9 Mayıs 2016 Pazartesi

Alberta orman yangınları

1 Mayıs günü Kanada'nın Alberta Eyaleti'nin Fort McMurray kenti yakınlarında başlayan orman yangını hala kontrol altına alınamadı.

Bu yangın şu ana kadar yaklaşık 2000 km2 alanın tamamen yanmasına neden oldu. Bu alan içerisinde orman arazisinin dışında Fort McMurraykentindeki 1600 ev de bulunuyor. Söz konusu yangın göz ardı edilecek büyüklükte bir yangın değildir. 2000 km2 demek 45 km eninde ve 45 km boyunda bir alanın yanıp kül olması demek ve bu yangın yayılarak sürüyor.
Alberta Eyaleti Kanada'nın orta batısında yer alıyor. Fort McMurray kenti de eyaletin kuzey doğusundaki fazla büyük sayılmayacak bir kent. Dünya açısından bu kentin önemi ise buranın hemen kuzeyinde yer alan katran kumullarından kaynaklanıyor. Fort McMurray de bu katran kumullarından petrol üretilen endüstrinin merkezinde bulunuyor. 
Bilim insanları ve politikacılar küresel ısınmanın iki derece ile sınırlanması konusunda fikir birliğindeler. Artışın iki derece ile sınırlanabilmesi içinse şu anda yer altında olan ve daha çıkartmamış olduğumuz fosil yakıtların, yani kömür, petrol ve doğal gazın büyük bölümünün çıkartılmadan yer altında bırakılması gerekiyor. İki derecenin altında kalabilmek için şu an yer altında bulunan fosil yakıtların sadece 450 milyar ton CO2 yayacak bir kısmını çıkartıp kullanabiliriz, oysa yer altında olduğundan emin olduğumuz ve kolayca ulaşabildiğimiz 750 milyar ton CO2 yayabilecek kadar bir rezerv var. Bu rezervi çıkartıp yakacak olursak gerek biz gerekse de çocuklarımız bugüne kadar tanıdığımız Dünya’dan çok daha değişik bir Dünya’da yaşamak zorunda kalacaklar. Bu nedenle yer altındaki kömür, petrol ve doğalgaz yataklarının bir kısmına dokunmamız aslında yasak. 
Dünya’daki cehennem...
Ancak bildiğiniz gibi özellikle petrol dünyada kolay para kazanmanın en basit yollarından biri. Çok sayıda ülke fazla bir yatırım yapmadan sadece topraklarının altındaki kaynakları çıkartıp satarak zengin olmuş durumda. Bu durumda bu ülkelerin bu kaynakları çıkartıp satmalarını engellemek çok zor. Ama yapılabilecek bir şey var: Şu ana kadar keşfedilmemiş veya kullanılmamış kaynakları çıkartmaya başlamayalım. Bu kaynakların yaklaşık 2000 milyar ton CO2 yayabilecek büyüklükte olduğu düşünülüyor. Eğer bu kaynakları çıkartıp yakacak olursak hepimiz için Dünya’daki cehennem beklenenden çok daha hızlı gelebilir. 
Özellikle petrol çıkartmak dediğimizde aklımıza gelen görüntü yerde açılan bir delikten petrol fışkırması şeklindedir. Ortadoğu’dan elde edilen petrol bu şekildedir, siz delik açtığınızda bu petrol basınçla dışarıya fışkırır. Bu nedenle de petrol çıkartmanın maliyeti fazla değildir. Ancak petrol fiyatları tırmandığında daha zahmetli petrol üretme metotları da devreye girmiştir. Bu metotların başında yerin neredeyse yüzeyinde kumla karışık bir biçimde bulunan "bitumin" maddesinden petrol üretilmesidir. Bu maddeye "katran kumulu" da denilmektedir. Bu yöntem hem çevreye büyük zarar verir hem de çıkartılması kuyu açma yöntemine oranla çok daha pahalıdır. 
Başta bahsettiğimiz yangının çıktığı yer Dünya’nın en büyük bitumin yataklarının bulunduğu bölgedir. Kanadalılar bu bölgede gerek iklim bilimcilerin gerekse de çevreci grupların uyarılarını tamamen göz ardı ederek katran kumulu denilen bu yapılardan petrol kazanmaya devam etmektedirler. Bu tercihlerinin hem kendi ülkelerinin doğasına hem de Dünya’ya büyük zarar verecek olduğu gerçeğini göz ardı etmekteler. 
Doğanın uyarısı
Normalde yangının çıktığı Kanada’nın kuzey bölgeleri tahmin edebileceğiniz gibi bol kar yağışı alan soğuk bölgeler. Ancak iklim değişikliği nedeniyle son senelerde bu bölgeye normalden çok daha az kar yağışı düşüyor ve hava çok daha sıcak. Şu sıra bölgede normalde 10 derece olması gereken günlük en yüksek sıcaklıklar 30 dereceye kadar yükselmiş durumda. Buna uzun süredir ağaçların ve toprağın kurumasını da ekleyecek olursak yangına çok elverişli bir ortamın oluştuğunu anlamamız gayet kolay. Bu elverişli ortamda Fort McMurray kentinin özellikle güneyinde yayılan yangınları söndürebilmek pek mümkün olmuyor. Binlerce insan evlerini bırakarak güvenli bölgelere doğru kaçıyorlar. Yalnız rüzgarın yönünün elverişli olmamasından dolayı yangınlar katran kumullarının bulunduğu kuzeye doğru yayılmıyorlar. Bu yangınların kuzeye yayılması esas çevresel felaketin ortaya çıkmasına neden olabilirdi, gene de bu bölgeyi dikkatle izlemeye devam etmek gerekiyor. 


İklim değişikliğnin ateşlediği bu yangınlar Kanadalılara da bir uyarı niteliğinde olacaktır. Alberta’nın katran kumulları gibi yerin altına bırakılması gereken fosil yakıtları çıkartılıp yakılmaya devam edildikçe bu felaketlerin sayısı da şiddeti de artacaktır. Doğanın verdiği bu uyarı hepimizi ciddi anlamda üzüyor olsa da umarım herkese ciddi bir uyarı olmuştur. 
Yazının orijinalini CNNTürk web sitesinde bulabilirsiniz.

1 Mayıs 2016 Pazar

Yakın Gelecek

Dünya ve Güneş Sistemi bundan yaklaşık 4.5 milyar yıl önce oluştu. Hayat Dünya üzerinde ilk olarak bundan 3.5 milyar yıl önce ortaya çıktı, ancak karaları ve denizleri sarması ancak bundan 540 milyar yıl önce Kambriyen adı verilen dönemde oldu. Kambriyen döneminden bu yana ise ara sıra önemli problemler yaşasalar da canlılar yaşam savaşlarında başarılı oldular.

Dünya'nın tarihi boyunca yaşamın tehlikeye girdiği beş önemli dönem oldu. Bunlardan ilki yaklaşık 440 milyon yıl önce meydana geldi. İklim değişikliği sonucu Dünya'nın çok hızlı soğuması canlı cinslerinin %70'inin yol olmasına neden oldu. Dikkat! Canlıların değil, canlı cinslerinin, yani tüm canlı cinslerinin üçte ikisinden fazlasından bir tek birey kalmadı, kalan canlı cinslerinin sayıları da çok çok azaldı.

İkinci büyük problem bundan 370 milyon yıl önce yaşandı. Hayatın önemli bir kısmının hala denizlerde yaşadığı bu dönemde denizlerdeki oksijen oranının düşmesi canlı cinslerinin %75'inin yok olmasına neden oldu. Bunun ana nedeni karadaki bitkilerin sayısındaki ani artışın atmosferin yapısını hızla değiştirmesiydi. Bu değişimle okyanusların yüzeyinde yaşayan canlıların sayısında korkunç bir artış oldu, bu da suyun altındaki yaşamı sona erdirdi.

