1 Şubat 2016 Pazartesi

Çevre ve Enerji Politikamız

2015 yılını Paris'teki iklim anlaşması ile kapattık. Bu anlaşma özellikle enerji üretimi açısından tüm dünya ülkelerine önümüzdeki 15 sene için önemli bir yol haritası verdi. Peki ülkemiz bu verilen mesajlardan ne kadarını aldı ve içselleştirdi?
İklim değişikliğini, dünyayı ciddi bir biçimde etkilemeyecek bir seviyede durdurmanın ve öyle kalmasını sağlamanın bir tek yolu var: Üretim ve tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmek. Bizler sürdürülebilir olmayan hayat tarzları sürdüğümüz müddetçe iklim değişikliği ve diğer çevre sorunları her geçen gün artarak gezegenimizin ve insanlığın başına bela olmaya devam edecektir. Bu Paris'e gelirken tüm tarafların bildiği ve içselleştirediği bir kavramdı. Paris'te varılan anlaşmanın esası da sistemin yapısına dokunmadan kozmetik değişiklikler yapmaktan öteye geçmiyordu.
Bir sene önce Lima'da kabul edilen Niyet Beyanı diye adlandırılan ülke taahhütleri her ülkenin iklim değişikliğini engellemek üzere neler yapmak istediğini kendilerinin belirlemesine imkan tanıyordu. Bunun anlamı, şu andaki küresel üretim ve tüketim sistemi içerisinde neyi nasıl yapacağına herkes başkalarının baskısı olmadan karar veriy olmasıydı. Herkesin belirlediği bu katkıların toplamının da küresel ısınmayı 2 derece ile sınırlaması gerekiyordu. Paris'te sonuç olarak bu Niyet Beyanları kabul edildi ve bu beyanlar üzerinden dünyayı 2020-2030 aralığında bağlayan bir anlaşma için fikir birliğine varıldı. Bu noktadan sonra önümüzde üç adım daha var. Bu anlaşma resmi yetkililer tarafından imzalanacak ve gerekli durumlarda meclislerden geçecek. 2016 Aralık ayında Fas'ta yapılacak olan toplantıda da detaylar yerine konulacak ve tüm bu işleri yapabilmek için gerekli olan finansmanın nereden bulunacağı belirlenecek.
Tüm bu kararlar alınırken karşımızdaki önemli problemler şunlardı:

  • Her ne kadar Niyet Beyanlarının getirisinin bizi 2 derecenin altında tutması bekleniyorsa da bilim tüm Niyet Beyanlarını topladığımızda ve tüm bu beyanların gerçekleştirildiğini kabul ettiğimizde bile ısınmanın en az 2.7 derece olacağını söylüyor. Yani koyduğumuz hedefler bizi varmak istediğimiz yere götürmekten uzak.
  • Koyulan hedeflerin gerçekleşmesi Karbon Tutma ve Saklama adını verdiğimiz, “biz fosil yakıtları bildiğimiz gibi tüketmeye devam edelim, ama bunu atmosfere karışmadan yakalamanın bir yolunu bulup saklarız nasıl olsa” teknolojisine dayanıyor. Bu teknolojinin endüstriyel boyutta çalışan bir örneği daha yok. Yani olmayan teknolojilere dayanarak yapılan hesap bile dünyayı en az 2.7 derece ısıtıyor.
  • Eninde sonunda bunlar adı üzerinde niyet beyanları. Gerçekleşemeyecek olurlarsa, “çalıştık ama olmadı” denilecek.


Bu durumda ülkemizin tutumu diğer tüm ülkelerden farklıydı. Bizim yorumumuz, “biz gelişmekte olan bir ülkeyiz ve Niyet Beyanında verdiğimiz sözleri tutabilmek için finansal desteğe ihtiyacımız var” şeklinde özetlenebilir. Ancak bu görüş kesin bir biçimde kabul görmedi ve Türkiye iklim ve çevre alanında da “Yalnız Adam” olarak kaldı. Bunun nedenlerini ve çözümlerini şöyle özetleyebiliriz:

  • Ülkemiz verdiği Niyet Beyanı'nı %7 ekonomik büyümeye dayandırdı. Koyulan hedef ise 2030 yılında hiçbir şey yapmasak yapacağımız sera gazı salımından %21 azaltım sağlamaya çalışmak. Ancak, Dünya Bankası'nın geçmiş yılların performansı ve verilere dayanarak ülkemiz için öngördüğü büyüme sadece %3.5. Yani bazı yıllar arzuladığımız gibi %7 büyüyebiliriz, ama yolda mutlaka ekonomik krizler olacaktır ve bu bizi hedeflenen %7'den çok daha düşük bir büyüme rakamına getirecektir. Bu arada devletimizin bu niyet beyanı hariç ortalama resmi büyüme beklentisinin %5-5.5 bandında olduğunu da belirtmek gerekir. Gerek Dünya Bankası'nın büyüme rakamlarını gerekse de Kalkınma Bakanlığı'nın büyüme rakamlarını tutturacak olursak niyet beyanında belirtilen %21'lik azaltımı hiçbir şey yapmadan tutturacağımız ortadadır.
  • Eğer bu hesabı ben yapabiliyorsam aynı hesabı diğer ülkelerin uzmanlarının da yapıyor olması hiç de zor bir şey değildir. Yani bu koyulan hedeflerin aslında normalde tutturulması gereken hedefler olduğu ve hiçbir şey yapmasak bile tutturulabileceği açıktır. Dolayısıyla “işte bunlar hedeflerimiz, elimizden geleni yapacağız” diyecek olsak diğer ülkelerin hafif eleştirileri ile karşılaşabilirdik, ancak ülkemiz niyetini ilk defa beyan ettiğinden dolayı gene de kabul edilebilir bir durumda olurduk.
  • Ancak biz burada durmadık ve diğer devletlerden “hiçbir şey yapmamak için” finansal kaynak istedik. Bu diğer ülkeler açısından bakıldığında dilimizdeki karşılığıyla nazikçe “saf yerine koymaktan” başka bir şey değildir.
  • Yalnız biz bununla da kalmadık ve diğer ülkelere “eğer finansman sağlamazsanız bu anlaşmayı meclisimizden geçirmemiz zor olacaktır” şeklinde bir de tehdit savurduk. Bizler kadar dünyadaki diğer ülkeler de meclisimizden kararların nasıl geçtiğinin bilincindeler. Ülkemizde ABD gibi diğer bazı ülkelerde olduğu gibi yasama ve yürütme iki farklı politik görüşün kontrolü altında değildir. Yürütmeye gerekli olan her türlü kanun ve yönetmelik büyük bir hızla yasama tarafından kabul edilmektedir. Diğer ülkelerden finansman isteğimizi yasamaya dayandırmamızın bu nedenle bir temeli bulunmamaktadır.
  • Eğer en baştan Niyet Beyanımızı %7 değil %5 büyüme hedeflerine göre belirleyip sonra da %21 azaltım için finansal kaynak istemiş olsaydık iki alanda başarılı olma şansımız artardı. Öncelikle, Türkiye ilk defa gerçekçi ve anlamlı bir taahhütte bulunacağından çevresel konularda öne çıkmış olurdu. Sonra, %21 indirim yapabilmek için önemli altyapı yatırımlarına girişmek gerektiğinden istediğimiz finansal kaynağın da destek bulması nispeten daha kolay olurdu. Ne yazık ki bizim verdiğimiz beyan açıkça bir şey yapmayacağımız yönündeydi. Sonrasında da toplantıda finansal kaynak istemiş olduğumuzdan Paris Anlaşması'nın kaybedenlerinden biri olduk.


Ancak güzel olan şu ki ülkemiz ve dünya için hiçbir şey bitmiş değil. Paris Anlaşması ülkelerin düzenli olarak Niyet Beyanları'nı 2 derece hedefine uygun olarak güncellemeleri gerektiğini de içinde barındırıyor. Yani yanlıştan hızlıca dönerek daha gerçekçi bir sera gazı salımı hedefi belirlememiz ve bu yönde çalışmaya başlamamız her zaman mümkün. Ama küresel fosil yakıt fiyatlarının böylesine düştüğü bir zamanda siyasi iradeyi fosil yakıtlardan vazgeçip yenilenebilir enerji kaynaklarına yöneltebilmek de bugünkü siyasi ve ekonomik ortamda çok mümkün görünmüyor. Gene de gerek Rusya gerekse de İran ile yaşanan sorunlar bizlere enerji güvenliği alanında ciddi mesajlar vermiştir diye umalım. Çünkü sürdürülebilir bir gelecek için ülkemizin enerji güvenliği kendi öz kaynaklarımıza bağlı olmak zorundadır ve bu öz kaynaklar kirli linyit değil rüzgar ve güneş enerjisidir. 

