31 Ağustos 2010 Salı

Fosil yakıtları nedir? Nereden gelir?


Orijinal yayın: 31.08.2010 T24 İnternet Gazetesi

Küresel iklim değişikliğinin temelinde insanların toprağın altında milyonlarca yıldır yatan fosil yakıtlarını korkunç bir hızla yeryüzüne çıkartıp yakmalarında yatıyor. Bu değişikliklerin geleceğini tahmin edebilmek için de bu fosil yakıtlarının nasıl oluştuğunu ve daha da önemlisi, daha ne kadarının yerin altında olduğunu anlamamız gerekiyor. Bu sebeple bir kaç yazımızı bu konuya ayırmayı düşündük. Devamını anlatabilmek için ilk yazımız biraz teknik temelli olacak. 

Yaklaşık 4,5 milyar yıl yaşındaki dünyamızın atmosferi ilk oluştuğu sırada büyük volkanik patlamalar nedeniyle bugünkünden çok daha fazla karbondioksit içermekteydi. Günümüzden 500 milyon yıl (500 Myıl) önce CO2 miktarının 7000 ppm, yani bugünkü miktarın yaklaşık 20 katı olduğu düşünülmektedir. Bitkiler büyümek için karbondioksite ihtiyaç duyduklarından CO2 miktarının böylesine yüksek olması dünyanın zengin bir bitki örtüsüne de sahip olmasına sebep oldu. Bu dönemdeki ağaçlar ilk defa kabuk yapmayı becererek dev büyüklüklere ulaştılar. Evet, bu zamanın öncesinde bitkiler kabuk yapma yetisine sahip olmadıklarından boyları fazla uzuyamıyordu. Bu kalın kabuk tabakasını hazmedecek bakteriler de daha gelişmemiş olduğundan bu ağaç türleri çok geliştiler. Ancak Karbonifer (360-300 Myıl önce) ve Permiyen (300-250 Myıl önce) dönemlerinde bu bitkiler zamanla ölerek nemli ormanların dibinde kalın bir tabaka oluşturdular. 

Bu kalın ve nemli tabaka içinde çamur da bulundurduğundan bu ağaç ve bitkilerin aerobik (hava bulunan ortamda) çürümeleri mümkün olmadı. Eğer bu bitki örtüsü aerobik ortamda çürüyecek olsa ortaya CO2 çıkacağı için atmosferdeki CO2 miktarı da sabit kalırdı. Ancak çürümeleri hava olmayan ortamda gerçekleşmiş olduğu için bugün kömür dediğimiz maddenin temelini oluşturdular. Bildiğiniz gibi bitkiler atmosferdeki CO2 ve suyu kullanarak, güneşten gelen enerji yardımıyla şeker molekülleri oluştururlar. Biz bu işleme fotosentez diyoruz. Şeker molekülleri beş veya altı karbon atomundan oluşan halkalardır ve doğanın mükemmel bir enerji saklama metodudur, çünkü bitkiler aynı zamanda bu halkalardan uzun zincirler de yapabilirler. Bitkilerin lifleri temelde bu uzun zincirlerden oluşur. Bitkiler bu ilksel bataklıklarda öldüğünde çamur ve üstlerindeki diğer bitkilerin ağırlığı su ve benzeri maddeleri dışarı atarak turba dediğimiz oluşuma neden olurlar. Turba temelde çamurla karışık nemli bitki atığıdır. Başka bir enerji kaynağı olmadığı zaman turbanın da yakılması mümkündür, ancak turbadan alınacak enerji verimi çok düşüktür. 

Turba gömüldüğü derinliğe ve bu derinlikteki sıcaklık ve basınca bağlı olarak uzun zaman içerisinde kömüre dönüşür. Bu dönüşümdeki ilk basamak kahverengi kömür de denen linyittir. 

Linyit enerji verimi en düşük ve en kirli kömürdür. Linyit daha uzun sure daha yüksek sıcaklık ve basınç altında kalacak olursa maden kömürüne, daha da yüksek sıcaklık ve basınçta da antrasite yani parlak taş kömürüne dönüşür. Genelde Karbonifer ve Permiyen dönemlerinin üzerinden çok zaman geçmiş olduğu için bu dönemde oluşan kömürler taşkömürü ve antrasittir. Daha sonra kömür oluşturma dönemi olan Kretase ve Tersiyer arasındaki dönem ise nispeten daha yeni olduğu için dünyadaki linyit kömürünün neredeyse tamamı bu dönemde oluşmuştur. 

Milyonlarca yıl önce ormanlar gelişirken benzer bir gelişim o zamanlarda dünyayı saran sığ denizler ve göllerde de gözlendi. Buralarda yaşayan silisli ve mavi-yeşil algler gibi planktonik bitkiler ve foraminiferida gibi planktonik hayvanlar fazlasıyla ürediklerinden, öldükleri zaman da bu sığ suların dibinde çamurla karışık bir anaerobik tabaka yarattılar. Bu tabakanın kömürü oluşturan tabakadan temel farkı, ana maddesinin kömürde olduğu gibi uzun şeker zincirleri değil çok daha kısa karbon zincirleri olmasıydı. Ancak benzer şekilde basınç ve sıcaklık altında ince taneli tortul kayaların (şeyl) arasında sıkışan bu tabaka zaman içerisinde kerojene dönüştü. Kerojen ham petrolü yaratan ana maddedir.  

