12 Temmuz 2026 Pazar

Okyanusa Karbon Gömmek: mCDR Gerçekten Bir Çözüm mü, Yoksa Yeni Bir Umut Tacirliği mi?

Son birkaç yıldır iklim tartışmalarının kıyısında dolaşan, ama giderek merkeze doğru kayan bir kavram var: deniz kaynaklı karbon dioksit uzaklaştırma, İngilizce kısaltmasıyla mCDR (marine Carbon Dioxide Removal). Yatırımlar hızla büyüyor; bundan birkaç yıl önce yılda birkaç bin adet satılan "deniz karbon kredisi" geçtiğimiz yıl 340 binin üzerine çıktı. Microsoft gibi büyük şirketler, henüz sonuçları belli olmayan denemeler için yüz binlerce kredi ön siparişi veriyor. Kulağa çekici geliyor: Okyanus zaten atmosferden karbon çekiyor; bu süreci biraz "hızlandırırsak" ne kaybederiz?

Cevap, sandığımızdan çok daha karmaşık. Bu yazıda üç kaynağa dayanıyorum: Ocean & Climate Platform'un Haziran 2026'da yayımladığı politika özeti ("Navigating Hopes and Threats"), bunun temelini oluşturan ve otuza yakın bilim insanının imzasını taşıyan npj Ocean Sustainability makalesi ("Three Challenges to Marine Carbon Dioxide Removal"), ve konuyu kamuoyuna açan Stockholm Resilience Centre'ın haberi. Amacım alarmizm değil; verinin gösterdiği gerçekçi tabloyu paylaşmak.

1. mCDR nedir, ne değildir?

mCDR, okyanusun zaten sürdürdüğü atmosferden karbon emme sürecini yapay olarak güçlendirmeyi hedefleyen bir grup teknik çalışmanın ortak adı. Üç ana yaklaşım var:

  • Biyolojik yaklaşımlar: Fotosentezi kullanır. Demir gübrelemesi ya da yapay derin su yükseltmesiyle fitoplanktonların hızlı üremelerini tetiklemek, deniz yosunu (makroalg) yetiştirip biyokütleyi derin sularda dibe çöktürmek bu gruba girer.
  • Kimyasal yaklaşımlar: Deniz suyunun kimyasını doğrudan değiştirir. Ezilmiş olivin ya da kireç gibi alkali maddeler ekleyerek suyun pH'ı yükseltmek (okyanus alkalinite artırımı) ve bu şekilde okyanusun daha fazla CO2 emmesini sağlamak ya da mühendislik sistemleriyle deniz suyundan doğrudan CO2 çekmek (doğrudan okyanus karbon yakalama) buraya girer.
  • Fiziksel yaklaşımlar: CO2 açısından zengin yüzey suyunu yapay olarak derinlere pompalayarak (yapay dip akıntısı oluşturma) okyanusun kendi "biyolojik pompasını" taklit etmeye çalışır.

Burada bir ayrım kritik: Mavi karbon — yani mangrov, tuzlu bataklık ve deniz çayırlarının korunması/restorasyonu — bu üç yaklaşımdan farklı bir yerde duruyor. Teknolojik olarak olgun, nispeten güvenli ve ekosistemlere ek fayda sağlıyor. Ama potansiyeli sınırlı: yılda en fazla 0,1-1 Gt CO2, yani mevcut küresel emisyonların yaklaşık yüzde 1'i kadar emilebiliyor. Diğer tüm teknikler ise hâlâ deneysel aşamada, kanıtlanmamış ve büyük ölçekte uygulanması hâlinde geniş okyanus alanlarını etkileme potansiyeli taşıyor. Bu yazının odağı da mavi karbon dışında kalan grup.

2. Ölçüm sorunu: "İşe yaradığını nasıl bileceğiz?"

