15 Ekim 2019 Salı

Enerji Sürdürülebilirliğin Neresinde?

Birleşmiş Milletler’in kabul ettiği 17 Sürdürülebilir Kalkınma Amacını yerine getirebilmek sosyal olduğu kadar teknik konularda da ilerleme sağlamayı gerektiriyor. Ayrıca sosyal alanda atılabilecek adımların bir kısmı ancak teknik gelişmeleri beraberinde getirdiği zaman başarı şansı kazanabiliyor. Bu nedenle de sosyal, çevresel ve teknik alanlardaki sürdürülebilirlik adımlarının çoğunu birbirlerinden ayırabilmek kolay olmamanın ötesinde amaçlara ulaşmaya zarar bile verebilir.

Amaçlara ulaşma konusundaki teknik yardımcılarımızın belki de başında enerji geliyor. Sosyal, teknik ya da çevresel herhangi bir problemi çözmek için çoğu zaman enerjiye ihtiyacımız var. Mesela özellikle Afrika’da kadınların gününün önemli bir kısmı evde yemek yapmak için kullandıkları ateş için odun veya çalı çırpı aramakla geçiyor. Kapalı alanda yemek yapmak için yaktıkları ateş, kurum ve is ürettiğinden hem bu kadınların hem de çevrelerindeki çocukların sağlıklarını negatif yönde etkiliyor. Bu yakacak malzemelerini bulabilmek için çevredeki doğal hayata zarar verilebiliyor. Genç kızlar okula gitmek yerine günlerini su taşımak ve yakacak bulmakla geçiriyorlar. Enerjinin kalkınma amaçları açısından önemini başka örneklerle de göstermek mümkündür.

Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarını yerine getirebilmek için dünyanın her tarafından enerjiye ulaşımı kolaylaştırmak zorundayız. Bunun ötesinde ulaştırılan bu enerjinin de öncelikli olarak sürdürülebilir olması gerekiyor. Yalnız problem burada da bitmiyor çünkü enerji sürdürülebilir olsa da üretimi amaçlardan herhangi birinin ya da birkaçının gerçekleştirilmesini imkansız hale getiriyorsa bu yolda devam edebilmemiz de son derece zor olabilir. Mesela Hindistan büyük nüfusu ile gelişme yolundaki ülkelerden biri. Hindistan’ın enerji ihtiyacı her geçen gün artmasına rağmen kırsal kesimde yaşayan çoğu insan daha elektrik enerjisine kavuşmuş değil. Bir yandan ülkenin çeşitli kesimleri arasındaki eşitsizlikleri azaltmak, öte yandan da toplumun genelinin gelişmesini sağlamak için üretilen elektrik enerjisi miktarını artırmaları kesinlikle gereklidir. Ancak Hindistan’ın bu yolda dayanabileceği ana enerji kaynağı kömürdür. Kömür yakıldığında çıkan karbondioksit gazı iklim değişikliğinin en başta gelen nedenidir. Ayrıca böylesi bir nüfusa gerekli olan enerjiyi üretmek için kurulması gereken kömürlü termik santraller de ciddi çevresel hasarlara yol açmaktadır. Ülkemizde de gördüğümüz üzere kömürle çalışan termik santrallerin çevresindeki doğa adeta yok olmaktadır. O bölgede yaşayan insanlarda görülen hastalık oranları ve özellikle kanser vakaları normalin üzerindedir. Bu gerçekleri bir araya getirdiğimizde enerji ihtiyacını karşılarken doğayı ve insanı korumanın da kolay olmayacağını görebiliriz. 

Enerji arzının sürdürülebilirliğini sağlayabilmek için iki koldan hareket etmek gereklidir. Bu alanlarda yapılacak çalışmaların da beraber yürümesi sürdürülebilirliğin sağlanması açısından kıymetlidir. Söz konusu alanların ilki ekonomik büyüme ile enerji ihtiyacının birbirinden ayrılmasıdır. Bu ayrıklaştırmanın ilk basamağı doğal olarak enerji tasarrufudur. Ülkemizde özellikle çevre aydınlatmasına gereğinden fazla enerji harcanmaktadır. Elektrik enerjisinin önemli bir kısmını havaya karbondioksit salarak elde ettiğimiz unutulmamalıdır. Durum böyleyken sadece “ülkemiz artık geceleri bile pırıl pırıl” diyebilmek için gereği olmayan yerleri aydınlatmak enerjinin boşa kullanılmasıdır. Eminim hepiniz bu yanlışın çeşitli örneklerini her gece görüyorsunuz. Bunun yanında da gerçekten aydınlatılması gereken yerlerde de bir sokak lambası bulmak mümkün olmayabiliyor. Gelişen elektronik sistemleri kullanarak insan ve araç yoğunluğunu ölçmek ve ışıklandırmayı anlık olarak buna göre ayarlamak artık çok kolay ulaşılabilen bir teknolojidir. Günümüzde Çin’deki bir şehirde değil sokak ışıkları, tüm şehrin trafik ışıkları da trafik yoğunluğunu algılayarak çalışan bir yapay zeka tarafından düzenlenmektedir. Teknolojinin böylesine ilerlediği bir ortamda zor ürettiğimiz enerjiyi boşa harcamamak için elimizden geleni yapmak zorundayız.

Enerji tasarrufu alanında atılacak ikinci önemli adım da her alanda daha tasarruflu cihazlar kullanmaktır. Özellikle konutlarda yapılacak nispeten küçük yatırımlar hem kullanılan enerjinin, hem de ödenen ısıtma ve elektrik faturalarının azalmasına yardımcı olacaktır. Elektriği ve doğal gazı neredeyse hepimiz satın alıyoruz. Cebimizden ne kadar az para çıkacak olsa o kadar kazançlı oluruz.

Tarımdan endüstriye, devlet dairelerinden evlerimize kadar her alanda enerjiyi nasıl verimli kullanıp tasarruf sağlayabileceğimizin türlü örnekleri bulunmaktadır. Ne yazık ki ülke olarak kısa vadeli düşündüğümüzden kısa vadede daha pahalı ama uzun vadede bize çok daha fazla tasarruf ve kazanç sağlayabilecek çözümleri tercih etmiyoruz. Oysa sürdürülebilirlik genel olarak uzun vadeli düşünmeyi öngörmektedir. Enerji alanındaki en önemli değişimlerden biri de bu kısa vadeli düşünme yapısında yaşanmak zorundadır.

Enerji arzının sürdürülebilmesi için enerji kaynağının sürdürülebilir olmasının yanında enerji dağıtım ağlarının da sürdürülebilirliği büyük önem taşır. Günümüzde neredeyse her ülkede elektrik enerjisi merkezi olarak üretilir ve dağıtılır. Hatta çoğu ülkede bu üretim ve dağıtım devlet tekelindedir. Oysa özellikle bugünkü teknolojilerde enerji üretimi merkezi olmak zorunda değildir. Hatta enerji üretiminin merkezi olmaması beraberinde çeşitli çözümleri de getirir. Mesela hidroelektrik santrali dediğimiz zaman çoğumuzun aklına akan bir nehrin üzerine kurulan dev bir baraj gelir. Ama aslında bizim ihtiyacımız eskiden dere kenarındaki değirmenlerde olduğu gibi akan suyun bir çarkı çevirmesidir. İstediğimiz küçük bir köyün ya da birkaç evin elektrik enerjisini üretmekse suyun önünü keserek bir set oluşturmak gerekli değildir, akan suyun içerisine koyacağımız pervaneler de bizim ihtiyacımız olan enerjiyi üretebilir. Benzer şekilde 50 metre yükseklikte dev bir rüzgar santrali dikmek yerine çok daha küçük pervaneler kullanarak yerelde ihtiyaç duyulan enerjiyi elde etmek mümkündür. Yerelde elde edilen bu enerji gene yerelde kullanılacağından karmaşık enerji transfer sistemlerine de gerek duyulmayabilir ya da bu sistemler ancak yerel sistemlerin arızalandığı zamanlarda kullanılabilir.

