1 Mart 2017 Çarşamba

Türkiye ve Paris Anlaşması

Türkiye’nin Paris Anlaşması’na taraf olması/olmaması hususu ile Türkiye’nin iklim müzakerelerinde etkin rol alması için atılması gereken adımların değerlendirilmesi amacıyla 20-21 Ocak 2017 tarihlerinde Antalya’da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı ve İklim Değişikliği Başmüzakerecisi Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar Başkanlığında bir istişare toplantısı düzenlenmiştir.

Geçtiğimiz yıl Paris’te gerçekleştirilen konferansta 195 ülkenin oy birliği ile kabul edilen Paris Anlaşması, küresel iklim değişikliği ile mücadelede dönüm noktası olarak görülmektedir. Bugüne kadar Paris Anlaşması’na, 196 ülkeden 194’ü imza atmış, 127’si ise taraf olmuştur. Gerekli şartlar sağlandığı için Paris Anlaşması 4 Kasım 2016 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Paris Anlaşması’na 22 Nisan 2016 tarihinde imza atmış, ancak henüz taraf olmamıştır. Taraf olmadığı sürece 2030 yılına kadar sürecek olan Paris Anlaşması ile ilgili esas ve usullerin belirlenmesi müzakerelerinde söz sahibi olamayacaktır. Ancak Türkiye Paris Anlaşması’na ilişkin olarak ulusal katkısını (Intended Nationally Determined Contribution - INDC) 30 Eylül 2016 tarihinde sunmuştur. Buna göre Türkiye 2030 yılına kadar sera gazı emisyonlarını % 21 oranında  artıştan azaltmayı taahhüt etmiştir.

Prof. Dr. Birpınar tarafından bundan sonraki dönemde özellikle özel sektör, akademi ve sivil toplumdan daha geniş bir katılımla benzer nitelikte toplantıların düzenlenmesine devam edileceği; bu kapsamda, Mayıs ayında Bonn’da gerçekleştirilecek iklim müzakereleri öncesinde Şubat, Mart ve Nisan ayları sonunda yapılması planlanan toplantılarda iklim değişikliği ile mücadele bağlamında başka konu başlıklarının, ilk olarak İklim Değişikliği ve Hava Yönetimi Koordinasyon Kurulu’nun yeniden yapılandırılması konusunun istişare edileceği de ifade edilmiştir.

Toplantıda Türkiye’nin müzakerelerdeki rolünün güçlendirilmesi konusunda ortaya konan başlıkları şu şekilde özetlemek mümkündür:
  • Türkiye’nin müzakerelerdeki rolünün güçlendirilmesi öncelikle Paris Anlaşması’na taraf olmasından geçmektedir. Taraf olunmayan bir anlaşma üzerine kurulacak olan iklim rejiminin müzakerelerinde etkin rol almak mümkün değildir.
  • Devletimiz açısından bu noktadaki önemli konu Türkiye’nin uluslararası konumuna ilişkindir. 1992 yılında Rio’da iklim rejimi ilk defa şekillendiğinde Türkiye gelişmiş ülkeler arasında yer almıştır. Bu nedenle de gelişmekte olan ülkelere maddi ve teknolojik yardım sağlamak da dahil olmak üzere pek çok sorumluluk üstlenmesi beklenebilmektedir. Ülkemiz özellikle iklim açısından son derece kırılgan bir bölgede yer aldığından çevre ülkelere iklim değişikliği konusunda yol gösterici bir rol oynayabilir.
  • Başmüzakereciyi desteklemek amacıyla kamu, özel sektör, üniversite veya sivil toplum kuruluşlarından başmüzakereci yardımcıları atanabilir. Müzakerelerde, azaltım, uyum, finans, teknoloji, kapasite geliştirme, hukuki süreçler gibi müzakere başlıklarını takip edecek ekipler oluşturulabilir.
  • Türkiye’nin müzakerelerdeki “yalnız ülke” konumunun değiştirilmesine yönelik alternatif yöntemler de bulunmaktadır. Türkiye iklim değişikliği konusunda vereceği doğru mesajlarla uluslararası sivil toplumun ve en az gelişmiş ülkelerin desteğini alabilmek mümkündür.
  • Uluslararası iklim ve çevre müzakerelerinde, özel sektör, akademi ve sivil toplumun da Türkiye heyetine katılımı ve katkısı sağlanmalıdır. Özellikle uluslararası hukuk konusunda deneyimli akademisyenlerin ve uzmanların müzakere heyetlerine katılımı sürekli hale getirilmelidir.
  • Türkiye’nin uluslararası çevre ve iklim platformlarında görünürlüğünün artırılması için Türkiye’de uluslararası konferans, panel vs. düzenleme imkanları araştırılmalıdır. Bu çerçevede, Türkiye’nin yenilenebilir enerji fuarlarına ev sahipliği yapması sağlanmalıdır.
  • Türkiye için sürdürülebilir kalkınma hedefleri, iklim değişikliği ve yeşil ekonomiyi kapsayan bütünleşik strateji hazırlanmalı ve bunun içinde yönetişim ve iletişim konusuna yer verilerek kamu ile özel sektör, akademi ve sivil toplum arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağına dair ilkeler belirlenmelidir.
  • Türkiye’nin uluslararası kuruluşlarda daimi olarak temsil edilmesi sağlanmalı, toplantılara katılımda süreklilik tesis edilmelidir.
  • Kapasite geliştirme ve altyapının oluşturulması için insan kaynağı ve bilim üretilmesi amacıyla Yüksek Öğretim Kurumu’na bağlı bir araştırma enstitüsü kurulmalı ve mevcut iklim değişikliği merkezleri desteklenmelidir.
  • Türkiye’de kamuoyunun duyarlılığının ve farkındalığının artırılmasına yönelik çalışmalara ivme kazandırılmalı, yapılan çalışmalar kamuoyu ile paylaşılmalıdır.
Türkiye açısından Paris Anlaşması’nın değerlendirilmesine bakacak olursak:
  • Çevre politikaları değerlendirildiğinde sürdürülebilir kalkınmanın ulusal çıkarları zedelediği argümanı 1970’lerde kalmıştır. Günümüzde sürdürülebilir kalkınma ile birlikte ekolojik modernizasyon hesaba katıldığında ulusal çıkarların zarar görmesi anlamında bir kayıptan söz etmek mümkün değildir.
  • Türkiye kalkınmada fosil yakıtlara dayalı bir politika bağımlılığı yaklaşımından kurtulmalı; enerji verimliliğini ve yenilenebilir enerjiyi kalkınmanın motoru haline getirmelidir. Ekonomik çeşitliliği sağlamak için uluslararası müzakerelere ve politika geliştirme süreçlerine geleneksel sektörlerin yanında enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji gibi yeni gelişen sektörlerin de katılım sağlaması gerekmektedir.
  • Paris Anlaşması’na taraf olunması durumunda özel sektörün nasıl etkileneceği konusunda farklı yaklaşımlar bulunmaktadır.
    • Mevcut altyapı ile ihracat ürünlerine karbon sınırı, ürün etiketlemeleri, enerji verimliliği standartları gibi bir takım kriterler getirilmesi durumunda özel sektörün uluslararası rekabet edebilirliği olumsuz etkilenebilir. Bu nedenle, uygulama maliyeti yüksek olan firmalar için yasal düzenlemeler ile esneklikler sağlanmalıdır.
    • Paris Anlaşması’na taraf olmak uluslararası finans desteğine erişimde önemli bir kriter olacaktır. Taraf olmama halinde finans kaynaklarından yararlanma imkanı tamamen ortadan kalkacak; ayrıca Türkiye’nin sürdürülebilir rekabet avantajını kaybetmesine sebep olarak uluslararası fonlara erişim maliyetini artıracaktır.
    • Türkiye’nin net bir iklim politikasının olmaması özel sektörü de gelecek planlaması yapma konusunda belirsizliğe düşürmekte ve uluslararası ölçekte yalnızlaştırmaktadır.
    • Özel sektör, Anlaşma hükümlerinin uygulanması maliyetini karşılamakta zorlanabilir. Bununla birlikte, Paris Anlaşması’na taraf olmak veya olmamak uluslararası finans ve teknoloji desteklerine erişimi garanti etmeyeceğinden Türkiye’yi, proaktif bir şekilde uluslararası finans ve teknoloji destekleri için cazip hale getirecek politikalar geliştirmeli ve uygulamalıdır.
  • Paris Anlaşması’na katılmanın sürdürülebilir kalkınma ile ilişkili olarak istihdam, yeni iş alanlarının yaratılması, enerji tasarrufu ve sağlık harcamalarının azaltılması gibi yan faydaları vardır.
  • Türkiye’nin ulusal katkısı, ülkemizin iklim değişikliğinden etkilenebilirliği yüksek olduğu için uyumu içerecek şekilde revize edilmelidir. Mülteci sorunu iklim ile ilişkilendirilerek destek talep edilebilir. Kayıp-zarar konusu mülteciler bağlamında ele alınarak müzakerelerde ülke pozisyonu oluşturulabilir. Türkiye kayıp-zarar müzakerelerini şekillendiren ülkelerden biri olabilir. Türkiye uyum konusunda bir bölgesel merkez işlevi görebilir.
Sonuç olarak:
Türkiye’nin iklim müzakerelerindeki rolünün güçlendirilmesinin şart olduğu konusunda ortak bir kanaat bulunmaktadır. Önümüzdeki dönemde iklim rejimi büyük ölçüde Paris Anlaşması esas alınarak belirleneceği için Türkiye’nin rolünün güçlendirilmesinin ilk ve en önemli aracı Paris Anlaşmasına taraf olmaktır. Aksi halde müzakerelerde etkin bir rol almak teorik ve pratik olarak mümkün değildir.

