir. “Uzun vadede” tanımıyla anlatılmak istenen ise yüzlerce yıllık bir süredir. Sanayi Devrimi öncesi 280 ppm olan karbondioksit oranı 450 ppm’e çıkıp orada sabit kalacak olsa mutlaka ciddi sorunlarımız olur, ama doğa atmosferdeki karbondioksit oranına alışarak kendisine yeni bir denge noktası bulur. Bu denge noktasındaki yaşam bugünkünden kesinlikle çok farklı olur, ama yaşam o denge noktasında da varlığını sürdürür. Yalnız insanlığın problemi artık hataya imkan bırakmayacak kadar dar sınırlar içerisinde yaşamasıdır. 

İstanbul gibi büyük şehirlerde yaşayanlarımızın sıkça duyduğu bir laf vardır: “Bir yağmur yağdı, trafik gene alt üst oldu.” Bunun nedeni İstanbul’un fazla kalabalık olmasından dolayı trafiğin her şey mükemmel olduğunda ancak akabilmesidir. En ufak bir değişiklik ya da artış bu trafiği çoğu yerde durdurmaya yetebilir. Doğadaki problemimiz de budur. Eskiden tarlalarımızı nadasa bırakırdık, ancak artan nüfusu doyurmak için artık bırakın nadasa bırakmayı, senede birkaç defa ürün almanın peşinde koşmak zorunda kalıyoruz. Bundan dolayı da karbondioksit oranı 280 ppm seviyesinde olduğunda senede iki defa ürün alınabilen bir tarla bu oran 450 ppm seviyesine çıktığında senede sadece bir defa ürün alınabilir bir duruma gelebilir. Bu değişiklik bizim ancak yarı sayıda insanı besleyebileceğimiz anlamına da gelebilir. Mesela bu yeni denge noktasında dünya nüfusu 8 milyar değil de ancak 4 milyar olabilir. Ancak artış sadece 450 ppm’ye ulaşıp orada duracak olsa, büyük değişiklikler yaşasak da uzun vadede bu değişikliklere ayak uydurmayı başarabiliriz. O hayatta bugün alışık olduğumuz çoğu canlı türü var olmaz. O denge noktasına ulaşana kadar çok insan acı çeker ve çok kişiyi kaybederiz ama eninde sonunda bir dengeye varırız. Bu denge noktasına da türlü acılarla geleceğimiz için umarım o noktanın kıymetini bilir ve bir daha dengeyi bozmayız.

Yukarıda 450 ppm ile ilgili hayali bir senaryo ürettim. Gerçek bundan çok daha kötü de olabilir ama daha iyi olacağını sanmıyorum. Bugün için doğa kendisini binlerce, hatta milyon yıldır 180 ppm ile 280 ppm arasında yaşamaya ayarlamıştır. Bu sınırların az dışına taşıldığında da fazla sorun yaşanmaması muhtemeldir. Ancak bilim insanları 350 ppm gibi bir sınırın kalıcı şekilde aşılması durumunda yaşamın bildiğimiz ve alıştığımız şekilde devam edemeyeceğini söylüyorlar. Yani, 450 ppm kabul edebileceğimiz bir denge noktası değil. Bugün 415 ppm seviyesini geçmiş durumdayız ve oran her sene 2-3 ppm artıyor. Bu da karşımızdaki esas sorunu yaratıyor.

180 ppm olsun 280 ppm olsun denge noktaları iyidir. Denge noktalarında yaşam kendisini şartlara uydurabilir. Yaşam için tehlikeli olan ani değişikliklerdir. Atmosferdeki karbondioksit oranı her sene 2-3 ppm değiştiğinde sadece insanlar değil bu gezegendeki yaşamın tümü kendisini bu değişime uyduramaz. Dinozorların soyunu tüketen gök taşı çarptığında canlıların bir anda ölmediğini söylemiştim. Çarpışma sona erdikten sonra çevrede oluşan değişimin hızı neredeyse bugün içinde yaşamakta olduğumuz değişimin hızına eşitti. O değişimin sonucunu biliyoruz ve aşağıda da konuşmaya devam edeceğiz, ama önemli olan bugün içinde yaşamakta olduğumuz değişim de o dönemde yaşanan değişimden daha az zararlı değildir. Bu zararı yaratan da değişimin büyüklüğü kadar hızıdır. Eğer biz son 18 bin senedir toprağın altındaki kömür, petrol ve doğal gazı çıkartıp yavaş yavaş yaksaydık belki bugün atmosferdeki karbondioksit oranı daha da yüksek olurdu ama bu noktaya hızlı varılmamış olduğundan doğanın sistemlerinin uyum sağlama şansı olurdu. Bugün başımızdaki belanın artık kriz halini almış olmasının ardındaki en önemli sebep de budur. Bugün bir iklim krizi içerisinde yaşıyoruz ve bu krizin nedeni bizim doymak bilmeyen tüketim iştahımız.