Yerelde enerji üretim sistemleri sürdürülebilirdir, ancak bu sistemlerin güncel enerji üretim alternatifleri olarak görülmemesinin ardındaki temel neden enerji üretiminin kazançlı bir yatırım olmasıdır. Bundan dolayı da piyasayı ellerinde tutan devlet ve şirketler yerelde enerji üretimine yarayacak teknolojilerin ucuzlayacak şekilde seri üretimine fırsat vermemektedir. Oysa enerjinin yerelde rüzgar, güneş veya yukarıda bahsettiğim şekilde akarsulardan üretilmesi hem sürdürülebilirdir hem de enerji bağımsızlığını da beraberinde getirir. Ayrıca bu tür sistemler yatırım gerektirdiğinden enerji tasarrufunu da teşvik ederler. 

Elektrik enerjisini yerelde üretmesek bile uzun vadede güneş ve rüzgar gibi sürdürülebilir kaynaklara yaslanmak zorundayız. Bunun iki tane temel sebebi vardır. İlki, kömür, petrol ve doğal gaz yer altından çıkan kaynaklardır ve bu kaynakların ekonomik olarak ulaşılabilen bölümü kısıtlıdır. Bugüne kadar kullanmış olduğumuz kaynaklar kalanlara oranla daha azdır. Yani fosil yakıt kaynakları böyle kullanılacak olursa bize 150 sene daha yetmez. Ayrıca bu kaynakların insan sağlığına, çevreye ve iklime verdiği zarar ortadadır. Bundan dolayı da sürdürülebilir bir yaşam için 150 sene beklemeden bu fosil yakıt kaynaklarının kullanımını kısıtlamalı, hatta toptan ortadan kaldırmalıyız. Bugünün teknolojisi ile bile güneş ve rüzgar enerjisine ayrılacak kaynaklarla bu teknolojiler ihtiyacımız olan tüm enerjiyi üretebilir. Yeter ki biz enerjiyi gereksiz yere harcamayalım.

12 Ekim 2019 Cumartesi

Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ve İklim Değişikliği

“Her şey 1962’de Rachel Carson’ın yazdığı Silent Spring (Sessiz Bahar) isimli kitapla başladı" demek fazla romantik bir yaklaşım olur. Ama 1950’ler insanoğlunun Dünya’nın kaynaklarının sınırsız olmadığını keşfetmeye başladığı yıllardı. Bunun üzerine de 1973 ve 1979 petrol krizleri gelince yaşamı olduğu gibi daha ne kadar sürdürebileceğimiz sorusu önem kazanmaya başladı. Özellikle gelişmiş ülkeler ekonomik sorunlarını bir noktaya kadar çözmüş olduklarından artık onları geliştiren endüstrilerinin ve nüfus artışlarının çevreye verdiği zarar dikkatlerini çekmeye başladı. 

1987 yılında Norveç’in eski başbakanı Gro Harlem Brundtland öncülüğünde toplanan Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Dünya Komisyonu (daha bilinen adıyla Brundtland Komisyonu) Ortak Geleceğimiz (Our Common Future) raporunda bizlere sürdürülebilir kalkınmanın ilk modern tanımı yaptı:

Sürdürülebilir kalkınma, gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama becerilerini engellemeden bugünün ihtiyaçlarını karşıladığımız kalkınmadır.

Bugün bu tanım çok daha genişlemiş olsa da temelinde önemli bir değişim olmamıştır. Doğaya zarar vermemeliyiz ve kaynakları tüketmemeliyiz ama bunun yanında kalkınmaya da devam etmeliyiz. Yalnız buradaki sorun bizim dilimizde algıladığımız “kalkınma” kavramından çıkmaktadır. Yukarıda tercümesini yaptığımız tanımda kullanılan kelime aslında kalkınma değil gelişmedir. Nedense dilimizde uzun süreden beri kalkınma kelimesi kullanıldığından ve bu kelime de ekonomik büyüme ile ilişkilendirildiğinden sürdürülebilir kalkınma dediğimizde aklımıza hep ekonomik büyümenin, yani cebimize giren paranın, sürekli büyümesi gibi bir düşünce gelmektedir. Oysa Brundtland tanımında ortaya konan şey ihtiyaçlarımızı giderirken kullandığımız kaynakların ve etkilediğimiz doğanın gelecek nesiller için de yeterli seviyede kalmasını sağlamaktır. 

Brundtland tanımının oluşmasının ardındaki önemli neden ise sınırsız büyümenin mümkün olmadığının ve bu büyüme çabası sırasında doğaya büyük zarar verdiğimizin anlaşılmaya başlanmasıdır. 1992 yılında Rio’da toplanan Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma (Gelişme) Zirvesi ya da diğer adıyla Rio Dünya Zirvesi bugün iklim ve çevre politikaları alanında konuştuğumuz çoğu politik gelişmenin ilk adımı oldu. Bu zirvede alınan en önemli karar insanlığın gelişmeye devam edebilmesi için çevrenin de korunması gerektiğidir. Bu zirveye neredeyse tüm ülkelerin liderleri katılmıştır ve alınan kararlar bu liderlerin fikir birliğini yansıtır. Yalnız bu kararlar politik anlamda yaptırım gücü olmayan kararlar olduğundan aradan geçen zaman bu kararlara gerekli yaptırım gücünün nasıl sağlanacağına karar vermekle geçmiştir.

Rio Zirvesi’nde üç çevre anlaşması imzalanmıştır. İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi bu anlaşmaların en bilinenidir. Bu sözleşmenin temelinde iklim değişikliğinin sürdürülebilir kalkınmaya zarar vermeyecek seviyede kontrol altına alınması bulunur. Diğer iki sözleşme de Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ve Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi’dir. Bu iki sözleşme çevre açısından büyük önem taşısa da iklim değişikliği sözleşmesi kadar basında ve politikada yer bulamamıştır. Bu iki sözleşme bağlamında politika geliştirilmeye ve gelişmeler izlenmeye çalışılsa da bu sözleşmeler gündem yaratma konusunda başarılı sayılmazlar.
İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni tüm ülkeler imzalamıştır diyebiliriz. Bu sözleşme sera gazı salımlarının 1990 yılı seviyesinin altına düşürülmesini öngörmektedir. Bunun başarılabilmesi için gerekli olan mekanizmaların oluşturulabilmesi için de 1995 yılından itibaren ülkeler her senenin sonunda toplanarak o sene içerisinde katedilen yolu ve sonrasında atılması gereken adımları belirlerler. Bu toplantıya Taraflar Toplantısı (Conference of Parties - COP) adı verilir. 