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Şubat 2016 sayısında bulabilirsiniz.

1 Ocak 2016 Cuma

Önümüzdeki Yol

2015 yılında çevreye saygılı insani gelişme bağlamında önümüzdeki 15 senede yapılacakları belirleyen çok önemli kararların alındığı toplantılar yapıldı. Bu toplantılar sonunda insanlığın önündeki yollardan sürdürülebilir ve doğaya saygılı olan yolu seçtiğini gördük. Seçilen bu yolu takip etmenin çok güç olacağı kesin ama ne derece başarılı olacağımızı önümüzdeki senelerde yakından takip edeceğiz.

2015 yılının Aralık ayında Paris'te Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UN Framework Convention on Climate Change – UNFCCC) Taraflar Konferansı'nın (Conference of the Parties – CoP) yirmi birincisi yapıldı. Beklendiği gibi bu konferansın sonunda dünya ülkeleri arasında bir iklim değişikliği anlaşması imzalandı. 

Daha önce Kopenhag'daki on beşinci Taraflar Konferansı'nda devletler önemli bir karar alarak küresel ısınmanın bilim insanlarının koyduğu limit olan iki derece ile sınırlanması konusunda fikir birliğine varmışlardı. Paris'teki toplantıda da iki derece ısınma limiti üzerinde tartışmaların geçmesi beklenirken küresel ısınmadan en fazla zarar görecek olan küçük ada ülkelerinin çabasıyla bir buçuk derece limiti anlaşmaya girmeyi başardı.

Paris'te varılan anlaşmaya göre tüm devletler küresel ısınmanın bir buçuk derece ile sınırlandırılması için ellerinden geleni yapmaya çalışacaklar, ama başaramazlarsa en azından iki dereceyi aşmamasına çalışacaklar.

Bu kadar kısaca anlatılabilecek bir metni hazırlamak için dünyadaki çoğu ülkenin temsilcileri iki hafta boyunca aralıksız çalıştılar ve sonunda sokaktaki insanın anlamaya uğraşmayacağı bir metin çıktı ortaya. Dünyadaki çoğu ülke gibi bizi de 2030 yılına kadar bağlayacağından bu anlaşmanın ana noktalarını anlamamızda fayda var:

- Paris Anlaşması devletlerin 2020-2030 yılları arasında iklim değişikliği konusunda yapmayı istedikleri değişiklikleri karara bağladı.
- Buna göre her ülke küresel ısınmanın iki derece ile sınırlandırılması için yapmayı düşündükleri değişiklikleri kendileri açıkladılar ve bu değişiklikleri yapmak için çalışacaklarını kabul ettiler.
- Ayrıca bu niyet beyanlarının bizleri hedefe götürüp götürmediğini denetlemek için de her beş yılda bir ortaya konan niyet beyanlarının gözden geçirilip gerekli iyileştirmelerin yapılmasına karar verdiler. Buna göre ilk gözden geçirme 2020 yılında yapılacak.
- Ülkemiz her ne kadar ekonomik açıdan gelişmiş ülkeler örgütü olan OECD üyesi olsa da toplantı boyunca diğer dünya ülkelerini aslında o kadar da gelişmiş olmadığına ve fosil yakıt bazlı bir ekonomiden yenilenebilir kaynaklara dayanan bir ekonomiye geçmek için yardıma ihtiyacı olduğuna inandırmaya çalıştı. Bu çabamız ancak “tamam bizim kadar gelişmiş değilsiniz ve gelişmekte olan ülkelere yardım yapma yükümlülüğünüz yok, ancak gelişmiş ülkelerden de maddi kaynak isteyecek kadar az gelişmiş değilsiniz” seviyesinde destek buldu.

Karşımızdaki böyle bakıldığında aslında fena görünmeyen bir anlaşma metni. Ama detaylarına girdiğimizde karşımıza önemli problemler çıkıyor:

- Anlaşma üzerindeki en önemli tartışma bir tek kelime için yapıldı. İngilizce olarak “shall – olacak” yerine “should – olmalı” kullanılması. Yani, sonunda anlaşmada “iklim değişikliğini iki derece ile sınırlamak için çalışılacak” yerine “iklim değişikliğini iki derece ile sınırlamak için çalışılmalı” denildi. Bu da anlaşmanın tamamını bağlayıcı bir metin olmaktan çıkartıp bir temenniler dizisi haline soktu. Bir yandan “2 derece ile sınırlandıracağız” değil “2 derece ile sınırlandırmaya çalışacağız” şeklinde yumuşak bir ifade kullanılıyor, sonra da bu ifade “çalışacağız” değil “çalışmalıyız” haline indirgeniyor. Tüm bunların arkasındaki ana neden ABD Meclisi'nin bağlayıcı bir metni onaylamayacağını önceden belirtmiş olmasıydı. Sırf ABD'yi bu anlaşma içerisinde tutabilmek için anlaşma sulandırılarak bir temenni seviyesine indirildi.
- Her ne kadar anlaşmada “küresel ısınma 1.5 derecelik artışla sınırlandırılmaya çalışılmalıdır” denilse de ülkeler niyet beyanlarını geçen yıl Lima'da yapılan Taraflar Konferansı'nda alınan kararlara göre 2 derecelik bir artış için vermişlerdi. “Yarım dereceden ne olur canım” diye düşünenlere farkı şu şekilde anlatabiliriz: 1.5 derecelik hedefi tutturabilmek için fosil yakıtları kullanmayı bugün bırakmamız gerekiyor, 2 derecelik hedef ise 2050 yılına kadar kademeli olarak bıraksak da başarılı olabileceğiz anlamına geliyor. Arada dünya ekonomisi açısından 35 senelik bir fark var.
- Ayrıca ülkelerin niyet beyanlarını topladığımızda da elde ettiğimiz sonuç 2 derecelik hedefi tutturmaktan çok uzak olduğumuzu ve herkes tüm beyanlarını yerine getirecek olsa bile artışın yaklaşık olarak 3 dereceyi bulacağını gösteriyor. Yani ülkelere “siz ne yapmak isterseniz söyleyin” dediğimizde verilen beyanlar bizi hedefe ulaştırmaktan ciddi şekilde uzak.
- Ülkemiz verdiği niyet beyanını %7 ekonomik büyümeye dayandırdı. Koyulan hedef ise 2030 yılında hiçbir şey yapmasak yapacağımız sera gazı salımından %21 azaltım sağlamaya çalışmak. Bu %21'lik azaltım için de dış yardıma ihtiyaç duyduğumuzu her vesile ile dile getirdik. Ancak, Dünya Bankası'nın geçmiş yılların performansı ve verilere dayanarak ülkemiz için öngördüğü büyüme sadece %3.5. Yani bazı yıllar arzuladığımız gibi %7 büyüyebiliriz, ama yolda mutlaka ekonomik krizler olacaktır ve bu bizi hedeflenen %7'den çok daha düşük bir büyüme rakamına getirecektir. Bu arada devletimizin bu niyet beyanı hariç ortalama resmi büyüme beklentisinin %5-5.5 bandında olduğunu da belirtmek gerekir. Gerek Dünya Bankası'nın büyüme rakamlarını gerekse de Kalkınma Bakanlığı'nın büyüme rakamlarını tutturacak olursak niyet beyanında belirtilen %21'lik azaltımı hiçbir şey yapmadan tutturacağımız ortadadır.
- Diğer ülkelerin durumu bizim kadar kötü olmasa da pek çok ülkenin benzer davranmış olduğunu düşünecek olursak varılan anlaşmanın ne derece zayıf bir anlaşma olduğu ortadadır.
Peki, elimizdeki bu zayıf anlaşmaya neden sevinmeliyiz?
- Öncelikle, artık elimizde bir anlaşma var. Bu anlaşmanın üzerinde de tüm dünya devletlerinin iklim değişikliğini 2 derece ile sınırlamak için çalışacaklarına dair imzaları var. Daha önce ortada böyle bir anlaşma olmadığından üzerinde tartışılacak veya geliştirme istenecek bir temel yoktu.
- Bu anlaşmaya uyulduğunu göstermek için artık daha sağlıklı veri toplanması gerekiyor. Daha sağlıklı veri toplanması hatalarımızın nerede olduğunu ve nereleri düzeltebileceğimizi görmenin ilk ve en önemli adımıdır.
- Bu anlaşma her beş yılda bir gözden geçirilerek yeniden düzenlenecek. Ülkemiz de beş yıl içerisinde çok daha ciddi bir niyet beyanında bulunmak zorunda kalacak.
- Beklenmedik bir şekilde iki yerine bir buçuk derecelik bir artış kavramı dünya politikasına girmiş oldu. Küresel ısınmanın bugün bir dereceye ulaşmış olması tehdidin ne derece yakın olduğunu görmemize de fayda sağladı.
- Artık bundan sonra aklı başında hiçbir politikacı “iklim değişikliği yoktur” diyemez, olsa olsa “iklim değişikliği bizim suçumuz değil” diyebilir. Bu da doğru politikalar üretebilmek için ilk adımdır.