İklim değişikliği açısından bu maddelerin tümü sürüklendiğimiz felaketi yaratan parçalardır. Bu maddelerden daha ne kadarının toprak altında olduğunu bilmek ve aslında bunları çıkartmak yerine alternatiflerini kullanmanın daha ucuz olduğunu anlatabilmek için uzun bir başlangıç yapmak zorunda kaldım. Bir dahaki yazımızda bu bilgilerin ışığında kalan fosil yakıt rezervlerinin iklim değişikliğine olan etkilerinden bahsedeceğiz.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

İklim Değişikliği Problemini Nasıl Çözeriz?


Orijinal yayın: 28.08.2010 T24 İnternet Gazetesi

Dünya atmosferindeki karbondioksit miktarı son 600.000 senedir hiç milyonda 280 parçacık (280 ppm) seviyesinin üzerine çıkmadı. Bunun temel sonucu olarak son 600.000 senede sıcaklıklar da bugünkü ortalama değerlerinin üzerine çıkmadı. Ancak bugün atmosferdeki karbondioksit miktarı 400ppm seviyesine hızla yaklaşmakta, bu da eğer bu artış seviyesinde kalacak olursak sıcaklıkların bugünkü değerlerinin çok üzerine çıkacağını göstermekte. Aslında biz bu artışı günlük yaşamımızda her geçen gün daha fazla görmeye başlamasaydık, ben felaket senaryolarından bahsettiğimde gene “hadi oradan” yorumlarıyla karşılaşacaktım. Ama hep birlikte yaşadığımız yaz aylarında İstanbul bugün üst üste 45. gün ortalama sıcaklığının üzerinde sıcaklıkta bir gün geçirdi.  


Ama konumuz bu değil, bu yazı moralimizi bozmak değil düzeltmek, aslında iklim değişikliğini engellemenin ne kadar kolay olduğunu anlatmak için yazıldı. Temeli basit, eğer iklim değişikliğinin bizi öldürmesini istemiyorsak tüm dünya olarak karbondioksit salımımızı senede 5 Gt (yani 5 milyar ton) karbonun altında tutmalıyız. Bugünkü salım değerimiz bunun iki katına yakın, 2054 yılına kadar  da gidişatı durdurmak için hiçbir şey yapmayacak olursak bu sayı 15 Gt seviyesine çıkacak. Eğer iklim değişikliğine engel olacaksak senede 10 Gt karbon salımından tasarruf yapmamız lazım. Bunu böyle söyleyince pek bir anlam ifade etmediğini gören Amerikalı iki bilimci (Pacala ve Sokolow, ikisi de Princeton Üniversitesi’nden) anlayabileceğimiz bir hesap yapmışlar. Bize her biri 1Gt karbon/sene kısıntı sağlayacak 15 yöntem önermişler, ben kolaylarından alıntı yapmaya çalışacağım: 

*Arabaların benzin verimin iki katına çıkartalım. Yani arabalar bir litre benzinle 10km gideceklerine 20km gitsinler. Bu tür motorlar araba endüstrisinin elinde yok mu sanıyorsunuz?  
*Araba kullanımımızı yarıya indirelim, haftanın üç günü işe gitmek için toplu taşıma kullanalım. 
*Binalarda yalıtımla enerji kaçağını %25 oranında azaltalım. Hem doğalgaz parası cebimize kalsın, hem de iklimi koruyalım. 
*Termik santraller bugün için %30 civarında verimle çalışıyorlar, yani yaktıkları kömürden elde ettikleri enerjinin sadece %30’u elektrik üretmeye gidiyor, bu santrallerin verimini ikiye katlamak mümkün ve bize senede 1Gt karbon kazancı sağlıyorlar, yapılmamalarının tek sebebi daha pahalı olmaları. 
*Termik santrallerin bir kısmını doğal gaz santralleri ile değiştirelim (doğal gaz santrallerinden üretilen kapasiteyi 4 kat arttırarak). 
*Termik santraller yerine kullanılmak üzere nükleer enerjiden elektrik üretimini iki katına çıkartalım. 
*Termik santraller yerine kullanılmak üzere 2 milyon 1MW gücünde rüzgar santralleri kuralım (bugünkü kapasitenin yaklaşık 30 katı). 
*Termik santraller yerine kullanılmak üzere güneş enerjisinden elektrik üretme sistemleri kuralım (2000 GW - bugünkü kapasitenin yaklaşık 700 katı).  
Bugün yakıt için üretilen etanol miktarını 100 katına çıkartalım (benim en az sevdiğim öneri, çünkü dünyadaki tüm tarım alanlarının %17’sini buna ayırmamız gerekiyor). 
*Tropik ormanlardaki azalmayı sıfıra indirelim ve üretim için kullanılan ağaç “tarlalarını” iki katına çıkartalım. Yani normalde kullandığımız (yaktığımız değil) ağaç miktarını iki katına çıkartalım. 
*Tarlaları sürmeyi bırakalım. Tarlayı sürmek toprağın altındaki organik maddelerin hava ile temas edip çürümesini ve atmosfere hızlı bir şekilde dönmesini sağlıyor. Buna karşılık toprakta delik açıp tohumları bu deliklere gömmek bize her sene 1Gt karbon kazandırıyor. 