1997 yılında Kyoto’da yapılan taraflar konferansında sera gazı indirimi açısından yaptırımı olan bir anlaşmaya varılmıştır. Bu anlaşma ülkeleri kabaca üç gruba ayırır:

Annex 1: Sera gazlarını indirim yükümlülüğü bulunan ülkeler
Annex 2: Sera gazlarını indirim yükümlülüğü yanında diğer ülkelerin azaltım yapmasına maddi yardım sağlayacak olan ülkeler
Annex B: Sera gazı indirim yükümlülüğü olmayan ancak salımlarını raporlamak zorunda olan ülkeler. 

Ülkemiz  Annex 1 ülkeleri arasında yer almaktadır. Son senelerde de Annex 1’den çıkıp Annex B’ye geçmek için çalışmalara başlamıştır. Kyoto Protokolü adı ile anılan bu anlaşma 2008-2012 yılları arasında Annex 1 ülkelerinin sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin altına düşürmelerini öngörür ama ABD bu anlaşmaya taraf olmadığından, Çin ve Hindistan gibi ülkeler de Annex B’de olduklarından iklim değişikliğini önlemeye ciddi bir katkı yapamamıştır.

2000 yılında toplanan Birleşmiş Milletler Binyıl Zirvesi (Millennium Summit) çevresel sorunlarla mücadele etmenin yanı sıra insani sorunlarla da baş etmeyi öngören Binyıl Kalkınma Amaçları’nı belirlemiştir. BM üyesi tüm ülkeler de bu amaçları gerçekleştirme yolunda karar almıştır. Bu amaçları şöyle sıralayabiliriz:

Aşırı yoksulluk ve açlığı yok etmek
Evrensel ilköğretimi sağlamak
Cinsiyet eşitliğini geliştirmek ve kadınları güçlendirmek
Çocuk ölümlerini azaltmak
Anne sağlığını iyileştirmek
AİDS ve sıtma gibi hastalıklarla mücadele etmek
Çevresel sürdürülebilirliği sağlamak
Kalkınma için küresel bir işbirliği kurmak

Bu amaçların gerçekleştirilmesi için 2000-2015 yılları arasındaki süre belirlenmiştir. Görüldüğü gibi bu hedefler kalkınmanın ekonomik yönünden çok insani yönüne odaklanmaktadır. Ülkemiz ve gelişmiş ülkeler açısından bakıldığında bu amaçlar büyük bir getiri sağlayacak gibi görülmemektedir çünkü gelişmiş ülkelerde bu sorunların önemli bir kısmı uzun süredir çözüme kavuşturulmuştur. Ancak özellikle Afrika’da bu amaçlara ulaşılması çabaları insanların yaşam kalitesinin artmasına büyük katkıda bulunmuştur. 

2009 yılı iklim değişikliği politikası açısından kaybedilmiş bir senedir. Kyoto Protokolü 2012 yılında sona ereceğinden bunu izleyen seneleri kapsayan bir anlaşmanın 2009 yılındaki Taraflar Konferansı’nda, Kopenhag’da imzalanması beklenmekteydi. Ancak özellikle gelişmiş ülkeler bu konuda bir anlaşmaya varamadıklarından Kyoto Protokolü 2012 yılında sona erdi ve bu sözleşmenin bir devamı olmadı.

Birleşmiş Milletler hem İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin devam ettirilmesine, hem de Binyıl Kalkınma Amaçları’nın 2015 ötesine taşınmasını sağlayacak çalışmalara devam etti. 2015 Eylül - Aralık ayları arasında bu iki konuda da önemli gelişmeler sağlandı. 

Önce 24 Eylül 2015’te New York’ta toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Binyıl Kalkınma Hedefleri’ni 2016 - 2030 yılları arasında taşıyan ve genişleten Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarını kabul etti. Bu sefer amaçlar sadece Afrika’yı değil tüm dünyayı ilgilendiren bir niteliğe bürünmüştü. Belirlenen 17 amacı şu şekilde özetleyebiliriz:

Fakirliğe son
Sıfır Açlık
Sağlıklı ve kendini iyi hisseden insanlar
Kaliteli eğitim
Cinsiyet eşitliği
Temiz su ve hijyen
Temiz ve ulaşılabilir enerji
Düzgün iş ve ekonomik büyüme
Sürdürülebilir endüstri, buluş ve altyapı
Eşitsizliklerin azaltılması
Sürdürülebilir şehirler
Sorumlu üretim ve tüketim
İklim Eylemi
Sudaki yaşam
Karadaki yaşam
Barış, adalet ve kuvvetli kurumlar
Amaçların gerçekleştirilmesi için ortaklıklar

Ülkeler bu amaçların tümünü birlikte yerine getirmek için anlaştılar. Yani, “bizim ülkemizde sadece teknoloji ve endüstri önemli, bizi sıfır açlık ilgilendirmez” diyemezsiniz. Bu amaçların her birinin yerine getirilip getirilmediğini ölçen ve çoğunluğu sayısal olarak ifade edilebilen 169 da hedef var. Ülkeler bu hedefleri belirleyen göstergeleri ölçüp raporlamak zorundalar. Mesela Eşitsizliğin giderilmesi amacı altındaki hedeflerden biri 2030 yılına kadar ülkenin alt %40 gelir grubundaki insan gelirlerinin ülke ortalamasının üzerinde artmasını sağlamak. Ülkeler her sene bu konuda attıkları adımları raporlamak ve her senenin sonunda alt %40 gelir grubundaki insanların gelirlerinin ne kadar arttığını bildirmek zorundalar. Bu bir Afrika ülkesi için olduğu kadar bir Kuzey Avrupa ülkesi için de gerekli. Bu açıdan bakıldığında Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları sürdürülebilirlik kavramının boşalan içeriğini yeniden doldurmayı da görev edinmiş durumda. Sürdürülebilir kalkınma artık sadece üçüncü dünya ülkelerinin problemi değil tüm ülkelerin birlikte ulaşmayı amaçladıkları bir ideal haline gelmek zorunda.

Bu amaçlar içerisinde iklim değişikliğinin ayrı bir yeri bulunuyor. Amaçların yerine getirilebilmesi ancak iklim değişikliğinin dizginlenebilmesi ile mümkün olacak gibi görünüyor. Bu nedenle de ülkeler arasında bir işbirliği oluşturulması son derece büyük bir önem taşıyor. Atmosfere saldığımız sera gazları herhangi bir ülkenin üzerinde birikmeyip tüm dünyaya yayıldığından herkesin bu problemi çözebilmek için elini taşın altına koyması gerekiyor. Ancak gelişmişliklerini senelerdir atmosfere saldıkları sera gazlarına da borçlu olan çoğu ülke bu avantajlarından vazgeçmek istemiyor. Bunun yanında gelişmekte olan ülkeler de gelişmiş ülkeler ellerini taşın altına koymadan adım atmak istemiyorlar. Dolayısıyla ortada çözülmesi neredeyse imkansızlaşan bir problem oluşuyor.

Bilim insanları kısaca atmosferin ortalama sıcaklığı Sanayi Devrimi öncesine göre 2oC’den fazla artacak olursa insanlığın ve doğanın büyük zarar göreceğini söylüyor. Şimdiye kadar 1 dereceden fazla ısınmış olduğumuz düşünülecek olursa daha ne kadar karbondioksit salabileceğimiz de kolayca hesaplanabiliyor. 2 derece artışın altında durabilmemiz için yaklaşık 800 milyar tondan daha az karbondioksit salma hakkımız var. Senede yaklaşık 40-50 milyar ton arasında karbondioksit saldığımıza göre ne kadar acilen harekete geçmemiz gerektiğini görmek zor değil.

