15 Temmuz 2017 Cumartesi

Net sıfır salım mı, %100 yenilenebilir enerji mi?

Küresel ısınmanın nedeni 1750’den bu yana yaktığımız fosil yakıtlarının, yani kömür, petrol ve doğal gazın atmosfere saldığı karbondioksit gazıdır. Küresel ısınmayı durdurmanın tek yolu da bu yaptığımız salımı durdurmaktır. Ancak özellikle ekonomi çevrelerinde bu konu ele alındığında hafifçe kafa karıştırıcı kavramlar ortaya atılıyor. Bu kavramlardan ikisi “Net sıfır salım” ve “%100 yenilenebilir enerji”. Bunların ne olduğu ve bizim geleceğimiz için ne anlam ifade ettiğini anlayabilmek için biraz iklim biliminden bahsedeceğim.

Atmosferde karbondioksit oranı buzul çağlarında milyonda 180 moleküle (180 ppm - parts per million) düşer, buzul çağından çıktığımız zaman ise 280 ppme yükselir. Buzul kayıtlarından edindiğimiz bilgi karbondioksit seviyesinin son 800 bin senede bu iki limit arasında oynadığını gösteriyor. Ancak Sanayi Devriminden bu yana yaktığımız kömür, petrol ve doğal gaz atmosferdeki karbondioksit seviyesini 410 ppm civarına çıkartmış durumda. İklimin geçtiğimiz 10 bin senede olduğu gibi dengeli kalması ve felaket senaryolarıyla karşılaşmamamızın en pratik çözümü,  karbondioksit oranının 280 ppm seviyesini hiç aşmamasını sağlamak. Ne de olsa 280 ppm seviyesi son 10 bin sene boyunca bize içinde fazla sürprizler barındırmayan bir iklim sundu. Eğer atmosferimiz 280 ppm’den daha yüksek bir karbondioksit seviyesine sahip olacak olursa bizim de sıcak hava dalgaları, kuraklık veya seller gibi iklim sürprizlerine hazırlıklı olmamız gerekiyor.

Atmosferdeki karbondioksit oranı 410 ppm seviyesinde ve her sene neredeyse 2-3 ppm daha artıyor. Bu artışın olduğu gibi devam etmesi son 10 bin yılda alıştığımız iklim düzenine veda etmemiz anlamına geliyor. Bu nedenle de acilen önlem alarak öncelikle bu artışa “dur” dememiz gerekli. Ama büyük iklim sürprizleri ile karşılaşmamamız için güvenli kabul edebileceğimiz seviye ne kadar? İklim bilimciler yıllardır bu sorunun üzerinde kafa yoruyorlar. Bizim günlük yaşamımızdan ve haberlerden öğrendiğimiz temel bilgi, dünyanın ortalama sıcaklığının şimdiden son 10 bin yıl ortalamasının en az 1 derece üzerine çıkmış olduğu. Bu artış da dünyanın çoğu yerinde sıcak hava dalgalarına, kuraklıklara, sellere, alışılmadık kasırgalara, dev orman yangınlarına ve salgın hastalıklara yol açıyor. Yani 410 ppm seviyesi bile güvende olabilmemiz için yeterli değil. Bilim insanları 280 ppm seviyesi hedefine ulaşmanın zorluğunu göz önüne alarak kısmen güvende sayılabileceğimiz 350 ppm seviyesini hedef olarak gösteriyorlar.

Tüm bu bilgileri toparladığımızda şu sonuca ulaşıyoruz. Atmosferdeki karbondioksit oranı şu anda 410 ppm ve her yıl 2-3 ppm artıyor. Olmamız gereken yer ise bu oranın en fazla 350 ppm olduğu nokta. Yani acilen kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakmanın ötesinde, eğer becerebiliyorsak atmosferdeki karbondioksidi geri emmenin bir yolunu bulmak zorundayız. Burada doğa bize önemli ölçüde yardım sağlıyor. Eğer biz atmosfere karbondioksit saçacak yeni yollar bulmazsak deniz ve ormanlar karbondioksit oranını birkaç bin sene içerisinde 280 ppm seviyesine geri indirecek. Biz de yardımcı olursak bu süre çok daha kısalabilir.

Peki karbondioksit oranındaki artışı durdurup azalmasını nasıl sağlayacağız? Doğal olarak en mantıklı öneri atmosfere karbondioksit salmayı hemen bırakmak şeklinde karşımıza çıkıyor. Eğer 2050 yılına kadar atmosfere karbondioksit salmayı bırakacak olursak artışı 450 ppm’de durdurup yavaş yavaş azaltıma geçmemiz mümkün görünüyor. Unutmayalım, güvende olduğumuz seviye 350 ppm, 450 ppm değil. Bu nedenle de sıfır karbondioksit salımı yapmamız yeterli değil. Bizim artı, doğanın toplam etkisinin negatif olması gerekiyor ki yavaş yavaş 350 ppm seviyesine geri inebilelim.

Karbondioksit salımlarının negatif olması sorunsalı da bizi en başta sorduğumuz soruya geri getiriyor. Çoğu ekonomist ve politikacının düşündüğü gibi salımların sıfır olması değil, net salımın sıfır olması yeterli mi? Yani karbondioksit salımlarımızı sıfırlamamız gerekmiyor, sadece doğanın emdiği kadar salarak net sıfır seviyesini bulmamız yeterli mi? Baştan beri anlattıklarımdan bunun yeterli olmadığını anlamışsınızdır. Küçük de olsa negatif bir salım, yani doğanın emdiğinden daha az salmak kesinlikle gerekli. Dolayısıyla ilk soruya vereceğimiz cevap, hayır olmalı, net karbondioksit salımının sıfır olması insanlık için yeterli olamaz.

Peki ya %100 yenilenebilir kaynaklardan enerjimizi sağlamak yeterli olur mu? Bu soruya cevap verebilmek için başka soruları da gündeme getirmemiz gerekiyor. Mesela tüm arabaları 33 sene içerisinde sadece elektrikle çalışacak şekilde tasarlayıp üretebiliriz ancak aynısını uçaklara yapmamız mümkün mü? Yenilenebilir enerji kaynaklarından faydalanmak merkezi bir enerji altyapısındansa dağınık bir enerji altyapısı gerektiriyor. Tüm dünyada bu dağınık enerji altyapısına 33 sene içerisinde geçmek mümkün mü? 2050’de dünya nüfusunun 9 milyarı bulması bekleniyor. Bu kadar kalabalık bir dünyada herkese eşit ve adaletli bir biçimde dağıtılacak kaynakları sadece yenilenebilir kaynaklardan sağlayabilir miyiz? Aslında tüm bu sorulara cevapların evet olması gerekiyor, çünkü eninde sonunda varmamız gereken nokta orası. Ama bunların tümünü 33 sene içerisinde başarabilir miyiz? Ben başarılabileceği konusunda olumlu düşünüyorum, yani bunları yapmak mümkün, ancak başarılacağı konusunda çok ciddi şüphelerim var. ABD’nin başına Donald Trump gibi bir başkanın daha geçmesi bu hedeflerin başarılması yolunda çok önemli bir engel olur. Bu nedenle de enerjimizi 2050 yılına kadar tamamen %100 yenilenebilir kaynaklardan, yani rüzgar ve güneşten sağlamanın tam olarak gerçekçi bir plan olduğunu da düşünmüyorum.