NOT: Bu yazı sözü geçen toplantının sonuç notları kullanılarak hazırlanmıştır.


Bu yazının orijinali: EkoIQ Mart-Nisan 2017 sayısında yayınlanmıştır.

9 Ocak 2017 Pazartesi

İstanbul’a Kar Yağdı

Az önce markete gidip döndüm, evimizin önündeki sokağın ortasında 40-50 santimetre kar vardı. Sanırım Cuma günü kar başladığından beri kimse küremek için girmemişti sokağa. Biri küremek için girdiği zaman da daha garip bir sorunla karşılaşacağız hepimiz: Servisle okula giden çocuklar gidebilecek, ama arabaların önü bir metre karla kaplanacağı için kimse arabasını o karın altından çıkartamayacak. En yakın toplu taşıma da bir kilometre ötede olduğu için ulaşım ciddi bir sorun olacak.

Peki bunun suçlusu kim?

Bu sorunun cevabını vermeye eski bir anıyla başlamak gerekiyor: 1993 kışında ABD’de bir radyo istasyonunda cumartesi geceleri 01:00-06:00 arası program yapıyordum. Gece uyanık kalabilmek için de 16:00-20:00 arası kestiriyordum. Bir cumartesi uykumun ortasında telefon çaldı. İstasyondan imdat çağrısı. Kar geliyormuş ve 22:00-01:00 arası program yapan arkadaş programa gelemiyormuş, “Sen erken gelir misin?” dediler. Ben 21:00 gibi yola bir çıktım ki şehrin ana caddesinde 60 ila 80 santimetre arasında kar var. İstasyon normal yürüyüşle yarım saat. Ben kara bata çıka yola düştüm. Ara sokaklardan birinin çıkışında bir araç bekliyor, el etti, ben de bindim. “Yolda yarım metreden fazla kar var, bir yere gidemezsin” dedim, “Ben buranın kara yolu şefiyim, az sonra beni almaya gelecekler” dedi. Gerçekten de az sonra kar küreyici geldi ve bize yolu açtı. Türk aklıyla “Ee peki şimdiye kadar yolu neden temizlemediniz?” diye sordum. Bana garip garip baktı ve “Kar yağarken yol mu temizlenir?” dedi. “Meteoroloji karın sabah altıda duracağını söylüyor, biz de o saatte temizlemeye başlayacağız”. Gerçekten de benim programın sonuna doğru kar durdu ve bir saatte tüm yollar temizlenmişti.

Buradan epey ders almak gerekiyor:

1. Kar yağarken yollar temizlenmez.
2. Eğer acil bir ihtiyaç varsa kar küreyici acil ihtiyacı olan aracın önüne düşüp ona yolu açar.
3. Acil araç itfaiye veya ambulanstır.
4. Geri kalan kişiler kar durana kadar evlerinde oturup araçlarını dışarıya çıkartmazlar.
5. Devlet kurumları meteorolojiye güvenir ve onların öngörülerine göre planlama yaparlar.
6. Herkes kurallara uyduğu zaman kar büyük şehirler için bir felaket olmak zorunda değildir.

İstanbul’da bu kadar kar yağdığı zaman durum neden felaket oluyor peki? Bu dersler bağlamında düşünmeye çalışalım:

Öncelikle ben kahin değilim ve basit fiziksel verilere dayanarak 18 Kasım’da bir mesaj yazmışım Twitter’da: “Bu bize felaket kar gelecek demek: The North Pole is an insane 36 degrees warmer than normal as winter descends”. Yani Kuzey Kutbu’na kış gelmesine rağmen sıcaklık normalden 36 derece daha yüksek. Bu 36 derece Fahrenheit olduğu için bizim anladığımıza çevirirsek 18 Kasım’da Kuzey Kutup Bölgesi normalden tam 20 derece daha sıcaktı. Bu sıcaklık bugünlere kadar devam ettiğinden ülkemiz bu kadar soğuk hava gördü ve kar yağışı aldı.

Bu çoğumuza garip gelebilir. Kuzeyde hava daha sıcak ama burası daha soğuk ve bunların tümü de küresel ısınmanın bir sonucu.

Evet, küresel ısınmanın bir sonucu olarak Kuzey Buz Denizi’ndeki buzlar hızla eriyor. Kuzey Kutbu’nda, güneyden farklı olarak bir kara parçası yok. Yani, buzla kaplı olsa da o buzun altında bir kara yok, denizin üzerindeki buz var sadece. Bu buzun ortalama kalınlığı da sadece 3 metre, kolayca eriyebilir. Küresel ısınmadan dolayı bu buz tabakasının alanı gittikçe küçülüyor. Buz eridiğinde altındaki koyu renkli okyanus görünmeye başlıyor. Koyu renk ısıyı daha fazla emdiğinden kar ve buzla kaplı olmasına oranla daha da fazla ısınıyor. Daha da fazla ısınan deniz suyu daha da fazla buzun erimesine neden oluyor ve bir döngü halinde Kutup Bölgesi her sene biraz daha sıcaklaşıyor.