Buna karşılık ülkeler 2015 yılı boyunca bu değişimi engellemek için ne yapmayı planladıklarını beyan ettiler. 2015 yılı Aralık ayında Paris’te toplanan Taraflar Konferansı da bu beyanlar çerçevesinde bir anlaşmayı kabul etti. Paris Anlaşması dediğimiz bu iklim anlaşmasına göre ülkeler kendi başlarına beyan ettikleri katkıları 2030 yılına kadar yerine getirmeyi kabul ettiler. Mesela ülkemiz 2030 yılına kadar 2015 yılındaki karbondioksit salımlarını yaklaşık 2.5 katına artırmayı planladığını ve eğer dış finansal kaynak sağlanacak olursa bunu azaltarak sadece yaklaşık 2 kat artırabileceğini taahhüt etti.

Tüm ülkelerin beyanlarını topladığımız zaman, herkes sözünü tutacak olsa bile dünyanın en az 2.7 derece ısınacağı hesaplanıyor. Buradan da ülkelerin bu beyanları uyumlu bir biçimde geliştirmedikleri ve esas hesabın iklim değişikliğini durdurmak olmadığı kolayca anlaşılabiliyor. Ayrıca gelişmekte olan ülkelerin bu hedefleri tutturabilmeleri için ihtiyaç duyulan kaynağın sağlanması için de senelik 100 milyar dolarlık bir fon oluşturulması konusunda anlaşma sağlandı. Ama anlaşmanın imzalandığı günden bu yana Yeşil İklim Fonu adı verilen bu fonda biriken paranın tamamı 10 milyar dolar civarında. Yani gelişmiş ülkeler de burada verdikleri yardım sözünü yerine getirmekten çok uzaklar. 

28 Eylül 2019 Cumartesi

Hava olaylarının şiddetindeki değişim iklim değişikliğinin bir sonucudur

Bilim konusunda bir şeyi çok iyi anlamamız gerekir: Bilim insanı çoğu konuda %100 emin değildir. %99 emin olduğunda %99.9 emin olmak için çaba gösterir. Siz “emin misin?” diye sorduğunuzda karşısında iki şapkası olan bir insan vardır. Bilim insanı olan şapkasını giydiğinde “kesin emin değiliz ama belirsizliği azaltmaya çalışıyoruz” cevabını verir. Gündelik yaşam şapkasını takacak olursa da “tabii ki eminiz” diyecektir. Mesela bir asansöre bindiğinizde o asansörün sizi sağ salim üst kata çıkartacağına emin misiniz? Şüphe ediyor olsanız zaten merdivenleri yürüyerek çıkardınız. Ama bu, dünyadaki asansörlerin hiç arıza yapmadığı ve yapmayacağı anlamına da gelmiyor. Bu nedenle teknik olarak “%100 eminim” demeseniz de gündelik anlamda “eminim” diyerek asansöre binersiniz.

Peki hiç sorgulamaya diğer taraftan başladınız mı? Yani “asansör doğal olarak güvenlidir ve ben asansöre güvenerek binerim, dolayısıyla asansörün güvenli olmayacağını düşünen biri bana bunu kanıtlamalı, o kanıtlayana kadar ben güvenli olduğuna inanırım” yaklaşımı neden doğal yaklaşımımız değil? İnsan hayatında genelde hep bu ikilem yaşanır ve biz kendimiz için doğal olan düşüncenin tehlikeli olandan sakınmak olduğunu düşünürüz. Bundan dolayı da bize gereken söz konusu “şeyin” tehlikeli “olmadığının” kanıtlanmasıdır.

Ne yazık ki bu genel yaklaşım ekonomik sistemin baskılarıyla çökmeye başlamıştır. Ekonomik sistem bazen tehlikeli olduğu apaçık ortada olan bir şeyden kazanç elde etmeye devam etmek istediğinden bizim o şeyin tehlikeli olup olmadığını araştırmamızı bile istemez. Araştırdığımızda da bizi “bu şeyin tehlikeli olduğuna emin misiniz?” şeklinde bir araştırma sorusuna mecbur bırakır. Bu araştırma şekli geçen yüzyılın ortalarında tütün kullanımı konusunda açık bir şekilde ortaya konmuştur. Eldeki tüm veriler tütün kullanımının sağlığa zararlı olduğu yönünde olmasına rağmen tütün endüstrisi bütün gücüyle “tütünün sağlığa zararlı olduğuna emin değilsiniz” sloganına sarılmıştır. Mahkemede görüşüne başvurulan bir bilim insanına “tütünün sağlığa zararlı olduğuna %100 emin misiniz?” sorusunu sorduğunuzda buna verilecek bilimsel cevap “%100 emin değiliz” olacaktır. Ama bu sorunun gündelik cevabı “eminim”dir. 

Oysa burada insanın ölümüne neden olabilecek kadar ciddi bir sorundan bahsediyoruz. Öyleyse soruyu neden böyle soruyoruz? Tütün mamullerini üreten kimsenin, ürettiği ürünün insan sağlığına %100 zararsız olduğunu kanıtlaması gerekmiyor mu? İşte burada kapitalist sistem sizin soruyu bu şekilde sormanıza izin vermiyor. Biri size diyor ki “gel şu uçurumdan atlayalım” ve siz “ölmeyeceğimize %100 emin misiniz?” yerine “ölme ihtimalimizin %100 olduğuna emin misiniz?” diye sorabiliyorsunuz ancak. Cevap “ölme ihtimaliniz %100 değil” olduğunda da siz buna güvenerek atlıyorsunuz. Bunun aptalca göründüğüne eminim ama ne yazık ki içinde yaşadığımız düzen bizi çoğu kez bu durumda bırakıyor.

İklim değişikliğinin bilimsel nedenleri alanındaki çalışmalar aslında 1896 yılında sona erdi. Svante Arrhenius (Greta Thunberg’in büyük büyük büyük amcası) atmosferdeki karbondioksit miktarını iki katına çıkartacak olursak dünyanın ortalama sıcaklığının da 5-6 derece artacağını bilimsel olarak ortaya koydu. Bundan sonra bilimsel konuşacak herhangi bir tanığı mahkeme sandalyesine oturtacak olsanız “atmosfere saldığımız karbondioksidin dünyayı ısıtacağına emin misiniz?” sorusuna vereceği cevap “evet” olacaktır. Bundan dolayı bu soru artık mahkemede sorulabilirliğini yitirmiştir.

Peki mahkemeye neden bu kadar taktık? Çünkü bundan 50 sene önce tütün sektörü kullanıcıların sağlık sorunlarından kolayca kaçabilirken bugün artık durum tam tersine dönmüştür. Bugün de kömür, petrol ve doğalgaz üreticileri sorumluluktan kolayca kaçarken 50 sene sonra durum tersine dönecektir. Bugün mahkemede “Antalya’da görülen hortumun iklim değişikliği nedeniyle meydana geldiğine emin misiniz?” sorusu sorulduğunda bilim insanları mecburen “tam emin değiliz” demek zorundadırlar. Ama burada bilim insanlarının asıl cevabı “eminiz” olmalıdır. Yalnız fosil yakıt sektörü sorunun oluşturulma şeklini kontrol altına aldığından başka türlü cevap vermek mümkün değildir. Bu iklim bilimi ile fosil yakıt üreticileri arasında yürütülen gizli bir savaştır ve çoğu iklim bilimci de bu savaşta normal bilimsel düşünceyi kullanarak kolayca tuzağa düşürülmektedir. Bunun en önemli nedeni sorunun sorulma şeklidir. Tehlikeli bir durumla karşı karşıya kaldığımızda o tehlikeyi yaratması neredeyse kesin olan bir olgu karşısında hala “bu olgunun tehlikeyi yarattığına emin misiniz?” diye sormak yerine “bu olgunun tehlikeyi yaratmadığına emin misiniz?” diye sorulacak olsa bilim insanları çok daha rahatlıkla cevap verebilecek durumda olacaklardır.