Dünya liderleri üstlerine düşen görevi yerine getirerek bu anlaşmaya vardılar. Artık bizlere düşen bu anlaşmanın şartlarının yerine getirilmesi için gerekli takibi yapmaktır. Çünkü her ne kadar niyet beyanları bizi üç derece artışa doğru götürüyor olsa da eğer bu niyet beyanlarına uyulmayacak olursa artış üç dereceden çok daha fazla olacaktır. Yazılmamış olsa da bu anlaşmada kabul edilen en önemli gerçeklik budur.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Ocak 2016 sayısında bulabilirsiniz.

14 Aralık 2015 Pazartesi

Yeni İklim Değişikliği Düzeni

Dünya tarihinde ilk defa 150 ülkenin liderleri bir anlaşmayı görüşmek üzere bir araya geldiler. Bu kadar çok lideri Paris’e getiren konu iklim değişikliği ve bu günümüzde insanlığın karşılaştığı en önemli problem. Bu problemin temelinde insanlar var ve çözümü de insanların yaratması gerekiyor.
1776 yılında James Watt ilk buhar makinasını icat ettiğinden bu yana insanlar yeraltından kömür, petrol ve doğal gaz çıkartarak bunu makinalarda yakıt olarak kullanıyorlar. Bu yakıt kaynağı çok ucuz gibi göründüğünden neredeyse limitsizce kullanılıyor. Bu kaynağın başlangıçta görülmeyen ancak son otuz senedir ortaya çıkmaya başlayan bir zararı var: Kömür, petrol ve doğal gaz (yani fosil yakıtları) yandığı zaman atmosfere karbondioksit salıyor. Karbondioksit ise dünyanın uzayla olan ısı alışverişini bozarak atmosferin ve dünyanın yüzeyinin ısınmasına yol açıyor. Bu nedenle karbondiokside sera gazı diyoruz.
Bilim insanları fosil yakıtların endüstride kullanılmasından bu yana geçen 250 senede dünyanın ortalama yüzey sıcaklığının 1 oC arttığını ölçerek ortaya koyuyorlar. Bu çoğumuza fazla görünmeyebilir ama unutmamamız gereken bugünkü ılıman iklimimizle yaşadığımız yerlerde mamutların gezindiği buzul çağı arasında ortalama sıcaklık farkının sadece 5 oC olduğudur. Eğer endüstrimiz şu anda olduğu gibi fosil yakıtları kullanıp sera gazı salmaya devam edecek olursa torunlarımızın yaşayacağı dönemde sıcaklığın 5 oC daha yüksek olması şaşırtıcı olmayacak. Bugünden 5 oC daha düşük ortalama sıcaklıkların buzul çağı gibi bir döneme işaret ettiğini düşünecek olursak 5 oC daha yüksek ortalama sıcaklıkların ne kadar kötü bir cehennemi getireceğini hepimiz kolaylıkla hayal edebiliriz.
İşte 150 ülkenin liderleri Paris’te böyle bir geleceği engellemesi umulan bir anlaşmayı görüşmek için toplandılar. Bu geleceği engellemenin kesin yolu atmosferdeki sera gazlarını yok edip 250 sene öncesine dönmek. Ancak bu gerçekte mümkün olamayacağı için kendimize daha gerçekçi limitler koymamız gerekiyor. 1992 yılında Rio de Janerio’da toplanan dünya liderleri ilk olarak sera gazlarının yol açtığı küresel ısınmanın insanlığın geleceğini tehlikeye atmaması konusunda anlaşmaya vardılar. Bu amaca yönelik olarak da her senenin sonunda küresel ısınma konusunda yapılacakları gözden geçirmek için uluslararası bir toplantı yapılmasına karar verdiler. Bu yıl Paris’te bu toplantıların 21.si yapılıyor. 2009’da Kopenhag’da yapılan toplantı sonunda küresel ısınmanın 2 oC ile sınırlanması prensip kararı alınmıştı. Bu yıl da bu yolda 2030 yılına kadar yapılması gerekenler ele alınıyor.
250 yıldır dünya ekonomisi fosil yakıtlara dayanarak büyüdüğünden hemen bugün bu yakıtlardan vazgeçilebilmesi mümkün görünmüyor. Bu nedenle de dünya ülkeleri küresel ısınma ile mücadele için ellerinden geleni yapmakta hevessiz görünüyorlar. Geçen yıl Lima’da yapılan toplantıda 2 oC hedefine ulaşabilmek için ülkelerin yapmayı kabul ettiklerini 2015 yılı içerisinde açıklamaları istenmişti. Açıklanacak belgelere niyet edilen ulusal olarak belirlenmiş katkılar (Intended Nationally Determined Contribution – INDC), kısaca niyet beyanları diyoruz.
Ükemiz de dahil olmak üzere neredeyse tüm dünya ülkeleri Paris toplantısı öncesinde Niyet Beyanları’nı açıkladılar. Paris toplantısında konuşulan ve üzerinde anlaşılması gereken iki ana başlık bulunmaktadır. Bunlar her ülkenin bu beyanlara nasıl uyacağı ve geliştireceği ile bu beyanları yerine getirmek için gerekli olan finansman kaynağının nasıl sağlanacağıdır.
Üzerinde karara varılan temel konu ülkelerin niyet beyanlarını topladığımız zaman bizi 2 oC’lik bir ısınmadan koruyamayacağıdır. Bu nedenle ülkelerin bugünle 2030 arasında periyodik olarak toplanarak 2 oC’lik hedefe ulaşmak için niyet beyanlarını gözden geçirmeleri ve düzeltmeleri gerekmektedir. Bu gözden geçirme süreleri beş yıl olacaktır. Yani devletlerin 2015 yılında vermiş oldukları niyet beyanlarını 2020 yılında gözden geçirerek daha da sıkılaştırmaları ve 2030 yılında dünyayı 2 oC’lik bir sıcaklık artışından koruyacak sera gazı azaltımı yoluna girilmiş olması gerekmektedir.
Bu azaltımların yerine getirilmesi içinse maddi kaynağın gelişmiş ülkeler tarafından sağlanması zorunludur. Ancak böylesi büyük bir kaynağın sağlanması meclislerin onayını gerektirdiğinden özellikle Amerikan Meclisi’nden bu anlaşmanın geçmesi zor görünmektedir. Bu nedenle de finansmanın maddi kaynak şeklinde değil teknoloji transferi olarak sağlanması daha olası görünmektedir.
Paris’te yapılacak olan anlaşma 2020-2030 yılları arası dönemi kapsayacağından bu noktadan sonra tek tek ülkeler tarafından onaylanması gerekecektir. Bu onay süreci yukarıda belirttiğim iki sorunun ne derece çözüme kavuşacağı konusunda yol gösterici olacaktır. Yani her ne kadar Paris’te bir anlaşma imzalanacak olsa da bu anlaşmanın şartlarının kesinleşmesi uzun sürecektir.
Ülkemiz açısından bakıldığında verilen niyet beyanının son derece zayıf kaldığı görülmektedir. Öncelikle ülkemiz 2030 yılına kadar kesinlikle gerçekçi olmayan bir biçimde %7 büyüyeceğini öngörerek bir enerji ihtiyacı belirlemiş ve sonra da bu enerji ihtiyacını özellikle en kirli fosil yakıt olan kömürle gidereceğini gidereceğini kabul etmiştir. Ülkemizin son senelerde %3.5-4.0 aralığında büyüdüğünü hatırlayacak olursak öncelikle büyüme beklentilerinin ne derece gerçeklikten uzak olduğu anlaşılabilir. Öte yandan tüm dünya yenilenebilir enerji kaynakları olan rüzgar ve güneşten faydalanma yolunda ilerlerken düşük verimli linyit kömüründen enerji üreterek büyümek de benzer şekilde gerçekçi değildir. Bu iki ana noktada ülkemizin en kötü ihtimalde olabilecekten de daha kötü bir senaryo yarattığını kabul edebiliriz. Niyet beyanında ise bu kötünün de kötüsü olan senaryodan %21 azaltım yapmayı hedeflediğimiz açıklanmaktadır. Bunun da anlamı şudur: Eğer son 15 yıldır ilerlediğimiz yolda 15 sene daha ilerleyecek olursak hiçbir şey yapmamıza gerek kalmadan sera gazı azaltım hedeflerimizi tutturmuş olacağız.
Yalnız devletimiz buna ek olarak niyet beyanında belirttiği hedefleri tutturmak için gelişmiş ülkelerden maddi yardım istemektedir. Gerek hedeflerin çok düşük olması gerekse de bu düşük hedeflere ulaşmak için bile maddi destek aranması bizi iklim değişikliği konusunda dünyada en kötü ülkelerden biri haline getirmiştir.
Yine de önümüzdeki yıllar bize yeni bir dünya düzeni getirecektir. Tüm dünya ülkeleri verdikleri sözlerin tümünü yerine getirseler bile bu yüzyılın sonuna kadar dünyamız 2.7 oC daha ısınacaktır. Bu nedenle yakın gelecekte hepimize önemli görevler düşmektedir. Devletlerin Paris’te masadan bir anlaşma ile kalkmaları son derece önemlidir. Bu anlaşma kabul edildiğinde ülkeler artık fosil yakıtların kötü olduğunu ve bunlara dayalı ekonomik büyümenin de sonuna gelindiğini kabul etmiş olacaklardır. Bunun ülkeler açısından anlamı artık yeni bölgelerde petrol bulmak için kuyular veya kömür bulmak için madenler açılmasının kurallara aykırı olmasıdır. Yani eskiden aktivistler ülke kanunlarına karşı savaşırken artık uluslararası anlaşmaları arkalarına alarak hareket edebileceklerdir.
Sadece aktivistlerin değil hepimizin üzerine düşen görev gelecek yıllarda öncelikle bu anlaşma şartlarının yerine getirilmesine önem vermek ve bizi devletlere her an dünyayı 2 oC’nin altında tutmanın onların ve bizlerin sorumluluğu olduğunu hatırlatmaktır.
Başta söz ettiğimiz noktaya geri dönecek olursak, aslında hedef 2 oC’lik bir artış değil hiç artış olmamasıdır. 2 oC’lik artış bile bizleri ciddi tehlikelerle karşı karşıya bırakacaktır. Ülkemiz küresel ısınmadan en fazla etkilenecek yerlerden biridir ve bunun bilinciyle belki de sera gazlarını azaltmaya verdiğimizden fazla önemi yakın gelecekte küresel ısınma
ile birlikte karşımıza çıkacak sorunları gidermek için önlemler almaya da vermeliyiz. Ortalama sıcaklık artışı ne kadar fazla olacak olursa başımıza gelecek problemlerin boyutu da o denli büyüyecektir. Dolayısıyla bir yandan problemin oluşmasını engelleyecek önlemler almak, diğer yandan da eğer problem oluşacak olursa etkilerinden korunmak için çabalamak gereklidir. Bu iki çabanın da birlikte yürümesi gerekmektedir. Ama iyi haber, problemin oluşmasını engelleyecek, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek gibi önlemler, bizleri aynı zamanda ileride oluşabilecek iklim felaketlerinden korumaya da yardımcı olacaktır. Yani bizler çabaladığımız müddetçe iklim değişikliği üstesinden gelemeyeceğimiz bir problem değildir.