Bu önlemlerden 10 tanesi iklim değişikliğini engellemek için yeterli, ancak gördüğünüz gibi bunların çoğunu gerçekleştirmek için bireylerden çok devletlerin konuya el atmaları gerekiyor. 

Yani bizler televizyonlarımızı kumandadan değil de düğmesinden kapatmaya devam edelim, ama devletler kömür santralleri yerine alternatif enerjiye yönelmedikleri ve özellikle de taşıma endüstrisini tasarrufa mecbur etmedikleri müddetçe sorunun çözümü kolay görünmüyor. 

24 Ağustos 2010 Salı

Neden 350?


Orijinal yayın: 24.08.2010 T24 İnternet Gazetesi

İklim değişikliği alanında son zamanlarda sık duymaya başladığımız sayıların başında 350 geliyor. Bu sayıya yönelik eylemler düzenleniyor ve gruplar kuruluyorsa bu sayının öncelikle ne olduğunu sonra da neden bu kadar önemli olduğunu açıklamamız gerekiyor. 


Eğer yazının gerisini okuyacak vaktiniz yoksa kısa özeti: Atmosferdeki karbondioksit miktarı arttıkça dünyanın atmosferi de ısınıyor. Bugün için dünya atmosferindeki karbondioksit miktarı milyonda 393 parçacık (393ppm) ve bu miktar her sene 3ppm artıyor. Atmosferdeki karbondioksit miktarı bugün için ciddi iklim değişikliğine sebep olduğu ve bunun etkileri görülmeye başlandığı için bu miktarı acilen azaltmamız gerekiyor. Azaltacağımız nokta için kendimize koymamız gereken hedef de 350ppm. Eğer acilen bu atmosferdeki karbondioksit miktarını bu seviyeye indirmeyecek olursak iklim değişikliğinin kötü etkileri her geçen gün artarak dünyadaki hayatı tehdit etmeye başlayacak. 

Şimdi gelelim uzun versiyonuna: Son 600.000 yıl boyunca dünya altı buzul çağı geçirdi. Buzul çağı sırasında atmosferdeki karbondioksit miktarının 180ppm’e indiği, buzul çağlarının arasındaki ılıman dönemlerde de 280ppm’e çıktığı artık tartışılmayan bilimsel bir gerçeklik. Buzul çağları sırasında dünyanın sıcaklığı şimdikinden 5-10 derece düşük olduğuna göre atmosferdeki karbondioksit miktarındaki 100ppmlik bir değişikliğin iklim anlamında ne gibi bir değişikliğe de sebep olacağını öngörmek hiç de zor değil. 

Endüstri Devrimi sırasında 280ppm olan karbondioksit miktarı bugün 390ppm seviyesini aştığına göre bunun getireceği global ortalama sıcaklık artışının da benzer seviyelerde olacağı kabul edilebilir. Buzul çağları ile bugün arasındaki temel fark buzul çağlarının başlaması veya bitmesi ile karbondioksit miktarındaki değişmenin binlerce yılda meydana gelmesi. Bunun getirisi de sıcaklık farklılıklarının binlerce senelik bir zaman yayılması. Günümüzde ise bu karbondioksit artışı birkaç yüz yılda gerçekleşmiş olduğu için iklim sistemi tepki vermeye daha yeni yeni başlıyor. Ancak sistem tepki vermeye bir kez başladı mı, o noktadan sonra karbondioksit miktarını hızla düşürmemiz de bir işe yaramayacak, çünkü sistemin bu değişime tepkisi gene yavaş olacak. Dolayısıyla bizim olabildiğince hızlı bir şekilde atmosferdeki karbondioksit miktarını tehlike seviyesinin altına indirmemiz gerekiyor. 

Buradaki temel sorun tehlike seviyesinin ne olduğuna karar verme aşamasında yaşanıyor. Bir yandan 280ppm seviyesinin aslında güvenilir tek seviye olduğunu kabul edecek olursak hemen bugün karbondioksit salımımızı neredeyse sıfıra indirmemiz lazım, bu da endüstrinin bize sağladığı nimetleri hemen bir kenara bırakmak demek. Diğer yandan gelişmiş ülkelerin teklif ettiği gibi karbondioksit miktarını 550ppm seviyesinde sabitlemeye çalışacak olursak, endüstrinin nimetlerinden yararlanmaya devam edeceğiz ve yavaş yavaş gerekli dönüşümü yaparak karbondioksit salmayı bırakacağız. 

Karar noktasında en önemli bilimsel adım 2008 yılında başta James Hansen olmak üzere pek çok önemli iklim bilimcinin yazdığı Target Atmospheric CO2: Where Should Humanity Aim? (Atmosferdeki CO2 hedefi: İnsanlık nereyi hedef almalı?) makalesiyle atıldı. Beni ilk okuduğumda içinde bilimsel bir şey yok diye düşündürten bu makale özellikle iklim değişikliği alanında çalışan aktivistlerden çok olumlu bir tepki aldı çünkü ilk defa somut bir hedef belirleniyor ve bu hedefe ulasmak için de bir takvim ortaya konuyordu. 350 hareketinin başlangıcı bu makale oldu. Çünkü konu ve hedef gayet basitti, biz bilimciler konuyu anlaşılmaz hale getiriyorduk, endüstri şirketleri ve politikacılar da bu anlaşılmazlıktan faydalanarak 550ppm gibi zaten tutmayı düşünmedikleri, ama tutsalar bile bizi felakete götürmesi neredeyse kesin sözler veriyorlardı. Hansen makalesi herkesin anlayacağı bir şekilde konuyu ortaya koydu. Fazla bilgiye, istatistiğe, grafiklere veya herhangi bir analize gerek yok, konu gayet basit: Endüstri Devrimi’nden bu yana atmosferdeki karbondioksit seviyesi 100ppm arttı. Eğer hemen önlem almayacak olursak bunun bize getireceği +5 derecelik global ortalama bir sıcaklık artışı olacak. 1700’lerden bu yana olan bir derecelik sıcaklık artışı bile dünya üzerinde ciddi iklimsel değişikliklere sebep olduğuna göre hiçbirimiz +5 dereceyi görmek istemeyiz. 

