23 Ağustos 2024 Cuma

Turizmde Kuzeyin Yükselişi ve Türkiye’nin Zorluğu

Son zamanlarda iklim değişikliği, dünyanın her köşesini farklı şekilde etkiliyor. Özellikle kuzey bölgelerinde yaşayanlar, bu değişikliklerin bazı olumlu yönlerini şimdiden fark etmeye başladılar. Ancak Türkiye, İspanya ve Yunanistan gibi daha sıcak ülkeler açısından durum pek iç açıcı değil.

İklim değişikliği, soğuk iklimlerde yaşayanlar için bir nevi “lütuf” haline geldi. Eskiden yaz aylarında dondurucu soğuklar ve sürekli yağmurla boğuşan kuzey ülkeleri, artık daha ılıman ve keyifli yazlar yaşıyor. Norveç, İsveç, Finlandiya gibi ülkeler, artık sadece kış sporları ile değil, yaz tatilleri için de popüler hale geliyor. “Coolcation” olarak adlandırılan bu yeni tatil trendi, daha serin destinasyonları tercih eden insanları kuzey bölgelere çekiyor. İnsanlar, aşırı sıcaklardan kaçmak için buralara akın ediyor ve bu bölgelerin turizm gelirlerini artırıyor. Özellikle son yıllarda, Alaska ve İskandinav ülkelerine olan talep büyük bir patlama yaşadı. Bu durum, kuzey ülkelerinin ekonomilerini canlandırırken, bu bölgelerdeki yerel halk için de yeni iş olanakları yaratıyor. Tur operatörleri ve havayolu şirketleri yaz aylarında kuzey ülkelerine olan ilgiyi karşılayabilmek için ek seferler koymaya başladılar. Özellikle ABD’de aşırı sıcak olan Teksas gibi eyaletlerden kaçarak en kuzeye, Alaska’ya araba ile seyahat edenlerin sayısında bile önemli artış görülüyor. AirBnb Norveç’te yaz aylarındaki doluluk oranının bu sene geçen seneye oranla %15 arttığını bildiriyor.

Ancak madalyonun diğer yüzü de var. İklim değişikliği, Türkiye gibi sıcak bölgeleri olumsuz etkiliyor. Türkiye, zaten yaz aylarında oldukça sıcak olan bir ülkeyken, son yıllarda bu sıcaklıklar daha da artıyor. 40 dereceyi aşan sıcaklıklar, hem tarımı hem de turizmi tehdit ediyor. Özellikle Akdeniz Bölgesi, kuraklık ve aşırı sıcaklarla mücadele ediyor. Bu durum, tarım ürünlerinin verimliliğini düşürmenin yanı sıra su kaynaklarını tehdit ediyor ve bölge halkının yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor.

Bu durumdan Türkiye’deki turizm sektörü de nasibini alıyor. Aşırı sıcaklar, özellikle Temmuz ve Ağustos aylarında, turistlerin Türkiye’yi tercih etme oranını düşürüyor. İnsanlar, bu kavurucu sıcaklardan kaçmak için serin destinasyonları tercih ediyor. Bu durum, Türkiye’nin turizm gelirlerinde azalmaya yol açarken, aynı zamanda turizm sektöründe çalışan milyonlarca insan için de risk oluşturuyor. 

Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus güney ülkelerindeki turizm sezonunun iklim değişikliği nedeniyle uzamaya başlamasıdır. Eskiden yaz aylarında kalabalık olan turizm yöreleri iklim değişikliğinin getirdiği ısınmayla birlikte ilkbahar ve sonbahar aylarında da dolmaya başlayacak.

Son senelerde Avrupa’nın güneyinde ortaya çıkan bir davranış biçimi de turistlerden bıkkınlık olarak açıklanabilir. Eskiden üç ay turist akımına uğrayan bölgelerde turistlerin varlığı altı veya sekiz aya yayıldığında o bölgede yaşayan halkın da sabrının sınırları zorlanmaya başlayabilir. Ülkemizde henüz bu noktaya gelmiş olmasak da bir yandan kalabalık diğer yandan da kuraklığın getirdiği susuzluk sorunu başta Bodrum olmak üzere çoğu yöremizi oldukça ciddi bir biçimde etkilemeye başladı.

Özetle, iklim değişikliği, dünyanın bazı bölgeleri için fırsatlar yaratırken, Türkiye gibi sıcak ülkelerde büyük zorluklar doğuruyor. Kuzey bölgelerinde yaşanan bu “yeni bahar” havası, turizm bağlamında Türkiye’nin ekonomik ve sosyal yapısını olumsuz etkileme potansiyeli taşıyor. İklim değişikliğinin bu iki yönünü anlamak ve buna göre stratejiler geliştirmek, hem bireysel hem de ulusal düzeyde büyük önem taşır. Bu yüzden, iklim değişikliği konusuna daha ciddi yaklaşmalı ve geleceğimizi korumak için şimdiden harekete geçmeli ve uyum önlemlerini artırmalıyız.

Rüzgar enerjisi Türkiye’de devrim olabilir mi?

Yeryüzündeki jeotermal ve nükleer hariç tüm enerjinin kaynağı güneştir. Kömür, petrol ve doğal gaz milyonlarca yıl önce yeryüzüne düşen güneş ışınlarının bitkiler tarafından emilip depolanmış halidir. Ancak güneş ışığının emilmesi için atmosferdeki karbondiokside ihtiyaç vardır. Bu yakıtları yaktığımız zaman da milyonlarca yıl boyunca emilen karbondioksit hemen atmosfere yayılır. Bu, atmosferin ısı dengesini bozduğu için iklim değişikliği dediğimiz önemli soruna yol açar. Peki bu soruna neden olmadan enerji üretmemiz mümkün mü?

