13 Temmuz 2021 Salı

Yeni duyanlar için iklim modellemesi

Uzun yıllar fizikten biyolojiye değişik sistemlerin modellemesi alanında çalıştıktan sonra son 15 senedir neredeyse tamamen iklim modellemesi alanında bilimsel veri üretmeye çalışıyorum. Bu modellerin çıktılarını ilk elime aldığımda genellikle birkaç gece uyumam mümkün olmuyor çünkü geleceğimiz hiç de güzel durmuyor. Gene de bu çıktıları insanlarla paylaştığımızda aldığımız tepki çoğunlukla “abartıyorsunuz, bu kadar da kötü olmaz” şeklinde oluyor. Oysa durum tam tersi ve gerçeğin modellerden daha da kötü olabileceğini yavaş yavaş algılamaya başlıyoruz.

Geçtiğimiz hafta Kuzey Amerika’nın batısında sıcaklıklar normallerin çok üzerinde seyretti. Hatta bunu daha da açık olarak ortaya koymak için şunu söylemek gerekir: Pek çok yerde sıcaklık rekorlarından 4-5 derece yüksek sıcaklıklar ölçüldü. Yani daha önce ölçülen en yüksek sıcaklık 44.6 derece iken bu sefer 49.6 derecelik bir sıcaklığın ölçüldüğü yerler oldu. Kanada’nın batı kıyısında neredeyse 50 derecelik sıcaklıklar görüldü. Buna kuraklık da eklendiğinde çoğu bölgede söndürülmesi kolay olmayan yangınlar görülmeye başlandı. 

Sadece Kuzey Amerika’da değil aynı dönemde Rusya, İran ve Pakistan’da da sıcaklık rekorları kırıldı. Pakistan'da, İndus Nehri deltasında ıslak termometre sıcaklığı 33 dereceyi buldu. Islak termometre sıcaklığının 35 derece olması ciddi bir sağlık sorunudur, milyonlarca insanın ölümüne yol açabilir. Bu noktaya çok yakınız. Madagaskar’daki kuraklık milyonlarca insanın aç kalmasına yol açacak boyutlara ulaştı.

Tüm bu olayları iklim modelleri öngörebildi mi? Ne yazık ki hayır! Bu olayların tümü modellerin öngörülerinden çok daha kötü sonuçları olan bir durumu beraberinde getirdi. Peki iklim modelleri neden iyimser kalmaya başladı? Size bunu elimden geldiğince basit biçimde anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle iklim modelleri çok detaylı olsalar da basit iki düşünceye dayanırlar. Bunların ilki Dünya sistemlerinin gelecekte de geçmişte olduğu gibi çalışacağıdır. Yani karalar ve denizler oldukları yerlerde duracak, bitki örtüsü fazla değişmeyecek, okyanuslar gene de atmosferdeki sera gazlarının önemli kısmını emmeye devam edecek gibi. İkinci düşünce de modellerin içinde en önemli bilinmeyenin insanların atmosfere ne kadar sera gazı salacakları olduğudur. Dolayısıyla yapılan tüm iklim modelleri çevremizin fazla değişmeyeceği ve ana değişkenin insanların vereceği kararlar olduğu kabulüne dayanır.

İnsanlar da çeşitli anlaşmalarla iklim krizine “dur” diyor gibi yaptıklarından politikacılar halkı ürkütmemek için hepimizin mükemmel davrandığımız ve fazla sera gazı salmadığımız modelleri öne çıkarırlar. Bunun da üzerine şimdiye kadar atmosfere saldığımız karbondioksidi de emebileceğimiz teknolojilerin ileride var olabileceğini düşünerek davranır ve iklim modeli çalıştıranları da bu yönde modeller üretmeye zorlarlar.

Sonuç olarak, şu anda elimizdeki modeller, bir yanda doğanın karşımıza çıkarabileceği müsilaj gibi sürprizleri hesaba katmazlar, öte yandan da insanların doğaya hep cici davranacağını kabul ederler. Bildiğiniz gibi bu iki öngörü de doğru değildir.

Doğadaki sistemlerde birçok kırılma noktası vardır. Mesela sıcaklık düşükken ormanlar atmosferden karbondioksit emerler, ancak sıcaklık belirli bir seviyenin üzerine çıktığında ormanlar karbondioksit emmeyi bırakıp aksine karbondioksit salmaya başlarlar. Buna benzer durumları modellerin içine katabilmek çok zordur ve bilim insanları hazırladıkları her yeni modelde doğanın karşımıza çıkardığı yeni sürprizleri de hesaba katarak modelleri geliştirmeye çalışırlar. Ancak en önemli problemimiz, karşımıza çıkan bu sürprizlerin hiçbirinin olumlu yönde olmamasıdır. Milyonlarca yıldır bir denge kurmuş olan doğanın dengesini bozdukça doğa da buna kendi sınırları içerisinde tepki veriyor. Bizler ise hayatımızı sanki doğa hiç tepki vermeyecekmiş gibi sürdürüyoruz. 

Artık insanlık doğanın öngörülemez olduğu bir çağa girdi. Özellikle gelecek 100 yılda göreceklerimiz geçmiş 100 yılda gördüklerimizden çok farklı olacak. Bu nedenle de “buralar hiç o kadar sıcak olmaz” ya da “buralarda her mevsim yağış olur” demeyi bırakarak tüm bu değişikliklere uyum sağlayacak bir yaşam biçimine evrilmemiz gerekiyor. ACİLEN.