Öte yandan, Kuzey Kutup Bölgesi’nde yüksek basınç vardır. Yani yüzey soğuk olduğu için sıcak hava yükselemez, tam tersine yukarıdaki hava aşağıya doğru çökerek bir yüksek basınç alanı yaratır. Bunun tam tersine Ekvator’da yüzey çok sıcak olduğundan sıcak hava yükselir ve basıncın bu noktada düşük olmasına neden olur. Hava yüksek ve alçak basınç merkezleri etrafında döner. Kuzey Kutbu’ndaki yüksek basınç merkezi etrafında da dönen bir hava akımı vardır. Kuzey Kutbu ne kadar soğuk olursa buradaki basınç da o denli düşük olur, bundan dolayı da kutup etrafında dönen hava akımı da o denli sıkı ve kuvvetli olur. Ancak kutup ısınacak olursa oradaki yüksek basınç azalır ve kutup etrafında dönen hava akımı da zayıflar. Zayıflayan bu hava akımı (Polar Jet) kutuptaki soğuk havayı yerinde tutmayı başaramaz ve bu soğuk hava bazı bölgelerde güney enlemlere doğru sarkar. Geçtiğimiz senelerde ABD’nin doğu kıyısına doğru sarkan bu soğuk hava önemli kar yağışlarına neden olmuştu.

Kısacası, Kuzey Kutbu ne derece sıcak olursa ülkemizde de kış aylarının soğuk ve kar yağışlı geçme olasılığı o derece artar.

Peki meteoroloji günlerdir “kar geliyor” demesine rağmen neden yeterince ciddiye almadı kişiler?

Öncelikle şunu bilmemiz gerekiyor, hava tahmini son derece zor bir iştir. Bir yanda önemli miktarda temel bilgi, diğer yanda da deneyim gerektirir. Bilgi ve deneyim birlikte bulunmadığı zaman da hatalı tahminler yapılması normaldir. Bu hatalı tahminler çoğu zaman başımıza önemli belalar. Açmaz ama kar yağışında olduğu gibi bir kez hata yapılacak olursa bu hata, hata yapanın peşini uzun süre bırakmaz. Bu nedenle de böylesi deneyime sıkı sıkıya bağlı alanlarda diğer devlet kuruluşlarında görülen rotasyonun görülmemesi gerekir.

Şimdi kendinizi hava tahmini yapan meteoroloji uzmanının yerine koyun: Yaptığınız hesaplara ve modellere göre hayatı etkileyecek ölçüde kar yağması ihtimali %20. “Hayatı etkileyecek ölçüde kar beklenebilir” duyurusu yapar mıydınız? Bu sorunun cevabı bir önceki tahmininize verilen tepkilerde gizli. En kolay çözüm aslında %20 ihtimal bile olsa “kar bekleniyor” duyurusu yapmaktır. Böylelikle kar yağacak olursa dediğiniz tutmuş olur, yağmayacak olursa da “aman canım zaten bunların dedikleri de tutmuyor” der geçerler. Ama tam tersi olsa ve duyuru yapmasanız ve kar yağsa herkes sizin varlığınızı ve bilginizi sorgulamaya başlar. Bu nedenle de meteoroloji son dönemde uyarı sınırını son derece düşürdü ve kar ihtimali çok az da olsa uyarı yapmaya başladı. Bunun sonucu olarak da Yalancı Çoban Sendromu denen olayla karşılaşmaya başladık. Yani genel anlamda meteorolojinin kar yağışı uyarıları “geçen sefer de yağacak demişlerdi fazla bir şey yağmadı, onun için boş verin siz, biz işimize bakalım” ile karşılanmaya başladı.

Kısaca, bunun çözümü bir yanda eğitim ve deneyimle meteorolojinin tahmin yeteneğini geliştirirken öte yanda hava durumu tahmininin ne kadar zor bir iş olduğunu anlayarak hatalı tahminlerin sonucunda kurumları ve kişileri sorgulamamaktan geçiyor.

Bizim mahallede yolun üzerinde 40 santimetre kar varken yarın çocukların okula gidebileceğine fazla ihtimal vermiyorum. Ama Sayın Vali hala okulların açık olup olmadığına dair bir uyarı yayımlamıyor. Az önce meteorolojiden günün geri kalanında kar yağışının artarak devam edeceğine dair bir uyarı geldi. Eminim bu uyarıyı Sayın Vali bizden çok daha önce edinmiştir. Peki o zaman neden eyleme geçilmiyor? Bunun cevabı sadece biz, sade vatandaşların değil devlet kurumlarının da birbirlerinin verdiği bilgilere fazla güvenememesinde yatıyor. Tüm kurumlarımızı güvenilir yapmak hepimizin bir sorumluluğudur aslında.


Son olarak, bize düşen, böyle durumlarda elimizden geldiğince yerimizden kıpırdamamaktır. Özellikle İstanbul gibi en ufak sorunda kilitlenen bir şehirde yaşıyorsak kar yağdığında mecbur değilsek evden çıkmamakta fayda vardır. Tabii becerebilirsek.

Yazının orijinali: https://yesilgazete.org/blog/2017/01/09/istanbula-kar-yagdi-prof-dr-levent-kurnaz/

11 Eylül 2016 Pazar

İklim Değişikliği ve Çöp

18. yüzyıl’ın ortalarında buhar makinesinin icadıyla insanlık doğada iki önemli değişiklik yapabilme imkanına kavuştu. Buhar makinesi daha önce insanların kol veya hayvanların gücüyle yaptıkları işleri kömür kullanarak buhar gücüyle yapmayı sağlıyordu. Bu reform doğal olarak üretimde ciddi anlamda bir artışa neden oldu. Üretimdeki bu artışı sağlayabilmek için makinalar ve gücün yanı sıra hammadde de gerekliydi. Dolayısıyla insanlık daha önceleri görülmemiş bir hızla dünyanın doğal kaynaklarını tüketmeye başladı.

Ama buhar makinesi kömür yakmaktaydı. Yakılan bu kömürden dolayı atmosfere karbondioksit gazı salınıyordu. Salınan bu karbondioksit gazı da atmosferin ısıya olan geçirgenliğini değiştirerek dünyanın git gide ısınmasına neden oluyordu.

Yani Endüstri Devrimi bir yanda bize gelişme açısından önemli imkanlar sunarken öte yandan da doğaya verdiğimiz zararı arttırmaktaydı. Ancak doğanın kaynaklarını sınırsız kabul ettiğimiz zaman, ne kullandığımız hammadde ne de saldığımız karbondioksit fazla bir önem taşır. Ne de olsa biz arabaları üretmek için gerekli metalleri madenlerden kolaylıkla çıkartabiliyorduk, arabalar ise yaktıkları benzinden çıkan karbondioksidi serbestçe atmosfere salabiliyorlardı.

Sonra 1896 yılında İsveçli bir bilimci olan Svante Arrhenius ilginç bir keşif yaptı: Kömür, petrol ve doğalgaz yaktığımızda atmosfere salınan karbondioksit aslında dünyanın ısınmasına yol açıyordu.

1972 yılında ise gezegenin geleceği ile ilgili kaygılar taşıyan Roma Kulübü isimli sivil toplum kuruluşunun isteği ile Donella Meadows, Dennis Meadows, Jorgen Randers ve William Behrens “Büyümenin Sınırları” adındaki kitabı yayınladılar. Bu kitap hammadde kullanarak toplumların daha nereye kadar büyüyebileceğini inceliyor ve yaşamakta olduğumuz büyümenin sınırları olduğu ve bu sınırlara doğru yaklaştığımız sonucuna varıyordu.