Atmosfere karbondioksit salıp iklimi değiştirmeden enerji üretmemiz mümkün. Rüzgar, güneş, jeotermal ve nükleer bunu yapabilmemizin çeşitli yöntemleri. Bunlardan rüzgar ve güneş doğa koşullarına doğrudan, nükleer ise dolaylı olarak bağlı yöntemler. Yani, nükleer ve termik santraller hava çok sıcak olduğu zaman üretimde zorlanıyorlar. Rüzgar esmediği zaman elektrik üretmeniz mümkün olmuyor, geceleri güneş ışığından faydalanamadığımız için de elektrik üretemiyoruz. Bu engelin üstesinden gelmenin de ucuz bir yöntemi yok. Ayrıca rüzgarın esip elektrik enerjisinin üretildiği bölgelerle elektrik enerjisine ihtiyaç duyulan bölgeler arasındaki mesafe de karşımızdaki önemli sorunlardan bir tanesi. Bir de elbette rüzgar enerjisi üretecek santraller oldukça pahalı yatırımlar. Bu nedenle de her isteyen evinin bahçesine bir rüzgar santrali konduramıyor.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 2023 yılı verilerine göre ülkemizin fosil yakıtlara dayalı kurulu gücü 47,4 GW. Buna karşılık rüzgar enerjisi kurulu gücü 11,8 GW, güneş enerjisi kurulu gücü ise 11,3 GW. Rüzgar enerjisinin kurulu gücü fosil yakıtların dörtte birinden az ve unutmayalım, termik santrallerde yakıt olduğu müddetçe elektrik üretmek mümkündür, rüzgar için aynı şey geçerli değil. 2023 yılında termik santrallerden elde ettiğimiz elektrik enerjisi 190,6 TWh, rüzgar santrallerinden elde edilen elektrik enerjisi ise 34,4 TWh olmuştur. Aradaki fark beş kattan fazladır. 

Termik santrallerde kullanılan yakıtların sadece %21’i yerli kaynaklardan sağlanmakta, geri kalanı ise ithal edilmektedir. Bu yakıtlar, ekonomimize en yüksek maliyetlerden birini getirmektedir. Bu durumda ithal yakıtla çalışan termik santraller yerine rüzgar enerjisine yatırım yapmak çevresel açının yanında ekonomik açıdan da ülkemizin yararına olacaktır. Enerji üretim politikamız da bu yönde ilerlemektedir, yalnız yenilenebilir enerji kaynaklarına yaptığımız yatırımın daha da hızlandırılması gereklidir.

Rüzgar ve güneş santralleri orta ve uzun vadede termik santrallerin yerini almak zorundadır. Bunun iki önemli sebebi vardır. Öncelikle termik santrallerin yakıtı pahalıdır ve bu yakıtın önemli bir kısmını ithal ediyoruz. Ancak daha da önemlisi, bu yakıt sürdürülebilir bir yakıt değildir, yani yeryüzünde kolay erişilebilir fosil yakıtların önemli bir kısmını tükettik, geri kalanını hem çıkartması daha zor olduğundan hem de az bulunduğundan maliyet bir noktada dayanılır olmaktan çıkacaktır. Bunun ötesinden fosil yakıtların oluşturduğu çevresel kirlilik, sağlık sorunları ve iklim değişikliğini de unutmamamız gerekir. Dolayısıyla, biz istesek de istemesek de çok geçmeden enerjiyi yenilenebilir kaynaklardan sağlamaya başlamak zorundayız. Bu alanda geç kalındığında bunun bedeli oldukça yüksek olacaktır.

Yalnız, rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının süreklilik sorununa bir çözüm bulmamız gerekir. Uzun vadede bu sorunun çözümü sadece ülkesel değil neredeyse küresel bağlamda bir bütünleşik sistem üzerinden geçer, ancak günümüz şartlarında bu tür çalışmalar henüz planlama aşamasındadır. Dolayısıyla en azından orta vadede kendi çözümlerimizi üretmek zorundayız. Yenilenebilir enerjinin süreklilik sorununa getirilebilecek en kolay çözüm elektrik arzını, yani kurulu gücü fazlasıyla artırmaktır. Ülkemizin her tarafına kurulacak rüzgar santralleri bu sorunun en basit çözümüdür. Ülkemizin her yanında geceleri aynı anda rüzgar esmeyi bırakmayacağından bir bölgede üretilecek elektrik enerjisi dağıtım sistemi aracılığıyla tüm ülkeye yeterli olacaktır. Ama bu basit çözümün önemli problemi yatırım maliyetidir. Gerekli olan kurulu gücün iki katını kurduğunuzda süreklilik problemine bir çözüm üretirsiniz, ancak bunun maliyeti de oldukça yüksektir. Günümüzde bu yatırımları özel sektör yaptığından bu maliyetin taşınabilmesi gerçekçi değildir.

İkinci çözüm enerjiyi depolamaktır. Yani, rüzgar fazla estiği zaman üretilen enerjinin bir kısmını depolayarak rüzgarın azaldığı zamanlarda sistemi desteklemek mümkündür. Şu anda da çalışmalar bu yönde yürütülmektedir. Ancak depolama oldukça maliyetli bir çözümdür. Bugün için depolama dediğimizde aklımıza yüksek kapasiteli piller gelmektedir. Hidrojen ya da hidrolik gibi daha kolay depolama çözümleri geliştikçe depolama bir alternatif olarak gelişecektir.