Burası mCDR tartışmasının belki de en az konuşulan ama en kritik noktası. Bir tekniğin gerçekten karbon yuttuğunu, bunu uzun süre tuttuğunu ve bu etkinin başka bir yerde telafi edilmediğini (additionality) kanıtlamak için sağlam bir İzleme, Raporlama ve Doğrulama (MRV) sistemi gerekir. Karada, ormanlık alandan CO2 emiliminde bu nispeten daha kolay. Denizde ise iki temel engel var:

Birincisi, sinyal-gürültü sorunu. Okyanus zaten doğal olarak yılda 10 Gt'un üzerinde CO2 emiyor. Bir mCDR projesinin kattığı ek miktarı, bu devasa doğal döngünün içinden ayırt etmek, bölgesel doğal değişkenliğin büyüklüğü yüzünden çoğu zaman pratikte imkânsıza yakın. Karbon döngüsündeki mevcut belirsizlik payı, yani seneden seneye ya da mevsimden mevsime değişiklik, çoğu mCDR tekniğinin iddia ettiği etkiden daha büyük olabiliyor.

İkincisi, kalıcılık belirsizliği. "Yüzyıllarca, hatta binyıllarca depolanacak" iddiaları sıkça dile getiriliyor, ama bazı bağımsız değerlendirmelere göre gerçekçi depolama süresi 50 yıl kadar kısa olabilir. Karbonu derin sulara gömüp "orada kalacak" demek kolay; ama derin okyanus boş bir depo değil, canlı bir ekosistem — ve oradaki karbonun gerçekten yüzyıllarca kalıp kalmayacağını doğrulamak neredeyse imkânsız.

Üçüncü bir sorun da doğrulama mekanizmasının kendisinde. Bugün MRV protokollerinde ortak kabul görmüş standartlar yok. Daha vahimi: karbon kredisi doğrulaması yapan şirketler, doğruladıkları kredi miktarından ekonomik kazanç sağlıyor — yani bağımsızlık iddiası, yapısal bir çıkar çatışmasıyla gölgelenebiliyor.

3. Üçkağıt ihtimalleri: Bilim mi, pazarlama mı?

Ölçüm bu kadar belirsizken, ortada ciddi bir ticari hareketlilik var. Bugüne kadar yaklaşık 1 milyon deniz karbon kredisi satıldı; bunların yalnızca 30 bin kadarı "teslim edildi" olarak kayıtlı. Pazarın büyük kısmı dört şirketin elinde. Bazı şirketler ise deneyin sonucu belli olmadan, gelecekteki krediyi bugünden satıyor — Microsoft'un bir şirketle imzaladığı, 350 bin krediye kadar varan anlaşma bunun en somut örneği.

Bu tablo, üç ayrı risk doğuruyor:

  • Ödül-sonuç kopukluğu: Kredi deney sonuçlanmadan satılırsa, abartılmış ya da kanıtlanmamış sonuçların ödüllendirilmesi riski doğar. Karbon piyasasının güvenilirliği zaten tartışmalı; bu durum onu daha da zedeler.
  • "Ortak malın trajedisi": Finansmanın büyük kısmı ticari çıkarların yönlendirdiği saha denemelerine akıyor. Kâr özelleşiyor, olası ekolojik ve sosyal risk ise kamuya yıkılıyor.
  • Azaltım caydırıcılığı (mitigation deterrence): mCDR'ın "teknik bir kurtarıcı" gibi sunulması, asıl öncelik olan salım azaltımından siyasi dikkati ve finansal kaynağı uzaklaştırma riski taşıyor. Bazı şirketler ve hatta bazı iklim politikaları, henüz kanıtlanmamış CDR potansiyeline dayanarak "net sıfır" hedefi ilan ediyor. Bu potansiyel gerçekleşmezse, telafisi çok zor bir açık ortaya çıkar.

Buna bir de "forum-shopping" ekleniyor: düzenleyici çerçeve o kadar parçalı ki (aşağıda değineceğim), şirketler en gevşek denetimli, en düşük gözetimli ülke veya bölgeyi seçebiliyor. Bu da riskin düzenleme kapasitesi zayıf ülkelere ve çoğunlukla da Küresel Güney'e kayması ihtimalini güçlendiriyor.