7 Temmuz 2021 Çarşamba

Gezegenin Sorumluları

Bundan 5 milyon yıl önce insan bugünkü durumundan çok farklıydı. Gezegendeki değişik türlerin içinden sadece bir tanesiydik, hem de fazla dikkat çekici bir tür de değildik. Diğer canlıları avladığımız kadar kendimiz de diğer avcıların avı olduk. Çoğu bağlamda sıradandık ve gezegenimiz de bir denge içerisindeydi. Gelip geçen Buzul Çağlarına bile canlılar uyum sağlamışlardı. Ancak akıllı insan evladı yavaş yavaş zekasını kullanarak diğer canlıların önüne geçti. Bu uzun sürmüş olsa da son 100 bin sene insanlığın gezegene egemen olabileceğinin sinyallerini ortaya koyuyordu.

Yalnız gene de arada olan felaketler insanları gafil avlayabiliyordu. Tam “ortalık ısındı” diyerek gezegene yayılmaya başladığımızda patlayan bir yanardağ insan neslini neredeyse yok oluşun kapısına kadar getirebiliyordu. Ancak sonunda son Buzul Çağı da sona erdi ve gezegenimiz epey zamandır görülmemiş düzenli bir iklime kavuştu. Bunun sayesinde de insanlık 200 bin kişiden 7.8 milyara tırmandı ve gezegene her bakımdan egemen oldu.

Şimdi hepimiz bir yol ayrımındayız. Son birkaç bin seneye kadar biz bu gezegendeki türlerden sadece biriydik. Oysa bugün bu türlerin tamamının varlığına egemen bir noktadayız. Eğer istersek bir türü yok edebilir ya da nesli tükenmiş bir türü geri getirebiliriz. Bu da bize son derece büyük bir sorumluluk veriyor. Artık bizler bu gezegenin sakinleri değil sorumlularıyız. 

Sorunumuz ise aslında çok basit: Ne yazık ki arada hızla geçen birkaç bin yıl bize bu büyük sorumluluk hakkında düşünecek vakit tanımadı. Biz hala kendimizi bu gezegendeki türlerden biri ve en üstünü olarak konumlandırıyoruz. Durum böyle olunca da kendimizi egemen olarak kabul edip gezegenin geri kalanına olan sorumluluğumuzu üstlenmeyi kabul etmiyoruz. 

Geçen hafta Avustralya’da kedilere sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Bu belki de sorumluluk alma konusunda bir ilk. Çevrede serbestçe dolaşan evcil kedilerin bölgedeki yaban hayatını yok ettiği görüldüğünden, sahiplerinin evcil hayvanları dışarı bırakmaları yasaklandı. Bu kısaca; insan, bu gezegendeki bir türü koruyup bu türün serbestçe diğer türleri yok etmesine göz yumamaz, çünkü insanın, diğer tüm canlılara karşı da sorumluluğu vardır anlamına geliyor.

Elbette gönül kuşlar ve fareler konusunda bu hassaslığı gösteren Avustralya’nın kömür yakarak epey değişik türün sonunu getirme konusunda da aynı dikkati göstermesini istiyor. Ne yazık ki iş kolay önlemlerle basit problemleri çözmeye geldiğinde hızlıca kural koymada üstümüze yok, ama çevre problemlerine ya da iklim krizine çözüm bulmaya gelince konu kolayca yan çiziyoruz. Yalnız artık yolun sonuna geldik. Bundan sonra vereceğimiz kararların hızla, çok sayıda canlının gereksiz yere ölmesine neden olacağını Marmara  Denizi’ndeki müsilaj sorunu bizlere gösterdi. Müsilaj sorunu denizin üzerindeki tabakayı temizlemekle ya da denizi kirleten firmalara ceza yazmakla çözülebilecek kadar basit olsaydı keşke. Biz, uzun süreden beri, yaptığımız şeylerin doğada bir karşılığı olmadığını, insanlığın son derece küçük bir grup olup doğaya kalıcı bir zarar veremeyeceğini düşünerek bu günlere geldik. Oysa artık durum pek de öyle değil. İnsanlık gezegenimizin tamamına hakim durumda ve bu egemenliğini akıllıca kullanmayacak olursa yakın zamanda ortaya çıkacak olan sorunların üstesinden gelebilecek kadar da güçlü değil.

Bu hafta Kanada neredeyse 50 dereceyi gördü. Kanada, 50 derece. Bir kısmımızın kafasında “geri kalan yerler yaşanmaz hale gelirse biz de Kanada’ya göçeriz” düşüncesi vardı. Umarım artık o düşünce de sonlanmıştır. Biz bu gezegene karşı olan sorumluluğumuzu yüklenmezsek çok kısa süre içerisinde kaçacak bir yer kalmayacak. Biz bu gezegenin sorumlusuyuz ve ailenin küçük çocuğu gibi omuz silkip bildiğimizi okumaya devam edemeyiz. Batırdığımızı biz temizlemezsek temizleyecek başka kimse yok.


1 Temmuz 2021 Perşembe

İklim Riskleri

Gezegenimizin sınırlarına çok yakın olmamız her geçen gün karşımıza yeni bir risk çıkartıyor. Bu risklerin önemli bir kısmı iklim krizi kökenli de olsa doğanın ürettiği sorunlar artık günlük yaşantımızı da etkiler hale geldi. Bundan iki sene önce COVID19 diye bir hastalık bilmezken son iki senemizin önemli kısmı bu pandemiye ayırdık. Bir sene önce müsilaj kelimesinin ne olduğunu bilen az kişi varken bugün günlük yaşantımızda bolca kullanmaya başladık. Gelecek sene bu zamanlar kimbilir hangi yeni kelimeyi öğrenmek zorunda kalacağız. Bunların arkasındaki başlıca sebep bizim doğanın düzenini bozma yolunda gittikçe geniş alanlara yayılmamızdır.