Dolayısıyla hedeflerimiz açısından öncelik belirlemek şu durumda çok daha önemli. Evet, yenilenebilir enerji gelecek için problemimizin ana çözümü, ancak acil ihtiyacımız salımların azalarak ibrenin eksiye dönmesidir. Bu nedenle önerilen iki politikada da var olan eksiklikler bir başka yol arayışını da beraberinde getirmek zorunda. Bu yolun da başlangıcı bizleri kömür, petrol ve doğal gaz yakmaya yöneltecek tüm yatırımların hemen durdurulmasından geçiyor. Bugünden itibaren yeni bir kömürlü veya doğal gaz yakan termik santral veya benzin ya da dizel motorlu araç yapan fabrika açılışı yapmamak gerekiyor. Elimizde olanları iyileştirmeye veya değiştirmeye harcayacağımız çabayı da yenilenebilir kaynaklara sarf etmemiz gerekiyor. 2050 yılına geldiğimizde belki %100 yenilenebilir kaynaklardan enerji üretmiyor olabiliriz veya tam olarak negatif karbondioksit salımı yapmayabiliriz, ama bu tür kesin sınırlar uzun vadede gideceğimiz yönü belirlemede çok daha etkili olacaktır. Aksi takdirde bugünkü yapının elemanları gene içi boş kavramlarla gitmemiz gereken yolu bulanıklaştırmaya devam edecekler.

Karbon Yakalama ve Saklama (CCS)

2014 yılı Aralık ayındaki Lima İklim Zirvesi’nden itibaren iklim çevreleri 2015 yılı Aralık ayında Paris’te yapılacak olan iklim zirvesinde tüm dünya ülkelerinin kabul edeceği ve katılacağı iklim anlaşmasını hazırlamaya koyuldular. Bu yeni iklim anlaşması öncelikle gönüllülük temeline dayanıyordu. Anlaşmaya taraf olan ülkeler 30 Eylül 2015 tarihine kadar iklim değişikliğine engel olmak için neler yapmayı planladıklarını Birleşmiş Milletler’e bildirdiler. Aralık ayındaki Paris Anlaşması da ülkelerin kendi istekleri ile belirledikleri bu taahhütler dikkate alınarak imzalandı.

Ülkelerin planları büyük ölçüde bugün için var olan teknolojilerin kullanımı ile sera gazı salımlarının azaltılmasına dayanıyordu. Ancak tüm ülkelerin planlarını bir araya getirdiğimiz zaman bile dünyanın ortalama sıcaklığının 3 derece artmasının önüne geçmek mümkün değildi. Sıcaklık artışının en fazla 2 derece ile sınırlanmasının tek yolu 2050 yılında tüm dünyadaki net sera gazı salımlarının sıfırlanması ile mümkündür. Yani eğer küresel ısınmayı ciddi olarak engellemeyi düşünüyorsak hedefimiz 2050 yılında atmosfere karbondioksit salmamak olmalıdır.

2050 yılındaki bu hedefi gerçekleştirmenin iki ana yolu vardır. Ya atmosfere karbondioksit salan teknolojileri terk ederek rüzgar ve güneş enerjisi gibi temiz teknolojilere geçeriz ya da kömür ve petrol gibi eski kirli teknolojilerimizi kullanır ama çıkan karbondioksidi yakalayıp saklarız. Bu sorunun esas çözümünün kirli teknolojileri terk etmek olduğunu hepimiz biliyoruz, ama gene de diğer “çözüm önerisini” de değerlendirmek istiyorum.

Öncelikle “Çıkan karbondioksidi yakalama ve saklama ne zaman ve neden gerekli olabilir?” sorusuna cevap arayalım. Diyelim dünyada öyle bir yerde yaşıyorsunuz ki ne güneşi görüyorsunuz ne de rüzgar esiyor, ama bol bol kömürünüz var. Bu durumda kömürü yakıp, çıkan karbondioksidi saklamak makul bir çözümdür. Ama bildiğim kadarıyla dünyada bu tanıma uyan bir bölge yok. Kömür çıkan bölgelerin tamamında güneş ve rüzgar enerjisinden faydalanmak da mümkün.

İkinci ihtimal kömürün çok ucuz ama bunun alternatifi olacak güneş ve rüzgarın çok pahalı olması. Buna da şu şekilde yaklaşmamız mümkün: Kömür yaklaşık 1750’den beri enerji üretimi için kullanılan bir teknoloji ve bu nedenle de teknolojik olgunluğa ulaşmış durumda. Bunun bize getirdiği ise teknolojinin iyileştirilmesindeki zorluk ve fiyat iyileştirilmesinin mümkün olmaması. Yani yeni bir teknoloji çıktığında kömür yakan termik santrali daha ucuza kuramıyorsunuz. Ayrıca kolayca ulaşılabilen kömür yatakları da gittikçe tükendiğinden (çünkü 250 senedir yüzeyde kolayca ulaşılabilen kömürü zaten bulup yaktık) girdi olarak kullanılan kömür de ucuzlamıyor. Bu iki nedeni topladığımızda kömürden enerji üretmenin maliyetinin azalmayacağı kolayca görülebilir. Oysa bunun alternatifi olan güneş ve rüzgar enerji sistemleri yeni teknolojiler olduğundan geliştirmeye açıklar. Bundan dolayı da bu alternatif kaynaklardan üretilen enerjinin hem yatırım hem de üretim maliyeti her geçen gün düşüyor. Ayrıca bildiğim kadarıyla üretim girdisi olan güneş ve rüzgar da şimdilik bedava.

Bir de konu burada bitmiyor, çünkü çıkan karbondioksidi de yakalayıp saklamanız gerekiyor ki bu da öncelikle hiç ucuza gelmiyor. Hatta daha açık söylemek gerekirse, bugün için pahalı bir yakalama teknolojisi olsa da saklama teknolojisi henüz mevcut değil. Böyle bir teknolojinin orta vadede bulunabileceğini varsaysak bile maliyeti normal kömür santrali üretim maliyetlerinin üzerine binecektir. Bundan dolayı da bugün zaten devlet destekleri olmadan daha pahalı olan kömürden enerji üretmenin maliyeti karbondioksidi saklama bedeliyle birlikte rüzgar ve güneşten çok daha pahalı olacaktır.

Tüm bunları göz önüne aldığımızda 2050 yılında atmosfere karbondioksit salmayan bir enerji sistemini yaratmak ancak bugünden tüm kömür yatırımlarına son vermekle mümkün. Şu anda kurulmuş ve çalışmakta olan termik santrallerin çalışma ömürleri zaten 2050 yılından önce sona ereceğinden bunu uzatmak için gereksiz yatırımlardan kaçınmak gerekli. Yeni kömür santrali yapımına da izin vermediğimiz anda bu soruna çözüm bulmuş oluyoruz. Daha mucizevi bir çözüm yolu üretmemize gerek yok. Bu noktada da karbon yakalama ve saklama ancak bugün çalışmakta olan santrallerin salımlarının engellenmesi için kullanılabilir. Bu da zaten yüksek olan maliyetlere ek bir maliyet yaratacağından enerji sektörü tarafından hoş karşılanmayacaktır.