4. Riskler: Ekolojik ve toplumsal boyut

Kullanılması önerilen her tekniğe göre risk profili de değişiyor, ama genel tablo şöyle:

  • Fitoplankton gübreleme: Zararlı alg patlamaları, oksijen azalması, besin döngülerinin ve besin ağlarının bozulması.
  • Okyanus alkalinite artırımı: pH'ta ani yerel değişim, eser metal kirliliği (örneğin nikel), kullanılan madenlerin (olivin gibi) karadaki çıkarım süreçlerinin yol açtığı ormansızlaşma ve su kirliliği.
  • Biyokütle gömme teknikleri (makroalg batırma vb.): Derin deniz tabanında oksijen azalması, tortul asitlenme, bentik canlı yaşamının boğulması.
  • Yapay dip akıntısı: Derin deniz habitatlarının bozulması, tabaka yapısının (stratifikasyon) değişmesi.
Ekolojik risklerin ötesinde, toplumsal ve ekonomik boyut da göz ardı edilemez. Kıyı toplulukları balıkçılık ve deniz kullanım hakları açısından bu projelerle çatışma yaşayabilir. Etkilenecek toplulukların "özgür, önceden ve bilgilendirilmiş onamı" ilkesi teoride var, ama uygulamada çoğu zaman devre dışı kalıyor.

Son olarak yönetişim boşluğu var. Deniz alanlarını yöneten uluslararası çerçeve — Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, Londra Protokolü, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, yeni BBNJ Anlaşması, UNFCCC — hiçbiri mCDR için özel olarak tasarlanmadı. Londra Protokolü'nün deniz jeomühendisliğini düzenlemek üzere 2013'te kabul edilen değişikliği, on yılı aşkın süredir hâlâ yürürlüğe girmedi: 56 taraf devletten sadece 9'u onaylamış durumda; ABD gibi kilit oyuncu taraflar arasında bile değil. Bu parçalı yapı, hem denetim boşluğu yaratıyor hem de yukarıda bahsettiğim 'forum-shopping'i kolaylaştırıyor.

Sonuç: İyimser IPCC bile bu kapıyı aralamıyor

Burada, kendi camiamdan bir noktayı vurgulamak istiyorum. Sık sık yazdığım gibi, IPCC senaryoları yapısal olarak iyimser bir tarafta durur ve permafrostun metan salımı, Amazon'un çökme ihtimali, AMOC'daki ani kaymalar gibi "eşik dinamiklerini" büyük ölçüde dışarıda bırakır. Yani IPCC'nin resmi projeksiyonları, gerçekçi en kötü senaryoyu değil, gerçekçi en iyimser sınırı temsil eder.

İşte tam da bu iyimser çerçeve bile mCDR'ı bir çözüm olarak sunmuyor. IPCC'nin senaryoları farklı düzeylerde CDR içerir, ama hiçbiri mCDR'ı belirli bir hedef ya da plan olarak ortaya koymaz. Aksine, IPCC bu teknikleri olgunlaşmamış ve riskli olarak işaretler. Yedinci Değerlendirme Raporu'nun hazırlık sürecinde bile, mCDR'ın etkinliği ve riskleri konusundaki literatür hâlâ çok sınırlı; bunun nedeni, bu riskleri ölçmeye yönelik deneylerin azlığı.

Bu noktada durup şunu sormak gerekiyor: Zaten yapısal olarak temkinli, en iyimser sınırı temsil eden bir bilimsel konsensüs, bir tekniği "henüz uygulanabilir değil" diye işaretliyorsa, bu tekniği bugünden bir "iklim çözümü" gibi kamuoyuna sunmak ne kadar sorumlu bir davranış? Cevap açık: Değil. Salımların acil ve sert biçimde azaltılması, önümüzdeki tek kanıtlanmış yol. mCDR'ı bir "teknik kaçış kapısı" gibi öne çıkarmak, hem bilimsel olarak erken hem de siyaseten tehlikeli bir hamle.

Bu aslında iklim politikasının çok bilindik bir hastalığının yeni bir versiyonu: azaltım ile korunmayı ya da uyumu art arda dizilen adımlar gibi görmek, birini diğerinin bahanesi yapmak. Kanıtlanmamış bir uzaklaştırma teknolojisine dayanarak bugünün azaltım yükünü geleceğe ertelemek, tıpkı uyumu "önce azaltım başarısız olsun, sonra düşünürüz" diye ertelemek kadar tehlikeli ve bu erteleme, bedelini en çok ödeyecek olan kırılgan ülkeler ve topluluklar için özellikle ağır bir risk.