Öyleyse başımızda iki tane temel sorun var demektir. Üretim yaparken ve bu ürettiklerimizi dağıtırken önemli miktarda karbondioksidi atmosfere salıyoruz. Bu saldığımız karbondioksit dünyayı ısıtıyor ve canlılar için yaşanması güç bir hale sokuyor. Öte yandan üretim yapmak için kullandığımız hammaddeler de her geçen gün azalmakta. Kapalı bir sistem içerisinde yaşadığımızdan ve uzayda maden aramak henüz çok gerçekçi bir çıkış yolu olarak görülmediğinden bu iki sorunu giderebilmek için önümüzde iki basit seçenek var. Ya daha az tüketeceğiz, ya da üretimde daha az hammadde kullanıp daha az karbondioksit yayacağız. 

Aslında temel çözüm daha az tüketmekten geçiyor, çünkü ne yaparsak yapalım sonunda içinde yaşadığımız sistemin sınırları karşımıza dikilecek. Ama bunu insanlara anlatmanın zorluğu karşısında diğer seçeneği de düşünmemiz gerekiyor. Üretim yaparken daha az hammadde kullanıp daha az karbondioksit salmak zorundayız.

Üretim yaparken daha az hammadde kullanmanın yolu tabii ki daha üstün teknoloji kullanmaktan geçiyor. Ancak yeni teknolojiler üretmek ne kolay ne de ucuzdur. Bu nedenle daha ucuz ve kolay bir yolu asla gözden kaçırmamalıyız: Geri dönüşüm. Geri dönüşüm daha az hammadde kullanarak aynı üretimi yapabilmenin en kolay yollarından biridir.

Yaşamımızda ürettiğimiz çöpün neredeyse tamamı geri dönüştürülebilir. Ancak geri dönüştürme kavramımızı biraz genişletmemiz gerekir. Günlük hayatta ürettiğimiz çöpü kabaca ikiye ayırabiliriz: Organik atıklar ve organik olmayan atıklar, yani yemek atıkları ve diğerleri. Organik atıkları azaltmak zaten en önemli görevimiz olmalıdır, çünkü bu organik atıkları üretmek için doğanın tüm kaynakları kullanılmaktadır. Bu nedenle de besin maddelerini olabildiğince doğru miktarda satın alıp bozulmadan tüketmek her zaman için en doğru çözümdür. Ancak yemek atıklarını da geri dönüştürmek mümkündür. Bu geri dönüşüm sonunda tarımda kullanılabilecek olan gübre elde ederilir. Yiyecek maddelerinin tümü temelde hava, su ve gübre kullanılarak elde edildiğinden atıkları da tekrar gübreye çevirebilmek mümkündür. Eğer bu atıkları işlemden geçirmeden çöpe atacak olursak bu maddeler çürüyerek atmosfere metan gazı salarlar. Metan gazı da karbondioksitten 25 kat daha kötü bir sera gazıdır. Yani bir metan molekülünün atmosferi ısıtma etkisi bir karbondioksit molekülünden 25 kat daha fazladır. 

Metanın bu zararlı etkilerini azaltmak için yapılabilecek en faydalı işlem organik atıkları gübreye çevirmektir. Bu, evlerde yapılabilecek bir işlemdir. Ancak çoğumuzun çıkan gübreyi kullanabilecek bir imkanı olmadığından bu konu pek gündeme gelmemektedir. İkinci yol çöplerden çıkan bu metan gazını toplayarak yakıp enerji kazanmaktır. Böylece hem metanın atmosfere zarar vermesini hem de boşa gitmesini engellemiş oluruz. Yalnız, metan yakıldığı zaman da atmosfere karbondioksit salınır. Dolayısıyla atmosfere verilen zararı çöpleri yakarak tamamen yok etmek mümkün değildir.

Organik çöpler hariç ürettiğimiz atıkların ise neredeyse tamamı geri dönüştürülebilir. Geri dönüşümü sağlamak için işe kaynaktan başlamak gerekir. Yani çöp nerede üretiliyorsa orada ayırıştırılmalı ve o şekilde toplanabilmelidir. Unutmayalım, atıklarımızın tümünü üretmek için enerji harcanıyor. Enerji üretmek için de ülkemizde çoğunlukla doğalgaz ve kömür kullanıldığından atmosfere bolca karbondioksit salınır. Bu nedenle üretimde ne derece az enerji harcarsak atmosfere verdiğimiz zararı da o derece azaltırız.

Bu noktada ülkemiz gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında epey geri noktada bulunmaktadır. Bunun temel nedeni de eğitimsizliktir. Mesela plastikleri geri dönüştürmeye çalıştığımızda bizim için plastik plastiktir. Oysa plastiğin farklı şekillerde toplanıp geri dönüştürülmesi gereken 7 farklı türü vardır. Mesela plastik su şişesinin kendisi ve kapağı farklı iki maddeden yapıldığından bunların ayrı ayrı geri dönüştürülmesi gerekir. Siz kapağı şişeyle birlikte geri dönüşüme attığınız vakit birinin kapağı şişeden ayırması gerekmektedir. Benzer örnekler diğer tüm malzemeler için de verilebilir. Burada önemli olan ayırımın mümkün olduğunca kaynakta yapılması ve o noktadan sonra da tekrar karışmamasıdır.

Yanlış bildiğimiz konulardan biri plastiklerin çevreyi kirlettiğidir. Eğer siz suyu tükettiğinizde elinizdeki su şişesini sokağa atarsanız bu çevre kirliliği yaratır. Oysa aynı plastik şişeyi geri dönüşüme atmakla hem çevreyi kirletmemiş hem de şişenin üretimindeki enerji maliyetini azaltmış olursunuz.

Geri dönüşümle ilgili bilmeniz gereken bir diğer konu da geri dönüşüm sırasındaki enerji maliyetidir. Bazı maddeleri geri dönüştürmek için çok fazla enerji tüketmek gerekli olabilir. Mesela alüminyum geri dönüştürülmesi en masraflı hammaddelerden biridir. Ama alüminyum aynı zamanda üretimi en masraflı maddelerden biridir. Alüminyum her geçen gün doğada daha az bulunan bir hammaddedir. Bu nedenle, evet, alüminyum kutuları geri dönüştürmek çok önemlidir, ama kullandıktan sonra çöp olan bu nesneleri satın alırken ambalajların doğaya verdiği zararı da hesaba katmak zorundayız. Çünkü her geçen gün hem üretim yapabileceğimiz maddeleri azaltıyor hem de yaptığımız üretim sonunda doğaya ve iklime zarar vermeye devam ediyoruz.