Buradan şunu kolayca anlamak mümkün: Eğer biri size “Kömür yakmaya devam edebiliriz, ama çıkan karbondioksidi yakalayıp saklamak şartıyla” diyorsa bunun anlamı şudur: “Biz sadece eldeki kömürlü termik santralleri çalıştırmayı değil yenilerini de yaparak bu kirli teknolojilere bağımlılığı sürdürmek istiyoruz.” Bunun bizi 2050 yılının ötesinde de karbondioksit salarak atmosfere zarar vermeye götüreceğini de biliyoruz. Ama size hoş görünmek için çıkan karbondioksidi yakalayıp saklayacağımızı söylüyoruz. Aslında bunun olmayacağını biz de biliyoruz. Ancak herkesin eşit ve ucuza enerjiye ulaşımına imkan sağlayacak yeni teknolojilere yatırım yapmak kapitalist sistem içerisinde düşünmek istemediğimiz bir çözüm.”

Küresel ısınma problemine çare bulmak istiyorsak bunun yolu Einstein’ın dediği gibi bizi bu belaya sokan düşünce yapılarının ürettiği çözümlerden gelemez. Yeni bir düşünce yapısını oluşturacak bir enerji dönüşümü gereklidir. Bu enerji dönüşümü için de kömür gibi eski ve kirli teknolojileri geride bırakmalıyız. Bacalara filtre takmak veya çıkan gazı tutup yeraltına gömeceğini iddia etmekle sadece aynı teknolojilerin devamına yardımcı olmuş oluruz.

Ayrıca, karbon yakalama ve saklama teknolojilerinin gerek maddi gerekse teknik açıdan neden mümkün olmayacağını bir başka yazıda anlatacağım. Bir de unutmayalım karbon yakalama ve saklama sadece büyük enerji sistemleri için mümkün olan bir çözüm. Sizin arabanızdan çıkan karbondioksidi yakalamak için kullanılması hem çok zor hem de fazlasıyla maliyetli.

Bilim ve felsefede kullanılan Ockham’ın Usturası adında temel bir prensip vardır. Bu prensibe göre bir problemin çözümü için en doğru yaklaşım en az varsayımı gerektirir. Atmosferdeki karbondioksit miktarı bugün için bile çok fazla ve bu, iklimin değişmesine yol açıyor. Bunu engellemenin en temel yolu mümkün olan en kısa zamanda atmosfere karbondioksit salmayı bırakmaktır. Geri kalan tüm yollar bundan çok daha karmaşık varsayımlara gerek duyar ve doğru çözüm değildir.

13 Temmuz 2017 Perşembe

Kömür gerçekten lazım mı?

Paris Anlaşması iklim politikası ile uğraşanlar arasında önemli bir başarı olarak görüldü. Yıllar önce Kyoto Protokolü de benzer bir iyimserlikle karşılanmıştı. Hepimizin ana hedefi iklim değişikliğini engellemek ve etkilerini azaltmak olduğu için devletlerin bu yolda attıkları adımlar büyük önem taşıyordu. “Olsun, biz de biliyoruz yetersiz olduğunu, ama gene de kervan yolda düzülür, biz bir yola çıkmaya ikna edebildik devletleri, önemli olan bu” denildi hep.

Bugün geldiğimiz nokta bilimin bize “Dur” dediği yer artık. Eğer dünyanın ortalama sıcaklığındaki artış iki dereceden fazla olacak olursa, çocuklarımızın yaşayacağı dünya bizlerin yaşadığı dünyadan çok farklı olacak. Böyle söyleyince sanki farklı güzel bir şeymiş gibi geliyor. Öyle değil. Çocuklarımız bizim karşı karşıya kalmadığımız açlık, susuzluk ve salgın hastalıklarla boğuşmak zorunda kalacaklar. Eğer insan neslinin ve dünyadaki canlılığın alışmış olduğumuz gibi devam etmesini istiyorsak dünyayı 2 dereceden fazla ısınmasına engel olmak zorundayız.

Dünyanın iki derece ısınmasına engel olmak için yapmamız gereken şey kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı hızla bırakmak. >Fazla sayılara boğulmadan söyleyeyim, eğer önümüzdeki 20 yıl içerisinde kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakmazsak ısınmayı 2 derece ile sınırlamamızın bir yolu yok. Biraz da sayı verirsem, atmosfere kömür, petrol ve doğal gaz yakarak en fazla 800 milyar ton karbondioksit daha salabiliriz. Senede 40 milyar ton salıyoruz. Bu 20 senemiz kaldı demektir.

Şimdi gelelim bilimin karışmaya başladığı yere: Bilim bize aklımızdaki şüpheleri yatıştırabilecek kadar kesin sayılar vermiyor. Aslında bilim diyor ki, eğer 800 milyar ton karbondioksit daha salarsanız 2 derecenin altında kalabilme şansınız sadece yarı yarıyadır. Yani 800 milyar tondan daha az karbondioksit salacak olursak çocuklarımızın hayatının cehenneme dönme ihtimali ancak %50’den daha iyi olabilir. O zaman ben “boş verin 800 milyar tonu, limiti çok daha aşağıya çekelim, mesela bugünden itibaren hiç kömür, petrol veya doğal gaz yakmayalım” demek istiyorum. Ama ne yazık ki içinde yaşadığımız ekonomik sistem hayatımızı o denli bu kirli yakıtlara bağlamış ki bugün bu yakıtları bırakabilmek çok mümkün değil.

O zaman düşünmeye başlamanın zamanı: “Neleri bugün bırakabiliriz?” Buna cevap verebilmek için öncelikle nelerin en fazla karbondioksit salımına neden olduğunu bilmemiz gerekiyor. Kömür, petrol ve doğal gaz üçlüsünden en kötüsü kömür. Özellikle de ülkemizde kullanılan linyit son derece verimsiz ve kirli bir yakıt. Kömürü nerede kullanıyoruz? Elektrik enerjisi üretiminde. Peki, rüzgar ve güneşle elektrik enerjisini aynı verimlilikte üretmek mümkün değil mi? Mümkün, Almanya ve Kuzey Avrupa ülkeleri bunu yapmaya başladılar bile. Yakın gelecek için kendilerine tüm enerjilerini güneş ve rüzgardan üretme hedefleri koyuyorlar. Bizim ülkemizdeki güneş enerjisi potansiyeli Almanya’nın iki katı. Almanya yapabiliyorsa biz neden yapmayalım?