Üçüncü ve en büyük felaket bundan 252 milyon yıl önce yaşandı. Kontrolden çıkan sera etkisi denizdeki canlı cinslerinin %96'sının, karadaki canlı cinslerinin ise %70'inin yok olmasına yol açtı. Bu felaketin nedenleri hala tartışılsa da ana nedenin Sibirya'da toprağın birkaç metre altında buzla karışık şekilde bulunan metanın atmosfere karışarak Dünya'yı daha da ısıtması olduğu düşünülmektedir.

Dördüncü felaket bundan 201 milyon yıl önce yaşandı. Atmosferdeki karbondioksit miktarının hızlı değişmesi sonucu oluşan küresel ısınma canlı cinslerinin %75'ini yok etti. İlginç olan, bu dönemin başında dinozorlar daha yeni yeni ortaya çıkmaya başlıyorlardı ve bu olaydan fazla zarar görmediler. Bundan sonraki 135 milyon yıl süresince de Dünya'ya hakim oldular. Bu hakimiyet bundan 67 milyon yıl önce Dünya'ya dev bir gök taşının çarpmasıyla son buldu. Bu beşinci felakette dinozorlarla birlikte Dünya'daki canlı cinslerinin %75'i de yok oldu.

Tüm bunları anlatıyor olmamın iki ana nedeni var. Bunlardan ilki sizlere atmosferin kalınlığının fazla olmadığını ve atmosferdeki küçük değişikliklerin bile canlılar üzerinde büyük etkileri olabileceğini göstermek.

Bu felaketlerin çoğunluğu atmosferdeki sera gazlarının miktarının artması ya da azalması nedeniyle oluştu. Dünya'nın atmosferinde normalde %0.028 oranında karbondioksit bulunur. Bu oran Dünya'yı ısıtarak sıcaklığın 15-16 oC olmasını sağlar. Eğer atmosferde hiç karbondioksit olmasaydı ortalama sıcaklık -17 oC olurdu ki bu sıcaklıkta da yaşamın oluşması veya devamı çok zorlaşırdı. Ancak unutmamamız gereken önemli nokta şudur: %0.028 oranıdaki karbondioksit Dünya'yı 32-33 oC ısıtıyorsa bu miktarın artması da ısınmayı arttıracaktır. Yani atmosfer sonsuz değil, bizim atmosfere saldığımız her karbondioksit molekülü Dünya'yı biraz daha ısıtıyor.

Daha önceki felaketlerden bahsetmemin ikinci nedeni de o felaketleri bugünle kıyaslayabilmek: Atmosferdeki karbondioksit oranı artık %0.04 olmuş durumda. Bunun bile Dünya'yı ne kadar ısıtmakta olduğunu basit bir hesapla anlamak mümkün. Ancak daha kritik olan konu bu artışın hızı çünkü dinozorları öldüren gök taşı hariç diğer tüm felaketler birden bire değil uzun bir zaman sürecinde gerçekleşti. Son üç milyon yıldaki buzul çağlarına girişte veya sonrasındaki ısınmada bile karbondoksidin artış oranı yılda sadece % 0.000015 oranındayken şu anda bu artış % 0.0003 yani doğada görülen büyük salınımların bile tam 20 katı. Yani dinozorlar Dünya'nın yüzünden silindiğinden bu yana Dünya'nın atmosferi bu denli büyük bir değişiklik yaşamadı. Peki bu neden önemli?

Canlıların büyük çoğunluğu doğada görülen değişikliklere ayak uydurabilme becerisine sahipler. Yani atmosferin ortalama sıcaklığı arttığı zaman daha serin yerlere doğru hareket ediyorlar. Yağış azaldığı zaman ya suyu daha ekonomik kullanıyorlar ya da daha sulak bölgelere doğru hareketleniyorlar. Son IPCC raporunda ormanların yaşam alanlarını en fazla yılda 1.5 kilometre, bitkilerin 3 kilometre, yırtıcı memelilerin ise 10 kilometre değiştirebilecekleri bildiriliyor. Ancak küresel ısınmanın hızı bu gidişle yaklaşık 7 kilometreyi bulabilecek. Yani havanın genelde kuzeye doğru gidildikçe daha serinlediğini biliyoruz. Artık bu sene belirli bir sıcaklık ortalaması bugün burada görülüyorsa, gelecek sene buradan yedi kilometre kuzeyde, on sene sonra 70 kilometre kuzeyde, 100 sene sonra da 700 kilometre kuzeyde görülecek. Bugün Mısır'da görülen iklim şartları 100 sene sonra Antalya yöresinde görülecek. İnsanlar uçağa binip uzaklara gidebilseler de ağaçların bu şansı yok. İklim değişikliği bir süre sonra ağaçları ve bitkileri yakalayıp geçecek, bu da o bitki türünün cinsinin tükenmesi anlamına gelecek. Dolayısıyla önemli olan değişikliğin büyüklüğünden ziyade ne hızda meydana geldiği. Günümüzdeki değişiklik şu anda Dünya'nın geçmişte yaşadığı beş büyük felakete benzer boyutlarda. Ama bizler günlük problemlerin içerisinde Dünya'nın yaşamakta olduğu bu büyük problemi görmemezlikten geliyoruz.

Bilim insanları gördüğümüz, bildiğimiz ve içinde yaşadığımız doğada yaşamaya devam edebilmemiz için küresel ortalama sıcaklık artışının en fazla iki derece olması gerektiğinde hemfikir. Hatta eğer mümkünse bu artışın 1.5 derecede sınırlandırılması gerekiyor. Ancak geçtiğimiz Şubat ayı küresel sıcaklık ortalamasının ısınma başlamadan önceki döneme göre tam iki derece daha yüksek olduğu ölçüldü. Yani doğanın kabul edebileceği limite artık gelmiş olduğumuz söylenebilir. Gene de bilim insanları 2 derecelik sıcaklık artışını tüm sene boyunca ölçülecek düzenli bir artış olarak kabul ediyorlar. Bu da 2016 yılının Şubat ayı ortalama sıcaklığının normalden 2 derece daha yüksek olmasının panik olmak için yeterli olmadığı anlamına geliyor. Ancak yapılan hesaplar eğer böyle gidecek olursak 2030 yılında, yani bundan 14 sene sonra senenin tüm aylarının geri dönülmez bir biçimde Sanayi Devrimi öncesine göre iki derece daha sıcak olacağını ortaya koyuyor. Bu noktayı engellemek içinse önümüzde 14 senemiz var.

Bu 14 sene içerisinde ise küçük değişikliklerle yetinmememiz gerekiyor. Mesela geçtiğimiz sene çoğu ekonomik nedenlerle olmak üzere, toplam küresel sera gazı salımları artmadı. Sera gazı salımlarının artmamış olmasına rağmen atmosferdeki sera gazı oranı ciddi miktarda artmaya devam etti. Bunda El-Nino diye adlandırdığımız doğa olayının az da olsa etkisi var, ancak esas problem, sera gazı salımları artmasa bile sabit bir miktarda kaldı. Bu sabit miktar bile doğanın emebileceğinden çok daha fazla olduğu için atmosferdeki sera gazı oranı artmış oldu. Buradan anlaşılacağı üzere, bizim üzerimize düşen şey toplam küresel sera gazı salımlarımızı doğanın emebileceği seviyeye ve hatta mümkünse bu seviyenin altına düşürmek. “Bunu yapsak keşke”, ya da “yaparsak iyi olur” değil! Bunu yapmak zorundayız yoksa altıncı felaket bizleri bekliyor.


Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Mayıs 2016 sayısında bulabilirsiniz.

1 Nisan 2016 Cuma

Peki Ne Yapmalı?