Yazının orijinaline Sustineo web sitesinden ulaşabilirsiniz.

1 Aralık 2015 Salı

Yeni başlayanlar için iklim görüşmeleri

2015 yılının Aralık ayında Paris'te Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UN Framework Convention on Climate Change – UNFCCC) Taraflar Konferansı'nın (Conference of the Parties – CoP) yirmi birincisi yapılacak. Bu konferansın sonunda dünya ülkeleri arasında bir iklim değişikliği anlaşması imzalanması bekleniyor. Her ne kadar iki cümleyle bunu anlatmaya çalışsak da aslında bu konu üzerinde sayfalarca yazabiliriz. Ancak bu yoğun gündemin içinde ve bu kadar kısa sürede yazılacakların tümünü okumak mümkün olamayacağı için en azından görüşmelere kısa bir başlangıç yapmak istedik.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi nedir? 1992 yılında tüm dünya ülkelerinin liderleri Brezilya'nın Rio de Janeiro şehrinde toplanarak iklim değişikliğinin kötü bir şey olduğu konusunda hemfikir oldular ve bu değişikliğin durdurulması için mümkün olan şeylerin yapılması gerektiğine karar verdiler. Burada imzaladıkları anlaşma bugüne değin 196 ülke tarafından kabul edildi ve meclislerinden geçirilerek yasalaştı. Ülkemiz de bu anlaşmayı kabul eden ülkelerden biridir. Burada önemli nokta, bu anlaşmanın bir yaptırımı olmamasıdır. Ancak bu anlaşmaya taraf ülkeler daha sonraki yıllarda toplanarak anlaşmaya yaptırım gücü getirmeyi de kabul etmişlerdir. 

Bu anlaşmaya taraf ülkeler ilk defa 1995 yılında Birinci Taraflar Konferansı'nı toplamışlardır. Taraflar Konferansı 1995 yılından bu yana düzenli olarak her yılın Aralık ayında değişik bir ülkede toplanır. Bu yıl yirmi birincisi düzenlenecek olan Taraflar Konferansı Fransa'nın başkenti Paris'te toplanacaktır. Taraflar Konferanslarının en önemli amacı iklim değişikliğini önleyecek bir uluslararası anlaşmaya zemin hazırlamaktır. Ancak bu tür uluslararası anlaşmaları imzalanabilecek hale getirmek çok uzun süre aldığından her anlaşmanın hazırlanması en azından birkaç sene sürmektedir. Mesela hazırlıkları 1992 yılında Rio'da başlayan anlaşma ancak 1997 yılında Kyoto'da imzalanabilmiştir. 1997 yılında Kyoto'da imzalanan anlaşmanın yürürlüğe girmesi ise tüm ülkelerin meclislerinden geçme zorunluluğundan dolayı 2005 yılını bulmuştur. 

Kyoto Anlaşması 2008 - 2012 tarihleri arasında gelişmiş ülkelerin sera gazı salımlarını azaltmalarını gerektiriyordu. Bu anlaşma 2012 yılında sona ermeden önce yeni bir anlaşmanın imzalanarak yürürlüğe girmesi gerekiyordu. Yalnız bu yoldaki çabalar 2009 yılında Kopenhag'da yapılan Taraflar Konferansı'nda başarısızlıkla sonuçlandı ve Kyoto Anlaşması'nı devam ettirecek bir anlaşmaya varılamadı. Ancak Kopenhag'da devletler önemli bir karar alarak küresel ısınmanın bilim insanlarının koyduğu limit olan iki derece ile sınırlanması konusunda fikir birliğine vardılar. 