Bizler insanlığın olası doğal sınırlarının oldukça üzerine çıktığımız anda sorunlar yaşamaya başlıyoruz. Bu probleme sistemin taşıma kapasitesinin aşılması olarak da bakmak mümkün. Mesela İstanbul trafiği zaten sıkışık bir akışkanlık içindeyken gerçekleşen bir trafik kazası ya da yağan bir yağmur, uzun süre çözülemeyen bir trafik karmaşasına neden olabiliyor. Buna benzer şekilde biz de doğanın sınırlarına bu denli yakın yaşamayacak olsak, doğadaki olası küçük değişiklikler insan yapılarında büyük arızalara neden olmayabilir.

Bu sınırlara oldukça yaklaşmış olmamızın bir nedeni insan nüfusundaki önlenemez artış olsa da bir diğer neden de üretim kapasitemizin ihtiyaçlarımızın ötesine uzanmasıdır. Özellikle iş dünyası açısından bakıldığında son senelerde stok tutmak önemli bir maliyet haline gelmiştir. Stok tutmak yerine anında ve gereğinde üretimi seçen iş dünyası böylelikle kendisini çevre ve iklim risklerine karşı da zarar görebilir bir duruma taşımıştır.

Çevre ve küreselleşmeden kaynaklanan COVID19 gibi problemlerin üretim sistemleri üzerinde yarattığı riskleri öngörebilmek kolay değildir. Bu bağlamda yarı iletken ve işlemci alanında yaşanan sıkışıklık şu anda çoğu sektörde iş akışını ciddi oranda etkilemektedir. Dünyanın bir ucunda oluşan böylesi bir sıkışıklığın sizin iş akışınızda yaratacağı sorunları öngörebilmek kolay olmasa da kendi işleriniz açısından oluşabilecek riskleri öngörebilmek ve buna göre planlama yapmak iş dünyasının birincil sorumluluğu haline gelmektedir.

Bugün iş dünyasındaki el değiştirmelerde ve verilen kredilerde varlıkların iklim riskleri de göz önüne alınmaya başlanmıştır. Ancak finansal riskleri derecelendirmekte uzman olan iş dünyası iklim risklerinin de sayısallaştırılabilmesinde aynı uzmanlığa sahip değildir. Bunun da ötesinde belirlenen risklerin yapılmakta olan işin esası ile ne derece ilişkili olduğu da ayrı bir karar verme noktası oluşturmaktadır. Gene de her gün artan iklim risklerine karşı duyarlılığı belirlemek her kuruluşun da önceliği olmak zorundadır. Ayrıca riskleri belirlemeye yönelik bu çaba eldeki üretim sisteminin ötesinde tüm tedarik zincirini de dikkate almak zorundadır.

Gerek iş dünyası, gerekse de kamusal alandaki toplumu ilgilendiren riskleri belirlemek de kıyaslamak da kolay değildir. Bunun nedenlerini günlük yaşantımızda sıklıkla görüyoruz. Mesela 2009 senesinde Ayamama Deresi’nde yaşadığımız sel felaketi bir gece boyunca yağan aşırı yağışın bir sonucudur. 2017 Temmuz ayında İstanbul’da gördüğümüz aşırı yağış ve dolu olayı her ne kadar 17 dakika sürmüş olsa da 1 milyar TL üzerinde sigorta hasarına yol açmıştır. Dolayısıyla, İstanbul ilinin son 10 yıllık, aylık yağış ortalamalarına bakarak buradaki riski hesaplayabilmek mümkün değildir. Elimizde aylık değil günlük istatistikler bile bulunsa iklim değişikliği tüm bu istatistikleri değiştirir yönde çalışmaktadır. Ayrıca 2017’de olduğu gibi, 17 dakikada meydana gelen bir yağışı günlük yağış miktarı olarak almakla 17 dakikada yağan yağış olarak almak arasında ciddi bir fark vardır.

Bunlardan dolayı iklim risklerinin belirlenmesi acil bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde diğer pek çok alanda olduğu gibi bu alanda da riskleri belirleyebilmek için tek bir uzmanlık alanı yeterli değildir. İklim faktörleri ile ilgili çıktılara hakim olmanın yanında, risklerin belirlenmesinin gerekli olduğu alan konusunda da bilgili bir takımın birlikte çalışması gereklidir.

Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği Araştırma Merkezi olarak bir süredir iklim risklerinin belirlenmesi üzerinde çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Özellikle tarım, ormancılık ve turizm alanında yaptığımız çalışmalar, geleceğe yönelik öngörüler geliştirme konusunda da merkezimize ciddi anlamda beceri kazandırdı.

Son çalışmalarımızın odak noktasına ise genel bağlamında iklim risklerini oturttuk. ACE Danışmanlık firması ile birlikte iklim risklerinin belirlenmesi üzerine bir metodoloji geliştirdik. Bu metodoloji aylık ya da yıllık ortalamaların ötesinde saatlik çözünürlükle noktasal bağlamda risklerin belirlenebilmesine imkan sağlıyor. Varlıkların iklim risklerinin belirlenmesine yarayan iklim risk skoru şu bileşenlerden oluşuyor:

SelRiskSkoru, varlık düzeyindeki riskin metre seviyesinde çözünürlüğe kadar doğru olarak belirlenmesini sağlayan işlemleri ve planlama uygulamalarını içerir. SelRiskSkoru ayrıca, olası risklerin azaltılması için atılması planlanan adımların varlık düzeyindeki planlama kararlarını deneyebileceğiniz ayrıntılı bir "eğer" analizine de olanak tanır. 