Bilim insanlarının iklim değişikliği konusunda yaptıkları hesap basit: Eğer dünyanın ortalama sıcaklık artışını 2 derece ile sınırlandıramayacak olursak şimdiye kadar yaşamakta olduğumuzdan çok daha farklı bir dünyada yaşıyor olacağız ve bu bizimle birlikte tüm canlıların hayatını çok zorlaştıracak. Dünyanın ısınmasını da 2 derecede durdurabilmek için atmosfere en fazla 500 milyar ton karbondioksit daha salabiliriz. Şu anda senede ortalama 31 milyar ton salıyoruz, bu salımın senede %3 arttığını düşünürsek, önümüzde 2 derecenin altında kalabilmek için sadece 13 yıl var demektir. Yani, önümüzdeki 13 yıl içerisinde karbondioksit salımlarımızı azaltmanın bir yolunu bulursak ne ala, bulamazsak önemli sıkıntılarla karşılaşacağız.

Bu durumda karşımızda iki ayrı ama birbiriyle ilgili problem var. Bir yanda karbondioksit salımlarımızı azaltma zorunluluğu, öte yanda da bunu acilen yapma zorunluluğu. Biz bu hızla yakmaya devam edecek olursak dünyadaki tüm kömür, petrol ve doğal gaz nasılsa en geç 2200 yılına kadar tükenecek ve doğa ondan sonra kendisini temizlemeye başlayacak. Ama her şeyi oluruna bırakacak olursak da dünyanın atmosferi bildiğimiz hayatı devam ettiremeyecek kadar ısınmış olacak. Yapmamız gereken çok geç olmadan harekete geçerek bildiğimiz hayatı karbondioksit salmadan sürdürülebilir kılmak.

Bunun nasıl gerçekleşebileceğini planlarken ilk bakmamız gereken kömür, petrol ve doğal gazın nerede ve nasıl kullanıldıkları olmalı. Ülkemizde kömür ve doğal gaz başta elektrik üretiminde daha sonra da ısınmada kullanılıyor. Petrolün ana kullanım alanı ise taşıma sektörü.

Çözüm üretmeye başlamadan önce bu üç ana başlığın hangisinde alternatif çözümlerin olduğunu ele almak zorundayız.

Elektrik üretiminin yaklaşık %75'lik kısmı kömür ve doğal gaz kullanılarak yapılıyor. Elektrik üretimi için gereken doğal gazın tamamı için yurt dışına bağımlıyız. Kömürün ise yarısına yakınını yurt dışından sağlıyoruz. Bu elektrik üretimi için yurt dışına bağımlılığımızın tüm üretimin yarısından fazlasını kapsadığını gösteriyor. Elektrik üretimini güneş, rüzgar, jeotermal ve nükleer kaynaklarını kullanarak da yapabiliriz. Burada güneş, rüzgar ve jeotermal kendi öz kaynaklarımızdır, nükleerde ise tamamen yurt dışına bağlıyız.

Nükleer konusu nispeten kolay olduğundan oradan başlayalım. Dünyada bir nükleer santralin anlaşma aşamasından üretim aşamasına geçmesine kadar olan süre ortalama 15 senedir. Bizim ise önümüzde çözüm üretmek için sadece 13 senemiz var. Yani Ruslarla aramızda her şey iyi olsa, adamlar en emin oldukları ve en güvenilir gördükleri standart çözümü bize sunuyor olsalar bile üretime geçmeleri 15 yıl alacak. Çözüm üretmek için bizim o kadar vaktimiz yok. “İleride sisteme faydası olur” düşüncesini kabul edebilirim, ama nükleer Türkiye'nin önümüzdeki 15 sene içerisindeki enerji problemine çözüm değildir, çünkü şu anda masadaki projeler üretime o kadar sürede başlayamaz.

Geriye güneş, rüzgar ve jeotermal kaynaklar kalıyor. Bu kaynaklar nükleer ve termik santrallere oranla çok daha küçük boyutlu projelerle hayata geçirildiklerinden çok kısa sürede elektrik sistemine enerji sağlamaya başlayabilirler. Ancak buradaki temel sorun, bu kaynakların bulundukları nokta ile elektrik sistemi arasındaki uyumsuzluktur. Güneş, rüzgar ve jeotermal kaynaklardan üretim yapacak tesisler doğal gaz veya kömür santrallerine oranla çok daha dağınık bir yapıda olduğundan üretilecek enerjiyi taşımak için altyapı yatırımlarına ihtiyaç vardır. Bu altyapı yatırımlarının sağlanmasında da yük devletin sırtına binmektedir. Buna karşılık nükleer veya termik santraller çok daha yoğun bir alanda enerji ürettiklerinden devletin üretilen enerjiyi taşımak için yapması gereken yatırım çok daha düşüktür. Bu da devletin nükleer ve termal kaynaklardan üretilecek enerjiye daha sıcak bakmasının nedenlerinden biridir. Elektrik üretiminde güneş, rüzgar ve jeotermal kaynaklara yönelmek çok hızlıdır ve gerek bireysel üreticiler, gerekse de özel sektör tarafından üretim yapılabilir, ancak burada sağlanması gereken üretilen enerjinin taşınacağı altyapıdır.

Enerji üretiminde su kaynaklarına değinmememin temel sebebi, iklim değişikliğinden kaynaklanacak kuraklıklarda bu kaynakların özellikle sulama ve içme suyu olarak kullanılmaları gerektiğinden düzenli enerji üretimine yardımcı olamamaları ihtimalidir. Ayrıca ülkemizdeki akarsular barajdan ziyade nehir tipi santral yapımına daha uygundur. Ancak burada karşımıza çıkan engel gene üretilen enerjinin şebekeye ulaştırılması için gerekli altyapının sağlanmasıdır.

Bir yandan elektrik enerjisini saklama sistemlerinin gelişmesi, diğer yandan da güneş ve rüzgardan elektrik enerjisi üretmenin önemli oranda ucuzlaması ülkemizin enerji ihtiyacının önemli bir kısmını bu kaynaklardan sağlamasının yolunu açmaktadır. Burada görev üretilen enerjiyi şebekeye ulaştıracak altyapıyı sağlamak göreviyle devlete düşmektedir. Rüzgar ve güneş enerjisi potansiyeli bizden çok daha düşük olan Almanya, onca sanayi üretimine rağmen enerjisinin önemli bir kısmını bu kaynaklardan sağlayabiliyorsa, doğru bir planlamayla bizim de aynı başarıyı göstermememiz için bir sebep yoktur.

Isıtma için kömür veya doğal gaz yerine elektrik kullanmamak için teknik bir neden görünmemektedir. Çoğu kalorifer sisteminin temelindeki sıcak su dolaşımı için suyu elektrik enerjisi kullanarak ısıtmak kömür veya doğal gaza oranla fiziksel olarak çok daha verimli bir süreçtir. Dar gelirli ailelere kömür dağıtılarak yapılan sübvansiyon elektriğin birim fiyatı üzerinden de sağlanabilir. Bu nedenle elektrik enerjisini karbondioksit salmayan yöntemlerle ürettikten sonra ısıtma için ayrıca kömür veya doğal gaz kullanmaya gerek kalmayacaktır.

Taşıma diğer iki alana kıyasla çözümü daha zor bir problem sunmaktadır. Bu problemin zorluğu kullanılan araçların neredeyse tamamının karbondioksit salmasından ve bu araçların bireysel anlamda büyük bir yatırım kalemi olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle de sera gazı salımlarımızı azaltmada çabamızın büyük kısmını enerji üretimin karbondioksit salmayan yöntemlere kaydırmamız daha doğru olacaktır. Bireysel kullanıcıların şu anda kullandıkları araçları bırakıp yeni ve karbondioksit salmayan araçlara geçmelerini beklemek çok makul değildir. Ancak toplu taşımanın gelişmesi bireysel araç kullanımının azaltılması için en önemli şartlardan biridir. Diğer yandan da elektrikli veya hibrit araçlara konulan vergilerin azaltılması veya kaldırılması, araçlarını yenileme zamanı gelen kullanıcıların karbondioksit salmayan araçlara yönelmesini kolaylaştıracaktır.