2009 yılından beri süren yoğun çabalar sonunda 2014 Aralık ayında Peru'nun başkenti Lima'da toplanan 20. Taraflar Konferansı yeni bir anlaşmanın temellerini attı. Geçtiğimiz bir yılda ise bu atılan temeller üzerine Paris'te Aralık ayında toplanacak olan konferansta imzalanması beklenen bir anlaşma taslağı ortaya konuldu. Dolayısıyla 1997 yılında Kyoto dan sonra ilk defa 2015 yılında Paris'te taraflar masaya ellerinde bir anlaşma taslağı ile oturacaklar. Bu da Aralık ayına ümitle bakmamıza imkan veren en önemli sebep. Eğer bu anlaşma taslağı kabul edilecek olursa Paris'te tüm devletlerin yetkilileri tarafından imzalanarak yürürlüğe girecek. İmzalanacak olan anlaşma devletlerin 2015-2030 yılları arasında iklim değişikliğini önlemek için atacakları adımları belirleyecek.

Yalnız bu anlaşma hususunda hepimizin bilmesi gereken birkaç önemli nokta var. Bu önemli noktaların başında şu geliyor: Bu tür bir anlaşmanın anlam ve önem kazanabilmesi için dünyada atmosfere sera gazı salan ülkelerin neredeyse tamamının bu anlaşmayı kabul etmeleri gerekiyor. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri'nin veya Çin'in taraf olmadığı bir anlaşmanın fazla bir anlamı da olmayacak. Bu sebeple uzun zamandır en önemli çaba bu “büyük kirleticileri” bir masa etrafında oturtup aynı anlaşmaya “evet” dedirtmek için harcandı. Doğal olarak herkesin “evet” diyeceği anlaşma da ülkelere çok fazla yükümlülük getirmeyecek bir anlaşma olmak zorundaydı. Yani bir yandan anlaşmanın iklim değişikliğini engelleyecek kadar kuvvetli olması öte yandan da ana kirleticilerin “hayır” diyemeyeceği kadar da yumuşak olması gerekiyordu. Bundan dolayı da karşımıza çıkacak olan anlaşma esasında fazlaca yumuşak maddeler içeren bir anlaşma olacaktır. Yumuşak maddelerden oluşacak olmasının temel sebebi bu anlaşmaya en başta Amerika Birleşik Devletleri'nin “evet” demesi gerekliliğidir. Ancak Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Amerikan Meclisi daha aylar önce bir yaptırım getiren iklim anlaşmasını kabul etmeyeceklerini baştan söylemişti. Dolayısıyla Paris'te karşımıza çıkacak olan anlaşma Amerikan Meclisi'nden geçmesini gerektirecek yaptırımları bulunmayan bir anlaşma olacaktır Bu mantıktan dolayı temelde dünya 1992 yılına geri dönmüş bulunmaktadır, yani dünya ülkeleri iklim değişikliğini durdurmak için ellerinden geleni yapacaklarına tekrar söz verecekler. Bugünkü anlaşmanın Rio'da yapılan anlaşmadan ana farkı her ülkenin 2030 yılına kadar neler yapacağını resmi olarak belirliyor olmasıdır.

2015 yılı boyunca dünya ülkelerinin çoğu kısaca Niyet Beyanı dediğimiz Ülkeler Tarafından Belirlenen ve Niyet Edilen Katkıları (Intended Nationally Determined Contribution – INDC) açıklamışlardır. Bu katkıları belirlemekte tüm ülkeler özgürdürler. Katkı belirleme sürecinde bir ülkenin diğer bir ülkeyi zorlaması söz konusu değildir. 

Paris'te varılacak anlaşmada iki tane önemli nokta var. Bu noktalardan birincisi, bu niyet beyanlarının ne derece ciddiye alınıp üzerinde tartışma olmadan kabul edileceğidir. Yani ülkelerin niyet ettikleri katkıların üzerinde tartışma olmadan kabul edilip edilmeyeceğini Paris'teki tartışmalar gösterecektir. İkinci önemli husus da bu katkıların ne derece yaptırma tabi olacağıdır. Yani 2030 yılına kadar devletler verdikleri sözü tutmayacak olurlarsa bunun bir yaptırımı olacak mıdır? Bu görüşme sürecinden anladığımız niyet edilen katkıların daha sıkılaştırılmasının az da olsa mümkün olduğu, ancak bu katkılar yerine getirilmeyecek olursa bir yaptırımın söz konusu olamayacağı yönündedir.

Bu anlaşmalarda insanlığı ilgilendiren önemli nokta ise tüm devletlerin verdikleri tüm sözleri yerine getirmeleri durumunda bile çıkan sonucun bizi iklim değişikliğinin kötü etkilerinden koruyup korumayacağıdır. Bilim insanları bunu iklim değişikliğini iki derece ile sınırlamak şeklinde belirlemişlerdir.  Bilim insanlarının devletlerin niyet beyanları değerlendirmeler verilen bu sözlerin bizi güvenilir hudutlar içerisinde tutmaya yetmeyeceği şeklindedir. Bu nedenle tüm dünya vatandaşlarının üzerine düşen görev kendi devletlerine baskı uygulayarak bu katkıların çok daha sıkı hale getirilmesini sağlamaktır Çünkü iklim değişikliğinin gölgesi altındaki geleceğimiz devletlerin kararına bırakılamayacak kadar önemli bir konudur.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Aralık 2015 sayısında bulabilirsiniz.

1 Kasım 2015 Pazar

Ülkelerin İklim İçin Niyet Beyanları

Aralık ayında Paris'te yapılacak olan iklim zirvesinden (UNFCCC 21. Taraflar Konferansı) iklim değişikliğini önleme yolunda kalıcı ve bağlayıcı bir anlaşma çıkması hepimizin en büyük umudu. Geçtiğimiz sene Lima'da yapılan 20. Taraflar Konferansı sonunda varılan anlaşma gereği dünya ülkelerinin tümünün 30 Eylül 2015 tarihine kadar Ülkenin İklim İçin Niyet Beyanı dediğimiz belgeleri Birleşmiş Milletler'e sunmaları gerekiyordu. 30 Eylül tarihinde Niyet Beyanlarını vermiş olan ülkelerin sera gazı salımları tüm dünya ülkelerinin sera gazı salımlarının %90'ını oluşturuyordu. Bu bağlamda Lima kararlarının uygulanmasında önemli bir başarı sağlandığı söylenebilir.

Ülkemizin ve diğer ülkelerin Niyet Beyanlarını incelemeden önce genel anlamıyla bu belgelerin ne anlama geldiğini incelemek faydalı olacaktır.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne (UNFCCC) taraf olan ülkeler her yılın Aralık ayında değişik bir yerde toplanarak ülkelerin bu konudaki durumlarını gözden geçirirler. Bu toplantıların üçüncüsü 1997 yılında Kyoto'da yapıldı ve 2008-2012 yılları arasında sera gazı salımlarının azaltılmasını öngören bağlayıcı bir anlaşma imzalandı. Kyoto Protokolü'nün geçerlilik süresi 2012'de biteceği için 2009'da Kopenhag'da toplanan 16. Taraflar Konferansı'nda 2012 yılı sonrasında alınacak önlemler kararlaştırılmaya çalışıldı ama bir başarı sağlanamadı. O tarihten bu zamana kadar da dünya ülkeleri bu konuda bir anlaşmaya varmaya çalışıyorlar.

Ne yazık ki, o zamandan bugüne aldığımız yol pek de iç açıcı değil. Son toplantıda alınan karar tüm dünya ülkelerinin 2015-2030 arasında neler yapmak istediklerini beyan etmeleri yönündeydi. Buna verilen resmi isim Intended Nationally Determined Contributions (INDC), yani Ülkeler Tarafından Belirlenerek Niyet Edilen Katkılar. Biz kısaca Niyet Beyanları veya INDC diyerek devam edeceğiz. İsminden de anlaşıldığı üzere öncelikle bu beyanları ülkeler kendileri hazırlıyorlar ve üzerlerinde başka bir kontrol mekanizması bulunmuyor. Bu da ülkelerin istediklerini söyleyebilecekleri anlamına geliyor. Ayrıca ülkeler bir de buna “niyet ediyorlar”, yani söz vermiyorlar ya da kendilerini bununla bağlamıyorlar. Dolayısıyla Paris'e giden yolda üzerinde tartışmanın geçeceği temel belgeler herkesin sadece neler yapmak istediğini yazdığı ve bunu taahhüt etmediği, sadece buna niyeti olduğunu söylediği belgeler. Haklısınız, herhangi birimiz bu tür bir belgeyle kanuni herhangi bir anlaşmaya girmezdik. Bir düşünün, ben sizin evinizi almak istiyorum ve bu eve az bir miktar ödemeye niyetliyim dese biri ve sizin de pazarlık şansınız olmasa satar mıydınız evinizi??