RüzgarRiskSkoru, müşterilerin rüzgarla ilgili gelecekteki olası tehlikeli değişikliklere daha iyi hazırlanmalarını sağlar. Birden fazla endüstride kullanılmak üzere tasarlanmıştır ve aşırı olayların geri dönüş sürelerine ek olarak "bir eşik değerin üzerindeki saatler" gibi bilgiler sunar.

SıcaklıkRiskSkoru, sıcaklık ve nemin birlikte etkisini ele alan ve ideal çalışma koşullarını belirlemekte kullanılan ıslak termometre sıcaklığına bağlı olarak gelecekteki aşırı sıcaklık olaylarını öngörmeyi sağlar. Tanımlanmış bir eşiğin üzerindeki çok günlük sıcaklık olayları gibi değişkenler için olasılık dağılımları şeklinde aşırı sıcaklık riskinin sıklığını ve şiddetini verir.  

YangınRiskSkoru, yüksek çözünürlüklü orman ve çalı yangını risk tahminleri ve planlama uygulamaları için bir karar destek sistemi üretir.

KuraklıkRiskSkoru, gerek sanayi, gerek hidroelektrik enerjisi, gerekse de tarım üretimi için kullanılan suyun eksikliğini öngörerek özellikle planlama alanındaki risklerin bertaraf edilebilmesine yardımcı olur. KuraklıkRiskSkoru sanayi için gerekli olan yer üstü ve yer altı su kaynaklarındaki gelecek değişiklikleri, hidroelektrik enerji santrallerinin su toplama havzalarındaki toplam su miktarını ve tarımın ürün desenine bağlı olarak ihtiyaç duyacağı doğal ve sulama suyu miktarını ve bunlardaki öngörüleri yüksek çözünürlükle verir.

DenizRiskSkoru, iklim değişikliğine bağlı olarak deniz seviyesindeki artışla beraber fırtınalardaki rüzgar şiddeti de hesaba katılarak kıyı bölgelerdeki taşkın riskini belirleyerek bu konuda gerek yatırım gerekse de altyapı hizmetlerinin düzenlenmesi bağlamında karar desteği sağlar.

İklim risklerinin önceden belirlenmesi ve buna göre planlama yapılması, iklim krizinden doğacak olan sorunlara uyum sağlamamız için son derece önemlidir. Bu planlama olmadan gerekli önlemleri alabilmemiz pek mümkün görünmüyor. Bundan dolayı da bu yönde ne kadar hızlı adımlar atarsak uyum sağlama yönünde de o derece başarılı olabiliriz.


30 Haziran 2021 Çarşamba

Ayağımızı yorganımıza göre uzatmanın vakti geçti bile

 Çok güzel bir atasözümüz var: “Ayağını yorganına göre uzatmak”. Bir bilim insanı olarak boyumuzun ölçüsünü de yorganın uzunluğunu da biliyorum. Ayağımızın yorgana sığmayacağını her söylediğimde de aynı tepki ile karşılaşıyorum: “Hoca sen bu hayatın gerçeklerini bilmiyorsun.” ya da son sefer duyduğum gibi “Bomboş, gerçeklerden aşırı uzak taleplerde bulunuyorsun”. Size bir şey söyleyeyim mi? Ben size gerçekleri söylüyorum. Yorganın boyu belli, sizin boyunuz da belli; ben daha gece olmadan size bu yorganı üzerinize örtecek olursanız ayaklarınızın açıkta kalacağını söylüyorum. Hatta ayağınızın açıkta kalmaması için yapmanız gerekenleri de anlatıyorum ama tepki ne yazık ki  hep aynı.

Bir güzel sözümüz daha var “dost acı söyler” diye. Şimdi beni lütfen dost olarak kabul edin ve söyleyeceklerime kulak verin. Belki bir kısmını başarmak sizi de aşabilir ama gene de “kulağınıza küpe olsun”:

1. Dünyada çok fazla kişiyiz ve bu kadar kişi çok fazla kaynak tüketiyoruz. Ya kişi sayısını azaltmamız gerekiyor ya da tüketim hızımızı. Bu şekilde devam edecek olursak önümüzdeki 50 sene içerisinde çoğu kaynağın sonuna geleceğiz ve bu en iyi ihtimalle sıkıntılar, kötü ihtimalde de savaşlara yol açacak. Petrol ve su bu kaynaklar içerisinde daha iyi bildiklerimiz ama fosfor ya da kurşun gibi adını duyduğumuz ama yaşadığımız hayatta ne derece kıymetli olduğunun farkına varmadığımız elementler de tükenmeye başlayacaklar. Tüketimi azaltmamız, yani küçülmemiz şart. Akşam olduğunda ayağımız yorgana sığmayacak.

