COP31 Antalya’ya doğru giderken, enerji dönüşümü gündeminin en somut başlıklarından biri elektrifikasyon haline geldi. Isıtmadan ulaşıma, sanayiden binalara kadar giderek daha fazla şeyi doğrudan elektrikle çalıştırmak anlamına gelen bu dönüşüm, iklim müzakerelerinde ve öngörülerde sıkça tekrarlanan bir kavram olarak dilimize girdi.
Ama elektrifikasyon denince akla gelen tek yol, daha büyük santraller kurmak ve şebekeyi genişletmek değil. Bana göre önümüzdeki dönemin asıl belirleyici sorusu şu: Elektriği nereden, kim üretecek?
Bugüne kadar enerji sistemleri hep büyük ölçekte kuruldu. Büyük santraller elektriği üretti, uzun hatlar taşıyarak ev ve işyerlerine kadar getirdi. Bu yapı aynı zamanda oldukça kırılgan bir yapı. Bir hat kesildiğinde, bir santral devre dışı kaldığında ya da aşırı hava olayı şebekeye zarar verdiğinde milyonlarca kişi aynı anda etkileniyor. Bunun örneklerini geçtiğimiz senelerde İspanya’da gördük.
Benim savunduğum yaklaşım bunun tersi yönde. Bireylerin mümkün olduğunca kendi elektriklerini kendileri üretmesi gelecek için daha akılcı bir çözümdür. Çatısına güneş paneli koyan, evinde küçük bir depolama sistemi bulunduran bir hane, hem kendi ihtiyacını karşılar hem de şebekeye olan bağımlılığını azaltır. Gerektiğinde, örneğin bir afet ya da uzun süreli kesinti anında, tamamen şebekeden bağımsız kalabilecek bir kapasiteye sahip olması bile mümkündür.
Bu sadece bir teknoloji tercihi değil, bir dirençlilik meselesidir. İklim değişikliğinin getirdiği aşırı hava olayları arttıkça, merkezi ve tek noktadan beslenen sistemler daha savunmasız hale geliyor. Dağınık, herkesin kendi üretimine sahip olduğu bir yapı ise, iklim şoklarına karşı çok daha dirençli olacaktır. Gelecekte hepimiz az da olsa elektrik teknisyeni olacak mıyız? Olsak çok iyi olur.
Büyük santral ve şebeke yatırımları, büyük kredilerle, devlet garantileriyle, uluslararası fonlarla finanse ediliyor. Ama bireysel üretime dayalı bir dönüşümün finansman ihtiyacı bambaşka. Burada aranan şey milyar dolarlık projeler değil, bir hanenin çatı paneli ya da küçük bir depolama ünitesi için alabileceği uygun koşullu, küçük ölçekli bir kredi veya teşvik. Ancak ülkemiz gibi olay ufkunun üç ayı çok zor aştığı bir yerde böylesi planlamalar yapmak oldukça güç. Çoğunluk hâlâ kredi ödemesi mi, elektrik parası mı daha yüksek olur diye düşündüğünden bunun uzun vadedeki faydalarına kafa yorulmuyor.
Şirketler için durum biraz farklı. Onlardan beklenen bireysel bağımsızlık değil, kendi enerjisini üretebilmek ve tasarruf etmek. Bir fabrikanın çatısına güneş paneli koyması, üretim süreçlerinde enerji verimliliğine yatırım yapması, hem maliyetlerini düşürür hem karbon ayak izini azaltır. Burada itici güç dirençlilikten çok verimlilik ve rekabet gücüdür.
Büyük sanayi kuruluşları için bu çaba iki farklı biçimde ilerliyor. Birincisi, üretim tesislerinin çatısına ya da arazisine kendi güneş veya rüzgâr kapasitesini kurmak. İkincisi, üretim hattında enerji tüketimini azaltacak verimlilik yatırımları yapmak: motor ve pompa sistemlerini yenilemek, atık ısıyı geri kazanmak, aydınlatma ve iklimlendirmeyi optimize etmek gibi. Bu iki yol birbirini tamamlıyor, çünkü önce tüketimi azaltmak, sonra kalan ihtiyacı kendi kaynağından karşılamak, en verimli sırayı oluşturuyor.
Küçük ve orta ölçekli işletmeler için tablo biraz daha zor. Yatırım maliyeti, büyük şirketlere göre çok daha ağır bir yük olarak görülüyor. Burada da finansman meselesi öne çıkıyor, bu kez bireysel değil kurumsal ölçekte. KOBİ’lerin enerji verimliliği ve küçük ölçekli üretim yatırımlarına erişebileceği uygun koşullu krediler, hibe programları ve teknik danışmanlık desteği olmadan bu dönüşümün büyük şirketlerle sınırlı kalması riski her zaman var.