Dünya ülkelerinin verdikleri beyanlar genelde üç kategoriye ayrılabilir. Kesin bir hedef verenler, mesela 2030'da sera gazı salımlarımızı 1990 seviyesine göre %50 azaltacağız gibi; artıştan azaltım verenler, mesela 2030'da önlem almayacak olsak (buna Business As Usual – BAU deniyor) salacağımız sera gazı miktarından %30 azaltım yapacağız diyenler ve bir hedef belirlemeden sadece azaltma niyetleri olduğunu söyleyenler.

Ülkemiz aslında nasıl bir beyanda bulunacağını senelerden beri yayınladığı çeşitli raporlarda belirlemişti. Bizim resmi söylemimiz gelişmekte olan bir ülke olmamızdan ötürü enerji ihtiyacımız olduğu ve enerjimizi yerli kaynak olan kömüre dayanarak kazanacağımız yönündeydi. 30 Eylül günü açıkladığımız Niyet Beyanı'nda da bunu görmek mümkün:

2015 yılında 477 milyon ton olan CO2 eş değeri toplam sera gazı salımlarımızın önlem almayacak  olursak 2030 yılına kadar 1175 milyon tona çıkması beklenmektedir. Ancak alınması planlanan önlemlerle bu miktarın 1175 milyon tondan en fazla %21 az olmasına niyet edilmektedir.

Yani 2030 yılındaki sera gazı salımlarımız 1175 milyon ton CO2 eş değeri ile 929 milyon ton CO2 eş değeri arasında olacaktır. Buna göre ülkemiz iklim değişikliğini önlemek için sera gazı salımlarını 2015 değerlerine göre en iyi ihtimalle %95, en kötü ihtimalle de %146 arttırmaya niyet ettiğini açıklamıştır.

Bu açıklama ile ilgili olarak bir temel problemden ile bir önemli ve olumlu noktadan söz edebiliriz.

Öncelikle, iklim değişikliğini önlemek için esasında salımlarımızı azaltmamız gerektiği gerçeğine değinmeyeceğim bile. Ancak, bu yıl 477 milyon ton olan salımlarımızı nasıl olup da 2030 yılında 1175 milyon tona çıkartacağımızı anlayabilmemiz gerekmektedir.

Ülkemizin gelecekteki sera gazı salımlarını hesaplayabilmek için öncelikle ülkemizin yakın gelecekte ne hızda büyüyeceğini tahmin etmemiz gerekiyor. WWF ve İstanbul Politikalar Merkezi'nin geçen ay yayınladığı çalışmada detaylı biçimde açıklandığı üzere IMF ve OECD gibi uluslararası kuruluşların öngörülerine göre ülkemizin 2030 yılına kadar %3.45 büyümesi bekleniyor. Bu büyüme oranı kullanılarak sera gazı salımları hesaplandığında 2030 yılında 787 milyon ton CO2 eş değeri sera gazı salacağımız görülüyor. Yani ülkemiz için gerçekçi beklenti 787 milyon ton iken Birleşmiş Milletler'e 1175 milyon ton bildirimde bulunmamızın mantığını anlayabilmek için biraz daha çaba sarf etmek gerekiyor. Diyelim senede ortalama %3.45 değil de devletimizin istediği gibi %5 büyüdük. O zaman da 2030 yılında salacağımız toplam sera gazı miktarı 851 milyon ton CO2 eş değeri oluyor, buna göre de 1175 milyon tondan gene de çok uzağız. Ancak eğer Sayın Cumhurbaşkanımızın planladığı gibi 2023 ve ötesinden dünyanın ilk on büyük ekonomisi içerisinde yer almak istiyorsak, o zaman bugünden 2030 yılına kadar her sene %7.5 büyümemiz gerekiyor. 15 sene boyunca istikrarlı bir şekilde yılda %7.5 büyüyecek olursak gerekli olan enerji ihtiyacından dolayı sera gazı salımlarımız 1175 milyon tonu bulacaktır. Dolayısıyla, ülkemiz önüne gelecek yıllarda dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olma hedefini koymuş ve bu hedefe sera gazı salarak varmayı hedeflemektedir.

Dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olabilmek için bizden üstteki Endonezya, Hindistan, Meksika, Avustralya, Kanada, Rusya ve Güney Kore'yi geride bırakmamız gerekmektedir. Bunun ne derece gerçekçi göründüğünü sizlere bıraktıktan sonra bu noktayla ilgili şunu da göz önüne almalıyız. Önümüzdeki 15 yıl boyunca Birleşmiş Milletler'e verdiğimiz niyet beyanını gerçeğe çevirmek için tek yapmamız gereken özel bir şey yapmamak. Yani son 10 senedeki büyüme performansımıza devam edecek olursak herhangi bir önlem almadan verdiğimiz taahhütleri yerine getirmiş oluyoruz. Bu da niyet beyanımızın ne derece ciddiyetten uzak olduğunun önemli bir göstergesidir.

Ufak bir parantez açarsak, ülkemiz iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkelerden biridir. Bu nedenle ben asıl ağırlığımızı iklim değişikliğini önlemekten çok etkilerinden korunmaya vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu şekilde hazırlanmış bir niyet beyanını vermiş olsak ve genel anlamıyla “biz azaltmak için elimizden geleni yapacağız ama asıl hedefimiz ve yatırımımız kendimizi iklim değişikliğinin etkilerinden korumak üzerinedir” diyecek olsak çok daha ciddiye alınacak bir belge oluşturmuş olabilirdik.

Son olarak bu niyet beyanının çok önemli bir faydası artık masada üzerinde tartışılabilecek bir belge olmasıdır. Politika üretirken artık bu belgeye dayanarak iyileştirmeler talep etmek veya önermek mümkün olacaktır. Bugüne kadar “iklim değişikliğini azaltma konusunda biz bir beyanda bulunmuyoruz” diyen devletimiz bilime aykırı bir sayı vermiş olsa da artık elimizde bir hedef vardır ve bu hedef her zaman için geliştirilebilir.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Kasım 2015 sayısında bulabilirsiniz.

1 Ekim 2015 Perşembe

IPCC 5. İklim Değişikliği Değerlendirme Raporu

Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi olarak 5. İklim Değişikliği Değerlendirme Raporu'nu detaylarıyla ele almak için IPCC'nin bilim insanlarını üniversitemize davet ettik. 9 - 10 Eylül tarihlerinde üniversitemizde yapılan ve ilk günü basına özel yapılan iki günlük toplantıda iklim değişikliği tüm yönleriyle ele alındı. 

IPCC 1988 yılında Birleşmiş Milletler'e bağlı olarak Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve BM Çevre Programı (UNEP) tarafından kurulmuştur. Amacı hükümetlere ve karar vericilere iklim değişikliği konusunda bilgi sağlamaktır. IPCC için gönüllü çalışan binlerce iklim bilimci bu amaca yönelik olarak iklim değişikliğinin her açısıyla ilgili yapılan tüm bilimsel makaleleri toparlayarak 6 – 7 yıllık aralıklarla değerlendirme raporları hazırlar. Bu raporları hazırlamak için bilim insanları üç ayrı grup olarak çalışırlar. Bu grupların ilki (WG1) iklim değişikliğinin bilimsel temelleri, ikincisi (WG2) iklim değişikliğinin etkileri ve üçüncüsü de (WG3) iklim değişikliğini durdurma yolları üzerinde çalışarak rapor hazırlamaktadır. Sonunda bu üç grubun da yazarları bir araya gelerek tüm raporun bir sentezini yaparlar.

Aralık ayında Paris'te düzenlenecek olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne taraf olan ülkeler konferansında önümüzdeki 15 yılda dünya ülkelerinin iklim değişikliği konusunda neler yapacağına karar verilecek. IPCC'nin bilim insanları da bu toplantı öncesinde son değerlendirme raporunu tanıtmak için bizlerle birlikte oldular. 

Toplantı IPCC Başkan Yardımcısı (ve gelecek ay yapılacak seçimlerde IPCC başkanlığına aday olan) Prof. Jean-Pascal Ypersele'nin video konferans ile yaptığı açılış konuşmasıyla başladı.