Bu bir kötümserlik değil. Bu, verilere dayalı bir gerçekçilik. Temkinli, iyi tasarlanmış, kâr amacı gütmeyen küçük ölçekli araştırmalara elbette evet, çünkü bilgi boşluklarını kapatmak için buna ihtiyacımız var. Ama okyanusu, henüz kanıtlanmamış bir "ticari çözüm" vaadine erken feda etmeye hayır.

Kaynaklar:

Ocean & Climate Platform (2026), "Navigating Hopes and Threats: How Precaution Should Guide Marine Carbon Dioxide Removal Research and Governance";

Brun, V. ve ark. (2026), "Three Challenges to Marine Carbon Dioxide Removal", npj Ocean Sustainability;

Stockholm Resilience Centre haberi (Haziran 2026).


18 Haziran 2026 Perşembe

İklim Senaryolarının Tehlikeli Optimizmi: RCP 8.5 ve RCP 2.6 Arasında Kaybolan Gerçek

Nisan 2026'da IPCC, iklim biliminin en çok tartışılan senaryolarından biri olan RCP 8.5'i resmi olarak "artık gerçekçi değil" ilan etti. Yenilenebilir enerji kullanımının hızlanması ve iklim politikalarının yarattığı kısmi dönüşüm göz önüne alındığında, en kötü salım senaryosunun olasılık dışı hâle geldiği bildirildi. Bu haber pek çok çevrede rahatlama yarattı. Ancak ben bu rahatlamada temkinli olmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü aynı rapor çok daha sessiz sedasız, bir başka şeyi de itiraf etti: RCP 2.6, yani 2°C'nin altında kalmayı hedefleyen senaryo da artık "gerçekçi olmayabilir." Bu iki cümlenin bir arada okunması, iklim biliminin bugün bulunduğu derin çelişkiyi gözler önüne seriyor.

RCP 8.5'in emekliye ayrılması gerçek anlamda iyi bir haber miydi? Kısmen evet. Kömür tüketiminin bu senaryonun varsaydığı ölçüde artmayacağı, yenilenebilir enerjinin beklenenden hızlı büyüdüğü doğru. Ancak burada kritik bir ayrım yapılması gerekiyor: RCP 8.5'in bir salım senaryosu olarak olası dışı hâle gelmesi, bu senaryonun işaret ettiği sıcaklık artışlarının da artık ulaşılamaz olduğu anlamına gelmiyor.

IPCC senaryolarının dayandığı modeller, iklim sistemini büyük ölçüde doğrusal ve öngörülebilir bir yapı olarak ele alır. Ama iklim sistemi, belirli eşiklerin aşılması durumunda kendi kendini besleyen, geri dönüşü olmayan süreçler başlatabilir. Bunlara devrilme noktaları diyoruz: Batı Antarktika Buz Tabakası'nın çöküşü, Amazon yağmur ormanlarının savana dönüşümü, Atlantik Okyanus Sirkülasyonu’nun (AMOC) durması, permafrost çözülmesinin atmosfere salacağı dev karbon rezervleri. Bu süreçler IPCC'nin ana senaryo modellerinde bazen yeterince yer bulamıyor, bazen de hiç temsil edilmiyor. Üstelik bu devrilme noktaları birbirini tetikleyebilir ve bu zincirleme etki, iklim sistemini çok daha hızlı ve tehlikeli bir yöne taşıyabilir.

Bunun pratik sonucu ciddidir: Salım yolunda RCP 8.5'i takip etmesek bile, ısınmanın yarattığı geri bildirim döngüleri bizi RCP 8.5'in sıcaklık sonuçlarına ve hatta ötesine taşıyabilir. Senaryo, bir salım yolu olarak değil, bir sıcaklık sonucu olarak hâlâ mümkün. IPCC bunu yeterince vurgulamıyor. Bu suskunluk hepimizin geleceği açısından oldukça tehlikeli.