Ülkemizdeki sera gazı salımlarının azaltılması imkansız değildir, yalnız bu yönde önemli bir altyapı çalışması ve vergilendirme değişikliği yapılması kaçınılmazdır.

Tüm bu çabalara ek olarak bir de üretimde ve kullanımda enerji verimliliği konusunda gelişme sağlayacak olursak ülke olarak küresel iklim değişikliğine etkimizi en aza indirme yolunda önemli adımlar atmış oluruz. Ancak bu değişimlerin tamamının siyasi otorite tarafından hayata geçirilmesinin uygun bulunduğunu kabul etsek bile yapılması gereken değişiklikler birden çok kurumun sorumluluk alanına girdiğinden en başta devlet kurumları arasındaki koordinasyonun arttırılması gerekmektedir. Biz birlikte çalıştıktan sonra iklim değişikliği üstesinden gelemeyeceğimiz bir sorun değildir.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Nisan 2016 sayısında bulabilirsiniz.

1 Mart 2016 Salı

Kendimizi Kandırmayalım

İklim ve çevre konusunda bir yandan kendimizi kandırıyoruz, bir yandan da kandırılıyoruz. Ama esas önemlisi, bunu bilerek ve isteyerek yapıyoruz. Gerçeklerle yüzleşmek işimize gelmiyor. Gerçeklerle yüzleşecek olursak bir şey yapmadan durmak artık mümkün olamayacak. Bu nedenle de kafamızı kuma gömüp problemlerin geçeceğini umuyoruz.
Mesela küresel ısınma yokmuş gibi davranıyoruz. Şubat ayında bir gün hava sıcaklığı normallerin 12-13 derece üzerine çıktığında “oh ne güzel” diyoruz “tam bahardan kalma bir hava”. Ama içten içe biliyoruz ki aynı fark temmuz ayında görülecek olsa “cehennem sıcakları” diye başlık atacak gazeteler. Her şubatın bir temmuzu olduğunu unutuyoruz veya unutmaya çalışıyoruz.
2015 tarihte yaşadığımız en sıcak yıl oldu. 2016 da 2015'ten daha da sıcak bir yıl olacak gibi görünüyor. Son 10 sene içerisindeki her sene, bundan 50 yıl önce yaşadığımızdan daha sıcaktı. Küresel ısınma belgesellerde gördüğümüz ve sadece kutup ayılarını ilgilendiren bir konu değil. Bu değişiklik artık burada ve hepimizi ilgilendiriyor.
İklim değişikliğinin en önemli etkilerinden biri sivrisinekler gibi taşıyıcılar aracılığıyla yayılan salgın hastalıklarda görülen artışlar. Son senelerde Ebola gibi bir salgını gördükten sonra şimdi de Zika diye bir virüs çıktı ortalığa. Bu virüs bulaştığı kişilerde önemli bir soruna yol açmıyor, ancak bu virüsün bulaştığı kadınların doğumları sonucunda beyin gelişimlerini tamamlayamamış çocuklar dünyaya geliyor. Bu virüs önce Brezilya'da görülmeye başlandı, şimdi oradan dünyaya yayılmaya başladı. Bu virüsü insanlara bulaştıran da bir sivrisinek türü. Havalar ısınıp daha da nemli olmaya başlayınca bu sivrisinekler de tropik bölgelerden kutuplara doğru taşınmaya başladılar ve Zika gibi virüsleri de beraberlerinde getirdiler. Kendimizi kandırmayalım bu, karşılaştığımız salgınların ne ilki ne de en kötüsü. Gelecek bu salgınların daha da sıklaştığı bir dönem olacak.
Kişisel bazda “ama ben ne yapabilirim ki?” diyerek günlük hayatımıza devam ediyoruz. Oysa yapılabilecek o kadar çok şey var ki. Eğer istersek tüm bu iklim felaketlerini bizlere ağır zararlar vermeden durdurmak mümkün, yeter ki biz kendimizi kandırmayı bırakalım. Hepimizin yapabileceği çok şey var. En başında, şu anda içinde yaşamakta olduğumuz sistemin tek doğru sistem olduğuna inanmaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Dünya ekonomisinin büyümemesi bir felaket değil, tam tersine bir gereklilik. Sınırları ve kaynakları belirli bir gezegende yaşıyoruz ve eminim çoğumuz bu büyümenin sonsuza kadar sürmeyeceğinin farkındayız. 1972 yılında yayınlanan Limits to Growth (Büyümenin Sınırları) bize büyümenin sürdürülemeyeceğini nedenleriyle açıklamıştı. Dolayısıyla ne bizler bahaneler üretebiliriz ne de dünya liderleri “bilmiyorduk” diyebilirler. Büyümenin sınırları vardır ve biz ya o sınırlara çok yaklaştık ya da o sınırları çoktan aştık. Bu nedenle büyümeye inanmayı bırakıp sürdürülebilirlik üzerine odaklanmamız gerekiyor.
Ama nedense bizim kafamıza sokulan Kalkınma = Ekonomik Büyüme düşüncesinden kurtulamıyoruz. Kalkınma bize dışarıdan gelen bir kavram, İngilizcesi Development. Biz bunu kalkınma diye tercüme ediyoruz, sonra da kalkınmayı kafamızda ekonomik büyümeye eşitliyoruz. Aslında “Development” “Kalkınma” değil, “Gelişme”dir. Yani bizler kalkınmadan da gelişebiliriz. Gelişmenin sürdürülebilir olması için de ekonomiye yaptığımız yatırım kadar hatta belki bu yatırımın daha da fazlasını insana ve doğaya yapmalıyız. Ne zaman insana ve doğaya verdiğimiz önem ekonomiye verdiğimiz önemin önüne geçerse o zaman sürdürülebilir gelişme yoluna girebiliriz.
Şimdi sizi duyar gibiyim. Bana klasik modelden habersiz olduğumu söylüyorsunuz, insanların cebinde daha fazla para ve daha fazla maddi imkan olduğunda daha kalkınmış olacaklarını ve bu imkanları kullanarak daha da gelişebileceklerini anlatacaksınız. Peki o zaman size şunu sorayım, çocukken mahallede bir tek çocuğun topu olurdu, çoğumuz boş arsalarda top peşinde koşardık, kızlar da seksek veya lastik oynardı, ip atlardı. Milli gelirimiz bugünkünün çok altındaydı, istediğimiz an bir alışveriş merkezine gidip oyuncak alamazdık, para olsa bile oyuncak yoktu. Ama o zamanki çocuklar mı daha mutluydu şu anda çok daha yüksek bir ekonomik kalkınma seviyesine sahip ve istediklerini satın alabilen çocuklar mı? Bu soruya cevap verirken kendinizi kandırmayın yeter.
Sonra devletler diyor ki “büyümek için enerjiye ihtiyacımız var, enerji üretmek için de karbondioksit salmak gerekiyor”. Kanmayın! Büyümek için enerjiye ihtiyaç yok. Sadece büyümenizi eski ve kimsenin istemediği sektörler üzerine kuracak olursanız enerjiye ihtiyaç duyarsınız.
Ülkelerin bir dolarlık bir GSMH üretmek için kaç kilogram karbondioksit saldıklarına ve bunun zaman içerisinde nasıl değişmekte olduğuna baktığınızda, Meksika, Brezilya, Arjantin gibi bizim yapımıza benzer ülkelerin GSMH'larını yükseltirken karbondioksit salımlarını arttırdıklarını, ABD ve Hollanda gibi gelişmiş ülkelerin bir yandan sera gazı salımlarını azaltırken diğer yandan gelirlerini arttırabildiklerini görürsünüz. “Ama onlar gelişmiş ülkeler” derseniz, Uruguay da ABD ve Hollanda'nın yaptığını becerebiliyor. Önemli olan doğru planlama ile ilerleyebilmek, “öyle büyümek imkansız” diyenlerin sizi kandırmasına izin vermeyin. Yapılabilir, yapanlar var.