“Ama” diyor buna karşı çıkanlar, “enerji güvenliğimizi ne zaman eseceği belli olmayan rüzgarla nasıl sağlarız? Olmaz öyle şey.” İki şey söylemek gerekiyor bu insanlara: Öncelikle, belki farkında değilsiniz ama, enerji depolanabilir. Yani fazla ürettiğiniz zaman saklayabilmeniz mümkün, yeter ki siz isteyin. İkinci nokta daha kıymetli: Gelecekte çocuklarınızın güvenlikte olmayacağını bilerek mi uyumayı tercih edersiniz onların güvenlikte olacağını bilerek ama enerji güvenliği olmayan bir ülkede mi?
SpruceMountainWind--element45.JPG

Sonra bir başka soru: Niyetiniz gerçekten güneş ve rüzgardan tüm enerjinizi üretmek mi, yoksa bu alana sadece karlı olduğu için yatırım yapmak mı? Bu sorunun cevabında şöyle bir resimle karşılaşıyorsunuz. “Enerji üretimimizde yenilenebilir kaynakların yeri her geçen gün artıyor"

tehachapi-turbines_1993694c.jpg


Oysa bu resim başka bir şeyler söylüyor: “Çocuklarımızın güvenliği için başka şansımız yok.” Bu nedenden dolayı da sadece yapıyormuş gibi görünmeden gerçekten bu yola girmemiz gerekiyor. İnsan medeniyetinin son 10000 yıldaki başarısı temelde sıcaklıkların iki dereceden fazla değişmemiş olmasına dayanıyor. Bunu bozarsak artık bilmediğimiz bir dünyada yaşayacağız.

Demek ki yapıyormuş gibi yaparak değil, gerçekten başka alternatifimiz olmadığını bilerek rüzgar ve güneşe enerji kaynağı olarak dört elle sarılırsak enerji güvenliği gibi bir sorunumuz da kalmaz.

Bir de özellikle ülkemizde, yakılan kömür, petrol ve doğal gaz nereden geliyor? Petrol ve doğal gazın neredeyse tamamını dışarıdan ithal ediyoruz. Termik santrallerde kullanılan kömürün ise en az yarısı ithal ediliyor, çünkü kendi kömürümüz yeterli derecede enerji vermiyor. Bu durumda hangisi daha güvenilir, kendi rüzgar ve güneşimiz mi yurt dışından ithal ettiğimiz kömür, petrol ve doğal gaz mı?

En sonunda da gene de ısrarla “ya aynı günde hem rüzgar durur, hem güneş kapanır hem de depoladıklarımız biterse” diyorsanız, yedekte birkaç tane doğal gazla çalışan ve hızla devreye alınabilecek termik santral bulundurun. Bunlar olmadan da ben rahat uyurum, ama siz uyuyamazsanız diye, her ihtimale karşı birkaç tane bulunsun.

Aklınızda bulunsun, bundan yaklaşık 25 sene önce ABD’de dere tepe dolanırken bir hidroelektrik santraline denk gelmiştik. Santral aslında iki tane suni baraj gölünden oluşuyordu, biri dağın tepesinde, diğeri dibinde. Ellerinde bol enerji olduğunda alttaki gölden yukarıya su pompalıyorlardı, enerji azaldığında da üstteki gölden suyu bırakarak elektrik enerjisi üretiyorlardı. Yani kısacası, siz istediğiniz zaman enerjiyi de depolayabilmeniz mümkün. Çözümler sürüyle, yeter ki biz isteyelim ve kafa yapımızı değiştirelim.

16 Haziran 2017 Cuma

Boğazın Turkuaz Rengi

Son haftalarda İstanbul Boğazı'nın rengi gittikçe lacivert/maviden turkuaza dönmeye başladı. Bu turkuaz rengin sebebi denizin üst kısmında yüzen mikroskopik canlılar. Bu mikroskopik canlıların ne olduğu ve nereden geldikleri ise fazla anlaşılmaz değil.

Öncelikle, bu "mikroskopik canlılar kokolitafor denen fitoplanktonlar". Böyle yazınca anlaşılmaz olabiliyor, biraz açalım:

Biliyoruz ki denizde büyük balık küçük balığı yer, ama küçük balıklar ne yer? Onlar da daha küçük balıkları yer diyeceksiniz, ama en küçük balık neyle beslenir? En küçük balıklar da denizin üst kesiminde yaşayan etçil planktonlarla beslenirler. Plankton suyun içinde salınan anlamına gelir. Yani planktonlar balıklar gibi yüzmezler, suyun içerisinde akıntı ile sürüklenirler sadece. Etçil planktonlar genelde birkaç milimetre büyüklüktedir ve otçul diyebileceğimiz bir milimetreden daha küçük planktonlarla beslenirler. Otçul planktonlar, aynı bitkilerin yaptığı gibi güneş ışığı ve karbondioksit alıp fotosentezle besin üretirler. Etçil planktonlar otçul planktonları, küçük balıklar etçil planktonları, büyük balıklar da küçük balıkları yiyerek beslenirler.

Fazla bilmesek de Dünya'daki canlıların toplam kütlesinin çoğunluğunu denizlerdeki bu planktonlar oluşturur. Karalar üzerindeki otlar ve ağaçlar neyse, denizlerdeki planktonlar da odur. Dolayısıyla, bitkilerin yetişmesine yardımcı olan maddeler planktonların yetişmesine de katkıda bulunurlar. 

Tarımda bitkilerin daha hızlı yetişmelerine ve daha fazla ürün vermelerine yardımcı olmak üzere gübre kullanılır. Ne yazık ki özellikle ülkemizde yapılan tarımda kullanılan gübre miktarı bilimsel yöntemlerle belirlenmediğinden çoğu zaman aşırı gübre kullanımı oluyor. Topraktaki aşırı gübre de yağan yağışlarla birlikte sürüklenerek denizlere taşınıyor. Sadece gübre değil kentsel atık suyun tamamı da bitkiler açısından besleyici maddeler içeriyor. Bu atık suyun ancak bir kısmı temizlendiğinden akarsuların denizlere ulaştığı yerler otçul planktonların en sevdiği bölgeler oluyor.

Akarsuların çok fazla besin taşıdığı bölgelerde denizdeki plankton miktarı çok artıyor. Bu artış uzaydan bile görünebilecek bir biçimde denizin rengini değiştirebiliyor. Bu olay alglerin çiçeklenmesi olarak adlandırılıyor. Alglerin, yani büyüklü küçüklü tüm planktonların ve yosunların miktarındaki artış plankton ve yosunlar için faydalı olsa da denizin daha alt tabakalarında yaşayan canlılar için bir ölüm fermanı olabiliyor. Denizde veya karadaki neredeyse tüm canlılar yaşamak için oksijene ihtiyaç duyarlar. Karada yaşayanlar için oksijen kolay bulunabilir, ama denizde oksijenin yüzeyden dibe doğru yayılması gerekir. Ama yüzeydeki alglerin artması oksijenin aşağıya ulaşamadan tükenmesi anlamına gelir ki bu da aşağılardaki hayatın sonudur.

Karadeniz çoğunluğu Avrupa ve Rusya'dan gelen pek çok akarsuyun döküldüğü bir iç denizdir. Bu nedenle de yağışlar sonucu taşınan gübre artıkları ve atık sular da sonunda Karadeniz'e taşınırlar. NASA'nın uzaydan çektiği fotoğraflarda özellikle bu nehirlerin ağızlarında yoğunlaşan bir renk değişimi görülmektedir. Bu renk değişimi kendilerine kalsiyum karbonattan oluşan kabuklar yapan otçul planktonlar nedeniyle meydana gelmektedir. Başta söylediğim mikroskopik canlıların artık bu planktonlar olduğunu anladınız. Fitoplankton ise bizim otçul dediğimiz plankton türüne verilen bilimsel isimdir. Kendilerine kalsiyum karbonattan açık renkli kabuklar yapan otçul plankton türünün genel adı da kokolitafordur. Karadeniz'deki nehirlerin ağızlarından başlayarak neredeyse tüm Karadeniz'e yayılan ve bizim boğazın da turkuaz rengine bürünmesini sağlayan bu açık renkli kabuklara sahip minik deniz canlılarıdır.