Son bir çözüm de ülkemizde anlık olarak enerji planlaması yapmaktır. Yalnız burada da ihtiyacın oldukça üzerinde bir üretim kapasitesine ihtiyaç vardır. Rüzgar ve güneş olduğu müddetçe diğer kaynakları kapatıp, rüzgar ve güneş olmadığı zaman o kaynakları devreye sokmak aslında en akılcı çözümdür. Ancak bu çözümün uygulanması için de büyük hidroelektrik ve nükleer santrallere ihtiyaç duyulur. Bu çözüm akılcı olsa da bugünkü ekonomik şartlar altında uygulanması oldukça zordur.

Her gün artmakta olan rüzgar enerjisi potansiyelimiz gelecekte güneşle birlikte ülkemizin tüm ihtiyacını karşılama imkanına sahiptir. Ama bu yöndeki planlamanın şimdiden hazırlanıp uygulamaya konulması bizi gelecekteki enerji krizlerinden de koruyacaktır.

Bu yazı AA Analiz Servisi tarafından yayımlanmıştır.

9 Ağustos 2024 Cuma

Akdeniz Kasırgaları: Doğu Akdeniz İçin Büyüyen Bir Tehdit

"Akdeniz kasırgası", Akdeniz'de oluşan normalde okyanuslarda görmeye alıştığımız kasırgalar veya tayfunlar benzeri dev fırtınaları ifade eden bir terimdir. Bu fırtınalar nispeten nadir görülseler de, deniz suyu sıcaklıklarının artması nedeniyle giderek daha önemli hale gelmektedir. Geçen yıl, "Daniel Fırtınası" olarak adlandırılan böyle bir kasırga, Libya'nın Derna kentini vurarak büyük hasara ve can kaybına neden oldu. Akdeniz'in ısınmasıyla birlikte benzer fırtınaların tekrar görülme olasılığı artıyor ve bu durum, Doğu Akdeniz'deki tüm kıyı şehirleri için ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Öncelikle kasırga dediğimiz fırtınaların büyüklüğünü kısaca anlatalım ki gözünüzde yanlış bir şey canlanmasın: 2012 yılında New York şehrine büyük zarar veren Sandy Kasırgasının çapı yaklaşık 1850 kilometreydi. Yani bu büyüklükteki bir fırtınayı Türkiye’nin üzerine koysak tüm ülke aynı anda fırtına koşulları yaşayacak demektir. Bu fırtınalar bu büyüklüğe ve şiddete ulaşmak için gerekli olan enerjiyi altlarındaki sıcak deniz sularından alırlar ve denizi geçip karaya vardıklarında da enerjileri tükenip normal bir fırtına haline gelirler. Akdeniz, fırtınaların oluşumu için yeterli genişlikte değildir, ancak son yıllarda artan deniz suyu sıcaklıkları bu tür dev fırtınaların daha küçük türlerinin görülmesine yol açmıştır. Son iklim modellerine göre, Akdeniz’deki deniz suyu sıcaklıklarının küresel ısınma nedeniyle artmaya devam etmesi bekleniyor. Bu eğilim, Akdeniz kasırgalarına elverişli koşulların daha yaygın hale geleceğini ve gelecekte yıkıcı fırtınaların riskini artıracağını göstermektedir.

Geçen yılın Eylül ayında, Daniel Fırtınası Libya'nın Derna kentini eşi benzeri görülmemiş bir güçle vurdu. Kasırganın beraberinde getirdiği şiddetli yağmur ve kuvvetli rüzgarlar ciddi sellere ve geniş çapta yıkıma neden oldu. Kentin altyapısı, birçok bina ve yolun tahrip olmasıyla alt üst oldu. Binlerce insan hayatını kaybetti ve daha da fazlası yerlerinden oldu. Felaket, Akdeniz şehirlerinin böyle aşırı hava olaylarına karşı ne kadar savunmasız olduğunu ve daha iyi hazırlık ve müdahale stratejilerine olan acil ihtiyacı gözler önüne serdi.

Artan Akdeniz kasırgası tehdidi göz önüne alındığında, Doğu Akdeniz'deki şehirlerin gelecekteki fırtınalara hazır olup olmadığını değerlendirmek çok önemlidir. Mevcut hazırlık düzeyi bölge genelinde önemli ölçüde değişmektedir. Bazı şehirler dirençlerini artırmak için önlemler almaya başlarken, diğerleri son derece savunmasız durumda kalmaktadır.

Akdeniz'deki birçok kıyı şehri, şiddetli fırtınalara dayanacak sağlam altyapıya sahip değildir. Sağlam inşa edilmemiş binalar, yetersiz drenaj sistemleri ve yetersiz kıyı savunmaları, bu şehirleri bir kasırganın tüm gücüne karşı savunmasız bırakır. Etkili erken uyarı sistemleri, Akdeniz kasırgalarının etkisini azaltmak için çok önemlidir. Ancak, birçok şehir hala sakinlere zamanında ve doğru uyarılar sağlayabilecek kapsamlı sistemlerden yoksundur.

Akdeniz’de gelecekte oluşacak kasırgalara daha iyi hazırlanmak için, Doğu Akdeniz'deki şehirlerin altyapı direncinin artırılması, erken uyarı sistemlerinin iyileştirilmesi, acil durum müdahalesinin güçlendirilmesi ve halkın bilinçlendirilmesi gibi ciddi önlemler alması gerekmektedir. Antalya Havalimanı’nda geçtiğimiz senelerde görülen oldukça kuvvetli bir hortum sırasında kişilerin saklanmak ve kendilerini korumak yerine video çekmeye devam etmeleri bu konuda ne derece bilinçsiz olduğumuzun basit bir göstergesidir.