2. İstanbul gibi kısıtlı kaynaklarla, yanlış yerde, yanlış zamanda ve yanlış yapılmış şehirleri hızla terk etmemiz  ya da yıkıp baştan yapmamız gerekiyor. Yıkıp baştan yapmak da rant amacıyla planlanan bir kentsel dönüşüm değil, sürdürülebilir bir şehrin nasıl olması gerekiyorsa, o şekilde onu baştan yapmak. İstanbul bu haliyle sürdürülebilir değil, ne yaparsak yapalım sürdürülebilir de olmayacak. Bir de kısa süre içerisinde büyük bir deprem tehdidi ile karşı karşıyayız. Bu depremde ölü sayısı yüz binlerle ölçülecek. Tüm altyapı çökecek, yardım ulaştırmak da mümkün olmayacak. Bu gerçeği ne kadar hızlı kabullenirsek, o derece hızla İstanbul’dan uzaklaşabiliriz. Ama her zamanki gibi alacağım cevap “Bomboş, gerçeklerden aşırı uzak taleplerde bulunuyorsun”.

3. İnsanlığın hızlı hareketliliğinin sonuna geldik. Artık hareket yavaşlamak zorunda. Yani, haftasonu Paris kaçamağı diye bir şey kalmamak zorunda. Eğer Paris’i görmek istiyorsanız, eskiden olduğu gibi ya Sirkeci’den trene bineceksiniz ya da İzmir’den vapura. Uçakla dört kişilik bir ailenin Paris’e haftasonu için gidip gelmesi, o ailenin sene boyunca yaptığı diğer tüm karbondioksit salımlarına eşit etki yapıyor. Böyle devam edersek ne uçak kalacak elimizde ne Paris, ne de üzerinde seyahat edilecek bir gezegen. Aynı şey araba için de geçerli. Araba sadece bizi toplu taşımaya götürüp getirmek için kullanılabilecek bir araç olarak kısıtlı biçimde kullanılabilecek.

4. Devletler sınırlarını kısıtlı olarak kaldırmak zorundalar. Bu herkes her yerde yaşayacak anlamına gelmiyor, ama sınırlar eğer bugün olduğu gibi kalırsa yakın gelecekten başlayarak yüz milyonlarca insan açlık ve susuzluk nedeniyle ölecek. Özellikle, Sibirya ve Kanada gibi nüfus yoğunluğu düşük olan bölgelere göç etmek isteyen insanlara engel olmak çok daha büyük kargaşaya neden olacaktır. Bu nedenle yasaklar ve duvarlarla insanları engellemek yerine bu gelişmenin düzenli biçimde oluşmasını sağlamak daha akılcı bir çözümdür.

“Köylü milletin efendisidir.” sözünü unutmamalıyız. Yakın zamanda gıda fiyatları öylesine yükselecek ki ancak kendisini besleyebilen ülkeler bu kargaşadan kendisini sıyırabilecek. Bu nedenle de benim kızım veya oğlum büyüyünce mühendis olacak yerine benim kızım veya oğlum büyüyünce çiftçi olacak söylemine hızla alışmak zorundayız. Akıllı ve onarıcı tarım uygulamaları gelecekte tek kurtuluşumuz olacak. Bilim ve teknolojinin yanında bolca iş gücü ancak bize yetecek gıdayı yetiştirebilecek.

Bu listeyi epeyce uzatabilirim ama siz ana fikrini anladınız. Günlük yaşam içerisinde koşuştururken bu gerçekleri düşünmeye fırsat bulamıyor olabilirsiniz, ama lütfen, en azından bilim insanları size bu gerçekleri hatırlattığında yorumunuz “bomboş, gerçeklerden aşırı uzak taleplerde bulunuyorsun” olmasın, çünkü şu anda bomboş, dünyanın gerçeklerinden aşırı uzak hayatlar yaşıyoruz ve bu hayat biçimimiz sürdürülebilir değil. Biz bir şekilde hayatımızı sürdürsek bile çocuklarımıza bırakacağımız yaşam bizi hayır duası ile anacakları bir yaşam olmayacak ne yazık ki.  


16 Haziran 2021 Çarşamba

Kuraklık ve Gıda Güvenliği

 İnsanlığın başlangıcından bu yana yiyecek yemek ve içecek temiz su bulmak en önemli problemdir. Bu problem günümüz gelişmiş ülkelerinde kısmen azalsa da dünyanın az gelirli %20’si için hala birincil sorun olmaya devam etmektedir. Bir yandan nüfus artışı diğer yandan iklim değişiklikleri, temiz gıda ve gıda güvenliğini günümüzün olduğu kadar geleceğin de asli gündem maddesi haline getirmektedir. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü verilerine göre tüm dünyadaki gıda fiyatları şu anda son 10 senenin en yüksek düzeyine ulaşmış durumdadır. Gerek talepteki artış, gerekse de iklim krizi nedeniyle yaşanacak problemler gıda güvenliğini gündemimizin üst sıralarına taşıyacaktır.

Sözünü ettiğimiz gıda ve su güvenliğini tehdit eden küresel iklim değişikliğinin sebebi ise insan faaliyetleri sırasında; çoğu kömür, petrol, doğalgaz olmak üzere fosil yakıtların yanmasıyla ortaya çıkan “sera gazları”dır. Biz atmosferin dengesini bu sera gazlarını yayarak değiştirdiğimizde atmosferin buna tepkisi; aşırı hava olayları, fırtınalar ve kuraklık biçiminde oluyor. Günlük hayatta artık daha sık karşılaşmaya başladığımız bu aşırı olayların ardındaki kaynağı doğru algılamamız ileride karşılaşacağımız ciddi problemlerin çözümü için de en mühim noktadır.