Bundan 50 sene sonra bir petrol şirketi mutlaka bir mahkemede “siz karbondioksit salan bir ürünü üretip satarak bu kasırganın oluşmasına ve bu kasırganın da 100.000 kişinin evsiz kalmasına neden oldunuz” suçlamasıyla karşı karşıya kalacaktır. Bu suçlamadan kurtulmanın tek yolu “bu kasırganın iklim değişikliği nedeniyle oluştuğunu kanıtlayamazsınız” savunmasıdır. Bu savunma da hukuktaki suçlu bulunana kadar suçsuzdur düşüncesinin bir karşılığıdır, yalnız bilim böyle çalışmaz.

Bilim der ki: İklim değişikliği dünya atmosferinin ısınmasına neden olur. Isınan atmosferdeki tüm moleküller bu ısıyı eşit biçimde paylaşırlar. Bu moleküllerin hareketlerinden oluşan hava olayları da bu moleküllerin her birinin hızına, yani ısı enerjisine bağlıdır. Siz bu ısı enerjisini artırdığınız zaman molekülün hızı değişecek, belki de bu değişim bundan bir ay sonra binlerce kilometre uzakta bir kasırganın şiddetlenmesine neden olacaktır. Buna “kelebek etkisi” denildiğini biliyorsunuz. Bundan dolayı da kanıtlanması gereken o kasırganın oluşumunda bu kelebeğin kanatlarını çırpmasının ya da bir molekülün hızının artmasının herhangi bir etkisi olamayacağıdır. Mahkemede “atmosferdeki tüm moleküllerin hızlarının az da olsa artmasının bu kasırganın oluşmasında bir etkisi olmadığına emin misiniz?” diye sorulduğunda bilimsel cevap “kesinlikle emin değiliz” olacaktır. Yani iklim değişikliğinin hava olaylarının oluşmasına etki etmediğini göstermeniz imkansızdır. Ama ne yazık ki kapitalist sistem sizi soruyu diğer yönden sormak zorunda bırakınca problemin ne derece büyük olduğunu görmekte zorluk çekiyorsunuz. Şimdilik şu bilin yeter: Hava olaylarının şiddetindeki değişim iklim değişikliğinin bir sonucudur. 

27 Eylül 2019 Cuma

Seller ve Altyapımız

Dünya'nın atmosferi bizim kömür, petrol ve doğalgaz yakarak salınmasına neden olduğumuz karbondioksit nedeniyle ısınıyor. Bu ısınmanın etkilerini iklim değişikliği olarak adlandırıyoruz. Dünya ne kadar çok ısınırsa denizlerden o kadar fazla su buharlaşıyor. Bu su buharı atmosferde kalmayacağından bir noktada kar veya yağmur olarak toprağa geri dönüyor. Kolayca anlayacağımız üzere iklim değişikliği pek çok bölgenin hızla ısınmasına neden olsa da her yere düşen yağışın azalmasına ve Dünya'nın kuraklaşmasına neden olmayacak. Yalnız gelecekte toplam yağış fazla azalmayacak olsa da dağılımı ve şekli önemli değişiklikler gösterecek.

Eskiden “yaz yağmuru bu, ıslatır, geçer” derdik. Artık günümüzde yazın yağan yağmurdan çekinmeye başladık çünkü yaz yağmurları sağanak şeklinde yağmaya başladı. Bir yağmurdan bir sonraki yağmura olan süre gittikçe artıyor ve sonunda gelen yağış kısa süreli sağanak şeklinde oluyor. Bu tür yağışlar, daha da şiddetlenerek, gelecekteki normalimiz haline gelecek. Yani eskiden karşılaştığımız ıslatıp geçen yaz yağmurları mazide kaldı ve bu yaz sağanaklarına alışmak zorundayız. Bundan sonra eskiden bir yazda düşen yağış artık iki saatte düşüyor olacak. Önemli olan ise bu durum karşısında hazırlıklı olabilmek.

Ülkemizin çoğu bölgesi iklim değişikliği nedeniyle alışılanın ötesinde yağış alacak. Bu durumdan en fazla etkilenen de denize yakın kesimler olacak. Doğal olarak yaz yağmurları daha çok denizden buharlaşan su ile beslendiğinden özellikle deniz kıyısı bölgelerde ani ve şiddetli yağışların görülmesi olasılığı gittikçe artmaktadır. Çoğumuz şehirlerde yaşadığımız için pek fark etmiyoruz ama şehirler karaların çok küçük bir kısmını kaplar. Şehirlerin dışında uzun kuraklıklar sonunda susuz kalan toprak ani yağışlarda suyu fazla ememediğinden düşen yağışın önemli bir kısmı yer altına sızmadan akışa geçer. Şehirlerin büyük kısmı da yollar ve betonla kaplı olduğundan  yağmurun toprağın altına sızma şansı zaten yoktur. Bundan dolayı şehirlerde ve kırsal kesimdeki yağış doğaya fazla zarar vermese de insanların kurduğu altyapıya büyük hasar verebilme kudretine sahiptir.

Bu durum karşısında yapılması gereken en önemli şey doğaya saygı duymaktır. Doğayı ıslah edemezsiniz, doğa sizi eninde sonunda ıslah eder. Bu nedenle doğayı kontrol etme sevdamızı bir kenara koyarak doğanın hışmından nasıl korunabileceğimizi düşünmeye başlamamız gerekiyor. 2009 yılında yaşadığımız Ayamama felaketi doğayı ıslah edebileceğimize inanmamız nedeniyle meydana gelmiştir. Ayamama Deresi binlerce yıldır sakince denize akan bir dereydi. Ama çevresindeki yapılaşma artınca bu dereyi “ıslah etmemiz” gerekti. “Islah etmek”ten anladığımız ise derenin normal yatağını bir kanalın içine almaktır. Bu kanalın genişliğini ve derinliğini hesap ederken öncelikle ekonomi, sonra da meteoroloji işin içine girer. En kolay çözüm kanalı olabildiğince geniş ve derin yapmaktır ama bu hem pahalıya mal olur hem de kıymetli arazilerin kaybına. O zaman meteorologlara dönüp sorarız “Bu dereden 100 yıllık bir sürede geçmiş en fazla su miktarı ne kadardır?” diye. O dereden sadece 100 yılda bir geçebilecek kadar suyu hesaplayıp kanalı buna göre tasarlarız eğer işimizi ciddi yapıyorsak. “100 yıla kim öle kim kala, bu dere 20 sene taşmasa bize yeter” diyorsak daha fazla arazi kazanırız, kanal da daha ucuza mal olur.

Burada iki önemli problemimiz var. İlki biraz teknik: Çoğu dere için elimizde 100 senelik akış değerleri yok. Dolayısıyla elimizdeki kısıtlı veriden en fazla ne kadar su akmış olabileceğinin tahminini yapmaya çalışırız ve bu tahmin bazen doğru çıkmayabilir.