Doğu Akdeniz'deki Akdeniz kasırgalarının tehdidi, yükselen deniz yüzeyi sıcaklıkları ve iklim değişikliği ile birlikte gerçek ve büyüyen bir sorundur. Daniel Fırtınası'nın Libya'nın Derna kenti üzerindeki yıkıcı etkisi, bu fırtınaların neden olabileceği potansiyel yıkımın acı bir hatırlatıcısıdır. Bazı şehirler dirençlerini artırmak için adımlar atsa da bölgenin gelecekteki Akdeniz kasırgalarına yeterince hazırlanması için çok daha fazlasının yapılması gerekmektedir. Altyapının güçlendirilmesi, erken uyarı sistemlerinin iyileştirilmesi, acil durum müdahalesinin güçlendirilmesi ve uluslararası işbirliğinin teşvik edilmesi yoluyla şehirler nüfuslarını daha iyi koruyabilir ve bu, giderek daha sık ve güçlü fırtınaların etkilerini azaltabilir.

Bu yazı Dünyahali'nde yayımlanmıştır.

3 Ağustos 2024 Cumartesi

İklim Dostu Beslenme Seçimleri: Karbon Ayak İzimizi Ne Kadar Biliyoruz?

 Günümüz dünyasında, iklim değişikliği ile mücadele etmek ve sürdürülebilir yaşam biçimlerini benimsemek giderek daha fazla önem kazanıyor. Bu bağlamda, tüketicilerin beslenme alışkanlıklarını gözden geçirmeleri ve iklim dostu gıda seçimlerine yönelmeleri kritik bir rol oynar. Ancak, ne yazık ki tüketiciler olarak gıdaların karbon ayak izleri konusunda yeterince bilinçli değiliz. Dahası, karbon ayak izlerini bilsek bile, yaşam döngüsü değerlendirmesi (LCA) perspektifinden baktığımızda, gıdaların çevresel etkilerini tam olarak anlamakta oldukça zorluk çekiyoruz. Peki, bu konuda ne yapabiliriz?

Karbon ayak izi; bir ürünün üretimi, taşınması, tüketimi ve atık hale gelmesi süreçlerinde ortaya çıkan toplam sera gazı salımlarının bir ölçüsüdür. Gıdaların karbon ayak izleri, üretim yöntemlerine, kullanılan tarım tekniklerine ve taşımacılık mesafelerine bağlı olarak büyük farklılıklar gösterebilir. Örneğin, yerel olarak yetiştirilen meyve ve sebzeler genellikle daha düşük bir karbon ayak izine sahipken, ithal edilen et ve süt ürünleri daha yüksek bir karbon ayak izine sahip olabilir.

Gıdaların karbon ayak izleri konusunda bilgi eksikliğimiz, bilinçsizce yüksek karbon ayak izine sahip gıdaları tercih etmemize yol açabilir. Örneğin, avokado gibi popüler bir gıda, sağlıklı bir seçenek olarak görülebilir. Ancak avokadonun üretim ve taşımacılık süreçlerinde yüksek miktarda sera gazı salımı ortaya çıkar. Ayrıca avokado oldukça fazla su isteyen bir besindir. Benzer şekilde, et ve süt ürünleri gibi hayvansal gıdalar, bitkisel gıdalara kıyasla genellikle daha yüksek bir karbon ayak izine sahiptir. Ancak, bu bilgiler çoğu zaman tüketicilere ulaşmadığından onların bilinçsiz seçimler yapması sonucunu doğuyor.

Gıdaların karbon ayak izlerini bilmek önemli olsa da bu tek başına yeterli değil. Gıdaların çevresel etkilerini tam olarak anlamak için yaşam döngüsü değerlendirmesi perspektifinden bakmamız gerekiyor. LCA, bir ürünün üretiminden nihai tüketimine kadar geçen tüm süreçlerdeki çevresel etkilerini değerlendirir. Bu değerlendirme, yalnızca karbon ayak izini değil, aynı zamanda su kullanımı, kimyasal gübre ve pestisit kullanımı gibi diğer çevresel etkileri de kapsar.

Örneğin, bazı gıdalar düşük bir karbon ayak izine sahip olabilir; ancak, üretimleri sırasında yüksek miktarda su kullanımı veya kimyasal gübre ve pestisit kullanımı gerektirebilir. Bu tür gıdalar, su kaynaklarını tüketebilir, toprak ve su kirliliğine yol açabilir. Dolayısıyla, gıdaların çevresel etkilerini tam olarak anlayabilmek için yalnızca karbon ayak izine değil, aynı zamanda su ve kimyasal ayak izlerine de dikkat etmemiz gerekir.

İklim dostu beslenme seçimleri yapmak için bilinçlenmek ve doğru bilgileri edinmek büyük önem taşır. Detaylara dikkat ederek prensipte uygulamak isteyebileceğiniz bazı önerileri şöyle sıralamak mümkün:


Yerel ve Mevsimlik Gıdaları Tercih Edin: Yerel olarak yetiştirilen ve mevsiminde tüketilen gıdalar, genellikle daha düşük bir karbon ayak izine sahiptir. Uzun mesafeler kat ederek taşınmaları gerekmediği için sera gazı salımları daha düşüktür.

Bitkisel Gıdaları Tercih Edin: Bitkisel gıdalar, hayvansal gıdalara kıyasla genellikle daha düşük bir karbon ayak izine sahiptir. Bu nedenle, beslenme düzeninizde bitkisel gıdalara daha fazla yer vererek çevresel etkinizi azaltabilirsiniz.

Organik ve Sürdürülebilir Tarım Ürünlerini Destekleyin: Organik tarım, kimyasal gübre ve pestisit kullanımını azaltarak toprak ve su kirliliğini önler. Sürdürülebilir tarım uygulamaları ise su kaynaklarının korunmasına ve biyoçeşitliliğin artırılmasına katkı sağlar.