Şirketler için bir başka boyut da ihracat. Avrupa Birliği’nin karbon sınır düzenlemesi gibi mekanizmalar, üretimini düşük karbonlu enerjiyle yapan şirketleri rekabet açısından öne çıkarıyor. Kendi enerjisini üreten ya da tüketimini önemli ölçüde azaltan bir şirket, sadece maliyet avantajı değil, ihracat pazarlarında da avantaj kazanıyor. Bu da elektrifikasyonu bir çevre meselesi olmaktan çıkarıp doğrudan bir rekabet gücü meselesine dönüştürüyor. Ancak sera gazı salımı açısından konuya yaklaştığımızda, artık sorun kapsam bir ve ikiden çıkarak kapsam üçe dayanıyor. Bunun anlamı da büyük veya küçük tüm şirketlerin birlikte ilerlemesidir. Siz istediğiniz kadar enerji verimli olun ve sera gazı salmayın, sizin tedarikçileriniz sizin kadar bu konuda hassas değilse ilerlemeniz sınırlı olacaktır. O nedenle Dumas’nın dediği gibi, “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” olmak zorundadır.
Son olarak, tedarik zincirlerinin iklim risklerine karşı ne kadar hazırlıklı olduğu da giderek daha çok sorgulanıyor. Kuraklık, sel ya da aşırı sıcaklar bir üretim tesisinin elektrik arzını kesintiye uğrattığında, kendi üretim kapasitesine sahip bir şirket bu şoku çok daha kolay atlatıyor. Yani, şirketler için enerji üretmek ve tasarruf etmek sadece maliyet meselesi değil, aynı zamanda bir dirençlilik meselesi haline geliyor, tıpkı bireyler için olduğu gibi, ama farklı bir gerekçeyle.
Türkiye’de bireysel üretimi teşvik eden düzenlemeler var, ama şebekeye bağlanma süreçleri, fazla üretilen elektriğin değerlendirilmesi ve küçük ölçekli depolama için gereken izinler hâlâ karmaşık. Kamunun önündeki görev, bu süreçleri sadeleştirmek ve bireysel üretimi gerçek bir alternatif haline getirecek finansman mekanizmalarını desteklemek olmalıdır.
Bunu birkaç somut adıma ayırmak mümkün. Birincisi, bireysel üretimden şebekeye aktarılan fazla elektriğin nasıl değerlendirileceğine dair kuralların basitleştirilmesi ve öngörülebilir hale getirilmesidir. Bir hane ya da küçük işletme çatısına panel koyduğunda karşılaşacağı süreci ve getiriyi önceden net bir biçimde bilebilmelidir. Elbette bunun idari yanında teknik zorlukları da vardır, ama akıllı şebekeler dediğimiz kavram bu nedenle gereklidir.
İkincisi, küçük ölçekli depolama sistemlerinin izin ve bağlantı süreçlerinin sadeleştirilmesidir. Bugün depolama tarafında yaşanan bürokratik belirsizlik, bireylerin ve küçük işletmelerin gerçekten şebekeden bağımsız kalabilmesinin önündeki en büyük engellerden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Üçüncüsü, hane ve KOBİ ölçeğinde erişilebilir finansman araçlarının yaygınlaştırılmasıdır. Büyük şebeke ve santral yatırımları için kullanılan finansman modelleri buraya doğrudan uygulanamaz, bu yüzden kamunun bankalar ve kalkınma kurumlarıyla birlikte küçük ölçekli, düşük faizli kredi ve hibe programları geliştirmesi gereklidir.
Dördüncüsü, belediyelerin bu sürece dahil edilmesidir. Bina ölçeğinde üretim ve verimlilik, çoğu zaman imar, yapı ruhsatı ve altyapı kararlarıyla iç içe oluyor. Belediyeler, yeni yapılaşmada çatı üretimini standart hale getirecek ve mevcut binalarda dönüşümü teşvik edecek düzenlemeler yapabilir.
Kamunun burada oynayacağı rol, elektriği kendisi üretmek değil, bireylerin ve şirketlerin kendi elektriğini üretmesinin önündeki engelleri kaldırmaktır. Bu, klasik “büyük santral kur” yaklaşımından çok daha az maliyetli ama en az onun kadar etkili bir yoldur. Ayrıca bu geleceğin çözüm yoludur.
COP31’de elektrifikasyon konuşulurken, sorulması gereken soru sadece “ne kadar elektrik üreteceğiz” değil, “bu elektriği kim, nasıl üretecek” olmalıdır. Cevap merkezi ve büyük ölçekli bir yapıda değil, bireylerin kendi çatısında, kendi bahçesinde üretilen ve gerektiğinde şebekeden bağımsız kalabilen bir sistemde yatıyor.
Bu bir kötümserlik değil. Bu, verilere dayalı bir gerçekçilik.
Prof. Dr. Levent Kurnaz Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (iklimBU) / Boğaziçi Üniversitesi Center for Applied Research in Finance (CARF)
Thanks for reading Son Buzul Erimeden! Subscribe for free to receive new posts and support my work.