İkinci problem ise çok daha önemli. Geçmiş 100 yılı düşünerek yaptığınız herhangi bir plan gelecekteki 100 yılda çalışmayacaktır. Ne düşen yağış miktarı, ne deniz seviyesi, ne de rüzgar hızı geçmişteki gibi olacak. Dolayısıyla da planlama yaparken meteorolojiye danışma çağı artık ne yazık ki geçti. Artık meteorolojinin verdiği cevapları bölgesine göre 2, 3, 5 veya 10 ile çarpmamız gereken bir çağa girdik. Bu cevapları kaçla çarpmamız gerektiğini öngörmek de bize apayrı bir görev veriyor.

Bunun yanında büyük şehirlerimizin bir problemi daha var. Bu şehirlerin içme suyu bazı durumlarda yüzlerce kilometre öteden getirilirken bu şehirlere düşen yağmur suyu da kanalizasyon ile birlikte taşındığından hem taşkınlara yol açıyor, hem de çoğu zaman şehrin su kaynaklarına katkıda bulunmadan deşarj ediliyor. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki maddi sıkıntılar nedeniyle hatalı planlanan altyapıları geçen zaman içerisinde de kimse ayırmaya cesaret edemediğinden sorun neredeyse çözülemez hale gelmiş. Oysa atık suları yağmur suyundan ayrı toplayacak olsak hem şehirlerin su ihtiyacına destek oluruz, hem de taşkınları engelleyebiliriz. Yalnız böylesi bir altyapı çalışması için çoğumuzun yaşadığı sokağın kazılması gerekiyor. Her yağmur yağdığında “ah şu altyapı” demek çoğumuza kolay geliyor. Ancak biri gelip yaşadığımız sokağı üç ay kapatacak olsa çoğumuz rahatımız bozulduğu için yeri yerinden oynatırız. Ne yazık ki altyapı sorunlarını çözmenin başka bir yolu da yok.

Sonunda bir de iyi haber var: 2050’de yaşayacak şehirli nüfusun yaşayacağı yerlerin yarısı henüz inşa edilmedi. Buraların inşasında eskiden beri yapılan hatalar tekrarlanmazsa her yağan yağmur sele veya taşkına dönüşmez. Çözümler var, yeter ki geçmişte yapılmış hataları tekrar etmekte ısrarcı olmayalım. Özellikle iklim değişikliğinin şehircilik problemlerine eklenmesi gelecekte hayatımızı çok daha zorlaştıracağı için şehir planlamasını çok dikkatli biçimde yeniden düşünmeliyiz.

29 Ağustos 2019 Perşembe

Kutuplar eridiğinde geri dönülemez yola girmiş olacağız

Geçtiğimiz haftalarda iklimle ilgili kötü haberlerin önemli bir kısmı kuzeyden geldi. Önce Grönland’da şimdiye kadar hiç görülmemiş biçimde bir erime olduğu haberini okuduk. Sonra da Rusya’nın kuzeyinde sönmek bilmeyen yangınlar olduğunu duyduk. Hepimizin aklına aslında benzer şeyler gelmiştir: “Kuzeyin soğuk olması gerekmiyor muydu? Nereden çıktı bu yangınlar? Grönland’ın erimesi de nasıl oluyor?”

İklim değişikliği dünyanın her tarafını değişik biçimde etkiliyor. Bu etkiler gündelik yaşam içerisinde kolayca algılayabileceğimiz biçimde de olmayabiliyor üstelik. Kutup bölgeleri de kolayca anlayabildiğimiz ve alışık olduğumuz yerler değil. Oysa kutup bölgeleri belki de gezegenimizdeki tüm canlılığın geleceğini belirleyecek öneme sahip. Bundan dolayı da en azından bu bölgenin temel özelliklerini ve iklim değişikliğinin kutuplarda neden özellikle önemli olduğunu belirtmek istedim.

Öncelikle iki kutup bölgesinin birbirinden çok farklı özellikleri olduğunu bilmemiz gerekiyor. Kuzey Kutbu bir okyanusla kaplıdır. Bir yanda Kanada ve Alaska, diğer yanda da Rusya’nın arasında sadece derin bir deniz vardır. Bu deniz senenin büyük bölümünde tamamen buzla kaplı olduğundan bize arada kara parçası varmış gibi gelir ama aslında denizin üzerinde ortalama kalınlığı sadece 3 metre olan bir buz tabakası bulunur. Buna karşılık Güney Kutbu üzerinde epey büyük kara parçası bulunur. Bu kara parçasının üzerinde de kalınlığı yer yer beş kilometreye yaklaşan çok kalın bir buz katmanı vardır.

Tropiklerde ısınan deniz suyu Gulf Stream dediğimiz bir akıntıyla Atlantik Okyanusu’nda kuzeye doğru hareket eder. Bu sıcak su akıntısı yanından geçtiği Avrupa’nın batı kıyısını da ısıtarak kuzeye çıkar. Güneyde ise Antarktika’yı kemer gibi saran bir soğuk su akıntısı bulunur. Bu soğuk su akıntısı tropiklerden gelen sıcak suyun Antarktika’ya ulaşmasına izin vermez.

Anlaşıldığı üzere, Dünya’nın iki kutbunun birbirine benzer davranmasını beklememeliyiz. Bu iki kutbun ortak özelliği üstlerindeki hava ısındığı zaman yüzeyden erimeye başlamalarıdır. Dünya’nın atmosferi kutuplar üzerinde daha ince olduğundan bu ince atmosferin sıcaklığının değişmesi de atmosferin daha kalın olduğu Ekvator bölgesine oranla daha kolaydır. Yani atmosferin her yerine fazladan %1 enerji versek, atmosferin daha ince olduğu kutupların sıcaklığı Ekvator’a oranla daha fazla yükselir.

Bunun dışında, daha soğuk olan hava her zaman daha az su buharı taşıyabilir. Daha az su buharı taşıyan havayı ısıtmak da daha çok su buharı taşıyan havayı ısıtmaktan daha kolaydır. Ayrıca sıcak havanın ısısının bir kısmı da deniz suyunu buharlaştırmaya harcanır. Oysa buzu eritmek suyu buharlaştırmaya kıyasla çok daha az enerji gerektirir. Bu nedenlerle atmosferin her noktasına eşit miktarda ısı versek, kutupların sıcaklığı Ekvator’un sıcaklığına oranla çok daha fazla artar.

Ama tüm bunların ötesinde hepimizin bildiği gibi, koyu renkler ısıyı emer, açık renkler ise yansıtır. Kuzey Kutbu’nu kaplayan 3 metrelik buz tabakası yer yer eridiğinde altından görünmeye başlayan deniz koyu laciverttir. Yani beyaz renk gidip yerini lacivert renk aldığında daha fazla ısı tutulmaya başlanır, bu da Kuzey Kutbu’nun Ekvator’a göre çok daha hızlı ısınıyor olmasının temel nedenidir. 