Atık Yönetimine Dikkat Edin: Gıda israfını azaltmak, çevresel etkinizi önemli ölçüde azaltabilir. Artan yemekleri değerlendirmek, gıda atıklarını kompost yapmak gibi yöntemlerle gıda israfını en aza indirebilirsiniz.

İklim dostu beslenme seçimleri yapabilmek için daha fazla bilgiye erişim sağlamak ve bu bilgileri günlük hayatımıza uygulamak büyük önem taşır. Tüketiciler olarak, gıdaların etiketlerinde karbon ayak izi, su kullanımı ve kimyasal kullanımı gibi bilgiler arayarak bilinçli seçimler yapabiliriz. Ayrıca, sürdürülebilir gıda üretimi ve tüketimi konusunda eğitimler ve farkındalık kampanyaları düzenlemek de bu konuda önemli adımlar olacaktır.

Bu bağlamda yapabileceğiniz en faydalı şey çevrenizden duyduğunuz, sosyal medyada gördüğünüz veya arkadaş sohbetinde öğrendiğiniz şeyleri bir kez daha araştırmaktır. Bu tür bilgiler çoğu zaman bir durum için geçerli olsa da durum, zaman, ülke ve hatta kişiler değiştiğinde geçerliliğini yitirebilir, o nedenle de özellikle günlük beslenme konusundaki bilgilerimizi bilimsel kaynaklardan almak son derece önemlidir. Bilimsel kaynak dediğimiz zaman anlamamız gereken de hakemli bilimsel dergilerdir. Bir derneğin ya da örgütün hazırladığı rapor son derece bilimsel görünebilir ancak bilimin çalışma yöntemi farklıdır, o nedenle de bu tür raporları her zaman baştan doğru kabul etmemek akıllıca bir yaklaşımdır.

Son olarak, iklim dostu beslenme açısından yapmamız gereken en önemli şey gıda israfını önlemektir. Karbon ayak izi olsun, su olsun, kimyasallar olsun ve en önemlisi insan emeği olsun, gıda üretimine çok çaba harcıyoruz. Bize ulaşana kadar yaptığımız hatalarla bizim yaptıklarımızı eklediğimizde üretilen gıdanın neredeyse yarısı çöpe gidiyor. Sadece bunu azaltmak bile bilinçli gıda tüketimini ayrı bir seviyeye taşıyacaktır. Yani elbette Antalya’da üretilen domatesi İstanbul’a taşımanın bir karbon ayak izi vardır, ama belki daha önemlisi o domatesin yolda zarar gören yüzdesidir. Bu nedenle mümkün olduğunca yerel beslenmek gıda israfını da azaltacaktır.

İklim dostu beslenme seçimleri, iklim değişikliği ile mücadelede önemli bir rol oynar. Ancak, tüketiciler olarak ne yazık ki gıdaların karbon ayak izleri ve diğer çevresel etkileri konusunda yeterince bilinçli değiliz. Yaşam döngüsü değerlendirmesi perspektifinden bakarak gıdaların çevresel etkilerini tam olarak anlamak ve bu bilgiler doğrultusunda bilinçli seçimler yapmak, sürdürülebilir bir geleceğe katkı sağlamamıza yardımcı olacaktır. Yerel ve mevsimlik gıdaları tercih etmek, bitkisel gıdalara yönelmek, organik ve sürdürülebilir tarım ürünlerini desteklemek ve gıda israfını azaltmak gibi adımlarla, bireysel olarak çevresel etkinizi azaltabilirsiniz. İklim dostu beslenme, yalnızca bireysel sağlığımızı değil, gezegenimizin sağlığını da korumak için atılacak önemli bir adımdır.

Bu yazı EkoIQ dergisinde yayımlanmıştır.

7 Temmuz 2024 Pazar

Chevron Doktrini'nin çöküşü iklim değişikliği mücadelemizi nasıl etkileyecek?

Geçtiğimiz hafta ABD’de tüm ülkelerdeki çevre politikalarını etkileyebilecek bir gelişme yaşandı. Uzun süredir kullanımda olan bir çevre kuralı ABD Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Chevron Doktrini denen bu kuralın ne olduğunu, neden önemli olduğunu ve iklim değişikliğiyle mücadelemizi nasıl etkileyebileceğini konuşacağız.

Başta biraz Amerikan hukuku ile başlayalım. ABD Anayasası bizde olduğu gibi oldukça detaylı bir yapı değildir. Daha temel prensipler üzerine kurulmuştur. Bizim Anayasa Mahkemesi olarak kabul ettiğimiz kurum da ABD için Yüksek Mahkeme’dir. Yüksek Mahkeme denmesinin bir sebebi de hukuk sistemi içerisinde çözülemeyen her konu için içtihat oluşturma sorumluluğuna sahip olmasıdır. Bu mahkeme üyeleri ABD Başkanı tarafından seçilir ve dolayısıyla da çoğunlukla başkanın politik görüşünü yansıtır. Bugün yüksek mahkemenin dokuz üyesinden altısı Cumhuriyetçiler, üçü de Demokratlar tarafından atanmıştır. Bu görev neredeyse ömür boyu yapıldığından üyelerden hangisinin hangi başkanlık döneminde öldüğü ya da görev yapamaz duruma geldiği bu mahkemenin gelecekte alacağı kararlar üzerinde önemli bir etki oluşturur.

Şimdi, Chevron Doktrini'ni basitçe açıklayalım. Chevron Doktrini, 1984 yılında büyük bir petrol şirketi olan Chevron ile Natural Resources Defense Council davasından ortaya çıktı. Bu doktrin, federal bir kuruluşun muğlak bir yasayı yorumladığında, mahkemelerin federal kuruluşun yorumuna makul olduğu sürece itibar etmesi gerektiğini söyler. Daha açık bir dille; bir yasa hakkında belirsizlik varsa ve Amerika’da Çevre Bakanlığı yerine geçen Çevre Koruma Ajansı gibi bir federal kuruluş bu yasayı yorumlarsa, bu yorum da makulse, mahkemeler federal kuruluşun yorumuna uymalıdır.