Sentez Raporu konusunda bilgi vermek üzere raporun teknik sorumlusu Prof. Leo Meyer söz aldı. Meyer'in üç noktanın özellikle üzerinde durdu:

1. İklim sistemi üzerindeki insan etkisinin varlığı tartışmasızdır ve artık etkiler görünmeye başlamıştır.
2. İklimi bozmaya devam ettiğimiz müddetçe etkiler artacak, şiddetlenecek ve geri dönülemez hale gelecektir.
3. Ancak müreffeh ve sürdürülebilir bir gelecek yaratmak için gereken kaynaklar elimizde bulunmaktadır. 

Daha sonra birinci çalışma grubu adına söz alan raporun baş yazarlarından Roxana Bojariu iki ana başlık altında raporu anlattı. Bunların ilki iklim değişikliğinin şu ana kadar nasıl ilerlediği, ikinci kısmı da gelecekte bizi nelerin beklediği üzerineydi. Başlıklar halinde anlatacak olursak:

1. İklim sisteminin ısınmış olduğu kesindir. 1950'lerden bu yana iklimde gözlenen değişikliklerin birçoğu on yıllardır, hatta binlerce yıldır eşi görülmemiştir. Atmosfer ve okyanus ısınmış, deniz seviyesi yükselmiş, kar ve buz miktarları azalmış ve sera gazlarının konsantrasyonları artmıştır.
2. Toplam ışınımsal zorlama, yani dünyaya gelen enerjiyle dünyadan çıkan enerji farkı pozitiftir ve bu iklim sisteminin enerjisinin artmasına yol açmıştır. Toplam ışınımsal zorlamaya 1750 yılından beri en büyük katkıyı karbondioksidin atmosferdeki konsantrasyon artışı neden olmuştur.
3. Iklim sistemi üzerindeki insan etkisi açıktır. Bu, atmosferde artan sera gazı konsantrasyonlarından, pozitif ışınımsal zorlamadan, gözlenen ısınmadan ve iklim sisteminin daha iyi anlaşılmasıyla bellidir.
4. Sera gazlarının salımının devamı iklim sisteminin tüm bileşenlerinin daha da ısınmasına ve iklimin tüm bileşenlerinde değişikliklere neden olur. İklim değişikliğinin sınırlanması için, sera gazı salımlarında önemli ve sürekli indirim gerektirir.

İkinci grup adına da Prof. Lucka Bogataj ve Doç. Dr. Barış Karapınar konuştular. İklim değişikliğinin etkileri konusunda Bogataj şunları aktardı:

1. İklim değişikliğinin etkileri tropiklerden kutuplara, kıtalardan denizlere ve zengin ülkelerden fakir ülkelere kadar her yerde görülmektedir. Bu etkilerin yoğunluğu bölgeye göre değişebilir.
2. Raporda belirtilen etkiler önümüzdeki 30 yılda iklim değişikliğini azaltma çabalarımıza bağımlı değil iken, daha sonra görülecek etkiler karşılaşacağımız salım senaryosuna bağlı olarak değişecektir.
3. İklim değişikliğine çeşitli alanlardaki uyum şansımız ise daha iyimser görünüyor. Doğru eylemleri seçmek önemli ölçüde uyum sağlamamıza yardımcı olabilir.
4. Bu noktada geniş resme bakarak faydalarının gerçekçi tahminlere dayandığı, esnek ve kapsayıcı uyum stratejileri geliştirilmesi üzerine odaklanmak önemli ve gereklidir.

Besin üretimi konusunda ise şu noktalar vurgulandı:

1. Gıda maddeleri üretiminde öngörülen değişiklikler bölgeye ve ekin türüne göre çok değişebilir.
2. Bölgemizde beklenen azalma ortalamadan daha büyüktür ve ancak geçen zamanla tüm bölgelerdeki azalma da artar.
3. Uyum önlemleri, daha dayanıklı çeşitlerinin geliştirilmesini, iklim değişikliğinden daha az etkilenen ürünlere geçilmesini, su kullanımında verimin arttırılmasını ve bitkilerin üretim zamanlamasındaki değişiklikleri içermektedir.
4. Bu önlemlerin önemli bir kısmı bağımsızdır ama kamunun karar verme süreçlerini de gerektirebilir.
5. Bölgemizin gıda güvenliği ve iklim değişikliğinin tarım üzerindeki etkisi bireysel veya ulusal araştırma programlarının çabaları ile başarıya ulaştırılamaz. Büyük ve devletler arası eş güdümlü çabalar gereklidir.

Son olarak üçüncü grubu temsilen yazarlardan Prof. Nebojsa Nakicenovic video konferans ile sunumunu yaptı ve soruları cevapladı. Nakicenovic'in önemli gördüğü noktaları şöyle sıralamamız mümkün:

1. İklim değişikliğini 2oC'de sınırlamak için alınması gereken önlemler elimizde bulunmaktadır. Bunun için 2050 yılına kadar küresel olarak sera gazı salımlarını % 40-70 oranında azaltmalı ve 2100 yılına kadar da sıfıra ya da sıfırın altına düşürmeliyiz (yani kuracağımız sistemler havadan CO2 emebilmeli).
2. Uyum önlemleri ve sera gazı salımlarının önemli oranda ve sürekli indirimi bir arada iklim değişikliği risklerini sınırlayabilir.
3. Sera gazı salımlarının azaltılması önemli teknolojik, ekonomik, sosyal ve kurumsal sorunlar yaratmaktadır.
4. Hırslı bir azaltım aslında uygun fiyatlıdır ve büyümeyi geciktirir fakat imkansız hale getirmez (normal büyüme beklentisi %1.6–3.0 aralığından sadece %0.06 daha düşük olur). Tahmini maliyetler daha iklim değişikliğinin azaltılmasından doğacak olan faydaları hesaba katmamıştır.
5. Ancak azaltımın geciktirilmesi ısınmanın 2oC ile sınırlandırmasını önemli biçimde zorlaştırır.

Bu nedenle azaltımı sağlamak için şu dört ana eyleme önem ve öncelik vermemiz gerekir:

1. Enerjinin çok daha verimli kullanılması.
2. Bugün elimizdeki teknolojilere yenilerini de ekleyerek düşük karbonlu veya karbonsuz enerji üretimine geçilmesi.
3. Orman kayıplarının azaltılıp yeni ormanlar yetiştirilmesiyle karbon yutaklarının geliştirilmesi
4. Hayat tarzımızın ve davranışlarımızın değişmesi.

Paris toplantıları öncesinde almamız gereken ana mesajı özetleyecek olursak: İklim değişikliği insanlığın kendi başına açtığı önemli ve tehlikeli bir bela ve eğer kafamızı kuma gömecek olursak karşımıza çıkacak risklerin boyutları çok daha büyük olacak. Ancak bu problemi yok edemesek de riskleri azaltmak ve uyum sağlamak için gerekli olan teknolojiler elimizde var ve aslında çok da pahalı değil. Lucka Bogataj'ın dediği gibi, “iklimi kurtarmak bankaları kurtarmaktan daha ucuz!”

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Ekim 2015 sayısında bulabilirsiniz.

1 Eylül 2015 Salı

Karbon Tutma ve Depolama


Sanırım bu yılın sonuna kadar her yazıya aynı şekilde başlayacağız: 2015 yılının Aralık ayında Paris'te Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin 21. Taraflar Konferansı yapılacak. Bu konferansta iklim değişikliğinin önlenmesi ve etkilerinin azaltılması için devletler tarafından 2020 yılından sonra alınacak önlemler kararlaştırılacak. 

Haziran ayı boyunca çevremizde sorulan soru hep aynıydı: “Ne zaman gelecek bu yaz?” Temmuz ayının ortasından sonra da soru tam tersine döndü: “Ne zaman serinleyeceğiz?” Bu iki soru aslında iklim değişikliğinin ne olduğunu bize tam olarak gösteriyor: Beklenenden serin veya beklenenden sıcak günler, beklenenden uzun süren kuraklıklar veya beklenenden daha yoğun gelen yağışlar. Bir yerde ve bir zamanda yaşayan bizler için artık beklentilere göre hareket etme devri geçmişte kaldı. Artık yeni bir dünyada yaşıyoruz ve bizler her ne kadar “ne zaman gelecek bu yaz?” desek de 2015 yılının ilk yarısı dünyanın ölçülen en yüksek ortalama sıcaklığı yaşadığı altı ay oldu. Biz atmosferdeki sera gazlarının miktarını arttırmaya devam ettiğimiz müddetçe de dünyanın ortalama sıcaklığı artmaya devam edecek.