IPCC, RCP 8.5'i "artık gerçekçi değil" ilan ederken en iyimser senaryo sayılan RCP 2.6 için neden aynı cesareti gösteremiyor? Cevap kısmen bilimsel, büyük ölçüde de kurumsal ve siyasi.

Mevcut ulusal katkı beyanları (NDC'ler) RCP 2.6'nın gerektirdiği salım azaltımlarının çok uzağında. Dahası, bu senaryo büyük ölçüde henüz var olmayan negatif salım teknolojilerine (atmosferden karbon çekecek sistemlere) bağımlı. Bugün dünyanın tüm negatif salım tesislerinin toplam kapasitesi, bu senaryonun ihtiyaç duyduğunun binde birinin altında. Bu bir mühendislik detayı değil; senaryonun gerçek dünyayla bağının kopuk olduğunun kanıtıdır.

IPCC'nin RCP 2.6'yı olası dışı ilan etmesi ise uluslararası iklim politikasının en önemli hedefleri olan 1,5°C ve 2°C sınırlarına resmen veda etmek anlamına gelir. Kurum bu siyasi ağırlığı taşımaktan kaçınıyor. Sonuçta senaryo yelpazesi her iki uçtan daraldı, ama yalnızca kötümser taraftaki daralma duyuruldu. Bilimsel dürüstlük her iki ucu da eşit şeffaflıkla ele almayı gerektirirdi.

Bu yazının amacı IPCC'yi hatalı göstermek değil. Binlerce bilim insanının katkısıyla hazırlanan bu raporlar, iklim biliminin kolektif birikimini temsil ediyor. Ama IPCC'nin yapısal bir özelliği var: Fikir birliğine, yani konsensüse dayalı çalışıyor. Konsensüs ise en tartışmalı ve genellikle en kaygı verici bulguların en kapsamlı incelemeye tabi tutulduğu anlamına geliyor.

Sonuçta IPCC sistematik biçimde ölçülü, ihtiyatlı tahminler üretiyor. Bunu en net biçimde James Hansen gösterdi. 1988'de ABD Kongresi'nde sunduğu ve döneminin "aşırı alarmcı" bulduğu iklim projeksiyonları, bugün geriye dönüp bakıldığında büyük ölçüde doğru çıktı. Arktik deniz buzu kaybı, deniz seviyesinin yükselişi, aşırı hava olaylarının şiddetlenmesi IPCC tahminlerinin ilerisinde seyretti. Her yeni değerlendirme döngüsünde eğilim aynı yönde: Gerçekleşenler, öngörülenlerin kötüsüne doğru şekilleniyor.

Bu bize şunu söylüyor: IPCC raporları elimizdeki en iyi araçlar, ama büyük olasılıkla en iyimser gerçekçi senaryoyu sunuyorlar. Devrilme noktalarını dışarıda bıraktıklarından, henüz var olmayan negatif salım kapasitesinin de gelecekte binlerce kat artacağını varsaydıklarından ve kurumsal çekingenlikleri nedeniyle en kaygı verici bulgulara yeterince yer vermekte zorlanıyorlar. Bu yaklaşım raporların "en kötü durum" değil, "en iyimser gerçekçi durum" olarak okunmasını gerektiriyor. Gerçek gelecek muhtemelen daha kötü olacak.

Tüm bu tablo bizi kaçınılmaz olarak iklim politikasının en kadim tartışmasına götürüyor: Azaltım mı, uyum mu?

Bu soru yanlış sorulmuş. İkisi arasında seçim yapılmamalı. Ama iklim senaryolarının gerçekliğini dürüstçe okuyorsak, bu iki yolun her ülke açısından farklı ağırlıklandırılması zorunlu hale geliyor.

Azaltım, yani sera gazı salımlarının olabildiğince hızlı ve köklü biçimde azaltılması tartışmasız biçimde gerekli. Daha az salım, daha az ısınma; daha az ısınma, daha az felaket demektir. Bu aritmetik değişmiyor. İklim değişikliğini durdurmak için elimizdeki her şeyi kullanmak zorundayız.