İki noktayı daha açıklamakta fayda görüyorum:

İlk olarak, ne kadar çok otçul plankton, o kadar çok etçil plankton. Ne kadar çok etçil plankton, o kadar çok küçük balık. Ne kadar çok küçük balık, o kadar çok büyük balık. Dolayısıyla, bir terslik olmazsa bu kış balık bol olacak gibi duruyor.

İkinci nokta ise o kadar aydınlık değil. Bunca senedir bu kadar büyük bir alg çiçeklenmesi görülmemişken neden bu çiçeklenmeler artıyor? Bu çiçeklenmelerdeki artış birdenbire çiftçilerin daha fazla gübre kullanmasından oluşmayacağına göre değişen şey Karadeniz'in kuzeyindeki ve batısındaki ülkelerde görülen yağış rejimindeki değişikliktir. Yağmurlar ne kadar sık ve azar azar yağarsa, toprağın da yağan suyu ve dolayısıyla gübreyi emmesi o denli kolaylaşır. Ancak uzun aralıklarla gelen yoğun yağışlar tam tersi toprakla beraber üzerindeki gübrenin de akarsulara sürüklenmesine neden olur. Bu nedenle Boğaz'ın bu turkuaz görüntüsü hoşumuza gitse de uzun vadede buna neden olan değişiklikler hayatımızı kötü yönde etkileyecektir.

NOT: Bu yazıyı yayınladıktan sonra Berat Hoca'dan bir bilgi geldi. Kokolitaforlar aslında o kadar besin meraklısı değildir, ama Sahra çölünden gelen tozların içerisindeki kalsiyum ve demir onları daha çok mutlu eder. Sahra tozlarının Karadeniz'in kuzeyine ve Avrupa'ya taşınıp yağmurlarla Karadeniz'e sürüklenmesi ana nedenidir dendi. Bilginize.

4 Haziran 2017 Pazar

Başkan Trump ve Paris Anlaşması

Eski çağlarda da insanların yaktıkları odun ve kömürden karbondioksit çıkıyordu. Ama bu karbondioksidin bir kısmı okyanuslar tarafından bir kısmı da büyüyen bitkiler tarafından emiliyordu. Sonra insanlık buhar makinesini keşfetti ve önce bol miktarda kömür sonra da petrol ve doğal gaz yakmaya başladı. Fazladan yakılan bu kömür, petrol ve doğal gaz doğanın çeşitli yollarla emebileceğinin üzerine çıktı. Bundan dolayı da atmosferdeki karbondioksit gazı oranı artmaya başladı.
 
Karbondioksit güneşten dünyaya gelen ışığa karışmazken dünyadan uzaya saçılan ısıyı tutar ve dünyanın ısınmasına neden olur. Dolayısıyla atmosferde ne kadar fazla karbondioksit olursa dünyanın ortalama sıcaklığı da o denli yükselir. Günlük hayatımız bu ısınmanın bir kısmını doğal normal kabul edebilir. Ancak bu ısınma belirli bir seviyenin üzerine çıkarsa artık alıştığımız hayatı yaşamamız güçleşir. Mesela daha önce tarım yaptığımız alanlar artık bitki yetişmeyecek kadar sıcak olabilir veya daha önce hava serin olduğundan bulunduğumuz alanlarda yaşamayan sivrisinek türleri ısınmaya bağlı olarak buralara gelmeye başladığında alışmadığımız salgın hastalıklarla karşılaşabiliriz. Bu listeyi türlü kötü etkiyi ekleyerek uzatabiliriz.
 
Bilim insanları bu etkilerin insan hayatını ciddi anlamda etkilememesi için dünyanın ortalama sıcaklık artışının 2 dereceden fazla olmaması gerektiğini ortaya koymuşlardır. Dünya devletleri de uzun süren ikna turları sonunda bu ana fikri kabul ederek soruna çare bulmak için çalışma kararı aldılar. Bu kararın ilk adımı olarak tüm dünya devletleri 2020-2030 yılları arasında bu konuda neler yapmayı planladıklarını Birleşmiş Milletler'e bildirdiler. İkinci adımda da 12 Aralık 2015'te Paris'te kabul edilen ve 22 Nisan 2016'da New York'ta imzalanan anlaşmayla ülkeler, kendi çalışma planlarına göre yapabilecekleri uygulamalar için  taahhütte bulundular.
 
Paris Anlaşması olarak bilinen bu anlaşma sonuç olarak 2020-2030 yılları arasında her ülkenin baskı altında kalmadan kendi verdikleri taahhütlerin toplamından oluşur. Yeterli sayıda ülkenin onaylamasıyla bu anlaşma Kasım 2016 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ülkemiz 22 Nisan 2016'da bu anlaşmayı imzalamış olmasına rağmen meclisten geçirmediği için henüz anlaşmaya taraf değildir.
 
1 Haziran 2017 tarihinde ABD Başkanı Donald Trump ülkesinin bu anlaşmadan çekildiğini açıklamıştır. Bu açıklamaya ek olarak da kendi ülkelerinin yararına olacak yeni bir anlaşma için görüşmelere başlayacağını söylemiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere, özellikle eklediği cümlenin herhangi bir mantığı yoktur. Başkan Trump'ın söylemek istediği aslından bir önceki Başkan Obama'nın yapmayı taahhüt ettiği şeyleri yerine getirmeyeceğidir. ABD'yi bu taahhütleri vermeye kimse zorlamamıştır. Eğer Başkan Trump isteyecek olsa anlaşmadan ayrılmadan bu taahhütleri değiştirmesi ve yumuşatması mümkündür. Ancak seçimlerden önce yapmaya söz verdiklerini yerine getirmeye çalıştığından böylesi gereksiz bir adım atmaktan da çekinmemiştir.
 
Bu adımın sonuçlarını iki bağlamda irdelemekte fayda var:
 
Öncelikle, çok duyduğumuz üzere, Amerikalılar başkanlarının söylediğini değil cüzdanlarının söylediğini yaparlar. Yani, eğer atmosfere karbondioksit salmayan enerji kaynakları daha ucuzsa, bu kaynakları kullanmaktan çekinmezler. Özellikle güneşten elektrik üretme sistemlerinin kuruluş maliyetlerinin her 18 ayda bir yarıya indiği göz önüne alınacak olursa, yenilenebilir enerji kaynaklarının çok kısa vadede daha ucuz enerji üretmeye başlayacağı aşikardır. Bu durumda, Başkan Trump ABD'yi Paris Anlaşması’ndan çıkartsa da çıkartmasa da ABD bu anlaşmanın şartlarını zaten yerine getirecektir. Çünkü piyasa şartları bunun daha doğru ve akılcı hareket olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, ABD'nin bu anlaşmadan ayrılmış olmasının teknik bir zararı bulunmamaktadır.
 