Temiz enerji kaynaklarına dayanarak büyüyeceğiz, bunun da başında temiz kömür geliyor” diyenlere de kanmayın. Temiz kömür yoktur. Temiz doğal gaz da yoktur, temiz LPG de yoktur, temiz dizel de yoktur. Atmosfere karbondioksit salıyorsanız temiz değilsiniz, olsa olsa daha kirli yakıtlara göre daha temizsiniz, ama bu temiz olduğunuzu göstermez. Gerçekten temiz olan sadece rüzgar, güneş ve jeotermal enerjidir. Ne kömür, ne petrol, ne doğal gaz, ne de nükleer temiz değildir. Lütfen kanmayın.
“O zaman biyokütleden benzin üretiriz” diyenlere de kanmayın. Biyokütle dediğiniz şey çoğunlukla tarlada yetiştirdiğiniz mısırdır ve onu yetiştirmek için çok fazla sulama yapmak zorundasınız. Ayrıca benzin veya dizel üretmek için kullandığınız her dekar tarım alanı besin üretmek için kullanamayacağınız tarım alanı demektir. Dünyada giderek artan bir açlık varken tarlalarda benzin üretmenin iyi bir fikir olduğuna kanmayın lütfen.
Aslında tüm bu problemlerden nasıl kurtulabileceğimizi siz de biliyorsunuz. Daha az tüketeceğiz ve lüksümüzden vazgeçeceğiz. Bu kadar basit. Bunun hesaplarını yapan bilim insanları diyorlar ki: “Eğer Dünyadaki tüm insanlar 1970 yılında Almanya'da yaşayan bir ailenin tükettiği kadar tüketecek olsalar bu dünyanın kaynakları sürdürülebilir bir şekilde hepimize yeter.” Düşünecek olursanız bu çok da kötü bir hayat değil. Size daha fazlasının gerekli olduğunu söyleyenlere kanmayın yeter.   

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Mart 2016 sayısında bulabilirsiniz.

1 Şubat 2016 Pazartesi

Çevre ve Enerji Politikamız

2015 yılını Paris'teki iklim anlaşması ile kapattık. Bu anlaşma özellikle enerji üretimi açısından tüm dünya ülkelerine önümüzdeki 15 sene için önemli bir yol haritası verdi. Peki ülkemiz bu verilen mesajlardan ne kadarını aldı ve içselleştirdi?
İklim değişikliğini, dünyayı ciddi bir biçimde etkilemeyecek bir seviyede durdurmanın ve öyle kalmasını sağlamanın bir tek yolu var: Üretim ve tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmek. Bizler sürdürülebilir olmayan hayat tarzları sürdüğümüz müddetçe iklim değişikliği ve diğer çevre sorunları her geçen gün artarak gezegenimizin ve insanlığın başına bela olmaya devam edecektir. Bu Paris'e gelirken tüm tarafların bildiği ve içselleştirediği bir kavramdı. Paris'te varılan anlaşmanın esası da sistemin yapısına dokunmadan kozmetik değişiklikler yapmaktan öteye geçmiyordu.
Bir sene önce Lima'da kabul edilen Niyet Beyanı diye adlandırılan ülke taahhütleri her ülkenin iklim değişikliğini engellemek üzere neler yapmak istediğini kendilerinin belirlemesine imkan tanıyordu. Bunun anlamı, şu andaki küresel üretim ve tüketim sistemi içerisinde neyi nasıl yapacağına herkes başkalarının baskısı olmadan karar veriy olmasıydı. Herkesin belirlediği bu katkıların toplamının da küresel ısınmayı 2 derece ile sınırlaması gerekiyordu. Paris'te sonuç olarak bu Niyet Beyanları kabul edildi ve bu beyanlar üzerinden dünyayı 2020-2030 aralığında bağlayan bir anlaşma için fikir birliğine varıldı. Bu noktadan sonra önümüzde üç adım daha var. Bu anlaşma resmi yetkililer tarafından imzalanacak ve gerekli durumlarda meclislerden geçecek. 2016 Aralık ayında Fas'ta yapılacak olan toplantıda da detaylar yerine konulacak ve tüm bu işleri yapabilmek için gerekli olan finansmanın nereden bulunacağı belirlenecek.
Tüm bu kararlar alınırken karşımızdaki önemli problemler şunlardı:

  • Her ne kadar Niyet Beyanlarının getirisinin bizi 2 derecenin altında tutması bekleniyorsa da bilim tüm Niyet Beyanlarını topladığımızda ve tüm bu beyanların gerçekleştirildiğini kabul ettiğimizde bile ısınmanın en az 2.7 derece olacağını söylüyor. Yani koyduğumuz hedefler bizi varmak istediğimiz yere götürmekten uzak.
  • Koyulan hedeflerin gerçekleşmesi Karbon Tutma ve Saklama adını verdiğimiz, “biz fosil yakıtları bildiğimiz gibi tüketmeye devam edelim, ama bunu atmosfere karışmadan yakalamanın bir yolunu bulup saklarız nasıl olsa” teknolojisine dayanıyor. Bu teknolojinin endüstriyel boyutta çalışan bir örneği daha yok. Yani olmayan teknolojilere dayanarak yapılan hesap bile dünyayı en az 2.7 derece ısıtıyor.
  • Eninde sonunda bunlar adı üzerinde niyet beyanları. Gerçekleşemeyecek olurlarsa, “çalıştık ama olmadı” denilecek.


Bu durumda ülkemizin tutumu diğer tüm ülkelerden farklıydı. Bizim yorumumuz, “biz gelişmekte olan bir ülkeyiz ve Niyet Beyanında verdiğimiz sözleri tutabilmek için finansal desteğe ihtiyacımız var” şeklinde özetlenebilir. Ancak bu görüş kesin bir biçimde kabul görmedi ve Türkiye iklim ve çevre alanında da “Yalnız Adam” olarak kaldı. Bunun nedenlerini ve çözümlerini şöyle özetleyebiliriz:

  • Ülkemiz verdiği Niyet Beyanı'nı %7 ekonomik büyümeye dayandırdı. Koyulan hedef ise 2030 yılında hiçbir şey yapmasak yapacağımız sera gazı salımından %21 azaltım sağlamaya çalışmak. Ancak, Dünya Bankası'nın geçmiş yılların performansı ve verilere dayanarak ülkemiz için öngördüğü büyüme sadece %3.5. Yani bazı yıllar arzuladığımız gibi %7 büyüyebiliriz, ama yolda mutlaka ekonomik krizler olacaktır ve bu bizi hedeflenen %7'den çok daha düşük bir büyüme rakamına getirecektir. Bu arada devletimizin bu niyet beyanı hariç ortalama resmi büyüme beklentisinin %5-5.5 bandında olduğunu da belirtmek gerekir. Gerek Dünya Bankası'nın büyüme rakamlarını gerekse de Kalkınma Bakanlığı'nın büyüme rakamlarını tutturacak olursak niyet beyanında belirtilen %21'lik azaltımı hiçbir şey yapmadan tutturacağımız ortadadır.
  • Eğer bu hesabı ben yapabiliyorsam aynı hesabı diğer ülkelerin uzmanlarının da yapıyor olması hiç de zor bir şey değildir. Yani bu koyulan hedeflerin aslında normalde tutturulması gereken hedefler olduğu ve hiçbir şey yapmasak bile tutturulabileceği açıktır. Dolayısıyla “işte bunlar hedeflerimiz, elimizden geleni yapacağız” diyecek olsak diğer ülkelerin hafif eleştirileri ile karşılaşabilirdik, ancak ülkemiz niyetini ilk defa beyan ettiğinden dolayı gene de kabul edilebilir bir durumda olurduk.
  • Ancak biz burada durmadık ve diğer devletlerden “hiçbir şey yapmamak için” finansal kaynak istedik. Bu diğer ülkeler açısından bakıldığında dilimizdeki karşılığıyla nazikçe “saf yerine koymaktan” başka bir şey değildir.
  • Yalnız biz bununla da kalmadık ve diğer ülkelere “eğer finansman sağlamazsanız bu anlaşmayı meclisimizden geçirmemiz zor olacaktır” şeklinde bir de tehdit savurduk. Bizler kadar dünyadaki diğer ülkeler de meclisimizden kararların nasıl geçtiğinin bilincindeler. Ülkemizde ABD gibi diğer bazı ülkelerde olduğu gibi yasama ve yürütme iki farklı politik görüşün kontrolü altında değildir. Yürütmeye gerekli olan her türlü kanun ve yönetmelik büyük bir hızla yasama tarafından kabul edilmektedir. Diğer ülkelerden finansman isteğimizi yasamaya dayandırmamızın bu nedenle bir temeli bulunmamaktadır.
  • Eğer en baştan Niyet Beyanımızı %7 değil %5 büyüme hedeflerine göre belirleyip sonra da %21 azaltım için finansal kaynak istemiş olsaydık iki alanda başarılı olma şansımız artardı. Öncelikle, Türkiye ilk defa gerçekçi ve anlamlı bir taahhütte bulunacağından çevresel konularda öne çıkmış olurdu. Sonra, %21 indirim yapabilmek için önemli altyapı yatırımlarına girişmek gerektiğinden istediğimiz finansal kaynağın da destek bulması nispeten daha kolay olurdu. Ne yazık ki bizim verdiğimiz beyan açıkça bir şey yapmayacağımız yönündeydi. Sonrasında da toplantıda finansal kaynak istemiş olduğumuzdan Paris Anlaşması'nın kaybedenlerinden biri olduk.


Ancak güzel olan şu ki ülkemiz ve dünya için hiçbir şey bitmiş değil. Paris Anlaşması ülkelerin düzenli olarak Niyet Beyanları'nı 2 derece hedefine uygun olarak güncellemeleri gerektiğini de içinde barındırıyor. Yani yanlıştan hızlıca dönerek daha gerçekçi bir sera gazı salımı hedefi belirlememiz ve bu yönde çalışmaya başlamamız her zaman mümkün. Ama küresel fosil yakıt fiyatlarının böylesine düştüğü bir zamanda siyasi iradeyi fosil yakıtlardan vazgeçip yenilenebilir enerji kaynaklarına yöneltebilmek de bugünkü siyasi ve ekonomik ortamda çok mümkün görünmüyor. Gene de gerek Rusya gerekse de İran ile yaşanan sorunlar bizlere enerji güvenliği alanında ciddi mesajlar vermiştir diye umalım. Çünkü sürdürülebilir bir gelecek için ülkemizin enerji güvenliği kendi öz kaynaklarımıza bağlı olmak zorundadır ve bu öz kaynaklar kirli linyit değil rüzgar ve güneş enerjisidir. 

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Şubat 2016 sayısında bulabilirsiniz.

1 Ocak 2016 Cuma

Önümüzdeki Yol

2015 yılında çevreye saygılı insani gelişme bağlamında önümüzdeki 15 senede yapılacakları belirleyen çok önemli kararların alındığı toplantılar yapıldı. Bu toplantılar sonunda insanlığın önündeki yollardan sürdürülebilir ve doğaya saygılı olan yolu seçtiğini gördük. Seçilen bu yolu takip etmenin çok güç olacağı kesin ama ne derece başarılı olacağımızı önümüzdeki senelerde yakından takip edeceğiz.

2015 yılının Aralık ayında Paris'te Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UN Framework Convention on Climate Change – UNFCCC) Taraflar Konferansı'nın (Conference of the Parties – CoP) yirmi birincisi yapıldı. Beklendiği gibi bu konferansın sonunda dünya ülkeleri arasında bir iklim değişikliği anlaşması imzalandı. 

Daha önce Kopenhag'daki on beşinci Taraflar Konferansı'nda devletler önemli bir karar alarak küresel ısınmanın bilim insanlarının koyduğu limit olan iki derece ile sınırlanması konusunda fikir birliğine varmışlardı. Paris'teki toplantıda da iki derece ısınma limiti üzerinde tartışmaların geçmesi beklenirken küresel ısınmadan en fazla zarar görecek olan küçük ada ülkelerinin çabasıyla bir buçuk derece limiti anlaşmaya girmeyi başardı.

Paris'te varılan anlaşmaya göre tüm devletler küresel ısınmanın bir buçuk derece ile sınırlandırılması için ellerinden geleni yapmaya çalışacaklar, ama başaramazlarsa en azından iki dereceyi aşmamasına çalışacaklar.

Bu kadar kısaca anlatılabilecek bir metni hazırlamak için dünyadaki çoğu ülkenin temsilcileri iki hafta boyunca aralıksız çalıştılar ve sonunda sokaktaki insanın anlamaya uğraşmayacağı bir metin çıktı ortaya. Dünyadaki çoğu ülke gibi bizi de 2030 yılına kadar bağlayacağından bu anlaşmanın ana noktalarını anlamamızda fayda var:

- Paris Anlaşması devletlerin 2020-2030 yılları arasında iklim değişikliği konusunda yapmayı istedikleri değişiklikleri karara bağladı.
- Buna göre her ülke küresel ısınmanın iki derece ile sınırlandırılması için yapmayı düşündükleri değişiklikleri kendileri açıkladılar ve bu değişiklikleri yapmak için çalışacaklarını kabul ettiler.
- Ayrıca bu niyet beyanlarının bizleri hedefe götürüp götürmediğini denetlemek için de her beş yılda bir ortaya konan niyet beyanlarının gözden geçirilip gerekli iyileştirmelerin yapılmasına karar verdiler. Buna göre ilk gözden geçirme 2020 yılında yapılacak.
- Ülkemiz her ne kadar ekonomik açıdan gelişmiş ülkeler örgütü olan OECD üyesi olsa da toplantı boyunca diğer dünya ülkelerini aslında o kadar da gelişmiş olmadığına ve fosil yakıt bazlı bir ekonomiden yenilenebilir kaynaklara dayanan bir ekonomiye geçmek için yardıma ihtiyacı olduğuna inandırmaya çalıştı. Bu çabamız ancak “tamam bizim kadar gelişmiş değilsiniz ve gelişmekte olan ülkelere yardım yapma yükümlülüğünüz yok, ancak gelişmiş ülkelerden de maddi kaynak isteyecek kadar az gelişmiş değilsiniz” seviyesinde destek buldu.