Bu sebepten en kısa sürede, en geç 2015 yılına kadar atmosfere saldığımız karbondioksit miktarını kontrol altına alıp 2050 yılından önce de %80’e varan oranlarda azaltmamız gerekiyor. Ancak böylesi bir tarz ortalama sıcaklık artışını +2 derece civarında tutup felaket senaryolarıyla başbaşa kalmadan hayatımızı geçirmemize olanak tanıyabilir ve inanın bunu yapmak çok da zor değil, yeter ki isteyelim...

26 Ekim 2009 Pazartesi

Aptallık Çağı - The Age of Stupid

Orijinal yayın: 26.10.2009

Kabul ediyorum filme çok kötü bir günde gittik. 24 Ekim'de herkes sokaklarda eylem yaparken sizin sinemada bu filmi seyretmeyip eylem yapanlara katılmanız gerekiyordu diyebilirsiniz, ama gene de 700 kişilik salonda 30 kişiydik, bu sayının da yarısından fazlası bizim gruptu. Bir de filmin ücretsiz olmasını göz önüne alacak olursanız durumun ne kadar acı olduğu ortaya çıkar...

Şimdi diyeceksiniz "nedir bu Aptallık Çağı, biz bu filmi gazetelerde falan görmedik?" Aptallık Çağı bir belgesel film. İklim değişikliğinin olası sonuçlarından bahsediyor. 2055 yılında dünyada hayat neredeyse sona ermiş, bir kütüphaneci/koruyucu dünyanın tüm bilgi birikimini koruyup gelecektekilere neleri yanlış yapmış olduğumuzdan dolayı o noktaya gelmiş olduğumuzu anlatıyor. Yönetmeni Franny Armstrong, başrolünde ve neredeyse tek rolünde Pete Postlethwaite oynuyor, geri kalan "oyuncuların" tamamı kendi hayatlarını anlatıyorlar. Film bugün itibariyle IMDB'de 6.9/10 almış durumda.

Bir Cumartesi akşam üzeri, IMDB'de 6.9 almış bir film, Beşiktaş'ta saat 17:00'de bedava oynuyor ve kimse seyretmeye gitmiyor, nedeni basit: Bu film bize duymak istemediğimiz şeyler söylüyor ve aslında herkesin durup dinlemesi gerekiyor. Dünyanın bugünkü gidişi bizi 2055'de filmin gösterdiği noktaya sürükler mi emin değilim, ama bugünle filmin gösterdiği nokta arasında bir yerde olacağımız ve hayatın bundan daha kötü olacağı neredeyse kesin. Ve işte hiçbirimizin duymak istemediği gerçeklik bu, Cumartesi akşamımızı daha eğlenceli şeyler yaparak geçirmek istiyoruz.

Filmi seyretmeye gitmek yerine rahat umursamazlıklarını sürdürmeye devam etmek isteyen insanlara aslında bir tek sözüm var: Bu film sizin için, küresel iklim değişikliği yüzünden zaten uykuları kaçmakta olan kişiler için değil. Bu sebepten yazımın geri kalanını ikiye ayırdım, bir kısmı uykusu kaçmayanlar için, diğeri de uykusu kaçanlar için...

Uykusu kaçmayanlar:

Bu filmi seyrettiğinizde uykunuz kaçacak diyemiyorum, çünkü filmin ana konusunu, yani 2055'te dünya sona ermiş ve biten dünyada kalan kişi bize nasıl bittiğini anlatıyor kısmını çıkartacak olursak ki aslında bu çok uzun bir kısım da değil, geri kalanı sıradan insanların hayat kargaşalarını ve bu kargaşaların içerisinde probleme olan katkılarını nasıl rasyonalize ettiklerini anlatıyor. Sizler (bizler) de konuyu böylesine rasyonalize ettiğiniz için bir arıza bulmuyorsunuz akışta, hatta sıkıcı bile gelebiliyor. Hindistan'daki her vatandaşı en azından bir kere uçurmaya çalışan bir Hintli iş adamının çabasını biz de her gün toplumumuzda gördüğümüz için, neredeyse asil bir davranış olarak algılıyoruz. Adam demiryollarından şikayetle işe girişerek yeni ve ucuz bir havayolu şirketi kuruyor ve film bence sizin gözünüze "neden önce demiryollarını düzeltme işine girmedi ve doğayı en fazla kirleten havayolu taşımacılığına yöneldi" eleştirisini sokmuyor, ben olsam onu sizin kafanıza vururdum film boyunca, ama yönetmen benden nazikmiş.