Ancak diğer açıdan yaklaştığımızda, ABD Paris Anlaşması konusunda ayak sürüyen tüm ülkelere de direnme yolu açmıştır. Bizim gibi bu anlaşmayı kabul etmemiş olan ülkeler ABD'nin de anlaşmayı kabul etmemiş olmasını bir neden olarak ortaya koymaya çekinmeyeceklerdir. Bu açıdan anlaşmanın sağlıklı bir biçimde yürümesi ve diğer ülkelerin sağlayacakları katkıların devamı kısmen tehlikeye girmiştir.
 
Yalnız bu problemin uluslararası politika ve ekonomideki etkileri iklim değişikliğinin fazlasıyla ötesine geçmektedir. Dünya ülkeleri açısından bakıldığında enerji güvenliği artık gündemin en üst sıralarındadır. Özellikle kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtların üreticisi olmayan ülkeler yenilenebilir kaynaklardan enerji üretiminin ne derece önemli olduğunu anlamış durumdadırlar. Teknolojide yapılacak olan bir sonraki sıçrama muhtemelen enerji sistemleri alanında olacaktır. Bu konuda son on senedir yatırımlarını hızlandıran Çin ve buna ayak uydurmaya çalışan AB, Paris Anlaşması'na bağlılıklarını bir kez daha ortaya koyarak başlamakta olan enerji devriminde de dünyadaki öncü rolü üstleneceklerini beyan etmişlerdir. Enerji teknolojileri alanında ABD'deki en önemli isimlerden olan Tesla'nın sahibi Elon Musk Başkan Trump'ın kararının ardından hemen tepkisini ortaya koymuştur. Amerikan ekonomisi açısından seçim sözlerini yerine getirmek bir yere kadar kabul edilebilir ama sırf bu sözleri yerine getirmek için teknolojik olarak ABD'yi Çin ve AB'nin gerisine düşürmeyi ülkedeki ekonomik çıkar çevrelerinin kolayca kabullenmeleri beklenemez. Kaldı ki Exxon-Mobil gibi dev petrol şirketleri bile Başkan Trump'ın bu kararının karşısındadırlar.
 

Tüm bu noktaları göz önüne aldığımızda ülkemizden bakıldığında basit bir karar gibi görünse de alınan karar, eğer arkasında durulacak olursa ABD açısından tarihi bir dönüm noktasıdır. Eğer kısa vadede bu karardan dönülecek olursa da hepimizin geleceği açısından daha hayırlı bir adım atılmış olur. 

1 Mayıs 2017 Pazartesi

İklim Modelleri

Günümüzde insanlığın ve dünyanın karşı karşıya olduğu sorunların neredeyse en önemlisi iklim değişikliğidir. Özellikle ABD’deki yönetim değişikliği ya iklimin değişmediğine, ya da iklimin değiştiğine ama bunun insan kaynaklı olmadığına inanan bir grubu başa getirmiş olsa da iklim değiştiğini inkar etmek kolay değil.

1896 yılında İsveçli bilim insanı Svante Arrhenius yayımladığı makalede atmosferdeki karbondioksit oranının her geçen gün arttığını belirtmiştir. Arrhenius atmosferdeki karbondioksit oranının Endüstri Devrimi öncesindeki oranın iki katına ulaştığında, dünyanın ortalama sıcaklığının da 5-6 derece artacağını yazmıştır. Endüstri Devrimi öncesinde atmosferdeki karbondioksit oranı milyonda 280 seviyesindeydi, bugün ise milyonda 409 seviyesine yükselmiş durumda. Bu oranın her sene milyonda 2-3 arttığını hesaba katacak olursak Arrhenius’un söylediği seviyeye varmamıza sadece 60 yıl kalmış durumda. “Bundan 120 sene önce yapılan hesaplar bilimin o zamanki seviyesine göre yapılmıştı, bugün çok daha ilerideyiz” diye düşünsek de bugünkü bilim de Arrhenius ile hemfikir. Atmosferdeki karbondioksit oranı milyonda 560 seviyesine ulaşacak olursa dünyanın ortalama sıcaklığı bugünkünden 4-5 derece daha yüksek olacak. Aradan geçen sürede bu ısınmanın 1 derecelik kısmını yaşamaya başladık. Gelecek yıllarda da bu etkiyi artarak hissetmeye devam edeceğiz.

Buradaki amacım sizlere bir korku filmi senaryosu çizmektense konunun bilimsel temelleri konusunda bir fikir verebilmek. Bu fikrin temelinde de atmosfer biliminin aslında son 120 senede değişikliğe uğramamış fizik kanunlarına dayandığı yatmaktadır. 1896’da Arrhenius’un kullandığı bilimsel altyapı ile bugünkü bilim aşağı yukarı aynı temellere sahip. Geçen zamanda özellikle de bilgisayarların gelişmesiyle çok detaylı modeller kurabildik, ama bu modelleri kurarken kullandığımız fizik 19. yüzyıldan beri kullanılan formüllere dayanıyor.

Kullandığımız formüller aynı olsa da modelleme yöntemleri açısından atmosfer olaylarını üçe ayırmak zorundayız. Bu yöntemlerin ilki hava durumu tahminleridir.

Hava durumu tahminleri yirminci yüzyılın başından bu yana giderek artan bir isabet oranıyla tüm dünyada kullanılmaktadır. Geleceğe yönelik hava durumu tahminlerinin en önemli girdisi şu anki hava durumudur. Tahminleri yapacak olan modele şu andaki ölçümler girilir ve gelecekteki hava hareketlerini tahmin etmesi istenir. Burada kolayca görebileceğiniz gibi, işimizi zorlaştıran birkaç problem vardır. Mesela, çevremizde ölçüm yapan istasyonlar ne derece yaygın? Elimizde ne kadar çok istasyondan alınmış veri varsa yapacağımız tahmin de o derece doğru sonuç verebilir. Ya da, meteoroloji ölçümleri ne sıklıkla yapılıyor? Ne kadar sık ölçüm yapabilirsek modelimiz de o denli iyi çalışacaktır. Ama burada bizi elektronik ve haberleşme problemleri zorlayacaktır. Bir de tabii ki elde edilecek onca veriyi saklama güçlüğü. Diyelim ideal yaygınlıkta ve sıklıkta ölçülen veriye sahibiz. Peki bu verinin ölçüldüğü aletlerin kesinlikle doğru ölçüm yaptıklarından emin miyiz? Veya bu aletlerin kendi ölçüm metotlarından kaynaklanan hataları nasıl hesaba katacağız?

Tüm bu problemler son yüz yıl içerisinde giderek çözümlenmeye çalışıldığından bugünkü bilgisayar sistemlerin gelişmesine bağlı olarak yapılan tahminlerin doğruluk oranı da artmaktadır. Ancak hiçbir zaman atmosferdeki tüm moleküllerin hızlarını ve konumlarını bilmek mümkün olamayacağından, bugün yapacağımız tahmin büyük ihtimalle yarın için doğru çıkacaktır. Bir sonraki günün tahmininin doğru çıkması olasılığı daha azdır. Ondan sonraki her günde de tahminin gerçekleşmesi olasılığı azalır. Sonunda bugünden 20 gün sonrayı modelleyerek hava durumunu tahmin etmeye çalışmakla 20 gün sonraya denk gelen günün ortalama hava şartlarını söylemek arasında bir fark kalmaz. Elimizdeki ölçümler, bilgisayarlar ve bilim ne derece gelişirse gelişsin, sistemin yapısından dolayı hava durumu tahminlerinin geçerliliği ancak birkaç hafta ile sınırlıdır.