Karşımızdaki böyle bakıldığında aslında fena görünmeyen bir anlaşma metni. Ama detaylarına girdiğimizde karşımıza önemli problemler çıkıyor:

- Anlaşma üzerindeki en önemli tartışma bir tek kelime için yapıldı. İngilizce olarak “shall – olacak” yerine “should – olmalı” kullanılması. Yani, sonunda anlaşmada “iklim değişikliğini iki derece ile sınırlamak için çalışılacak” yerine “iklim değişikliğini iki derece ile sınırlamak için çalışılmalı” denildi. Bu da anlaşmanın tamamını bağlayıcı bir metin olmaktan çıkartıp bir temenniler dizisi haline soktu. Bir yandan “2 derece ile sınırlandıracağız” değil “2 derece ile sınırlandırmaya çalışacağız” şeklinde yumuşak bir ifade kullanılıyor, sonra da bu ifade “çalışacağız” değil “çalışmalıyız” haline indirgeniyor. Tüm bunların arkasındaki ana neden ABD Meclisi'nin bağlayıcı bir metni onaylamayacağını önceden belirtmiş olmasıydı. Sırf ABD'yi bu anlaşma içerisinde tutabilmek için anlaşma sulandırılarak bir temenni seviyesine indirildi.
- Her ne kadar anlaşmada “küresel ısınma 1.5 derecelik artışla sınırlandırılmaya çalışılmalıdır” denilse de ülkeler niyet beyanlarını geçen yıl Lima'da yapılan Taraflar Konferansı'nda alınan kararlara göre 2 derecelik bir artış için vermişlerdi. “Yarım dereceden ne olur canım” diye düşünenlere farkı şu şekilde anlatabiliriz: 1.5 derecelik hedefi tutturabilmek için fosil yakıtları kullanmayı bugün bırakmamız gerekiyor, 2 derecelik hedef ise 2050 yılına kadar kademeli olarak bıraksak da başarılı olabileceğiz anlamına geliyor. Arada dünya ekonomisi açısından 35 senelik bir fark var.
- Ayrıca ülkelerin niyet beyanlarını topladığımızda da elde ettiğimiz sonuç 2 derecelik hedefi tutturmaktan çok uzak olduğumuzu ve herkes tüm beyanlarını yerine getirecek olsa bile artışın yaklaşık olarak 3 dereceyi bulacağını gösteriyor. Yani ülkelere “siz ne yapmak isterseniz söyleyin” dediğimizde verilen beyanlar bizi hedefe ulaştırmaktan ciddi şekilde uzak.
- Ülkemiz verdiği niyet beyanını %7 ekonomik büyümeye dayandırdı. Koyulan hedef ise 2030 yılında hiçbir şey yapmasak yapacağımız sera gazı salımından %21 azaltım sağlamaya çalışmak. Bu %21'lik azaltım için de dış yardıma ihtiyaç duyduğumuzu her vesile ile dile getirdik. Ancak, Dünya Bankası'nın geçmiş yılların performansı ve verilere dayanarak ülkemiz için öngördüğü büyüme sadece %3.5. Yani bazı yıllar arzuladığımız gibi %7 büyüyebiliriz, ama yolda mutlaka ekonomik krizler olacaktır ve bu bizi hedeflenen %7'den çok daha düşük bir büyüme rakamına getirecektir. Bu arada devletimizin bu niyet beyanı hariç ortalama resmi büyüme beklentisinin %5-5.5 bandında olduğunu da belirtmek gerekir. Gerek Dünya Bankası'nın büyüme rakamlarını gerekse de Kalkınma Bakanlığı'nın büyüme rakamlarını tutturacak olursak niyet beyanında belirtilen %21'lik azaltımı hiçbir şey yapmadan tutturacağımız ortadadır.
- Diğer ülkelerin durumu bizim kadar kötü olmasa da pek çok ülkenin benzer davranmış olduğunu düşünecek olursak varılan anlaşmanın ne derece zayıf bir anlaşma olduğu ortadadır.
Peki, elimizdeki bu zayıf anlaşmaya neden sevinmeliyiz?
- Öncelikle, artık elimizde bir anlaşma var. Bu anlaşmanın üzerinde de tüm dünya devletlerinin iklim değişikliğini 2 derece ile sınırlamak için çalışacaklarına dair imzaları var. Daha önce ortada böyle bir anlaşma olmadığından üzerinde tartışılacak veya geliştirme istenecek bir temel yoktu.
- Bu anlaşmaya uyulduğunu göstermek için artık daha sağlıklı veri toplanması gerekiyor. Daha sağlıklı veri toplanması hatalarımızın nerede olduğunu ve nereleri düzeltebileceğimizi görmenin ilk ve en önemli adımıdır.
- Bu anlaşma her beş yılda bir gözden geçirilerek yeniden düzenlenecek. Ülkemiz de beş yıl içerisinde çok daha ciddi bir niyet beyanında bulunmak zorunda kalacak.
- Beklenmedik bir şekilde iki yerine bir buçuk derecelik bir artış kavramı dünya politikasına girmiş oldu. Küresel ısınmanın bugün bir dereceye ulaşmış olması tehdidin ne derece yakın olduğunu görmemize de fayda sağladı.
- Artık bundan sonra aklı başında hiçbir politikacı “iklim değişikliği yoktur” diyemez, olsa olsa “iklim değişikliği bizim suçumuz değil” diyebilir. Bu da doğru politikalar üretebilmek için ilk adımdır.

Dünya liderleri üstlerine düşen görevi yerine getirerek bu anlaşmaya vardılar. Artık bizlere düşen bu anlaşmanın şartlarının yerine getirilmesi için gerekli takibi yapmaktır. Çünkü her ne kadar niyet beyanları bizi üç derece artışa doğru götürüyor olsa da eğer bu niyet beyanlarına uyulmayacak olursa artış üç dereceden çok daha fazla olacaktır. Yazılmamış olsa da bu anlaşmada kabul edilen en önemli gerçeklik budur.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Ocak 2016 sayısında bulabilirsiniz.