Sonra gariban bir İngilizin rüzgar türbinleri kurma çabası işleniyor, bizden farklı olarak orada türbinlerin kurulacağı yerin halkının da iznini almak zorunda ve halk meclisi onu 1-11 gibi bir sonuçla reddediyor, sebebi de görüntülerinin bozulacak olması, ama toplantıdan çıkanların tümü küresel iklim değişikliğine karşı bir şeyler yapılması gerektiğinde hemfikir, ancak bu bir şeyler yapanlar başkaları olmalı, kendileri kıllarını kıpırdatmaya yanaşmıyorlar, sanki hepimiz o insanlar gibiyiz, "evet, küresel iklim değişikliği çok kötü bir şey ve birilerinin bir şeyler yapması gerekiyor" ama iş kendimizin bir şeyler yapmasına gelince hiçbirimiz kılımızı kıpırdatmıyoruz. Bu olayın hemen üzerine yönetmen hemen o oylamanın ertesinde o şehri basan sel sularını gösteriyor, dediğim gibi, ben olsam biraz daha gözünüze sokardım, çünkü biz bir şeyler yapmadığımız müddetçe o sel suları yükselmeye devam edecek, o suların sebebi İBB değil, hepimiziz.

Bir diğer noktada da Alplerde turistleri buzullarda gezdiren yaşlı bir turist rehberine konuk oluyoruz. En çarpıcı ve belki de en üstü kapalı geçilen konu, rehber turistleri buzulun üzerine bir merdivenden indiriyor ve diyor ki "her sene bu merdiveni biraz daha uzatmak zorunda kalıyoruz" sonra kamerayı merdivenin tepesine çeviriyor ve kaç metre kalınlıktaki buzulun erimiş olduğunu görüyoruz.

Eğer bugün yaptıklarımızın geleceğe nasıl etki ettiğini görüp fazla da suçluluk duymak istemiyorsanız, bir de biraz toplumsal sorumluluk göstereyim düşüncesindeyseniz, bu film bir de bedava, lütfen kaçırmayın, uykunuz gene de kaçmayacak emin olun.

Uykusu kaçanlar:

Siz bu filme gitmeyin. Sizin zaten uykunuz kaçıyor, bu filmin size getireceği bir yenilik yok. Siz zaten Avustralya'nın yakın bir zamanda çöl olacağını biliyorsunuz. Bunların sebebinin insanlığın kaynaklarını sürdürülebilirliği umursamazca tükettiğinin farkındasınız, daha fazlasını kazandırmıyor size bu film.


Ama hadi diyelim zaten konuyu biliyorsunuz ve zaten uykusu kaçanlardansınız ve gidip bu filmi gördünüz, çoğunuz benim gibi çıkacaksınız bu filmden, bu filmle önemli bir fırsatın kaçırılmış olduğu hissiyle. Ne film sanatı ne de konuya getirdiği yenilik açısından yeterli bir film değil. Kötü olan tüm petrol şirketleri ama nedense bu film sadece Shell üzerine odaklanmış, uzun bir zamanı Shell'in petrol çıkartmak için Nijerya'daki köylülere nasıl eziyetler ettiği ile geçiriyor, geçin bunları bana petrol şirketlerinin ürettiği petrolün nasıl olup da dünyayı 2055'e götürdüğünü gösterin, ben onu merak ediyorum, ben ders alsınlar diye o kısmını derste öğrencilerime göstereceğim, yoksa petrol şirketlerinin para için neler yapabileceğini neredeyse herkes biliyor. 2008 ile 2055 arasında neler olmuş olabileceği sadece arka planda haberleri okuyan değişik sunucuların sesleri ile işlenmiş, boşverin bilimsel olma çabasını, IPCC senelerdir bilimsel oluyor, kimsenin dinlediği yok, artık insanlara nasıl öleceklerini gösterme zamanı. Madem diyorsunuz 2055'te dünyada hayat tükenecek, o zaman hayatın nasıl tükeneceğini anlatın bana, buna nelerin yol açtığını nasılsa çoğumuz biliyoruz, bana denizler yükseldiği zaman nasıl Çukurova'da, Söke Ovası'nda, Kızılırmak boyunca tarımın biteceğini anlatın, gözüme sokun. Yağmur düşmeyeceği için nasıl Anadolu'nun çoğunun çölleşeceğini gösterin. Bir dahaki selde Basın Ekspres yolunda bu sefer birkaç bin kişinin nasıl boğulacağını görmek istiyorum. Çünkü ben iklim bilimci olarak "bunlar olacak" dediğimde kimse dinlemiyor, belki gözleri ile görürlerse inanırlar, uykuları kaçar ve bir şeyler yapma yolunda adım atmaya başlarlar.

2 Ekim 2008 Perşembe

Küresel İklim Değişikliğine Bireysel Etik Açısından Bir Bakış

Orijinal yayın: 02.10.2008

Günlük hayatımızda yaptığımız pek çok tercih ve verdiğimiz pek çok karar az ya da çok ahlaki değer yargılarımızı yansıtıyor. Her ne kadar gerçek centilmen geceleri yatakta kendi başına esnerken bile ağızını eliyle kapatandır dense de neredeyse hepimiz ahlaksal yargılarımızda kendi çevremizle sınırlı kalırız. Ancak her geçen gün daha da küreselleşen içsel dünyamız iklim değişikliği ve bu değişikliğin getirdiği kişisel ve toplumsal sorumluluklar söz konusu olduğunda daha önce pek de karşılaşmadığı sorunlara çözüm bulmak zorunda kalabiliyor.