Neden önemli? Çünkü federal kuruluşlar, çevre düzenlemeleri, halk sağlığı ve işçi güvenliği gibi karmaşık konuların ayrıntılarını anlayan ve yorumlayan uzmanlarla doludur. Bu uzmanlara itibar ederek, Chevron Doktrini federal kuruluşların yeni düzenlemeleri hukuki gri alanlar olduğunda bile daha verimli bir şekilde uygulamalarına ve yürütmelerine olanak tanır.

Chevron Doktrini, yaklaşık 40 yıldır Amerikan idari hukukunun temel taşlarından biridir. Federal kuruluşların karmaşık ve gelişen sorunları sürekli yasal savaşlara takılmadan ele alabilmelerine olanak tanır. Çevre düzenlemeleri söz konusu olduğunda ise, bu özellik hayati önem taşır.

Şöyle düşünün: iklim değişikliği hızla gelişen bir krizdir. Yeni bilimsel keşifler ve teknolojik ilerlemeler, ne yapılması gerektiğine dair anlayışımızın sürekli değiştiği anlamına gelir. Çevre Koruma Ajansı gibi kuruluşların hızlı ve etkili bir şekilde uyum sağlama esnekliğine ihtiyaçları vardır. Chevron Doktrini, bunu yapabilmeleri için yasal dayanağı sağlar.

Artık, işler biraz karışıyor. ABD Yüksek Mahkemesi’nin Chevron Doktrini'ni sonlandırma kararı, federal kuruluşların artık anlamı tartışmalı olabilecek yasaları yorumlarken mahkemelerin desteğine sahip olmayacağı anlamına geliyor. Bu temelde şu anlama gelir: Bir petrol şirketi karbondioksit salımının iklim değişikliğine neden olmadığını söyleyerek mahkemeye başvurabilir ve mahkeme de bu konuyu esastan görüşmeye başlar, tanıklar çağırılır ve toplumun bu konuda kafasını karıştırabilecek her türlü bilgi basına saçılır.

Aslında Yüksek Mahkeme’nin önüne karar için getirilen konu oldukça basitti. 1980’lerin sonuna değin, Amerika’nın kuzey doğusundaki balıkçılık o bölgedeki ringa balığı popülasyonunu neredeyse sıfıra indirdi. Bundan dolayı da EPA o bölgede ringa balığı avlanmasını yasakladı ki ringa balığı nüfusu artabilsin. Aradan oldukça uzun bir zaman geçtiğinden balıkçılar eski kuralın hala uygulanmasının doğru olmadığını ve bunu mahkemedeki uzmanların belirlemesi gerektiğini söyleyerek Yüksek Mahkeme’ye başvurdular. Yüksek Mahkeme de balıkçıları haklı buldu. Ama bu konunun temeli Chevron Doktrini dediğimiz düşünce olduğu için artık çevre kuruluşları açısından oldukça önemli bir değişim söz konusu.

Bu değişim, iklim değişikliğiyle mücadele çabaları üzerinde önemli etkiler yaratacaktır. Chevron Doktrini’nin olmaması, EPA gibi ajansların yeni düzenlemeleri uygulamaya koyarken daha fazla yasal zorlukla ve engelle karşılaşabileceği anlamına gelir. Bu da kritik iklim politikalarının yürürlüğe girmesini yavaşlatır ve çevre koruma çabalarının geleceği hakkında belirsizlik yaratır.

Şimdi gelelim asıl meseleye: Donald Trump yeniden başkan olursa ne olur? İlk döneminde Trump zaten birçok çevre düzenlemesini geri çekti, ABD'yi Paris Anlaşması'ndan çıkardı ve genel olarak iklim bilimine karşı açık bir kayıtsızlık ve neredeyse düşmanlık gösterdi. Chevron Doktrini'nin sonlandırılmasıyla ikinci bir Trump yönetimi, çevre koruma çabalarını daha da fazla geri çevirme gücüne sahip olabilir.

Peki bu nasıl olacak? Chevron Doktrini olmadan, federal kuruluşların yasaları yorumlamaları daha fazla yasal zorlukla karşı karşıya kalacaktır. Trump göreve gelirse, çevre koruma çabalarına daha az bağlı görevliler atayabilir. Bu görevliler, mevcut yasaları sanayi lehine ve çevre aleyhine yeniden yorumlayabilir ve Chevron Doktrini’nin ortadan kalkması nedeniyle mahkemeler de bu çevre karşıtı yorumları daha fazla destekleyebilir.

Chevron Doktrini'nin sonlandırılması ve Trump yönetimindeki olası değişiklikler sadece Amerika’yı etkilemekle kalmaz, küresel çapta etki yaratır. ABD, dünyada en fazla sera gazı salan ülkelerden biridir ve ABD’nin iklim politikaları, küresel iklim çabalarını da büyük ölçüde etkiler.

Eğer ABD iklim taahhütlerini azaltırsa, diğer ülkeler de aynısını yapabilir. Paris Anlaşması, imzacı ülkelerin kolektif eylemine dayanır. ABD gibi büyük bir oyuncunun geri çekilmesi, diğer ülkelerin kararlılığını zayıflatabilir ve küresel iklim değişikliğiyle mücadeleyi baltalayabilir.