Peki bu duruma ne diyeceğiz? Küresel Isınma mı? Küresel İklim Değişikliği mi? İklim Krizi mi? Varoluşsal Kriz mi? Aslında durumun ne derece ciddi olduğunu anladığınız ve anlatabildiğiniz sürece hangi kelimeleri kullandığınızın fazla bir önemi yok. Sonuç olarak bizim yaktığımız ve yakmaya da devam ettiğimiz kömür, petrol ve doğal gazdan dolayı dünyanın atmosferi ısınıyor. Bu ısınma iklimin değişmesine yol açıyor. Bu değişim öylesine hızlı gerçekleşiyor ki artık bu problem bir kriz halini aldı. Eğer bu konuda adım atmayacak ve problemi tersine çevirmeyecek olursak bu sadece kutup ayılarının değil gezegendeki tüm canlı türlerinin yok olmasına neden olabilir. Sonunda gezegende kendi başımıza kalamayacağımıza göre bu insanlık için de varoluşsal bir kriz halini alıyor. Ne yaparsak yapalım, diğer tüm problemlerin yanında kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı acilen bırakıp doğanın ve atmosferin kendisini tedavi etmesine yardımcı olmak zorundayız, yoksa bu kriz her geçen gün büyüyecek ve bir gün, çok uzakta olmayan bir gün, kontrolden çıkacak. Bugün hala geç değil, hala yapılabilecek çok şey, atılabilecek çok adım var, ama zamanımız her geçen gün azalıyor. Gelecekte bir gün adım atmaya karar verirsek de almamız gereken önlemler çok daha can acıtıcı olacak. O nedenle bu krizi durdurmak için acilen harekete geçmek zorundayız.

15 Ekim 2019 Salı

Enerji Sürdürülebilirliğin Neresinde?

Birleşmiş Milletler’in kabul ettiği 17 Sürdürülebilir Kalkınma Amacını yerine getirebilmek sosyal olduğu kadar teknik konularda da ilerleme sağlamayı gerektiriyor. Ayrıca sosyal alanda atılabilecek adımların bir kısmı ancak teknik gelişmeleri beraberinde getirdiği zaman başarı şansı kazanabiliyor. Bu nedenle de sosyal, çevresel ve teknik alanlardaki sürdürülebilirlik adımlarının çoğunu birbirlerinden ayırabilmek kolay olmamanın ötesinde amaçlara ulaşmaya zarar bile verebilir.

Amaçlara ulaşma konusundaki teknik yardımcılarımızın belki de başında enerji geliyor. Sosyal, teknik ya da çevresel herhangi bir problemi çözmek için çoğu zaman enerjiye ihtiyacımız var. Mesela özellikle Afrika’da kadınların gününün önemli bir kısmı evde yemek yapmak için kullandıkları ateş için odun veya çalı çırpı aramakla geçiyor. Kapalı alanda yemek yapmak için yaktıkları ateş, kurum ve is ürettiğinden hem bu kadınların hem de çevrelerindeki çocukların sağlıklarını negatif yönde etkiliyor. Bu yakacak malzemelerini bulabilmek için çevredeki doğal hayata zarar verilebiliyor. Genç kızlar okula gitmek yerine günlerini su taşımak ve yakacak bulmakla geçiriyorlar. Enerjinin kalkınma amaçları açısından önemini başka örneklerle de göstermek mümkündür.

Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarını yerine getirebilmek için dünyanın her tarafından enerjiye ulaşımı kolaylaştırmak zorundayız. Bunun ötesinde ulaştırılan bu enerjinin de öncelikli olarak sürdürülebilir olması gerekiyor. Yalnız problem burada da bitmiyor çünkü enerji sürdürülebilir olsa da üretimi amaçlardan herhangi birinin ya da birkaçının gerçekleştirilmesini imkansız hale getiriyorsa bu yolda devam edebilmemiz de son derece zor olabilir. Mesela Hindistan büyük nüfusu ile gelişme yolundaki ülkelerden biri. Hindistan’ın enerji ihtiyacı her geçen gün artmasına rağmen kırsal kesimde yaşayan çoğu insan daha elektrik enerjisine kavuşmuş değil. Bir yandan ülkenin çeşitli kesimleri arasındaki eşitsizlikleri azaltmak, öte yandan da toplumun genelinin gelişmesini sağlamak için üretilen elektrik enerjisi miktarını artırmaları kesinlikle gereklidir. Ancak Hindistan’ın bu yolda dayanabileceği ana enerji kaynağı kömürdür. Kömür yakıldığında çıkan karbondioksit gazı iklim değişikliğinin en başta gelen nedenidir. Ayrıca böylesi bir nüfusa gerekli olan enerjiyi üretmek için kurulması gereken kömürlü termik santraller de ciddi çevresel hasarlara yol açmaktadır. Ülkemizde de gördüğümüz üzere kömürle çalışan termik santrallerin çevresindeki doğa adeta yok olmaktadır. O bölgede yaşayan insanlarda görülen hastalık oranları ve özellikle kanser vakaları normalin üzerindedir. Bu gerçekleri bir araya getirdiğimizde enerji ihtiyacını karşılarken doğayı ve insanı korumanın da kolay olmayacağını görebiliriz. 

Enerji arzının sürdürülebilirliğini sağlayabilmek için iki koldan hareket etmek gereklidir. Bu alanlarda yapılacak çalışmaların da beraber yürümesi sürdürülebilirliğin sağlanması açısından kıymetlidir. Söz konusu alanların ilki ekonomik büyüme ile enerji ihtiyacının birbirinden ayrılmasıdır. Bu ayrıklaştırmanın ilk basamağı doğal olarak enerji tasarrufudur. Ülkemizde özellikle çevre aydınlatmasına gereğinden fazla enerji harcanmaktadır. Elektrik enerjisinin önemli bir kısmını havaya karbondioksit salarak elde ettiğimiz unutulmamalıdır. Durum böyleyken sadece “ülkemiz artık geceleri bile pırıl pırıl” diyebilmek için gereği olmayan yerleri aydınlatmak enerjinin boşa kullanılmasıdır. Eminim hepiniz bu yanlışın çeşitli örneklerini her gece görüyorsunuz. Bunun yanında da gerçekten aydınlatılması gereken yerlerde de bir sokak lambası bulmak mümkün olmayabiliyor. Gelişen elektronik sistemleri kullanarak insan ve araç yoğunluğunu ölçmek ve ışıklandırmayı anlık olarak buna göre ayarlamak artık çok kolay ulaşılabilen bir teknolojidir. Günümüzde Çin’deki bir şehirde değil sokak ışıkları, tüm şehrin trafik ışıkları da trafik yoğunluğunu algılayarak çalışan bir yapay zeka tarafından düzenlenmektedir. Teknolojinin böylesine ilerlediği bir ortamda zor ürettiğimiz enerjiyi boşa harcamamak için elimizden geleni yapmak zorundayız.

Enerji tasarrufu alanında atılacak ikinci önemli adım da her alanda daha tasarruflu cihazlar kullanmaktır. Özellikle konutlarda yapılacak nispeten küçük yatırımlar hem kullanılan enerjinin, hem de ödenen ısıtma ve elektrik faturalarının azalmasına yardımcı olacaktır. Elektriği ve doğal gazı neredeyse hepimiz satın alıyoruz. Cebimizden ne kadar az para çıkacak olsa o kadar kazançlı oluruz.