Soruna temel bir örnek olarak tutukluların ikilemini alabiliriz. Ağır bir suçtan dolayı yakalanan iki tutuklu düşünün. Polis bu iki şüpheliyi yakalamıştır ve ikisi de suçludur, fakat polisin elinde fazla delil olmadığı için ciddi çareleri ikisini birbirine karşı konuşturarak suçu itiraf ettirmektir. Eğer ikisi de birbirlerine karşı konuşmazlarsa ikisi de tutukluluk süresinin bitiminde serbest kalacaklar, ama biri diğerini gammazlayacak olursa gammazlayan serbest kalacak, diğeri on sene hapis yatacaktır. Eğer ikisi birden konuşursa o zaman ikisi de beşer yıl ceza alacaklar. Bu duruma dışarıdan bakan biri için konu gayet basittir, ikisi de konuşmazlar ve çıkıp giderler, her ikisi için de en doğru çözüm budur. Ancak tutuklular açısından bakıldığında durum farklıdır. İkisi de birbirlerine güvenemedikleri için konuşacak olurlarsa en kötü ihtimalde beş yıl ceza alacaklardır. Bu sebepten bireyler için en doğru çözüm konuşmakken topluluk için en doğru çözüm susmaktan geçer.

İklim değişikliğine de aynı gözle bakmamız mümkün, ülkeler ve bireyler için en doğru çözüm yaşadığı gibi yaşamaya devam etmekken dünya ve insanlık açısından en doğru, belki de tek doğru çözüm yaşam biçimini en hızlı biçimde değiştirerek doğaya verilen zararı en aza indirmektir. Burada iki önemli soruna takılıyoruz, birincisi, iklim değişikliği gerçekten var mı veya eğer varsa bunda insanların etkisi var mı? Bilim adamları bu sorunun ilk kısmında tamamen hemfikirler: Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren küresel iklim değişikliğinin etkilerini görmeye başladık. Küresel iklim değişikliğinin varlığı bilim açısından bir tartışma konusu değildir, bu değişiklik vardır ve etkileri her geçen gün daha da kötüye gitmektedir. Değişikliğin kaynağının insanların etkisiyle doğaya salınan karbon dioksit gazı olması "çok mümkündür". Normal kişilere "çok mümkün" tanımını kullandığımız zaman alacağımız tepki "yani bilim insanları bu konuda emin değiller ve tartışıyorlar, öyle mi?" olur, kısmen de haklı bir tepkidir bu. Bilim insanlarının kendi aralarındaki tartışmaları halka açarken kullandıkları dil çok önemlidir. Burada kullanılan "çok mümkündür" tanımlaması da dünyada bu konu ile ilgilenen tüm bilim insanları ve tüm bürokratların birlikte vardıkları ve hepsinin üzerinde anlaştıkları bir konudur ve anlamı şudur: Günümüzde yaşanmakta olan iklim değişikliğinin sebebi %90 ihtimalle insanlıktır. Bu iklim değişikliği konusunda harekete geçmekten ciddi olarak kaçınan ABD ve bu iklim değişikliğinin insanlarla ilgisi olmadığını düşünen bilim insanlarının bile altına imza attığı bir sayıdır. Yani bu değişikliğin sebeplerinin doğal yollar olabileceğini düşünen en muhafazakar bilim insanı bile kendi teorisinin doğruluk oranının %10'dan yüksek olmadığını kabul etmektedir. Konuya bu şekilde bakıldığında sıradan vatandaş için: İklim değişikliği vardır ve bunun sebebi insanlardır.

Her ne kadar birinci soruna bilimsel yaklaşımla cevap verebilsek de ikinci sorun çok daha derin bir felsefi yaklaşım gerektiriyor: Bize ne?? Koca Amerika bu konuda kılını kıpırdatmazken ben neden birşeyler yapmak zorunda olayım? Büyük devletlerin bu konudaki çabası çocuk kandırma seviyesinin üzerine çıkmazken benim bu konudaki çabam ne kadar etkili olabilir ki? Ben evimin sıcaklığını birkaç derece düşürüp donacağım, işe gitmek için saatlerce otobüslerde sürüneceğim ve uçaklar fazla karbon dioksit salıyor diye bulunduğum şehirden uzaklaşmayacağım, tüm bunlar ne için?? Benim hiç yüzünü görmediğim ve neredeyse kesinlikle de görmeyeceğim, hatta dünyanın öbür ucunda belki hiç doğmamış ve hiç doğmayabilecek birkaç kişinin hayatını kurtarmak için. Ayrıca ben teknolojinin getirdiği tüm bu olanakları geri çevirirken elin Amerikalısı gününü gün etmeye devam edecek. İklim değişikliğine karşı alınacak önlemlere karşı verilecek argümanları bu denli basitçe anlatmak mümkün. Karşımızdaki etik sorun bunca basit. Eğer karşımızda bir küçük çocuk suya düşüp boğuluyor olsa "bana ne ya" diyerek arkamızı dönemezdik, eğer aynı çocuk buradan binlerce kilometre uzakta bir Pasifik adasında suların yükselmesinden dolayı hayatını kaybediyorsa ahlaki tutarlılık o çocuğun sorununa da arkamızı dönmememizi gerektiriyor.