Türkiye iklim krizine paralel olarak gittikçe ağırlaşan bir kuraklık ile savaşmaya çalışıyor. Peki, kuraklık tam olarak ne anlama geliyor? Kuraklık, yağış tutarı normal düzeyinin oldukça altında olduğunda ortaya çıkan, arazi kaynakları ve üretim sistemlerini olumsuz biçimde etkileyerek ciddi hidrolojik dengesizliklere yol açan doğal oluşumlu bir olay olarak tanımlanır. Kuraklığın ölçülebilmesi için başta meteorolojik, tarımsal ve hidrolojik kuraklık yaklaşımları olmak üzere çeşitli yaklaşımlardan yararlanılmaktadır. Bu üçünden farklı olarak sosyoekonomik kuraklık yaklaşımı olarak bilinen yaklaşım ise ölçülebilir fiziksel bir olgudan ziyade kuraklığın sosyoekonomik sistemlere etkisini incelemektedir. 

Meteorolojik kuraklığın incelendiğinde iki ana olgu çevresinde geliştiği görülür. İlki, yağış yapısında doğal olarak beklenen değişim, yani bir bölgenin normalden uzun süre ortalamaların altında yağış alması durumudur. Normallerin altındaki ortalama yağış miktarı, akarsu akışlarının ve yeraltı suları seviyesinin azalmasına yol açtığı gibi toprağın nemliliğinde de düşüşe neden olur. Meteorolojik kuraklığı oluşturan diğer elemanlar ise yüksek sıcaklıklar, hızını artıran rüzgarlar, düşük atmosferik nem miktarı ve bulutlulukla birlikte artan buharlaşma olarak sıralanabilir. Yani bir yandan yağış miktarının azalması, diğer yandan artan sıcaklık ve azalan nemden dolayı zaten azalmış olan suyun kaybı, meteorolojik kuraklığın ana sebepleridir.

Havadaki nem ve toprağın aldığı yağış azalsa bile toprağın su miktarı hemen azalmaz. Ayrıca burada önemli olan toprağın nemini kaybetmesinden ziyade; toprağın nemini, bitkilerin bu neme tam da ihtiyaçları olduğu zamanda kaybetmesidir. Bu sebeptendir ki tarımsal kuraklık genelde uzun süren meteorolojik kuraklığın ardından ortaya çıkar ve tarımdan elde edilen ürün miktarında ciddi azalmalara yol açar.

İnsanların enerji üretimi ve tarım gibi faaliyetleri nedeniyle suya olan ihtiyaç dönemsel değişiklikler gösterdiğinden meteorolojik kuraklık ile nehirlerin akış miktarıyla barajların, göllerin ve yeraltı sularının seviyelerindeki düşüş olarak tanımladığımız hidrolojik kuraklık eş zamanlı olmayabilir. Başka bir deyişle, suyu ne zaman kullanacağımızı biz belirlediğimizden su girdisinin azaldığı zamanla bizim suya ihtiyaç duyduğumuz ve onun eksildiğini fark ettiğimiz zamanlar farklı olabilir.

Son senelerde yaşamakta olduğumuz kuraklık İstanbul’a özgü bir olgu değil. Meteoroloji Genel Müdürlüğünün yaptığı değerlendirmelere göre son 12 ayda ülkemizin büyük kısmı hafifle olağanüstü arasında değerlendirilebilecek meteorolojik kuraklık yaşamaktadır. İklim kaynaklı sorunlar nedeniyle önemli ihraç ürünlerimizden fındık ve kayısı rekoltesinde de önemli düşüşler görülmüştür.

Durumun bu denli kötü olmasının iki temel sebebi var. Bunlardan birincisi, son senelerde gerçekten kötü bir kuraklık geçiriyor olmamız. Ama daha önemlisi, bu kuraklığın geçici olmamasıdır. Gelecekte mutlaka bundan biraz daha yağışlı seneler olabilir, ancak yaptığımız analizler 2000 yılından bu yana geçen çoğu senenin ortalamadan biraz daha kurak olduğunu gösteriyor. Yani arada yağışlı seneler oluyor ama yağış, azalan bir trend sergiliyor. Bu durum, kuraklığın geçici olmadığını ve bizim bununla yaşamak zorunda olduğumuzu gösteriyor. Özellikle yaz aylarına girdiğimiz bu dönemde suyumuzu daha da fazla korumak zorundayız. Bu sorun üstesinden gelemeyeceğimiz büyüklükte değil. Yeter ki bizler kuraklık ve gıda problemini gündemimizin üst sıralarına taşıyalım ve bu konuda gerekli adımları atalım.


9 Haziran 2021 Çarşamba

Marmara'da bozulan denge

Denizdeki besin zinciri, en altta güneşten gelen enerjiyi alarak fotosentez yapan ve bunu besine çeviren fitoplanktonlarla başlar. Yani bunlar bir tür bitkidir. Aynen toprakta olduğu gibi bunların büyümeleri için havadaki karbondioksit ve su gereklidir. Bunun da ötesinde bu canlıların genelde başka kimyasallara da ihtiyacı vardır. Gene toprakta olduğu gibi, suni gübrenin içeriğinde bulunan azot ve fosfor fitoplanktonların da en önemli besinidir. 