Ama özellikle tarımda bize mevsimlik tahmin gereklidir. Hava tahminleri yaklaşık üç haftanın ötesine geçemediğinden başka bir yöntem bulmamız gereklidir. Burada kullanılan yöntem kabaca ölçümlerle geçmiş dönemlerden kalan bilgilerimizin harmanlanması ile elde edilir. Yalnız burada yapılan ölçüm genelde okyanus sularının yüzey sıcaklığına veya basıncına dayanır. Okyanusların yüzey sıcaklığı kısa vadede hızlı değişmediğinden ve bu değişikliklerin küresel etkileri uzun süredir gözlemlendiğinden mevsimlik bazda tahminleri yapmak mümkün olabilir. Mesela ülkemizdeki sıcaklık ve yağışların Atlantik Okyanusu’nun kuzeyi ile güneyi arasındaki basınç farkı ile ilişkili olduğu görülmüştür.

Mevsimlik tahminlerdeki önemli noktalardan biri, geçmişte doğru olan bu ilişkilerin iklim değişikliğinin getireceği yeni dünyada da geçerli olacağını kabul etmek zorunda olmamızdır. Küresel ısınmanın getireceği değişiklikler şimdiye kadar alışmış olduğumuzun dışında bir iklim sistemine yol açtığında mevsimlik tahmin yapılması da güçleşebilir.

İklim modellemesi ise bu iki model sisteminden farklı temellere dayanır. Öncelikle iklim modellemesi yapabilmek için başlangıç koşullarına gerek yoktur. Bundan yirmi sene sonra iklimin nasıl olacağını tahmin edebilmek için bugün İstanbul’un sıcaklığının kaç derece olduğunu bilmemiz gerekmez. İklim modellemesinden genel anlamda bize gereken üç veri vardır. Dünyamız enerjisinin önemli bir kısmını Güneş’ten aldığından Güneş’ten Dünya’ya gelen enerji miktarı bu verilerin ilkidir. İkincisi ise Dünya’nın yüzey yapısıdır. Neresi deniz, neresi kara, neresi orman, neresi çöl gibi bilgilere ihtiyacımız vardır. Aslında bu iki veri seti de meteorolojik ölçümlerle kıyaslandığında daha kolay elde edilebilen ve değişkenliği çok daha düşük verilerdir. Yalnız iklim modellemesindeki en büyük belirsizliği üçüncü veri seti getirir. Gelecekteki iklimi modelleyebilmek için atmosferin gelecekteki yapısını bilmemiz gereklidir. Atmosferin gelecekteki yapısı da büyük ölçüde bizim atmosfere salmakta olduğumuz karbondioksit ve diğer sera gazlarına bağımlı olduğundan iklim modellemesi önemli oranda belirsizlikler içerir. Ancak bu belirsizlikler girdilerin yetersizliğinden veya bilimin gelişmemiş olmasından kaynaklanmaz. Çünkü yazımızın başında gördüğünüz gibi, gerekli olan girdiler ve bilimsel altyapı en az 120 senedir mevcuttur. İklim modellemesinin temel belirsizliği insanların ne yapacağının belirlenememesinden kaynaklanmaktadır.


Gene de bilim insanları ekonomik ve sosyopolitik öngörülere dayanarak sera gazı salımlarının nasıl değişeceği konusunda senaryolar üretmektedirler. İklim bilimciler ise bu senaryolara dayanarak dünyanın gelecekte ne kadar ısınacağı konusunda çıkarımlarda bulunmaktadırlar. Bu senaryoların çıktılarını incelemek başlı başına ayrı bir yazı olduğundan bu yazımızı basit bir uyarı ile bitirelim. İklim modelleri başlangıç koşullarına dayanmadığından gelecekteki herhangi bir günde ne olacağını bizlere söyleyemez. Bunu söyleyebilecek bir yöntem de yoktur. Ancak iklim modellerinin gelecekte ortalamaların nasıl değişeceğini ve uç değerlerdeki artışı doğru bir biçimde ortaya koyabileceğini söyleyebiliriz.  

Yazının orijinali: EkoIQ Mayıs-Haziran 2017 sayısı

1 Mart 2017 Çarşamba

Türkiye ve Paris Anlaşması

Türkiye’nin Paris Anlaşması’na taraf olması/olmaması hususu ile Türkiye’nin iklim müzakerelerinde etkin rol alması için atılması gereken adımların değerlendirilmesi amacıyla 20-21 Ocak 2017 tarihlerinde Antalya’da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı ve İklim Değişikliği Başmüzakerecisi Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar Başkanlığında bir istişare toplantısı düzenlenmiştir.

Geçtiğimiz yıl Paris’te gerçekleştirilen konferansta 195 ülkenin oy birliği ile kabul edilen Paris Anlaşması, küresel iklim değişikliği ile mücadelede dönüm noktası olarak görülmektedir. Bugüne kadar Paris Anlaşması’na, 196 ülkeden 194’ü imza atmış, 127’si ise taraf olmuştur. Gerekli şartlar sağlandığı için Paris Anlaşması 4 Kasım 2016 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Paris Anlaşması’na 22 Nisan 2016 tarihinde imza atmış, ancak henüz taraf olmamıştır. Taraf olmadığı sürece 2030 yılına kadar sürecek olan Paris Anlaşması ile ilgili esas ve usullerin belirlenmesi müzakerelerinde söz sahibi olamayacaktır. Ancak Türkiye Paris Anlaşması’na ilişkin olarak ulusal katkısını (Intended Nationally Determined Contribution - INDC) 30 Eylül 2016 tarihinde sunmuştur. Buna göre Türkiye 2030 yılına kadar sera gazı emisyonlarını % 21 oranında  artıştan azaltmayı taahhüt etmiştir.

Prof. Dr. Birpınar tarafından bundan sonraki dönemde özellikle özel sektör, akademi ve sivil toplumdan daha geniş bir katılımla benzer nitelikte toplantıların düzenlenmesine devam edileceği; bu kapsamda, Mayıs ayında Bonn’da gerçekleştirilecek iklim müzakereleri öncesinde Şubat, Mart ve Nisan ayları sonunda yapılması planlanan toplantılarda iklim değişikliği ile mücadele bağlamında başka konu başlıklarının, ilk olarak İklim Değişikliği ve Hava Yönetimi Koordinasyon Kurulu’nun yeniden yapılandırılması konusunun istişare edileceği de ifade edilmiştir.