15 Haziran 2016 Çarşamba

İklim değişikliği nedeniyle yok olan ilk memeli türü

İnsanların sebep olduğu iklim değişikliğinin ilk kez bir memeli türünün neslinin tükenmesine yol açtığı haberleri kamuoyuna yansıdı. Avustralya'nın Queeensland sahili açıklarındaki Büyük Set Resifi'nin endemik türü olan bir kemirgen yok oldu. Peki dünyamıza ne oluyor?
Avustralyalı bilim insanları sadece Avustralya ile Yeni Gine arasındaki ufak adacıklardan birinde yaşayan bir kemirgen olan mozaik kuyruklu sıçanın neslinin tükendiğini açıkladılar. Bu türün yaşadığı ada sadece 36 dönümlük bir kum tepeciği. Tepeciğin otlarla kaplı kısmında ise yeşil kaplumbağalarla birlikte bu mozaik kuyruklu sıçan yaşıyordu. Ancak bu adacığın en yüksek yeri deniz seviyesinden sadece üç metre yukarıdaydı. Binlerce yıldır bu adacıkta yaşayan kemirgenler deniz sularının her geçen gün bu adayı kaplaması nedeniyle yaşamakta zorluk çekiyordu. Bu adada son olarak 2009 yılında görülen mozaik kuyruklu sıçan, bilim insanlarının sonraki ziyaretlerinde bulunamadı. 2016 yılının Haziran ayında da resmi olarak nesli tükenmiş olarak kabul edildi. Daha da önemlisi bu canlı dünyada ilk defa nesli iklim değişikliği nedeniyle tükenen memeli türü oldu. 
Peki bu neden önemli? Dünya tarihinde aralıklı olarak büyük felaketler yaşanmış ve bu felaketlerin bazılarında canlı türlerinin önemli bir kısmının nesli tükenmiş. Bu büyük felaketlerin sonuncusu 67 milyon yıl önce dinozorların sonunu getiren meteorun çarpması sonrasında yaşanmış. Ancak insanlığın tüm dünyaya yayılmaya başladıkları son 18 bin sene içerisinde canlıların nesillerinin tükenmesi çok hızlanmış. Son zamanlarda yapılan araştırmalar bu felaketin neredeyse meteor çarpması seviyesine yaklaşmakta olduğunu gösteriyor. Artık dünyada her sene 140 bin canlı türünün nesli tükeniyor, ancak biz bunlardan çok azını bilimsel olarak inceleyebiliyoruz. 
Bu sefer nesli tükenen kemirgen gayet iyi incelenmiş ve son derece dar yaşam alanı olan bir canlı. Bu nedenle de bu kaybın nasıl gerçekleştiği de kayıt altına alınabilmiş. Ayrıca bu canlının yaşamış olduğu adada yaşayan bir insan yok. Dahası insanların yaşadığı diğer bölgelerden de çok uzakta olduğundan kimyasal kirlenmeden de olabildiğince uzakta bir ada. Bundan dolayı bu canlının neslinin tükenmesi kesinlikle deniz seviyesindeki yükselmeye bağlanabiliyor. 
Deniz seviyesindeki yükselmeyi ise iklim değişikliğine bağlamak bilimsel gerçeklerle de uyumlu. Bildiğiniz gibi nesneleri ısıttığınız zaman, birkaç özel durum hariç, genleşirler, yani hacimleri artar. Denizlerin de ortalama sıcaklığı son yüz sene içerisinde yaklaşık olarak bir derece arttı. Bu da denizlerin hacminin bu ısınmaya paralel olarak artacağını gösterir. Denizler ancak yukarıya doğru genişleyebileceklerinden bu deniz seviyesinde bir artış getirecektir. Denizlerdeki her bir metrelik yükselme kumsalın 100 metre içeriye doğru çekilmesine yol açar. 36 dönümlük bir adada ise bu adanın zaman zaman tamamen sularla kaplanmasına ve bu adada yaşayan tüm kara canlılarının ölümüne neden olacaktır. 
Fizik basittir. Isınan cisimler genleşir. Hava ne kadar sıcaksa o kadar da nem barındırabilir. Sıcak havada rüzgarın da daha hızlı esmesine yetecek enerji vardır. Bu nedenlerden dolayı artık karşımıza çıkan hava olaylarının nedeninin iklim değişikliği olduğunu kanıtlamaya gerek yok. Senelerdir hortum görülmeyen İstanbul’da bir mevsimde iki tane hortum görülüyorsa bu tabii ki iklim değişikliğinin bir sonucudur. Atmosferin bu denli ısındığı bir dünyada uç olayların nedeninin iklim değişikliği olduğunu kanıtlamamıza artık gerek yoktur. “Bunlar doğal olaylar” diyen kişilerin olan değişikliklerin doğal olduğunu göstermeleri gerekir. 
Son olarak “bir sıçanın nesli tükenmişse ne olmuş?” diyenler olacaktır. Dünyadaki tüm ekosistem birbirine bağlıdır. Bir canlı türünün ortadan kalkması onunla beslenen diğer bir canlı türünün besinini kaybetmesine ya da o canlının besini olan başka bir canlının tehdit olmadığı için kontrolsüz üremesine neden olabilir. Bir gün bir bakarız ki dünyanın bir ucunda nesli tükenmiş olan bir sıçan türü nedeniyle dünyanın diğer ucundaki bir insanın hayatı ciddi anlamda etkilenebilir. Bundan dolayı elimizden geldikçe doğanın dengesini korumaya çalışmalıyız. O denge bir kez bozuldu mu başımıza neler geleceğini bilemeyiz.
Yazının orijinalini CNNTürk web sitesinde bulabilirsiniz.

1 Haziran 2016 Çarşamba

Yangınların Geleceği

1 Mayıs 2016'da Kanada'nın Alberta Eyalati'nde bir orman yangını başladı. Başlangıçta özel veya önemli bir yangın değildi, ama bu yazının yazıldığı saatlerde yangın neredeyse üç haftadır devam ediyor ve yayılıyordu. Bu yangın bize gelecekten bir uyarıdır. Eğer akıllıysak bu uyarıdan ders alarak Dünya'nın gidişatını değiştiririz, eğer bu uyarıyı görmezden gelirsek de gelecek benzer yangınlarla dolu olur.

Alberta Eyaleti Kanada'nın orta batısında yer alır. Yangının çıktığı Fort McMurray bölgesi de Alberta Eyaleti'nin kuzey doğusunda bulunur. Dolayısıyla yangın Kanada'nın neredeyse tam ortasında, belki az batıya doğru bir noktada başladı denebilir. Çoğumuz bu bölgeyi hayal edecek olsak soğuk, kar ve buz düşünürüz. Normalde de öyle. Mayıs ayının başında normal sıcaklıklar bu bölgede 14 derece iken yangının başladığı sırada bundan tam 20 derece daha yüksek, yani 34 derece civarındaydı. Sene başından bu yana da düşmesi gereken karı bırakın fazla yağmur bile yağmadığından tüm ormanlık alanlar alışılmışın çok çok üzerinde sıcak ve kuruydu.

El Nino Pasifik Okyanusu'nun doğu kıyısında, yani Peru açıklarındaki okyanus sularının normalden fazla ısınması ile ortaya çıkan doğal bir iklim olayıdır. Her 2-7 senede bir görülür ve o bölgeden başlayarak Dünya'nın çoğu yerini etkileyen bir doğa olayına dönüşür. Dünya'nın atmosferi bir noktada normalden fazla ısınacak olursa bu ısınmanın diğer çoğu noktayı da etkilemesi doğaldır. 2015-2016 sezonu da önemli bir El Nino olayına tanıklık ediyor. Bu El Nino olayı da Amerika kıtasının orta bölgelerinde sıcaklıkların normallerin çok üzerine çıkıp yağışın azalmasını beraberinde getiriyor. Yüksek sıcaklıklar ve düşük yağış da Fort McMurray'deki yangının en önemli sebebini oluşturuyor.

Buraya kadar her şey anlaşılır halde. Doğal bir olay olan ve zaten görülmesi beklenen El Nino ortaya çıkıyor ve normal etkisini gösterip sıcaklıkları arttırıp yağışı düşürüyor ve bu da orman yangınlarına neden oluyor. Peki bu konunun iklim değişikliği ve gelecekle alakası ne o zaman?