Denizde gerekli olan besin de bir döngü içerisinde sağlanır. Yani denizde yaşayan tüm canlılar öldüklerinde dibe çökerek gelecekte üreyecek olan canlıların ihtiyaç duyacakları mineralleri oluştururlar. Bizim de içerisinde bulunduğumuz orta enlemlerde deniz yüzeyi normalde kış aylarında soğuktur. Deniz yüzeyi de denizin dibi de soğuk olduğu zaman denizin dibi ile yüzeyi arasında bir madde değişimi olabilir. Ancak havadaki sıcaklık değişimiyle birlikte denizin yüzeyi ile dibi arasında önemli bir sıcaklık farkı oluştuğunda alttaki soğuk ama besin yüklü su ile üstteki sıcak ama besin açısından yetersiz olan su karışmamaya başlar. Buna yaz aylarına doğru artan güneş ışığını da eklediğimizde Nisan - Mayıs aylarında denizlerde bir fitoplankton artışı görülür. Deniz yüzeyi ısınıp karışma durduğunda da fitoplankton üremesi yavaşlar.

Ancak bu fitoplanktonlar aynı zamanda denizdeki besin zincirinin en alt basamağını oluştururlar. Kendileri fotosentez yapmayan ve bunları besin olarak kullanan zooplanktonların sayısı da bunları takip ederek artmaya başlar. Sonunda zooplanktonlar o derece artar ki deniz yüzeyinde üremiş olan fitoplanktonların neredeyse tamamını temizlerler. Yaz ayları boyunca diğer balıklar da bu zooplanktonlarla beslenerek onların sayısını da azaltırlar ve sonbahar aylarına geliriz. Sonbahar aylarında denizin yüzeyi ile altı arasındaki sıcaklık farkı yüksek olduğundan ve zooplankton sayısı da düşmüş olduğundan fitoplanktonlara bir üreme fırsatı daha doğar. Yalnız sonbaharın sonuna doğru hem ışık miktarı azaldığından hem de deniz suyu hızla soğuduğundan bu üreme fırsatı ilkbaharda yaşanan kadar kuvvetli olmaz. Kış aylarında balıklar da kalan planktonlarla beslenerek tekrar bir sonraki ilkbahara sistemi geri hazırlarlar.

Burada, normalde denizlerdeki yaşamın nasıl sürdüğünü anlatmaya çalıştım. Bu döngü genelde açık denizlerde insan etkisi dışında görülen döngüdür. Peki Marmara’da neler oldu?

Marmara pek de derin olmayan bir iç deniz. Bundan dolayı da işler yukarıda anlattığım gibi yürümüyor çoğunlukla. Öncelikle fitoplanktonların deniz dibinden gelen besine fazla ihtiyaçları yok çünkü biz devamlı deniz yüzeyine, onlar için besleyici olacak maddeler salıveriyoruz. Bu maddelerin başında da tarımda bolca kullanılan suni gübre geliyor. Gübrelerin aşırı ve yanlış kullanımı bunların yağışlarla birlikte derelere, oradan da denize akıp gitmelerine neden oluyor. Bu nedenle de fitoplanktonlar yağışlı dönemlerde, bir de hava güneşliyse iyice bayram yapıyorlar. 

Marmara’da gördüğümüz fitoplankton artışının temel nedeni budur. Ancak doğa bunu hızla temizler. Fitoplanktonlarla beslenen zooplanktonlar artar, ardından da balıklar artar ve sistem tekrar dengeye gelir. Bu fitoplanktonlar her ışık ve besin olan bölgede kolayca üreyebilirler ve öldüklerinde dibe çökerek bir sonraki nesle besin olurlar. Bu döngünün oluşması için de hem bunların dibe çökmesine hem de çevredeki zooplanktonların bunları bulmasına yardımcı olacak akıntı ve dalga gereklidir. Deniz sakin ve rüzgarsız olduğu dönemde de bu fitoplanktonlar öldükleri zaman bile yüzeyde kalabilirler. İşte yaşadığımız tam da bu. Deniz suyunun sıcak olması, Ocak ve Şubat aylarında Marmara Denizi çevresinde görülen yoğun yağışlarla birleşince, buna da rüzgar hızlarının nispeten düşük olması eklenince fitoplankton sayısı çok arttı ve zooplanktonlar bunları yemeye yetişemiyor artık. Kısacası, Marmara Denizi’nin besin dengesi bozuldu.

Elbette bu bozulmanın nedeni fitoplanktonlar değil. Öncelikle; başta suni gübre olmak üzere, bu iç deniz etrafındaki tüm sıvı atıkları, sonsuza dek o atıkları temizleyeceğini düşündüğümüz denize bırakmamız bu olayın asıl nedeni. Biz bu şekilde davranmaya devam ettiğimiz müddetçe de bu sorun her sene görülecek. O zaman ne yapmalı? Marmara Denizi’ni dev bir foseptik çukuru gibi görmeyi acilen durdurmamız gerekiyor. Deniz suyunun sıcaklığını değiştirmek elimizde olmadığına göre atık miktarını azaltmak ve hatta durdurmak elimizden gelen tek şey. Bu da çok ciddi bir altyapı yatırımına karşılık geliyor. Elimizde olan parayı çılgın projelerdense bu tür çalışmalara ayırmak çocuklarımızın ve torunlarımızın mavi bir deniz görebilmelerini sağlamak için gereklidir. Aksi takdirde bu sorunu her sene olmasa da sıklıkla yaşayacağız. Marmara Denizi ölmüş olmasa da önlem almazsak kısa sürede hem ölü hem de başka sağlık sorunları yaratır hale dönüşebilir. Çok geçmeden birlikte harekete geçelim.