Grönland üzerinde ise eriyen su ufak göletler oluşturur. Bu ufak göletler buzun bembeyaz yüzeyini mavi havuzlarla kaplayarak yüzeyin daha da hızlı erimesine neden olurlar. Sibirya ve Kanada’nın kuzeyinde eriyen karların altından çıkan yeşil ormanlar da ortamın normalden fazla ısınmasına neden olur. Tüm bu unsurları birleştirdiğimizde kutupların ısınmasının orta enlemlere oranla ne derece daha tehlikeli olduğunu kolayca anlayabiliriz. Eriyen buzun altından lacivert deniz görünmeye başladığında o denizi tekrar dondurmak için kutuptaki havanın her geçen sene biraz daha soğuk olması gerekirken tam tersi durumla karşılaşıyoruz. Hava her geçen sene bir önceki seneden daha sıcak olduğundan daha fazla buzun donması yerine erimesiyle karşılaşıyoruz.

Kuzey Kutbu’ndaki buz miktarı Eylül ayında, yani uzun yaz mevsiminin sonunda kapladığı alanla belirlenir. Bu sene buzun kapladığı bu alanın tarihte ölçülmüş en düşük seviyeye düşeceği düşünülüyor. Bu da bize iklim krizinin artık kontrolden çıkmaya başladığını gösteren örneklerin belki de en önemlisidir.

23 Ağustos 2019 Cuma

Mutfaktaki Tercihlerimiz İklim Değişikliğini Nasıl Etkiliyor?

Uzun süren bir hazırlık döneminden sonra IPCC bu hafta “İklim Değişikliği ve Arazi” raporunu yayınladı. Bu rapor iklim değişikliği ile ilişkili çölleşme, toprak bozunumu, sürdürülebilir arazi kullanımı, gıda güvenliği ve toprağı işlemeyle alakalı sera gazı salımlarını ele alıyor. 

IPCC raporuna göre dünyadaki buzla kaplı bölgeler hariç karaların %70’i insanlar tarafından kullanılıyor. Tarım için kullanılan su miktarı ise tüm tatlı su kullanımımızın %70’ini oluşturuyor. Bu kadar çok toprak kullanmamıza ve bu kadar çok su harcamamıza rağmen ürettiğimiz gıdanın %25-30’u bozulduğundan çöpe gidiyor. Çöpe giden bu organik madde de çürüdüğünde atmosfere ayrıca sera gazı salınmasına neden oluyor. Tarım ve ormancılık genel olarak bakıldığında tüm sera gazı salımlarımızın %23’ünü oluşturuyor. Bu kadar büyük kaynaklar kullanılmasına rağmen hala dünyada yeterli beslenemeyen insan sayısı 821 milyon civarında. Buna karşılık aşırı kilolu insanların sayısı da 2 milyarı aşmış durumda. Bu problemin geneline baktığımızda doğru yolu bulmamız için ciddi değişiklikler yapmamız gerektiği de kolayca ortaya çıkıyor. 

Ekonomik sistemin çarkına dahil olması gereken insanlar günlük kalori ihtiyaçlarının çok ötesinde bir miktar karbonhidrat ve yağ ile beslendiklerinde toplumun genelindeki aşırı kilolu insan sayısı da giderek artıyor. Diğer unsurların yanında karbonhidrat beyni mutlu tuttuğu için bu kişiler sistem içerisinde üstlerine düşen görevi genelde ses çıkartmadan yerine getirip günlük yaşamlarına devam ediyorlar. Ekonomik sistemin onlardan fazla bir beklentisi olmadığından Afrika’nın büyük kısmı ve Güneydoğu Asya’da yaşayan milyonlar ise ihtiyaç duydukları besine ulaşmakta zorluk çekiyorlar. Dolayısıyla sera gazı salımlarımızın neredeyse dörtte biri beslenmemiz için harcansa da ne tam ne de düzgün beslenebiliyoruz, bunun ötesinde bir de ürettiğimiz besinin neredeyse üçte biri çöpe giderek ayrıca sera gazı salınmasına neden oluyor.

Bunların yanında besin üretimi sadece sera gazı salımına da yol açmıyor. Tarım önemli miktarda tatlı su kullanımı da gerektiriyor ve dünyanın pek çok noktasında bu su vahşi sulama yöntemleriyle neredeyse boşa harcanıyor ya da ülkemizde olduğu gibi pompalarla yenilenebilir bir kaynak olmayan yer altından çekiliyor. Aşırı kullanılan suni gübre yağmurlarla birlikte derelere, oradan da deniz ve göllere taşınarak oradaki ekosistemin zarar görmesine yol açıyor. Çoğu yerde kullanılan tarım ilaçları da benzer şekilde akarsulara ve yer altı sularına katılarak tüm canlılık açısından önemli bir tehdit unsuru oluşturuyor.

Herhangi bir besin ürününün tohum aşamasından midemize girene kadarki yolculuğunu ve bu yolculuğu sırasında doğaya verdiği hasarı ölçmek kolay bir çalışma değil, özellikle de sofraya oturduğumuzda tek yediğimiz şey ekmek değilse. Bir ülke mutfağının ayak izini ölçmek ise iyice karmaşık bir problem halini alıyor. Bu hafta Climatic Change dergisinde yayınlanan makalede Danimarkalı bir grup bilim insanı Danimarkalıların mutfağı üzerine bu çalışmayı yapmışlar.  

Yaşam Döngüsü Analizi konusu olan nesneyi üretime başlanan ham maddeden alarak tüketildiği ana kadar takip eder ve bu nesnenin çevreye verdiği etkiyi hesaplar. Genelde çevreye verdiği etki tüm çevresel etkisinin %1’inden az olan unsurlar hesaba katılmaz. Mesela, makarna için bir hesap yapacak olursak, bu hesabın makarna fabrikasında çalışan işçileri fabrikaya getiren servis aracının yaptığı karbondioksit salımını da içermesi gerekir. Ancak bu salımın etkisi toplam karbondioksit salımının %1’inden daha az olduğundan hesaba katılmaz. Ayrıca sadece sera gazı salımları değil, bu nesnenin üretim-tüketim arasındaki yolculuğunun denizdeki yaşama verdiği hasardan ozon tabakasının delinmesine kadar yaptığı tüm katkı etki kimyasal ve fiziksel bazda hesaplanır. Dolayısıyla bir besin maddesinin iyi ya da kötü olduğuna karar vermeden önce bu etkilerin tümünü hesaba katmakta büyük yarar vardır.

Danimarka mutfağı bol şeker, yağlı süt ürünleri, kırmızı et ve az miktarda meyve ve sebzeden oluşmaktadır. Etçil bir mutfak günde en az iki öğün et yiyen, vejetaryen hiç et yenmeyen, vegan mutfak ise vejetaryen eksi süt ürünleri ve bal olarak tanımlanıyor bu çalışmada. Etçil mutfakta beslenen bir kişinin senelik karbon ayak izi 1.83 ton olarak hesaplanmış. Danimarka mutfağı kişi başı, senelik 1.59 ton, ortalama Avrupa mutfağı 1.45 ton, vejetaryen mutfağı 1.37 ton, Akdeniz mutfağı 1.04 ton ve vegan mutfağı da 0.89 ton karbondioksit salımına neden oluyor.

Çok kaba bir hesapla, herkesin ortalama bir Avrupalı gibi besleneceğini kabul edip bu mutfağı vegana çevirecek olsak atmosfere senede 4.3 milyar ton karbondioksit salınmış olunur. Yalnız bu hesapta tüketilen tüm ürünler yerel olarak üretilmiş. Et Arjantin’den, tofu Kore’den geliyorsa hesaplarımızın tümüne bunları da eklememiz gerekir.