Ama şunu da söylemek gerekir: Mevcut taahhütler yetersiz. Negatif salım teknolojileri hazır değil. Devrilme noktaları modellerin dışında bırakılıyor çünkü onları yeterince anlamıyoruz. ABD'deki politika geri dönüşleri ve Avrupa'da yükselen sağın iklim politikalarına yönelik baskısı azaltım gündemini sekteye uğratıyor. Bu koşullarda, özellikle Türkiye gibi Akdeniz'in tam ortasında, küresel ortalamadan yaklaşık 1,5 kat daha hızlı ısınan, tarım sistemleri su stresiyle boğuşan, orman yangınlarının şiddetlendiği, kıyıları deniz seviyesinin yükselişine maruz kalan kırılgan bir coğrafyada uyum artık bir yedek plan değildir. Bir zorunluluktur!

Bunu açıkça söylemek gerekiyor: İklim felaketini durdurmak için elimizden geleni yapmalı ve aynı zamanda gelenin en kötüsüne hazırlanmalıyız. Bu iki cümle çelişmiyor; birbirini zorunlu kılıyor. Zira hangi salım senaryosunu takip ettiğimizden bağımsız olarak, önümüzdeki on yıllar boyunca yaşayacağımız iklim değişikliğinin büyük bölümü artık belirlenmiş durumda. Bunu kabul etmek pes etmek değil; akılcı planlama yapmak demektir.

RCP 8.5'in emekliye ayrılması ve RCP 2.6'nın yerli yerinde durması, iklim bilimi iletişiminin sembolik bir kırılma noktasıdır. İyi haber üretme ihtiyacı ile bilimsel dürüstlük arasındaki gerilimin dışa vurumudur, ne yazık ki.

Ama iklim sisteminin ne iyi haberle ne de diplomatik dille ilgisi var. Devrilme noktaları siyasi konjonktüre bakmıyor. Permafrost eriyişi müzakere takvimini gözetmiyor.

COP31'in Antalya'da yapılacak olması bu tartışmayı somutlaştırıyor. Antalya, soyut senaryo rakamlarının et ve kemiğe büründüğü bir yer. Orada ormanlar yanıyor. Orada tarım arazileri susuzlaşıyor. Orada deniz ısınıyor ve yağışlar sertleşiyor. Bu coğrafyadan yapılacak dürüst bir iklim değerlendirmesi, senaryo çerçevesinin bize söylemediklerini de içermek zorundadır.

Hem elimizdeki her şeyle iklim değişikliğini yavaşlatmak hem de gelenin en kötüsüne hazırlıklı olmak. Bunlar çelişen değil, birbirini zorunlu kılan iki yoldur.

9 Haziran 2026 Salı

Komşunuzun Kapısını Tıklatın

Bu yaz farklı geçecek. Bunu meteorolojik bir öngörü olarak değil, bilimsel bir tespit olarak söylüyorum. Dünya Meteoroloji Örgütü ve NOAA verileri net: Pasifik Okyanusu’nun derinliklerinde normalin 6°C üzerinde seyreden dev bir sıcak su kütlesi yavaş yavaş yüzeye çıkıyor. Unutmayın, Pasifik Okyanusu yerküremizin neredeyse yarısını kaplıyor. Buradaki sıcaklıkların artması tüm gezegenimiz açısından ciddi sonuçlara yol açıyor. Bugün yaşadığımız, ölçtüğümüz tarihteki en kuvvetli El Niño'nun başlangıcıdır. Ve bu kez küresel ısınmış bir zemin üzerine geliyor. Temmuz ayının sonundan itibaren sıcaklık rekorlarının kırılması an meselesi.

2003 yazında Avrupa'da 70 bin kişi sıcak hava nedeniyle hayatını kaybetti. Sadece Fransa'da 15 bin! Sadece ağustosta ve sadece ısıdan! Bunun üzerinden yirmi yılı aşkın süre geçti ama o yazdan çıkan ders hâlâ hafızalarda: Hayatını kaybedenlerin büyük çoğunluğu yalnız yaşayan yaşlılardı ve o gün kapılarını çalan tek bir komşuları olsaydı bu ölümlerin büyük bölümü önlenebilirdi. Paris'te ağustos tatili geleneği vardır; şehir boşalır, komşular gider, yaşlılar evlerinde kalır. 2003 yazında binlerce kişi sessizce, kimse fark etmeden hayatını kaybetti. Fransa bu dersi ağır ödedi ve sonrasında ulusal düzeyde sıcak hava dalgası acil eylem planı kurdu, yaşlı nüfusu kayıt altına aldı, komşuluk ağlarını organize etti. Biz bu dersi almadan aynı sınava girecek miyiz?