Bunların ötesinde hepimiz “bakın bu konu daha Amerika’da mahkemelerde tartışılıyor” diyen çevre düşmanları ve iklim inkarcılarıyla mücadele etmek zorunda kalacağız. Unutmamamız gereken önemli konu, COVID19’u durdurmak için çamaşır suyu içmeliyiz diyen bir başkanın çoğunluğunu kendi oluşturduğu bir Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının tüm devletlerin çevre ve iklim politikalarını etkilemesine izin vermememiz gerektiğidir. Chevron Doktrini ABD’de uzun süre tartışılmaya devam edecek, ancak bunun bize yansımasını engellemek zorundayız. Bilimsel gerçekler mahkemede tartışılabilecek konular değildir, bilimsel gerçeklerin tartışma alanları vardır ve buralarda tartışıldıktan sonra kararı mahkemelere bırakmak gibi bir usul değişikliği modern bilimi yüzlerce yıl geriye taşır.

Bu yazı Yeşil Gazete'de yayımlanmıştır.

1 Temmuz 2024 Pazartesi

El Nino ve La Nina

Yazın gelişiyle birlikte sıcaklıklar artmaya başladı ve 2024 yazı oldukça sıcak geçeceğe benziyor. Ancak, Nisan ayının sonunda El Nino'nun sona erdiğini ve Temmuz başında Türkiye'nin La Nina etkilerini hissetmeye başlayacağını bilmek belki biraz içimizi ferahlatabilir. Bu değişim, sıcaklıkların El Nino dönemindeki kadar yüksek olmayacağı anlamına geliyor. Peki, El Nino ve La Nina nedir ve dünya genelindeki etkileri nelerdir? Gelin birlikte inceleyelim.

El Nino, Pasifik Okyanusu'nun tropikal bölgelerinde her iki ila yedi yılda bir meydana gelen doğal bir iklim olayıdır. Normalde, bu bölgede doğudan batıya doğru esen rüzgarlar, sıcak yüzey sularını Asya'ya doğru taşır. Ancak El Nino sırasında bu rüzgarlar zayıflar veya tersine döner, bu da sıcak yüzey sularının Güney Amerika kıyılarına doğru birikmesine neden olur. Sonuç olarak, Pasifik Okyanusu'nun doğu kesimleri normalden daha sıcak hale gelir. Pasifik Okyanusu neredeyse yeryüzünün yarısını kaplar. Dolayısıyla, Pasifik sularının normalden sıcak ya da serin olması küresel hava ve iklim düzenlerinde önemli değişikliklere yol açar. El Nino, genellikle sıcak ve kuru hava koşullarıyla ilişkilendirilir, bu da kuraklık ve yangın riskini artırır. Türkiye gibi ülkelerde ise yaz aylarının aşırı sıcak geçmesine neden olabilir.

La Nina ise El Nino'nun tam tersi bir iklim olayıdır. La Nina sırasında, Pasifik Okyanusu'nun tropikal bölgelerindeki rüzgarlar güçlenir ve sıcak yüzey sularını Asya'ya doğru daha fazla taşır. Bu, Pasifik'in doğu kesimlerinde suyun normalden daha soğuk olmasına neden olur. La Nina, genellikle nispeten soğuk ve nemli hava koşullarıyla ilişkilendirilir. Bu durum, dünya genelinde farklı etkiler yaratır. Türkiye'de ise La Nina'nın etkisi, sıcaklıkların azalması olarak kendini gösterebilir.

El Nino ve La Nina, dünya genelinde farklı bölgelerde çeşitli etkilere neden olabilir. İçinde yaşadığımız küresel ekonomi içerisinde yeryüzünün değişik bölgelerindeki aşırı hava olaylarına "bana ne?" diyemeyiz, dolayısıyla bize etkileri nispeten az olsa da bu iklim olaylarının küresel etkileri oldukça fazladır.

El Nino, Güney Amerika'nın batı kıyılarında aşırı yağışlara ve sel baskınlarına neden olabilir. Aynı zamanda balıkçılık sektörünü olumsuz etkileyebilir. Buna karşılık La Nina, kuraklık ve düşük yağış oranlarına neden olabilir.

Asya ve Avustralya'da El Nino ile birlikte kuraklık ve yangın riski artar. Tarım sektöründe verimlilik düşebilir. La Nina görüldüğü dönemlerde ise aşırı yağışlar ve sel riski artar. Tarımda verimlilik artışı görülebilir.

Kuzey Amerika'da ise El Nino kış aylarında daha sıcak ve kuru hava koşulları getirebilir. Bu da kar yağışının azalmasına ve su kaynaklarının tükenmesine neden olabilir. Tam tersinde ise kış aylarında daha soğuk ve kar yağışlı hava koşulları hakim olabilir.

Türkiye, Akdeniz iklim kuşağında yer aldığı için El Nino ve La Nina'nın etkilerini farklı şekillerde hisseder. El Nino dönemlerinde, Türkiye'de yaz aylarının daha sıcak ve kurak geçmesi beklenir. Ancak, Nisan 2024'te El Nino'nun sona ermesi ve Temmuz başında La Nina etkilerinin başlamasıyla birlikte, sıcaklıkların biraz daha düşeceğini ve yağışların artabileceğini öngörebiliriz. Bu, tarım sektörü ve su kaynakları açısından olumlu etkiler yaratabilir.

El Nino ve La Nina gibi doğal iklim olayları, kısa vadeli sıcaklık ve hava koşullarında değişikliklere neden olur. Ancak, asıl önemli olan, bu olayların altında yatan temel sorunun iklim değişikliği olduğudur. Küresel sıcaklık artışları, insan faaliyetlerinin sonucu olarak atmosferdeki sera gazlarının birikmesiyle doğrudan ilişkilidir. El Nino, bu artışları biraz daha belirgin hale getirirken, La Nina ise geçici bir serinleme etkisi yaratır.