Sonuç olarak şunu unutmamalıyız: Kırmızı et tüketimi, beyaz et tüketiminden daha fazla karbon salımına ve kaynak kullanımına yol açar, özellikle bugünkü tarımsal ekonomi içerisinde. Beyaz et tüketimi de tahıl tüketimine oranla daha fazla sera gazı salımına neden olur. Tüm bunların içinde en temel çözüm daha az hayvansal gıda tüketmektir VE daha az gıdanın bozulması için çaba sarf etmektir VE daha fazla yerel besin satın almaktır.

14 Ağustos 2019 Çarşamba

Yok Oluşa İsyan

Dünya’da hayat hep böyle değildi. Kimi zamanlar canlılar rahat bir yaşam sürerken bazen de büyük felaketler canlıların çoğunu yok etmiş. Hikayemizin başlarında, bundan 580 milyon yıl önce Kambriyan Patlaması denen bir süreçte canlılar dünyanın tamamına egemen olmuşlar, sonra da dünyadaki hayatta dönem dönem ciddi sorunlar yaşanmaya başlamış. 

İlk olarak yaklaşık 443 milyon yıl önce o zaman dünyadaki büyük kara parçası olan Gondwana kıtası güney kutbuna yerleşip buz tutunca deniz seviyesi hızlı bir biçimde düşmüş. Deniz kıyılarına yakın yerlerde yaşayan canlıların çoğu ciddi biçimde zarar görmüş. Bu yok olma olayında dünyadaki canlı türlerinin %86'sı dünya üzerinden silinmiş. 

Benzer bir küresel soğuma olayı yaklaşık 359 milyon yıl önce Devonyan döneminin sonunda yaşandığında dünyadaki tüm canlı türlerinin %75'i yok olmuş. 

Kendisini bir kez daha yenileyen hayat bu kez de Sibirya'da oluşan dev yanardağların etkisiyle 251 milyon yıl önce en büyük yok olma olayını yaşamış. Permiyan dönemindeki bu olayın temel sebebinin atmosferdeki H2S ve CO2 oranlarındaki ani ve ciddi artış olduğu düşünülüyor. Bu olayın sonunda dünyadaki canlı türlerinin %96'sı yok olmuştu. 

Bu olayların her birinden sonra canlıların kendisini yenileyip dünyaya egemen olması on milyonlarca yıl kadar almıştır. Permiyan yok olma olayında kendini toparlayan hayat, 200 milyon yıl önce Triasik dönemde Orta Atlantik çukurundan çıkan mağma ile atmosferdeki CO2 artınca türlerinin %80'ini kaybetmiş. Ama bu olay yeni gelişmekte olan dinozorların önünü açtı ve yeryüzünde bu dev hayvanların egemenliği başladı. Bu egemenliğe yaklaşık 65 milyon yıl önce Kretase döneminde Dünya’ya çarpan bir göktaşı son vermiş, dinozorlarla birlikte dünyadaki canlı türlerinin %76'sı yok olmuştur. 

Yukarıda kısaca saydığımız beş yok olma olayının her birinde dünyadaki canlı türlerinin en az %75'i yok olmuştur. Bu sebeple bu beş olaya beş ana yok olma olayı deniliyor. Yalnız bir noktada dikkatli olmak gerek! Bu olaylar sırasında canlıların %75’i değil, canlı TÜRLERİNİN %75’i yok oldu. Bunun anlamı canlıların belki de %99’unun öldüğü, ama herhangi bir türden z sayıda üye kalsa bile onların tekrar üremeye devam ettikleridir.

Canlıların yok olması denince hepimizin aklına her daim kutup ayıları geliyor. Ancak durum kutup ayılarından çok daha vahim, çünkü birileri konuyu hep kutup ayıları bağlamında ele alarak gerçeklerin üzerine kalın bir perde çekiyor. Kutup ayılarının yok oluş kavramının simgesi olarak kullanılması son derece sakıncalı bir yaklaşımdır çünkü problemi günlük hayatımızdan uzaklaştırarak aşina olmadığımız kutuplar gibi bir yere taşır. Bu şekilde de çevremizde yaşayan ve kayıp olduklarını fark bile etmediğimiz sürüyle canlı türü bu sis perdesi ardında kolayca kaybedilebilir. 

Nesli tükenmiş canlı türleri için yapabileceğimiz bir şey kalmadığı için onları bir kenara ayırıp kritik biçimde tehlikede olan canlılara bakacak olursak şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşıyoruz. Bu listedeki canlılar kutup ayıları gibi uç bölgelerde yaşayan sadece belgesellerde göreceğimiz hayvanlar değil. Mesela mavi yüzgeçli ton balığı artık tehlikededir. Bu balığın neslinin tükenmekte olmasının temel sebebi en sevilen suşi türlerinin bu balığın etinden yapılıyor olması. Eskiden Karadeniz ve Hazar Denizi'nde de avlanan ton balığı artık sadece Atlantik Okyanusu'nda bulunuyor, oradaki avlanma miktarlarıyla da neslinin 2022 yılında tükeneceği öngörülüyor. Benzer şekilde mersin balığı da Karadeniz'de bulunmuyor artık, dünya genelinde de sayıları çok azaldığı için bu listede yer alıyor. 

Bu örneklerden rahatça anlayabileceğimiz üzere dünya üzerindeki 7.6 milyar insan kendilerine yer açmak ve beslenmek için pek çok canlı türünün sonunu getiriyorlar. Bu yolun sonu artık gelmek üzere, bunu bilerek yaşamak zorundayız. IPCC raporlarına göre, şu andaki yaşam tarzımıza devam edecek olursak dünyadaki canlı türlerinin %75'i önümüzdeki 240 sene içerisinde yok olacak. Bunu daha anlaşılır bir şekilde söyleyecek olursak; insanlık, 400 sene içerisinde dünyadaki canlılara 65 milyon yıl önce çarpan meteorun verdiği kadar zarar vermiş olacak. O meteor çarptığı zaman dünyaya dinozorlar egemendi ve 10 km çapındaki bir kaya parçası egemen türün sonunu getirdi. Bu açgözlülükle devam edecek olursak dünyada şu anda egemen olan türün sonunun gelmesi için bir meteora ihtiyaç olmayabilir. 

Bilim insanları artık net bir biçimde beş büyük yok oluştan sonra ortaya çıkarttığımız altıncı yok oluş içinde yaşadığımız konusunda fikir birliğine varmış durumdalar. Biz günlük hayatımızı bu şekilde sürdürdüğümüz müddetçe hayatın bağlı olduğu canlı türlerini de kaybediyoruz. Bu kayıpların bir kısmı bilinçli bir şekilde gerçekleşiyor, mavi yüzgeçli ton balığından olduğu gibi. Bir kısmı da hiç istemememize rağmen özellikle kullanılan tarım ilaçları yüzünden oluşuyor. Özellikle arıların kaybı yakın gelecekte  içinde yaşadığımız ekosistemin en büyük sorunlarından biri olacaktır. Tüm bu canlı türlerini yok ettikten sonra mutlu bir şekilde yaşayabileceğimizi düşünmek ancak fazla bilim kurgu okumuş olanlarımızın hayal edebileceği bir şeydir. Diğerlerimiz ise bu kayıplara karşı isyan etmek zorundadır çünkü diğer canlılar gittikten sonra emin olun sıra bize gelecek. Bu isyan bir egemene karşı isyan değildir, bu biz de dahil gezegenimizdeki tüm canlıların yok oluşuna bir isyandır.