Toplantıda Türkiye’nin müzakerelerdeki rolünün güçlendirilmesi konusunda ortaya konan başlıkları şu şekilde özetlemek mümkündür:
  • Türkiye’nin müzakerelerdeki rolünün güçlendirilmesi öncelikle Paris Anlaşması’na taraf olmasından geçmektedir. Taraf olunmayan bir anlaşma üzerine kurulacak olan iklim rejiminin müzakerelerinde etkin rol almak mümkün değildir.
  • Devletimiz açısından bu noktadaki önemli konu Türkiye’nin uluslararası konumuna ilişkindir. 1992 yılında Rio’da iklim rejimi ilk defa şekillendiğinde Türkiye gelişmiş ülkeler arasında yer almıştır. Bu nedenle de gelişmekte olan ülkelere maddi ve teknolojik yardım sağlamak da dahil olmak üzere pek çok sorumluluk üstlenmesi beklenebilmektedir. Ülkemiz özellikle iklim açısından son derece kırılgan bir bölgede yer aldığından çevre ülkelere iklim değişikliği konusunda yol gösterici bir rol oynayabilir.
  • Başmüzakereciyi desteklemek amacıyla kamu, özel sektör, üniversite veya sivil toplum kuruluşlarından başmüzakereci yardımcıları atanabilir. Müzakerelerde, azaltım, uyum, finans, teknoloji, kapasite geliştirme, hukuki süreçler gibi müzakere başlıklarını takip edecek ekipler oluşturulabilir.
  • Türkiye’nin müzakerelerdeki “yalnız ülke” konumunun değiştirilmesine yönelik alternatif yöntemler de bulunmaktadır. Türkiye iklim değişikliği konusunda vereceği doğru mesajlarla uluslararası sivil toplumun ve en az gelişmiş ülkelerin desteğini alabilmek mümkündür.
  • Uluslararası iklim ve çevre müzakerelerinde, özel sektör, akademi ve sivil toplumun da Türkiye heyetine katılımı ve katkısı sağlanmalıdır. Özellikle uluslararası hukuk konusunda deneyimli akademisyenlerin ve uzmanların müzakere heyetlerine katılımı sürekli hale getirilmelidir.
  • Türkiye’nin uluslararası çevre ve iklim platformlarında görünürlüğünün artırılması için Türkiye’de uluslararası konferans, panel vs. düzenleme imkanları araştırılmalıdır. Bu çerçevede, Türkiye’nin yenilenebilir enerji fuarlarına ev sahipliği yapması sağlanmalıdır.
  • Türkiye için sürdürülebilir kalkınma hedefleri, iklim değişikliği ve yeşil ekonomiyi kapsayan bütünleşik strateji hazırlanmalı ve bunun içinde yönetişim ve iletişim konusuna yer verilerek kamu ile özel sektör, akademi ve sivil toplum arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağına dair ilkeler belirlenmelidir.
  • Türkiye’nin uluslararası kuruluşlarda daimi olarak temsil edilmesi sağlanmalı, toplantılara katılımda süreklilik tesis edilmelidir.
  • Kapasite geliştirme ve altyapının oluşturulması için insan kaynağı ve bilim üretilmesi amacıyla Yüksek Öğretim Kurumu’na bağlı bir araştırma enstitüsü kurulmalı ve mevcut iklim değişikliği merkezleri desteklenmelidir.
  • Türkiye’de kamuoyunun duyarlılığının ve farkındalığının artırılmasına yönelik çalışmalara ivme kazandırılmalı, yapılan çalışmalar kamuoyu ile paylaşılmalıdır.
Türkiye açısından Paris Anlaşması’nın değerlendirilmesine bakacak olursak:
  • Çevre politikaları değerlendirildiğinde sürdürülebilir kalkınmanın ulusal çıkarları zedelediği argümanı 1970’lerde kalmıştır. Günümüzde sürdürülebilir kalkınma ile birlikte ekolojik modernizasyon hesaba katıldığında ulusal çıkarların zarar görmesi anlamında bir kayıptan söz etmek mümkün değildir.
  • Türkiye kalkınmada fosil yakıtlara dayalı bir politika bağımlılığı yaklaşımından kurtulmalı; enerji verimliliğini ve yenilenebilir enerjiyi kalkınmanın motoru haline getirmelidir. Ekonomik çeşitliliği sağlamak için uluslararası müzakerelere ve politika geliştirme süreçlerine geleneksel sektörlerin yanında enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji gibi yeni gelişen sektörlerin de katılım sağlaması gerekmektedir.
  • Paris Anlaşması’na taraf olunması durumunda özel sektörün nasıl etkileneceği konusunda farklı yaklaşımlar bulunmaktadır.
    • Mevcut altyapı ile ihracat ürünlerine karbon sınırı, ürün etiketlemeleri, enerji verimliliği standartları gibi bir takım kriterler getirilmesi durumunda özel sektörün uluslararası rekabet edebilirliği olumsuz etkilenebilir. Bu nedenle, uygulama maliyeti yüksek olan firmalar için yasal düzenlemeler ile esneklikler sağlanmalıdır.
    • Paris Anlaşması’na taraf olmak uluslararası finans desteğine erişimde önemli bir kriter olacaktır. Taraf olmama halinde finans kaynaklarından yararlanma imkanı tamamen ortadan kalkacak; ayrıca Türkiye’nin sürdürülebilir rekabet avantajını kaybetmesine sebep olarak uluslararası fonlara erişim maliyetini artıracaktır.
    • Türkiye’nin net bir iklim politikasının olmaması özel sektörü de gelecek planlaması yapma konusunda belirsizliğe düşürmekte ve uluslararası ölçekte yalnızlaştırmaktadır.
    • Özel sektör, Anlaşma hükümlerinin uygulanması maliyetini karşılamakta zorlanabilir. Bununla birlikte, Paris Anlaşması’na taraf olmak veya olmamak uluslararası finans ve teknoloji desteklerine erişimi garanti etmeyeceğinden Türkiye’yi, proaktif bir şekilde uluslararası finans ve teknoloji destekleri için cazip hale getirecek politikalar geliştirmeli ve uygulamalıdır.
  • Paris Anlaşması’na katılmanın sürdürülebilir kalkınma ile ilişkili olarak istihdam, yeni iş alanlarının yaratılması, enerji tasarrufu ve sağlık harcamalarının azaltılması gibi yan faydaları vardır.
  • Türkiye’nin ulusal katkısı, ülkemizin iklim değişikliğinden etkilenebilirliği yüksek olduğu için uyumu içerecek şekilde revize edilmelidir. Mülteci sorunu iklim ile ilişkilendirilerek destek talep edilebilir. Kayıp-zarar konusu mülteciler bağlamında ele alınarak müzakerelerde ülke pozisyonu oluşturulabilir. Türkiye kayıp-zarar müzakerelerini şekillendiren ülkelerden biri olabilir. Türkiye uyum konusunda bir bölgesel merkez işlevi görebilir.
Sonuç olarak:
Türkiye’nin iklim müzakerelerindeki rolünün güçlendirilmesinin şart olduğu konusunda ortak bir kanaat bulunmaktadır. Önümüzdeki dönemde iklim rejimi büyük ölçüde Paris Anlaşması esas alınarak belirleneceği için Türkiye’nin rolünün güçlendirilmesinin ilk ve en önemli aracı Paris Anlaşmasına taraf olmaktır. Aksi halde müzakerelerde etkin bir rol almak teorik ve pratik olarak mümkün değildir.

NOT: Bu yazı sözü geçen toplantının sonuç notları kullanılarak hazırlanmıştır.


Bu yazının orijinali: EkoIQ Mart-Nisan 2017 sayısında yayınlanmıştır.