Bugün atmosferdeki karbondioksit oranı 404 ppm, yani havadaki milyon molekülden 404 tanesi karbondioksit. Endüstri devriminden önce bu oran 280 ppm'di. Her geçen sene de 2-3 ppm artmakta. Bilim insanlarının küresel ısınmanın insanlığa zarar vermemesi için koydukları limit ise 350 ppm, yani biz tehlike sınırını aşalı epey oldu. Demek ki bizim en kısa zamanda atmosfere bu gazları salmayı bırakmamız ve doğanın bu gazları emmesine yardım etmemiz gerekiyor.

Mantığın burada bize emrettikleri ile iş dünyasının istekleri çeliştiğinde iş dünyasının istekleri daha ağır basıyor. Yani iş dünyası bize sera gazı salmayı bırakmak istemediklerini, bunun yerine atmosfere salacakları karbondioksidin bir kısmını tutacaklarını söylüyor. Daha sonra tutulan bu karbondioksit depolanacağı alana taşınacak ve sonra da uzun süre saklanacak. Aralık ayında Paris'te yapılacak toplantının ana tartışma konularından biri de bu. 

Karbon tutma ve depolama (Carbon Capture and Storage - CCS) denen bu yöntem konusunda görüşmelerden önce ön bilgiye sahip olmamızda büyük fayda vardır.

Belirttiğimiz gibi CCS üç ana adımdan oluşuyor: Karbondioksidin tutulması, taşınması ve depolanması.

Karbon tutma yöntemi ancak büyük endüstriyel kaynaklara uygulanabilir yöntemdir. Büyük ölçekte CO2 kaynakları fosil yakıtların ya da biyokütlelerin yanmasını, yüksek CO2 salımlı endüstrileri, doğal gaz üretimini, sentetik yakıt endüstrilerini ve fosil yakıt bazlı hidrojen üretim tesislerini kapsar. Elde edilen CO2 sıkıştırılarak jeolojik yapılara (kullanılmış petrol veya doğalgaz kuyuları veya derin tuz formasyonları gibi), okyanuslara, mineral karbonatlar içerisine konulabilir ya da daha sonra endüstriyel işlemlerde kullanılması için taşınabilir. Yani arabanızın saldığı karbondioksidin tutulması söz konusu değildir. Bu da iş dünyasının çözüm olarak önerdiği bu yöntemin aslında ancak kısıtlı bir alanda uygulanabileceğinin en temel göstergesidir.

Ana konumuza dönersek, yakıt olarak kullandığımız kömür, petrol veya doğalgaz yandığında atmosfere karbondioksit salınır. Yalnız, yanma sonrasında bacadan çıkan gazın çoğunluğu gene havada olduğu gibi azottur; karbondioksit oranı da %3-15 arasındadır. Bu baca gazını taşıyıp depolayacak olursak kullanacağımız enerjinin önemli bir kısmı aslında zararsız olan azot gazını taşıyıp saklamaya kullanılacaktır. Bu nedenle önce baca gazından karbondioksidi ayırmak gerekmektedir. Bugünkü teknolojilerle bacadan çıkan karbondioksidin %85-90'lık bir bölümü tutulabilmektedir. Yalnız bu gazı tutabilmek için de %35-40 oranında daha fazla enerji harcamak gerekecektir. Yani bu yöntem fosil yakıtlardan kazanılacak olan enerjinin verimini önemli oranda azaltacaktır. Ayrıca bu yöntemi eski termik santrallere uygulamak çok zordur ve ancak yeni yapılacak fosil yakıt santrallerinde yukarıda bahsettiğim verimlere ulaşmak mümkündür. Buna karşın yeni fosil yakıt santralleri yapmak da bizleri ortalamada 40-50 sene bu kirli teknolojiye mahkum edecektir.

Ama gene de çıkan baca gazından karbondioksidi ayırmak en gelişmiş olan teknolojidir ve sınırlı şekilde de olsa endüstriyel kullanımı vardır. Tutulan bu gazı taşımaya sıra geldiğinde teknolojimiz yeterlidir, ancak tutulacak tüm karbondioksidi taşıyacak altyapı bulunmamaktadır. Yani, bir kömür santrali yapmakta ısrarcı olduğumuzda bu santralden çıkan karbondioksidi tutmamız mümkündür, fakat bu gazı depolayacağımız yere taşımak için gerekli olan boru hatlarını sıfırdan yapmamız gereklidir. Bunun da ne kadar büyük bir ön yatırım gerektirdiğini kolayca tahmin edebilirsiniz. Ülkemiz açısından bakıldığında tutulan gazın boru hatları ile taşınması en uygun çözümdür. Okyanus derinliklerinde depolama imkanı olan devletler tutulan gazı tankerlerle de taşıyabilirler. Tanker taşımacılığı, eğer taşınacak mesafe bin kilometreden fazla ise daha avantajlı olmaktadır.

Son problem ise aslında en büyüğüdür. Tutulan bu karbondioksidin bir daha yeryüzüne çıkmayacak şekilde depolanması gerekmektedir. Bunu yapmak da teorik olarak mümkündür. Ancak bu, gazı bir daha atmosfere çıkmayacak biçimde depolamanın bedelini fosil yakıtlardan üretilen enerjinin bedelinin birkaç katına çıkartacaktır. Üretilen enerji bu denli pahalı olacak olursa da yenilenebilir enerji kaynaklarının fosil yakıtlarla rekabetini bırakın, kıyaslandıklarında fosil yakıtlardan son derece ucuz kalacaklardır. Dolayısıyla, evet, fosil yakıtlardan sera gazı çıkmayacak (veya çok az çıkacak) biçimde enerji üretmek mümkündür, ama bu üretilen enerjinin maliyeti piyasa koşullarında yenilenebilir enerji kaynakları ile rekabet edemez.

O zaman piyasa koşulları oyundaki bazı kuralları esnetme yolunu seçecektir, bugün de konuşulan konu budur. Yani, sonsuza kadar değil de 100 sene veya 1000 sene çıkmayacak şekilde karbondioksidi depolasak olmaz mı? Bu tahmin edeceğiniz gibi çok daha ucuza mal olur ve fosil yakıtların rekabet gücünü sürdürmesine yeter, ama çevresel problemimizi bugünden alıp 100 sene geleceğe taşır. Ayrıca bir problem daha içerir: Bu gazlar depoladığımız yerden sızacak olurlarsa çevreye ve insanlara zarar verirler. Bu olay bundan 30 sene sonra ortaya çıkacak olursa kanunen kimi sorumlu tutup muhatap alacağız. Meksika Körfezi'ndeki petrol kuyusundan petrol sızıp körfez çevresindeki yaşamı tehdit ettiğinde BP'ye faturayı kesmek bile çok kolay olmamıştı. Bundan 30 sene sonra bugünkü şirketlerin kanuni varlıklarını sürdürebileceklerini nasıl garanti altına alabiliriz? Bu nedenle de şirketlerin bu kaçamak yolu seçmeleri gayet olasıdır. Gelecekte çok da güvenilir olmayacak bir yerde karbondioksit depolayıp sonra da 30 seneye kim öle kim kala demek özellikle ülkemiz için alışılmadık bir düşünce biçimi değildir. Ayrıca ülkemiz gibi depremlerin sıkça görüldüğü bir coğrafyada bu depolardan karbondioksit sızmaya başladığında bunu “mücbir sebep” olarak nitelemek de şaşırtıcı olmayacaktır.

Dolayısıyla, gerek teknolojisi gerekse de mali ve kanuni yönleriyle karbon tutma ve depolama çözüm olarak ortaya koyabileceğimiz bir yöntem değildir. Aralık ayındaki iklim toplantıları sırasında bu konunun hepimizi kurtaracak en önemli çözüm olarak ortaya konulacağını göreceksiniz. Umarım bu yazıyı hatırlarsınız. 

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Eylül 2015 sayısında bulabilirsiniz.