Fakat iklim değişikliği sadece mekansal değil aynı zamanda zamansal bir sorun. Yani, o çocuk bugün ölmüyor, bizim sırtımızı bugün çevirmemizden dolayı bundan seneler sonra ölecek ya da belki de hiç doğmayacak. Bu soruna bakışımızı değiştirir mi?? Ahlaki tutarlılık problemin zamansal veya mekansal olarak değişmemesi gerektiğini söylüyor bizlere. O çocuğun şu anda, burada boğularak veya açlıktan ölmesine göz yummak ne derece yanlışsa benzer bir çocuğun başka bir yerde ve başka bir zamanda ölmesine göz yummak da benzer derecede yanlıştır.


Tutukluların ikilemi bize bu noktadaki son problemi sunuyor: Ben boğulmakta olan çocuk için çabalarken başkaları keyiflerini bozmuyorlar, o zaman ben neden harekete geçeyim?? Burada doğru çözüm doğruyu yapmayı düşünenlerin sırf başkaları yapmıyor diye doğrudan vazgeçmeleri yerine inatla doğru olanı yapmak istemeyenleri ikna etmekten geçiyor çünkü her iki tutuklu için de en doğru çözüm ikisinin birden aynı şeyi yapmaları çünkü ancak o zaman ikisi birden kazanıyorlar. Bireylerin değil tüm dünyanın kazanması için de şu anda gerekli olan çözüm herkesin iklim değişikliğine karşı doğruları yapmakta birleşmesinden geçiyor.

25 Mayıs 2008 Pazar

İklim Değişikliğinin Temel Soruları

Orijinal yayın: 25.05.2008

Pek çok ortamda karşımıza çıkan bir soru var, soranların izni ile bir kez daha tekrarlamak istiyorum: "İklimin değişmesi zaten doğal bir süreç hatta geçmişte de buzul çağları olmuş ve insan soyu hala devam ediyor. Siz iklim değişikliğini önlemeye çalışarak doğanın bu düzenini bir şekilde bozup değiştirmeye çalışmış olmuyor musunuz?" Hatta bu soruya şöylesi bir ekleme de geldi: "Referans noktası olarak kendimizi alırsak, yani insan gözüyle bakarsak; doğa ve insan doğal olarak ayrı görünebilir ki eylemlerimizi doğaya müdahale mi acaba diye yargılayabiliriz. Halbuki referans noktasını dışarıdan bir yerden alırsak, insan türünün bütün eylemleriyle birlikte diğer türler gibi doğaya ait olduğunu görürüz. Yani insanoğlunun bilgi birikimini geliştirmesi (bilimsel çalışmalar), teknolojik gelişmeler, buna bağlı olarak diğer canlılara verilen zararlar, bunların hepsi doğanın içinde tasavvur edilirdi dışarıdaki gözlemci tarafından". Bu sorulardan ilki nispeten daha kolay cevaplanır nitelikte olduğu için ondan başlayalım cevaplamaya...
Soru: İklim değişikliği doğada hep olan birşey midir??
Cevap: Dünya tarihinde bundan çok daha sıcak ve çok daha soğuk zamanlar olmuştur. Dolayısıyla dünya için sıcaklığın bundan çok daha sıcak veya çok daha soğuk olması doğaldır. Geçmişte bizim şu anda saldığımız karbondioksit miktarından çok daha fazlası atmosfere doğal sebeplerden yayılmış ve sıcaklığı arttırmıştır. Mesela dinazorların ortaya çıkıp yayıldıkları Jurasik döneminde atmosferdeki karbon diyoksit miktarı günümüzün neredeyse beş katı, sıcaklı ise bugünkünden ortalama olarak dört derece yüksekti. Dolayısıyla sıcaklıkların veya karbondioksit miktarının bugünkünden çok daha fazlası bile dünya veya hakim ekosistem açısından ciddi bir sorun yaratmamaktadır.
Sorunun ikinci kismi: Biz doğanın işine karışmakla doğru mu yapıyoruz??
Cevap: Doğayı bu iklim değişikliğine doğal sebepler itmedi ki insanların bu değişikliği durdurmaya calışması doğaya aykırı olsun. Zaten yukarıdaki eklemeyi de göz önünde bulunduracak olursak, biz zaten doğanın bir parçasıyız, dolayısıyla bizim yaptıklarımız da doğanın bir parçası olmalı (ben her ne kadar bu görüşe fazla katılmasam da).
Ama belki de daha önemli soru: Bugünküleri geçmişteki tüm iklim değişikliklerinden ayıran nedir??
Cevap: Geçmişteki iklim değişikliklerini ikiye ayırmak mümkün: Ani olaylar sonucu oluşan iklim değişiklikleri ve uzun süreçler sonunda oluşan iklim değişiklikleri. Meteor çarpması veya dev yanardağlar gibi oluşan iklim değişiklikleri neredeyse kesinlikle bilindiği gibi pekçok türün ölümü ile sonuçlanmıştır. Aradan geçen milyon yıllar sonunda ortaya çıkan yeni türler bu değişen iklim şartlarına uyum sağlamaya başlayarak hayatın devamlılığını sağlamışlardır. Burada dikkat edilmesi gereken, ani olaylar sırasında var olan türlerin pekçoğu bu olaylar sırasında yok olmuşlar ve yeni türler bunların yerini milyonlarca yıllık bir süreçte doldurmuştur. Günümüzdeki gibi iklim değişikliklerinin benzerleri geçmişte yaşandıklarında sonuçları da ciddi anlamda felaket olmuştur. Bunun temel sebebi de canlı türlerinin pekçoğunun ani değişikliklere hızlı tepki verememesidir. Önümüzdeki yüz yılda dünyanın ortalama sıcaklığı 6 derece artacak olsa, emin olun insanlık ortadan kaybolmaz, pekçok tür yok olabilir, ancak insanlık değişen şartlara en hızlı ayak uydurabilen tür olduğu için yaşamını sürdürecektir. Ama buradaki temel sorun insanların ölümü değil insanların besin kaynaklarının yok olmasıdır. Bunun sonucunda da insan nüfusunda ciddi azalma beklenebilir. Bazı kaynaklar bu ciddi azalmayı %90-95 seviyesinde vermektedirler. Mesela geçmişte buğday ambarı diye bilinen ülkemizde buğday artık sınırlı bölgelerde üretilebilmektedir, çünkü bitkileri kendi hallerine bırakacak olursanız üreme alanlarını senede ancak 1-2 km değiştirebilmektedirler. Buna karşılık iklim değişikliği bitkilerin yaşam alanlarını bundan çok daha hızlı değiştirdiği için insanlar dışındaki canlı türleri buna ayak uydurmakta büyük zorluklar çekmektedir. Bu noktada karşımıza çıkan doğal soru: "Peki güneyler bitki yetiştirilemeyecek kadar sıcak olduğunda insanlık kuzeye kayarak kuzeyde tarıma uygun olmayan alanları tarıma açmak suretiyle aynı tarım ürününü elde etmeye devam edemez mi?" Basit cevabı, edebilir ama nereye kadar, kuzeye gitmenin bir sınırı var, ancak güneyde tarıma imkan vermeyecek olan alanın genişlemesinin bir sınırı yok, dolayısıyla da beklenen 6 derecelik bir iklim değişikliği insan nüfusunda da ciddi bir azalmaya neden olacaktır.
En önemli soru: Madem bizler doğanın bir parçasıyız ve madem iklim değişiklikleri doğada var, biz neden birşeyler yapmalıyız??