2 Haziran 2021 Çarşamba

Kırmızı gömlekten vazgeçmeli

Her konuşmamım sonunda mutlaka insanlar “İklim krizini durdurmak için ben ne yapabilirim?” diye soruyorlar. Her seferinde aynı cevabı veriyorum ve her seferinde cevabım insanlara yetersiz geliyor. Sanki bir yerlerden sihirli bir değnek gelecek, dünyaya dokunacak ve sorun birden yok olacak gibi bir his var sanırım hepimizde. Oysa sorun çok basit, çözümü de aynı basitlikte. Son 100 senedeki yaşam biçimimiz dünyayı bir kriz noktasına taşıdı, aynı yaşam biçiminde devam ettiğimiz sürece de uçuruma doğru hızla gitmeyi sürdüreceğiz. Bunun için yapmamız gereken hemen bu yaşam biçimini değiştirmektir.

Bugün sahip olduğumuz gerekli ya da gereksiz türlü nesneyi üretmek için dünyayı kirletiyoruz. Yarattığımız kirlilik de doğanın kendisini temizleyebileceği seviyenin çok üzerine çıkmış durumda. Bu nedenle ilk yapmamız gereken; gereksiz şeyler satın almayı hemen, bugün, şu anda durdurmaktır. Üzerinize giydiğiniz bir gömlek var mı? Var. Aynısının bir de kırmızısını almanıza gerek yok. Hatta bir gömlek daha almanıza gerek yok. Tüketim toplumu sizi bir giydiğinizi ertesi gün giymemeye yönlendiriyor. Bu dolduruşa gelmeyin. Pandemi süresince pijama ile toplantılara girdiniz, bu süreç bitince sokağa da pijamayla çıkın demiyorum, ama alışın artık aynı giysileri uzun süre giymeye. Kesinlikle ihtiyacınız olmayan bir şeyi satın aldığınız sürece çözümün değil sorunun bir parçasısınız.

Satın almak zorunda olduğunuz şeyleri de bir kez daha düşünün: “Gerçekten gerekli mi? Bu olmadan gerçekten yaşayamaz mıyım?” Bu soruya 10 yaşındaki bir çocuk gibi değil de bir yetişkin gibi cevap verin ama. Göreceksiniz ki hayatınızdaki çoğu nesne olmadan da yaşayabilirsiniz. O zaman bu nesneleri de bir daha satın almayın. Böylelikle sorunun yarısını çözdük bile.

Özel araç kullanmayı bırakın. Bisikletle veya yürüyerek bir yere gidemiyorsanız toplu taşımayı düşünün. “Ama ben buradan taa oraya arabasız nasıl giderim?” diyorsanız ya yanlış yerde çalışıyorsunuz ya da yanlış yerde yaşıyorsunuz. Hatta bunların ikisi birden doğru olabilir. Büyük şehirde yaşamak ya da çalışmak zorunda değilsiniz.

Uçakla seyahati hayatınızdan çıkartın. Bundan sonraki hayatınızı geçirmeye ya da dört sene üniversite okumaya denizaşırı bir ülkeye gidebilirsiniz, ama bu uçaklı seyahat senede bir veya daha fazla yapılıyorsa, sorunun çok önemli bir parçası oluyorsunuz demektir.

Et ve süt ürünlerini tüketmeyi azaltın. Şu anda tükettiğinizin yarısı bile çok fazla, daha da azını tüketin, ya da hiç tüketmeyin. Bu dünya hem sizi hem de yediğiniz hayvanları doyurabilecek kadar büyük değil, sorun bu kadar basit. Biz çok kalabalığız ve dünya aslında çok küçük.

Çözüm bu kadar basit. Ama çoğunuzun “saçmalık bu” dediğinizi  ya da sızlandığınızı, hatta bunların neden olmayacağına dair fikir yürüttüğünüzü biliyorum. Kusura bakmayın, ama çözümün ne olduğunu soran sizsiniz. Çözüm bu. Bunun dışındakiler sizin var olmasını umduğunuz sihirli değnekten başka bir şey değil. O nedenle ne olur cümlenize “ama şirketler, ama devletler” diye başlamayın. Siz tükettiğiniz için o şirketler üretiyorlar. Siz öyle oy verdiğiniz için devletler o şirketlerin üretmesine ve sizin tüketmenize izin veriyorlar. Siz istemezseniz hiçbir şey olmaz. Önce bunu kabul etmekle işe başlayın. Yukarıda yaptıklarımın tümünü yapıyorsanız ve bunu çevrenizdeki herkesin yapması için aktif çaba gösteriyorsanız çözümün bir parçası olursunuz. Ama sadece sizinle de olmaz çünkü hepimizin böyle düşünmesi ve davranması gerekiyor.

Son olarak da “bu dediğinizi fakir halk zaten yapamıyor ki, siz kime anlatıyorsunuz?” demeyin, çünkü ben bunları zaten yapacak parası olmayan “fakir halka” anlatmıyorum. Size anlatıyorum. Cebinde parası olmadığı için tatile Mauritus’a gidemeyecek olan vatandaş zaten sorunun kendisi olmadığını biliyor. Sorun bu tercih hakkına sahip olup da tercihini yanlış kullananlardan kaynaklanıyor. “Televizyonu düğmesinden kapatıyorum ben” deyip sonra haftasonu Bodrum’a uçan arkadaş, sorun sensin. Ama tercihlerinle çözümün bir parçası olmak da senin elinde. Bırakın lütfen küçük iyileştirmelerle kendinizi kandırmayı ve hayat tercihlerinize odaklanın. Önemli olan çocuklarımızın “annem/babam bizlere iyi bir dünya bırakmak için basit yaşadılar ve iyi ki de öyle yaptılar.” demeleri “annemin/babamın ne güzel kırmızı bir gömleği vardı.” demeleri değil.