14 Aralık 2015 Pazartesi

Yeni İklim Değişikliği Düzeni

Dünya tarihinde ilk defa 150 ülkenin liderleri bir anlaşmayı görüşmek üzere bir araya geldiler. Bu kadar çok lideri Paris’e getiren konu iklim değişikliği ve bu günümüzde insanlığın karşılaştığı en önemli problem. Bu problemin temelinde insanlar var ve çözümü de insanların yaratması gerekiyor.
1776 yılında James Watt ilk buhar makinasını icat ettiğinden bu yana insanlar yeraltından kömür, petrol ve doğal gaz çıkartarak bunu makinalarda yakıt olarak kullanıyorlar. Bu yakıt kaynağı çok ucuz gibi göründüğünden neredeyse limitsizce kullanılıyor. Bu kaynağın başlangıçta görülmeyen ancak son otuz senedir ortaya çıkmaya başlayan bir zararı var: Kömür, petrol ve doğal gaz (yani fosil yakıtları) yandığı zaman atmosfere karbondioksit salıyor. Karbondioksit ise dünyanın uzayla olan ısı alışverişini bozarak atmosferin ve dünyanın yüzeyinin ısınmasına yol açıyor. Bu nedenle karbondiokside sera gazı diyoruz.
Bilim insanları fosil yakıtların endüstride kullanılmasından bu yana geçen 250 senede dünyanın ortalama yüzey sıcaklığının 1 oC arttığını ölçerek ortaya koyuyorlar. Bu çoğumuza fazla görünmeyebilir ama unutmamamız gereken bugünkü ılıman iklimimizle yaşadığımız yerlerde mamutların gezindiği buzul çağı arasında ortalama sıcaklık farkının sadece 5 oC olduğudur. Eğer endüstrimiz şu anda olduğu gibi fosil yakıtları kullanıp sera gazı salmaya devam edecek olursa torunlarımızın yaşayacağı dönemde sıcaklığın 5 oC daha yüksek olması şaşırtıcı olmayacak. Bugünden 5 oC daha düşük ortalama sıcaklıkların buzul çağı gibi bir döneme işaret ettiğini düşünecek olursak 5 oC daha yüksek ortalama sıcaklıkların ne kadar kötü bir cehennemi getireceğini hepimiz kolaylıkla hayal edebiliriz.
İşte 150 ülkenin liderleri Paris’te böyle bir geleceği engellemesi umulan bir anlaşmayı görüşmek için toplandılar. Bu geleceği engellemenin kesin yolu atmosferdeki sera gazlarını yok edip 250 sene öncesine dönmek. Ancak bu gerçekte mümkün olamayacağı için kendimize daha gerçekçi limitler koymamız gerekiyor. 1992 yılında Rio de Janerio’da toplanan dünya liderleri ilk olarak sera gazlarının yol açtığı küresel ısınmanın insanlığın geleceğini tehlikeye atmaması konusunda anlaşmaya vardılar. Bu amaca yönelik olarak da her senenin sonunda küresel ısınma konusunda yapılacakları gözden geçirmek için uluslararası bir toplantı yapılmasına karar verdiler. Bu yıl Paris’te bu toplantıların 21.si yapılıyor. 2009’da Kopenhag’da yapılan toplantı sonunda küresel ısınmanın 2 oC ile sınırlanması prensip kararı alınmıştı. Bu yıl da bu yolda 2030 yılına kadar yapılması gerekenler ele alınıyor.
250 yıldır dünya ekonomisi fosil yakıtlara dayanarak büyüdüğünden hemen bugün bu yakıtlardan vazgeçilebilmesi mümkün görünmüyor. Bu nedenle de dünya ülkeleri küresel ısınma ile mücadele için ellerinden geleni yapmakta hevessiz görünüyorlar. Geçen yıl Lima’da yapılan toplantıda 2 oC hedefine ulaşabilmek için ülkelerin yapmayı kabul ettiklerini 2015 yılı içerisinde açıklamaları istenmişti. Açıklanacak belgelere niyet edilen ulusal olarak belirlenmiş katkılar (Intended Nationally Determined Contribution – INDC), kısaca niyet beyanları diyoruz.
Ükemiz de dahil olmak üzere neredeyse tüm dünya ülkeleri Paris toplantısı öncesinde Niyet Beyanları’nı açıkladılar. Paris toplantısında konuşulan ve üzerinde anlaşılması gereken iki ana başlık bulunmaktadır. Bunlar her ülkenin bu beyanlara nasıl uyacağı ve geliştireceği ile bu beyanları yerine getirmek için gerekli olan finansman kaynağının nasıl sağlanacağıdır.
Üzerinde karara varılan temel konu ülkelerin niyet beyanlarını topladığımız zaman bizi 2 oC’lik bir ısınmadan koruyamayacağıdır. Bu nedenle ülkelerin bugünle 2030 arasında periyodik olarak toplanarak 2 oC’lik hedefe ulaşmak için niyet beyanlarını gözden geçirmeleri ve düzeltmeleri gerekmektedir. Bu gözden geçirme süreleri beş yıl olacaktır. Yani devletlerin 2015 yılında vermiş oldukları niyet beyanlarını 2020 yılında gözden geçirerek daha da sıkılaştırmaları ve 2030 yılında dünyayı 2 oC’lik bir sıcaklık artışından koruyacak sera gazı azaltımı yoluna girilmiş olması gerekmektedir.
Bu azaltımların yerine getirilmesi içinse maddi kaynağın gelişmiş ülkeler tarafından sağlanması zorunludur. Ancak böylesi büyük bir kaynağın sağlanması meclislerin onayını gerektirdiğinden özellikle Amerikan Meclisi’nden bu anlaşmanın geçmesi zor görünmektedir. Bu nedenle de finansmanın maddi kaynak şeklinde değil teknoloji transferi olarak sağlanması daha olası görünmektedir.
Paris’te yapılacak olan anlaşma 2020-2030 yılları arası dönemi kapsayacağından bu noktadan sonra tek tek ülkeler tarafından onaylanması gerekecektir. Bu onay süreci yukarıda belirttiğim iki sorunun ne derece çözüme kavuşacağı konusunda yol gösterici olacaktır. Yani her ne kadar Paris’te bir anlaşma imzalanacak olsa da bu anlaşmanın şartlarının kesinleşmesi uzun sürecektir.
Ülkemiz açısından bakıldığında verilen niyet beyanının son derece zayıf kaldığı görülmektedir. Öncelikle ülkemiz 2030 yılına kadar kesinlikle gerçekçi olmayan bir biçimde %7 büyüyeceğini öngörerek bir enerji ihtiyacı belirlemiş ve sonra da bu enerji ihtiyacını özellikle en kirli fosil yakıt olan kömürle gidereceğini gidereceğini kabul etmiştir. Ülkemizin son senelerde %3.5-4.0 aralığında büyüdüğünü hatırlayacak olursak öncelikle büyüme beklentilerinin ne derece gerçeklikten uzak olduğu anlaşılabilir. Öte yandan tüm dünya yenilenebilir enerji kaynakları olan rüzgar ve güneşten faydalanma yolunda ilerlerken düşük verimli linyit kömüründen enerji üreterek büyümek de benzer şekilde gerçekçi değildir. Bu iki ana noktada ülkemizin en kötü ihtimalde olabilecekten de daha kötü bir senaryo yarattığını kabul edebiliriz. Niyet beyanında ise bu kötünün de kötüsü olan senaryodan %21 azaltım yapmayı hedeflediğimiz açıklanmaktadır. Bunun da anlamı şudur: Eğer son 15 yıldır ilerlediğimiz yolda 15 sene daha ilerleyecek olursak hiçbir şey yapmamıza gerek kalmadan sera gazı azaltım hedeflerimizi tutturmuş olacağız.
Yalnız devletimiz buna ek olarak niyet beyanında belirttiği hedefleri tutturmak için gelişmiş ülkelerden maddi yardım istemektedir. Gerek hedeflerin çok düşük olması gerekse de bu düşük hedeflere ulaşmak için bile maddi destek aranması bizi iklim değişikliği konusunda dünyada en kötü ülkelerden biri haline getirmiştir.
Yine de önümüzdeki yıllar bize yeni bir dünya düzeni getirecektir. Tüm dünya ülkeleri verdikleri sözlerin tümünü yerine getirseler bile bu yüzyılın sonuna kadar dünyamız 2.7 oC daha ısınacaktır. Bu nedenle yakın gelecekte hepimize önemli görevler düşmektedir. Devletlerin Paris’te masadan bir anlaşma ile kalkmaları son derece önemlidir. Bu anlaşma kabul edildiğinde ülkeler artık fosil yakıtların kötü olduğunu ve bunlara dayalı ekonomik büyümenin de sonuna gelindiğini kabul etmiş olacaklardır. Bunun ülkeler açısından anlamı artık yeni bölgelerde petrol bulmak için kuyular veya kömür bulmak için madenler açılmasının kurallara aykırı olmasıdır. Yani eskiden aktivistler ülke kanunlarına karşı savaşırken artık uluslararası anlaşmaları arkalarına alarak hareket edebileceklerdir.
Sadece aktivistlerin değil hepimizin üzerine düşen görev gelecek yıllarda öncelikle bu anlaşma şartlarının yerine getirilmesine önem vermek ve bizi devletlere her an dünyayı 2 oC’nin altında tutmanın onların ve bizlerin sorumluluğu olduğunu hatırlatmaktır.
Başta söz ettiğimiz noktaya geri dönecek olursak, aslında hedef 2 oC’lik bir artış değil hiç artış olmamasıdır. 2 oC’lik artış bile bizleri ciddi tehlikelerle karşı karşıya bırakacaktır. Ülkemiz küresel ısınmadan en fazla etkilenecek yerlerden biridir ve bunun bilinciyle belki de sera gazlarını azaltmaya verdiğimizden fazla önemi yakın gelecekte küresel ısınma
ile birlikte karşımıza çıkacak sorunları gidermek için önlemler almaya da vermeliyiz. Ortalama sıcaklık artışı ne kadar fazla olacak olursa başımıza gelecek problemlerin boyutu da o denli büyüyecektir. Dolayısıyla bir yandan problemin oluşmasını engelleyecek önlemler almak, diğer yandan da eğer problem oluşacak olursa etkilerinden korunmak için çabalamak gereklidir. Bu iki çabanın da birlikte yürümesi gerekmektedir. Ama iyi haber, problemin oluşmasını engelleyecek, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek gibi önlemler, bizleri aynı zamanda ileride oluşabilecek iklim felaketlerinden korumaya da yardımcı olacaktır. Yani bizler çabaladığımız müddetçe iklim değişikliği üstesinden gelemeyeceğimiz bir problem değildir.

Yazının orijinaline Sustineo web sitesinden ulaşabilirsiniz.