Cevap: Biz bugün dünyada yaşıyoruz. Eskiden Bangladeş'in tamamı suyun altına gömülecek olsa kaç yazardı, şimdi gerçekleşmesini pekçoğumuzun göreceği bu ihtimal 100,000,000 insanın hayatını kaybetmesi demek. Bunun için konu umurumuzda ve durdurmak icin birşeyler yapmaya çalışılması gerekiyor. Pekçoğumuz hayatımızı biraz daha az güneşe çıkarak, yiyeceklere biraz daha fazla para harcayarak ve klimayı biraz daha fazla çalıştırarak geçirebiliriz, ancak çocuklarımızın bu kadar ucuz kurtaramayacakları neredeyse kesin. Sonuçta bizler dışarıdan bakan gözlemciler değiliz, olayın tam ortasında yaşıyoruz.

19 Şubat 2008 Salı

Amerika neden imzalamadı, biz neden imzalamıyoruz?

Orijinal yayın: 19.02.2008

11.03.2008 itibariyle dünyada neredeyse bir biz bir de ABD kaldı Kyoto anlaşmasını kabul etmeyen. Bizim büyüklerimiz her fırsatta imzalamama nedenlerini Amerika'ya dayandırıyorlar, ama konu gerçekten öylesine basit mi? Bu işin tarihçesi şöyle gelişti:

Clinton başkanlığı sırasında özellikle Al Gore'un bastırması sebebi ile ABD Kyoto Anlaşmasını kabul edeceğini söyledi. Ancak Amerika'da aynen bizde olduğu gibi tüm anlaşmalar Senato ve Meclis onayından geçmek zorundadır. Senato bu anlaşmaya 95-0 oyla "eğer gelişmekte olan ülkeler de aynı şartlara uygun davranmazlarsa biz bu anlaşmayı imzalamayız" dedi. Onlar bu kararı alınca Meclis toplanmadı bile, konu da orada kapandı. Yani Amerika'nın imzalamama sebebi konunun doğru veya yanlışlığına inanması değil, durum ne olursa olsun bizim de onlarla aynı şartlara tabi olmamızı istemesi.

Biz neden imzalamadık? Her zamanki gibi, hareket etme zamanında hareket etmediğimiz için gelişmiş-gelişmekte olan ülkeler ayırımında biz gelişmiş ülkeler statüsüne konduk. Bunun da temel sebebi, bu tür panellerde görev alması için devletin görevlendirdiği kişilerin temelde bilimden uzak olmak bir yana yurtdışı seyahatlerini gezme tozma olarak görüp, bu panellerde fikir bildirip ülke çıkarlarını sorunmaktan uzak olmaları. Sonuç olarak da Kyoto Anlaşması'nda biz gelişmiş ülkeler statüsüne sokulduğumuz için hükümetlerimiz bunu bahane edip anlaşmayı imzalamadılar.


Yani sonuç olarak bizim imzalamama sebebimiz "biz gelişmiş değiliz valla", Amerika'nın ki ise "gelişmiş olsanız da olmasanız da aynı şartlara tabi olmanız lazım".