Öncelikle El Nino Pasifik Okyanusu'ndaki deniz sıcaklığı ile ilgili bir olgu. Okyanusun sıcaklığı ne derece yüksek olursa El Nino olaylarının görülme sıklığı da o denli yüksek olur. Yaşamakta olduğumuz küresel ısınma sonucu denizlerin ortalama sıcaklığı endüstri öncesi döneme oranla bir dereceye yakın artmış durumda. Bu artış da doğal olarak El Nino olaylarının artmasına neden oluyor. Zaman içerisinde biz kömür, petrol ve doğal gaz yakmaya devam ettikçe atmosferdeki sera gazlarının oranı artacak, bu artan sera gazları Dünya'nın daha da ısınmasına yol açacak. Isınan Dünya'da okyanuslar da ısınacak ve El Nino olaylarının sıklığı da artacak ve neredeyse devamlı bir El Nino olayı içinde yaşıyor olacağız. Bu da Alberta'daki yangınların bugün için ender görünen bir felaket olsa da yakın gelecekte sık görülen doğal felaketler olmasına neden olacak.

Dünya ne kadar fazla ısınırsa El Nino olaylarının şiddeti de benzer şekilde artıyor. 1998 yılında görülen En Nino o zamana kadar görülmüş olan El Nino'ların en şiddetlisiydi ve Dünya'nın ortalama sıcaklığı o sene için çok yüksek değerlere çıktı. Ancak 2015 yılında görmeye başladığımız El Nino 1998 yılındakinden de şiddetli ve bu da Dünya'daki ortalama sıcaklıkların çok daha yükselmesine neden oldu. Geçtiğimiz 12 ayın her biri ayrı ayrı tarihte ölçülen en sıcak ay oldu. Yani küresel ısınma El Nino olaylarının sıklığını ve şiddetini arttırıyor, artan El Nino olayları da küresel ısınmanın daha da şiddetli hissedilmesine neden oluyor. Bu sarmaldan çıkabilmenin tek yolu ise küresel ısınmaya yol açan sera gazlarının üretimine son vermekten geçiyor.

Ancak Alberta yangını bu denli basit bir konu değil çünkü yangının merkezinde yer alan Fort McMurray bir yandan yangından zarar gören yerlerin başında yer alırken öte yandan bu yangının en önemli sebeplerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Anlatalım:

Atmosfere saldığımız her karbondioksit molekülü Dünya'nın iklimini geri dönülmez biçimde değiştiriyor. Atmosferdeki bu ısınma da doğada bir hasara yol açıyor. Bu hasarı durdurmanın tek yolu atmosferdeki karbondioksit miktarını Endüstri Devrimi öncesine, yani milyonda 280 parçacık (280ppm) seviyesine düşürmek. Bunu yapabilmek için sadece salımları durdurmak yetmiyor, aynı zamanda aktif olarak atmosferdeki karbondioksit fazlasını da temizlememiz gerekiyor. Günün şartları içerisinde bunun imkansızlığının farkında olduğumuzda karşımıza çıkmış ve çıkacak olan hasarın ne kadarının kabul edilebilir olduğunu hesaplamamız gerekiyor. Bu hesaplama sonunda bilim insanları küresel ısınmanın iki derece ile sınırlandırılması gerektiğini, aksi halde tüm doğanın geri dönülemez biçimde zarar göreceğini ve insanlığın geleceğinin tehlikeye gireceğini ortaya koyuyorlar.

Şu anda küresel ısınma bir derecenin üzerine çıkmış durumda, biz bu hızda fosil yakıt tüketmeye devam ettiğimiz sürece de yaklaşık 15 sene içerisinde ortalama sıcaklıkları iki dereceden fazla arttıracak karbondioksit gazını atmosfere salmış olacağız. İki derecenin altında kalabilmek için atmosfere en fazla 500 gigaton karbondioksit daha salma iznimiz var, ondan sonrası geri dönülemez bir cehennem olacak. Şu anda bilinen ve kullanılan fosil yakıt rezervleri ise 750 gigaton karbondioksit salınmasına neden olacak büyüklükte. Yani bu bilinen ve kullanılan rezervlerin bile tümünü tüketmememiz gerekiyor. Bilinen ve kullanılan rezervler deyince aklınıza Suudi Arabistan'da açılan petrol kuyusundan fışkıran petrol gelmeli. Ancak son senelerde petrol şirketleri alışılmışın dışında petrol kaynakları da bulmaya başladılar. Bu kaynaklardan biri Kuzey Kutbu'nda denizin dibindeki kayaların içindeki petrol, diğeri de kumla karışık halde bulunan katrandan petrol elde edilmesi yöntemi. Bu tür kaynakların toplamı 2000 gigaton karbondioksit salabilecek kadar fosil yakıt içeriyor. Bu kaynaklara el atacak olursak değil iki derece, beş derece ısınma ve üstü ile karşı karşıya kalabiliriz. Bu da Dünya'nın felaketi demek olur.

Fort McMurray, bu katran kumulları dediğimiz petrol üretiminin en önemli merkezlerinden biri. Buradaki yangın şu ana kadar katran kumullarına sıçramış durumda değil, ama bu bölgedeki petrol üretimini tamamen durdurmuş durumda. İklim değişikliğinin körüklediği bu dev yangının iklim değişikliğine neden olan petrol yataklarından birini hedef almış olması belki de doğanın kendini koruma çabası gibi iyimser bir açıdan da ele alınabilir. Ama şimdilik en büyük dileğimiz yangının bu katran kumullarına da sıçramaması, çünkü bu kumullar Arabistan'daki gibi yerin altında değil yüzeyde yer alıyor ve sıçrayacak bir yangınla aylar, hatta yıllar sürebilecek bir yangına yol açabilir. Bu yangından atmosfere salınacak gigatonlarca karbondioksitten bahsetmiyorum bile.


Genelde iklimden bahsederken “bu yaz şu olacak, bu kış böyle geçecek” türü yargılardan uzak durmak gerekiyor. Doğadaki hızlı değişiklikler kısa dönemde bizi yalancı çıkartabilir, ancak uzun vadede korktuklarımızın doğru çıkma olasılığı oldukça yüksek, gelecek ülkemizde de bu tür büyük yangınların sıkça görülmesine neden olabilir. Bundan dolayı bizim de dikkatli olup önlem almamızın vaktidir. 


Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Haziran 2016 sayısında bulabilirsiniz.

30 Mayıs 2016 Pazartesi

Amerika'nın yeni enerji politikaları

Genel yaklaşımlarına bakıldığı zaman ABD'de Cumhuriyetçi başkanlar döneminde paraya ve dış ilişkilere fazla, çevre sorunlarına az önem veren bir yönetim tarzı görülür. Demokrat başkanlar yönetiminde de tam tersi.