Tarımdan endüstriye, devlet dairelerinden evlerimize kadar her alanda enerjiyi nasıl verimli kullanıp tasarruf sağlayabileceğimizin türlü örnekleri bulunmaktadır. Ne yazık ki ülke olarak kısa vadeli düşündüğümüzden kısa vadede daha pahalı ama uzun vadede bize çok daha fazla tasarruf ve kazanç sağlayabilecek çözümleri tercih etmiyoruz. Oysa sürdürülebilirlik genel olarak uzun vadeli düşünmeyi öngörmektedir. Enerji alanındaki en önemli değişimlerden biri de bu kısa vadeli düşünme yapısında yaşanmak zorundadır.

Enerji arzının sürdürülebilmesi için enerji kaynağının sürdürülebilir olmasının yanında enerji dağıtım ağlarının da sürdürülebilirliği büyük önem taşır. Günümüzde neredeyse her ülkede elektrik enerjisi merkezi olarak üretilir ve dağıtılır. Hatta çoğu ülkede bu üretim ve dağıtım devlet tekelindedir. Oysa özellikle bugünkü teknolojilerde enerji üretimi merkezi olmak zorunda değildir. Hatta enerji üretiminin merkezi olmaması beraberinde çeşitli çözümleri de getirir. Mesela hidroelektrik santrali dediğimiz zaman çoğumuzun aklına akan bir nehrin üzerine kurulan dev bir baraj gelir. Ama aslında bizim ihtiyacımız eskiden dere kenarındaki değirmenlerde olduğu gibi akan suyun bir çarkı çevirmesidir. İstediğimiz küçük bir köyün ya da birkaç evin elektrik enerjisini üretmekse suyun önünü keserek bir set oluşturmak gerekli değildir, akan suyun içerisine koyacağımız pervaneler de bizim ihtiyacımız olan enerjiyi üretebilir. Benzer şekilde 50 metre yükseklikte dev bir rüzgar santrali dikmek yerine çok daha küçük pervaneler kullanarak yerelde ihtiyaç duyulan enerjiyi elde etmek mümkündür. Yerelde elde edilen bu enerji gene yerelde kullanılacağından karmaşık enerji transfer sistemlerine de gerek duyulmayabilir ya da bu sistemler ancak yerel sistemlerin arızalandığı zamanlarda kullanılabilir.

Yerelde enerji üretim sistemleri sürdürülebilirdir, ancak bu sistemlerin güncel enerji üretim alternatifleri olarak görülmemesinin ardındaki temel neden enerji üretiminin kazançlı bir yatırım olmasıdır. Bundan dolayı da piyasayı ellerinde tutan devlet ve şirketler yerelde enerji üretimine yarayacak teknolojilerin ucuzlayacak şekilde seri üretimine fırsat vermemektedir. Oysa enerjinin yerelde rüzgar, güneş veya yukarıda bahsettiğim şekilde akarsulardan üretilmesi hem sürdürülebilirdir hem de enerji bağımsızlığını da beraberinde getirir. Ayrıca bu tür sistemler yatırım gerektirdiğinden enerji tasarrufunu da teşvik ederler. 

Elektrik enerjisini yerelde üretmesek bile uzun vadede güneş ve rüzgar gibi sürdürülebilir kaynaklara yaslanmak zorundayız. Bunun iki tane temel sebebi vardır. İlki, kömür, petrol ve doğal gaz yer altından çıkan kaynaklardır ve bu kaynakların ekonomik olarak ulaşılabilen bölümü kısıtlıdır. Bugüne kadar kullanmış olduğumuz kaynaklar kalanlara oranla daha azdır. Yani fosil yakıt kaynakları böyle kullanılacak olursa bize 150 sene daha yetmez. Ayrıca bu kaynakların insan sağlığına, çevreye ve iklime verdiği zarar ortadadır. Bundan dolayı da sürdürülebilir bir yaşam için 150 sene beklemeden bu fosil yakıt kaynaklarının kullanımını kısıtlamalı, hatta toptan ortadan kaldırmalıyız. Bugünün teknolojisi ile bile güneş ve rüzgar enerjisine ayrılacak kaynaklarla bu teknolojiler ihtiyacımız olan tüm enerjiyi üretebilir. Yeter ki biz enerjiyi gereksiz yere harcamayalım.