İklim değişikliği, sadece hava sıcaklıklarını değil, aynı zamanda deniz seviyelerini, yağış düzenlerini ve aşırı hava olaylarını da etkiler. Bu nedenle, El Nino ve La Nina'nın etkilerini anlamak, iklim değişikliğiyle mücadele ve uyum stratejileri geliştirmek için önemlidir.

Sonuç olarak, 2024 yazının başlangıcı sıcak geçse de La Nina'nın etkileriyle birlikte sıcaklıkların düşmesi ve yağışların artması bekleniyor. Yalnız bunu havaların serinleyeceği şeklinde algılamamak gerekir. Beklememiz gereken koşullar havanın geçen yaz olduğu gibi sıcaklık rekorları kırmayacağı ama gene de en sıcak yazlardan bir diğerini yaşayacak olmamızdır. Gene de uzun vadeli iklim değişikliği tehdidini göz ardı etmemeli ve gerekli önlemleri alarak geleceğe daha hazırlıklı olmalıyız.

Bu yazı Sürdürülebilir Üretim dergisinde yayımlanmıştır.

28 Haziran 2024 Cuma

Sıcak Hava Dalgaları

Son yıllarda hepimiz yaz aylarının ne kadar bunaltıcı hale geldiğini fark etmişizdir. Peki, bu aşırı sıcakların nedeni ne? Cevap basit ama aynı zamanda oldukça karmaşık: İklim krizi. Bu sıcak hava dalgaları iklim değişikliği ile bağlantılı olduğunu artık biliyoruz ve gelecekte bizi çok daha yoğun sıcak hava dalgaları bekliyor.

İklim krizi; fosil yakıtların yakılması sonucunda karbondioksit miktarındaki değişim ve bu değişimlerin yol açtığı felaketlerdir. Karbondioksit dışında metan ve nitröz oksit gibi gazlar, atmosferde birikerek dünyanın ısınmasına yol açar. Bu da daha sıcak yazlar ve daha ekstrem hava olayları anlamına gelir.

Sıcak hava dalgaları, birkaç gün süren normallerin oldukça üzerinde sıcak olan dönemlerdir. Atmosferde biriken sera gazları, dünya atmosferinin genel sıcaklığını artırır. Bu da, sıcak hava dalgalarının daha sık, daha yoğun ve daha geniş alanda yaşanmasına neden olur.

Geçmişte, sıcak hava dalgaları bugüne kıyasla nadiren meydana gelirdi, genellikle kısa süreli ve daha az şiddetli olurdu. Ancak, küresel ısınmanın etkisiyle bu durum değişti. Örneğin, Avrupa’da 2003 yılında yaşanan sıcak hava dalgası, binlerce insanın hayatını kaybetmesine neden oldu. Bu yıl Hac vazifesi sırasında korumasız kalan binden fazla hacı adayının sıcak dolayısıyla hayatını kaybettiğini okuduk. Bilim insanları, bu tür ekstrem hava olaylarının gelecekte daha da artacağını öngörüyor.

Gelecekte sıcak hava dalgalarının nasıl artacağını anlamak için bilim insanlarının yaptığı iklim modellerine bakmamız gerekiyor. Bu modeller, sera gazı salımlarının bu hızla devam etmesi halinde sıcak hava dalgalarının daha sık ve şiddetli hale geleceğini gösteriyor. Örneğin, 2050 yılına kadar, bugün nadir görülen aşırı sıcak günler, bazı bölgelerde yılda birkaç kez yaşanabilir hale gelecek. Özellikle ülkemiz bu sıcak hava dalgalarından oldukça fazla etkilenecek olan bir bölgede bulunuyor. Bu nedenle ülkemizin güney kesimleri bu yüzyılın sonuna doğru yazın bazı günlerinde yaşanamayacak kadar sıcak olabilir. Ancak bir iyi haber, sıcaklıklar bu yaz için Temmuz ayının başından itibaren artmayı durdurabilir. Bu serin bir yaz geçireceğimiz anlamına gelmemeli, ama en azından çoğumuz sıcaktan çıldırmayacağız.

Bu durumun sadece sıcak havalarda daha fazla terleyeceğimiz anlamına gelmediğini de unutmamalıyız. Sıcak hava dalgaları, tarım, su kaynakları ve halk sağlığı üzerinde de ciddi etkiler yaratır. Tarım ürünleri hem aşırı sıcak hem de kuraklık nedeniyle zarar görebilir, su kaynaklarımız tükenebilir ve aşırı sıcaklar özellikle yaşlılar ve kronik hastalıkları olanlar için büyük bir sağlık riski oluşturabilir.

Peki, bizler bu durumu değiştirmek için ne yapabiliriz? İyi haber şu ki, hala yapabileceğimiz şeyler var. Öncelikle, fosil yakıt tüketimini azaltmalı ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmeliyiz. Enerji verimliliğini artırmak, ormanları korumak ve yeni ağaçlar dikmek de önemli adımlar arasında. Ayrıca, bireysel olarak enerji tasarrufu yapmak, geri dönüşüme önem vermek ve karbon ayak izimizi azaltmak için küçük ama etkili adımlar atabiliriz. Bunun ötesinde devleti ve iş dünyasını doğru adımlar atmaya zorlamak da yapmamız gereken şeyler listesinin üstlerinde geliyor.

Unutmayalım, iklim değişikliği hepimizi etkileyen bir sorun ve çözüm için hepimizin katkısına ihtiyaç var. Gelecek nesillere daha yaşanabilir bir dünya bırakmak için şimdi harekete geçmeliyiz. Bu yaz ise kendimizi sıcaktan korumak ve bol su tüketmekten başka şansımız yok. Hepimize kolay gelsin.

Bu yazı Dünyahali'nde yayımlanmıştır.