ABD geçtiğimiz yedi küsur sene boyunca Demokrat bir başkan tarafından yönetildi. Bu süre içerisinde çevreyi ve atmosferi korumaya yönelik çok önemli kararlar alınıp uygulamaya geçildi. Bu kararların önemli biri de iklim değişikliğini önlemek için yürürlüğe girmesine çalışılan Paris Anlaşması'na taraf olmak. 
Kasım ayının ilk Salı günü ABD'de başkanlık seçimi yapılacak. Seçilecek olan başkan da Ocak ayının sonunda göreve başlayacak. Bu seçilecek kişi her ne kadar sadece ABD'nin başkanı olacak olsa da ABD'nin dünya politikası ve ekonomisi üzerindeki önemli ağırlığı yeni başkanın da görüşlerini hepimiz açısından önemli kılıyor. 
Cumhuriyetçiler'in başkan adayının Donald Trump olması kesinleşti. Seçim çalışmaları sırasında yaptığı değişik konuşmalarla dikkat çeken Trump'ın başkan adaylığı kesinleştikten sonra daha ciddi ve uygulayacağı politikalara yönelik konuşmalar yapması bekleniyor. Adaylığının kesinleşmesinden sonra ilk konuşmasını da petrol endüstrisinin düzenlediği bir konferansta yaptı. 
Obama izin vermedi
Trump'ın söyledikleri konusunda bir fikre varmak için üzerinde konuştuğu konunun da temelini bilmemiz gerekiyor. Mesela Trump başkan seçilecek olursa Başkan Obama'nın yapımını durdurduğu Keystone XL petrol boru hattının yapımına izin vereceğini söyledi. 
Mayıs ayının başından bu yana Kanada'nın Alberta eyaletinde yanmakta olan büyük araziyi biliyorsunuz. Bu bölgenin hemen kuzeyinde ise büyük katran kumulları bulunuyor. Kanada bu katran kumullarından ham petrol üreterek dünyanın en önemli petrol üreticilerinden biri haline geldi. Ancak esas problem bu üretilen petrolü dünya piyasalarına taşımak, çünkü Alberta Amerika kıtasının neredeyse ortasında yer alan bir bölge. Kuzeyinden taşımak Kuzey Buz Denizi nedeniyle imkansız, doğu ve batısında yaşıyan yerli halklar da bir boru hattı yapılmasına karşı çıkıyorlar. Bu nedenle tek seçenek güneyde ABD'den geçerek Meksika Körfezi'ne inen bir boru hattı kurmak. Bu boru hattının geçeceği bölgedeki insanların rahatsızlıkları da göz önüne alınarak Başkan Obama bu boru hattının yapımına izin vermedi. Bu nedenle de gerek Kanada'da gerekse de ABD'nin iç bölgelerinde petrol üreten üreticiler ürettikleri petrolü ucuz bir yöntemle denizlere ulaştırmayı sağlayamadılar. 
Küresel ısınma sonunda Dünya'nın ortalama sıcaklığının iki derecenin altında kalarak insanlığın geleceğini tehdit etmemesi için bu yeni petrol yataklarından petrol üretilmemesi gerekiyor. Ancak Trump ne küresel ısınmanın varlığına ne de küresel ısınmanın insan kaynaklı olduğuna inandığından bu boru hattının yapımına destek veriyor. 
İkinci önemli konu Paris Anlaşması
Trump'ın konuşmasında değindiği ikinci önemli konu Paris Anlaşması. Başkan seçilecek olursa Paris Anlaşması'nın yeniden görüşüleceğini söyleyen Trump bu anlaşmanın temeli konusunda yeterli bilgiye sahip değil gibi görünüyor. Paris Anlaşması Dünya'nın sera gazı salımlarının en az %55'ini yapan en az 55 ülke tarafından kabul edilecek olursa yürürlüğe giriyor. Şu anda birçok ülke bu anlaşmayı meclislerinden geçirmek için çalışmalar yapıyorlar. ABD'nin bu noktada yapabileceği sadece anlaşma şartlarını uygulamamak olur ki zaten Paris Anlaşması devletler açısından bağlayıcılığı olmayan bir anlaşma. Ancak Trump kendisine oy verebilecek olan çevre duyarlılığı olan kişileri ürkütmemek için “Paris Anlaşması'ndan çekiliriz” demek yerine yapılması neredeyse imkansız olan “Paris Anlaşması'nın baştan görüşülmesini sağlayacağız” söylemine başvuruyor.
Fakat Trump başkan olsa da bu tür önemli kararları kendi başına vermekte zorlanabilir. Aynı şey hangi demokrat aday seçilecek olursa onun için de geçerli. Bir yandan çevre koruma ile ilgili çoğu kanun uygulamaya başlanmış durumda. Bunları geri çevirebilmek için mahkemelerde uğraşmak, sonunda ise Anayasa Mahkemesi'ne gitmek gerekiyor. Şu anda Anayasa Mahkemesi'nde bir boş üyelik bulunuyor. Bu boş üyelik Başkan Obama tarafından doldurulacak olursa Trump'ın istediği bir değişikliği mahkemeden geçirmesi imkansızlaşır. Öte yandan Demokrat bir adayın başkan seçilmesi durumunda da çevre ve iklim konusunda yerine getirmek isteyeceği sorumlulukları üstlenmek için paraya ihtiyacı olacak. Paranın musluğu ise başkanın değil meclisin elinde ve mecliste de Cumhuriyetçiler çoğunluktalar. Bu bakımdan her ne kadar Trump çevre ve iklim konusunda yapacağını söylediği radikal değişikliklerle dünyanın geri kalanının uykularını kaçırıyor olsa da başkanlığı durumunda söylediği kadar büyük değişiklikleri yerine getirebilmesi oldukça zor görünüyor.
Yazının orijinalini CNNTürk web sitesinde bulabilirsiniz.

29 Mayıs 2016 Pazar

Paris Anlaşması: Ne Olacak – Ne Olamayacak?

Dünya bir iklim krizine doğru olanca hızıyla ilerliyor. Birbirinden alakasız olduğunu düşündüğümüz olguların çoğunu iklim değişikliğinin etkileri olarak sınıflandırmamız mümkün. Eğer isterseniz Arap Baharı’nı ya da Suriye’deki mülteci problemini baskıcı rejimlerden doğan, kendilerine özgü politik sorunlar olarak görebilirsiniz. Kanada’da artan orman yangınları veya Avustralya’daki mercan kayalıklarının kaybı size birbirlerinden bağımsız problemler olarak görünüyor olabilir. Ancak bu problemlerin tamamını daha geniş bir açıda iklim değişikliği ile ilişkilendirmek mümkün. Bu kesinlikle Arap Baharı’nın nedeni iklim değişikliğidir anlamına gelmiyor, ama iklim değişikliğine bağlı gıda arzındaki azalma talebi besleyemediğinde halk hareketlerinin şiddetlendiği bin yıllardır bilinen bir olgudur.
Tüm bu olayların insanlığın geleceğini bir yok oluş haline dönüştürmemesi için küresel ısınmanın en fazla iki derece ile sınırlandırılması gereği iklim alanında çalışan tüm bilim insanlarının tamamına yakınının ortak görüşü. Hatta, bu iki derecelik artışın bile çok büyük hasara neden olacağı, ancak türün devamı için ölümcül olmadığı düşünülüyor. Yalnız madalyonun diğer yanı da bu gerçeklikleri Dünya Sistemi’ne anlatmaktan geçiyor. Bilim insanları birbirlerini sayılarla ikna edebiliyorlar, ama politikacıları veya iş çevrelerini ikna edebilmek için bu kişilerin maddi anlamda canlarının yanması gerekiyor. Küresel ısınma reasürans şirketleri dışında önemli zararlara henüz yol açmadığından politikacılar iş çevrelerinin baskısı olmadan değişiklikleri durduracak adımlar atmaktan kaçınıyorlar.
Bu bakış çerçevesinde 2015 yılının Aralık ayında Paris’te toplanan iklim zirvesinden çıkan anlaşmanın da fazla zorlayıcı bir anlaşma olması beklenmiyordu, öyle de oldu. Bunu şu üç ana noktadan anlayabiliriz:
• Uluslararası ilişkilerde kullanılan kelimelerin özel anlamları vardır. Paris’ten çıkan sonuç bir “antlaşma” değil bir “anlaşma”’dır. Yani bağlayıcılığı ya yoktur ya da sınırlıdır. Yani herhangi bir devlet herhangi bir zamanda bu anlaşmanın şartlarına uymayacak olsa o devletin bu anlaşmanın şartlarına uymasını sağlayacak bir yaptırım yoktur.
• Paris Anlaşması’nın temelini ülkelerin bağımsız bir biçimde verdikleri taahhütler oluşturur. Bu taahhütler “Ülkeler Tarafından Belirlenen Katkı Niyetleri – Intended Nationally Determined Contributions (INDC)” şeklinde adlandırılmaktadır. Öncelikle bu beyanları başka ülkelerin baskısı altında kalmadan devletler belirlemektedir. Ayrıca bu beyanlar sadece niyet beyanlarıdır. Yani bir devlet anlaşma dönemi olan 2020-2030 aralığında “biz gerçekten katkıda bulunmaya niyet etmiştik ama olmadı” bahanesi arkasına sığınabilir.
• Anlaşmadaki maddelerin çoğunda “yapılmak zorundadır – must” yerine “yapılmalıdır – should” kelimesi kullanılıyor. Anlaşmanın ortaya koyduğu tedbirlerden herhangi biri için “yapılmak zorundadır” denildiğinde bundan kaçış yolu bulunmamaktadır, ancak “yapılmalıdır” kelimesini her zaman bir tavsiye olarak alarak şartlar uygun olursa yerine getirmek daha mümkündür.
Bu noktalardan anlaşılacağı üzere dünya devletleri küresel ısınma problemini hala ciddiye almamaktalar. Seneler süren siyasi görüşmelerin ardından sadece böylesi zayıf bir anlaşmanın çıkmış olması çoğumuz için şaşırtıcı olmamalıdır.

22 Nisan 2016’da Birleşmiş Milletler’de imzaya açılan Paris Anlaşması’nı neredeyse tüm dünya devletleri imzaladılar. Ancak bu imzanın geçerlilik kazanması için devletlerin kendi iç hukuklarına göre bir onay sürecinden geçmesi gerekiyor. Bu onay sürecinde küresel sera gazı salımlarının en az %55’ten fazlasını yapan en az 55 devlet kendi iç hukuklarına göre bu anlaşmayı onaylayacak olurlarsa anlaşma yürürlüğe girmiş sayılıyor. Devletlerin iç hukukları gereği bazı durumlarda devletin bu anlaşmayı imzalaması yeterli oluyor (ABD örneğinde olduğu gibi), bazen de meclislerin bu anlaşmayı onaylaması gerekiyor (bizde olduğu gibi). Dünya devletlerinin önemli bir kısmı 2016 senesi bitmeden bu anlaşmayı yürürlüğe sokmak için çaba sarf ediyorlar. Bunun en önemli nedenlerinden biri yaklaşmakta olan ABD başkanlık seçimi. Eğer bu seçimde başkan seçilen aday Cumhuriyetçi Donald Trump olursa Ocak 2017’de başkanlığı devraldığı zaman ABD’yi Paris Anlaşması’ndan hemen ayırabilir. Ancak Trump olası başkanlığı devralmadan anlaşma yürürlüğe girecek olursa ABD ayrılmak için dört sene beklemek zorunda kalacak.
Şimdi gelelim neler olacak – neler olamayacak bölimüne:
Neler Olacak?
Paris Anlaşması küresel sera gazı salımlarının en az %55’ten fazlasını yapan en az 55 devlet tarafından onaylanarak yürürlüğe girecek.
• ABD çok büyük ihtimalle bu anlaşmanın içerisinde yer alıyor olacak.
• Türkiye çok büyük ihtimalle “bu anlaşmayı meclis kabul etmedi” diyerek anlaşmaya taraf olmuyor olacak.
Neler Olamayacak?
• Bu anlaşmanın küresel ısınmayı iki derecenin altında tutması bekleniyor, ancak devletlerin niyet beyanlarının toplamı bu hedefi tutturmanın imkansız olduğunu ve ısınmanın 2.7 dereceden az olmayacağını ortaya koyuyor. Yani, anlaşmaya tamamen uyulsa bile bu anlaşma yeterli olmayacak.
• Devletler 2019 yılına kadar toplanarak vermiş oldukları niyet beyanlarını resmi beyanlara dönüştürecekler. Bu beyanlara dönüştürme sırasında iki derecelik hedefin tutturulması gereği ön plana çıkacağı için çok önemli pazarlıklar yapılmak zorunda kalınacak. Bu pazarlıkların sonunda çıkan gerçek sonucun gene de iki derecelik hedefi tutturabileceğini düşünmüyorum.
• Bu hedeflerin neredeyse tümü daha az sera gazı salmaktansa salınan sera gazını tutma ve saklama temeline dayanıyor. Devletler ve iş çevreleri tüm hesaplarını sanki böyle bir teknoloji varmışçasına yapıyorlar. Ama böyle bir teknoloji bugün yok ve yakın bir gelecekte de ortaya çıkarılması neredeyse imkansız. Devlet ve şirket politikaları böylesi (neredeyse) imkansız teknolojiler üzerine kurulmamalı, kurulduğu zaman da başarılı olması beklenmemeli.

Peki bizleri orta vadede neler bekliyor? Devletler bu tür kararları alabilmek için fazlasıyla hantal yapılar. Bu nedenle de çözümleri koyulacak kurallardan ziyade sistemin kendisinden beklememiz gerekecek. Devletin bu noktada üzerine düşen görev de aslında sadece gölge etmeden yardımcı rol oynamasıdır.
Bugün için ABD’de başkanlık yarışında olan Donald Trump kömür işletmelerinde işlerinden olan işçilere işlerini geri sağlayacağını ve işletmelerin zararlarını gidereceğini beyan ediyor. Ancak kömür işletmelerinde işçilerin işlerini kaybetmelerine neden olan aslında kömürün doğal gaz ve yenilenebilir kaynaklara kıyasla daha pahalıya mal olmaya başlamasıdır. Piyasa bunu gördüğü anda kömür yatırımlarını azaltmaya başlamıştır. Benzer şekilde de ülkemizde bu alanlarda uygulanan devlet yardımı duracak olursa sistem kendisini doğal olarak daha avantajlı ve sürdürülebilir alanlara kaydıracaktır. Burada devletlerin üzerine düşen tek şey köhne ve zararlı sistemlere destek vermeyi bırakmaktan ibarettir.

Gene ABD’de elektrikli araç üreticisi Tesla’nın iki büyük otomobil üreticisi olan GM ve Ford’a kıyasla satışlarındaki büyüme hızı üç kattan fazladır. Bu otomobil satın almak isteyenlerin fiyatı daha pahalı da olsa daha az sera gazı salan araçları satın almak tercihini göstermektedir. Burada ülkemizde olduğu gibi devletlerin elektrikli araçları lüks araç kategorisinden çıkartmaları elektrikli veya hibrit araç sektörünün ilerleyebilmesi için yeterlidir.

Kişisel yaşamdan ya da sanayiden örneklerle bu çözümleri arttırmamız mümkündür. Ancak anafikir çok açıktır. Şu anda dünya daha sürdürülebilir bir teknolojiye doğru ilerlemektedir, çünkü uzun vadede karlı olan budur. Küresel ısınma problemine de çözüm üretilmesi bu sürdürülebilir çözümlerin önünün açılması ile mümkündür. Devletlerin üzerine düşen de bir yandan sürdürülebilir çözümlerin önünü açarken öte yandan da küresel iklim değişikliğinin önüne geçebilmeleridir.
Yazının orijinalini Sustineo web sitesinde bulabilirsiniz.