Türkiye'de 65 yaş üstü nüfus 8,5 milyonu aştı ve her geçen yıl artıyor. Bu nüfusun önemli bir bölümü kentlerin eski dokularında, klima erişimi olmayan binalarda yalnız yaşıyor. Yalnızlık meselesi salt demografik bir veri değil. Türkiye hızla modernleşirken geleneksel mahalle dokusunun çözüldüğünü hepimiz hissediyoruz. Bir zamanlar kapı komşusunun halini sormak olağan bir davranıştı; şimdi aynı apartmanda yıllarca yaşayıp birbirini tanımayan insanlar var. Sıcak hava dalgası bu yalnızlığı ölümcül hale getirebilir. Çünkü yaşlı bir insanın vücudu sıcak havayı genç bir insanın vücudu gibi yönetemiyor. Termoregülasyon kapasitesi azalıyor, susuzluk hissi körleşiyor, dehidrasyon fark edilmeden ilerliyor ve yanınızda kimse yoksa yardım çağıramıyorsunuz.

Çözüm karmaşık değil: Bir kapının tıklatılması. Sıcak bir yaz gününde yalnız yaşayan yaşlı komşunuzu ziyaret etmek, bir bardak su ikram etmek, "İyi misin?" diye sormak. Baş dönmesi, aşırı terleme, bilinç bulanıklığı görüyorsanız hemen yardım çağırmak. Bu jesti sistematik hale getirmek, organize etmek, sürdürülebilir kılmak mümkün. Bazı belediyeler bu yaz için tam da bunu planlamaya başladılar bile.

Türkiye'nin elinde güçlü bir araç var: Mahalle Afet Gönüllüleri. Binlerce eğitimli gönüllü her mahallede örgütlü, komşuluk bağlarını bilen insanlar. Deprem, sel ve yangın için hazırlandılar. Ama sıcak hava dalgası da diğerleri gibi bir afettir; hatta daha  sessiz, görünmez ve öldürücü. Bu gönüllülere tek bir mesaj yeterli: Sıcak günlerde yalnız yaşayan yaşlı komşunun kapısını çal, kontrol et, yardım et. Bütçe gerektirmiyor, yeni yapılanma gerektirmiyor, sadece var olan bir örgütün doğru yöne bakması gerekiyor. Bir de KVKK gibi bir konudan uzak durmak gerekiyor. Komşunuzun adı, soyadı ya da T. C. kimlik numarası değil buradaki konu; karşı kapınızda yardıma ihtiyacı olabileceğini bildiğiniz bir kişi olmasıdır. Bu kişinin yaşlı olması bile gerekmez. Sıcak hava dalgası üzerimize çöküp elektrikler kesildiğinde hepimizin desteğe ihtiyacı olacak.

Bu yaz kaç yaşlı komşumuzun kapısı çalınmayacak? Bu soruyu sormamak için çok geç olmadan harekete geçmek gerekiyor. Komşunuzun kapısını tıklatın. Bugün.


20 Mayıs 2026 Çarşamba

İklim Değişikliğini Durdurmak: Teknolojik İyimserlik mi, Siyasi Gerçekçilik mi?

Geçen hafta Almanya'dan gelen bir haber, iklim politikasının içinde bulunduğu çıkmazı bir kez daha gözler önüne serdi. Almanya İklim Değişikliği Uzmanlar Konseyi, federal hükümetin mevcut politikalarla 2030 ve 2040 iklim hedeflerini tutturamayacağını açıkça ilan etti. Yasal olarak bağlayıcı hedefler kâğıt üzerinde duruyor; sahada ise enerji, ulaştırma ve bina sektörlerinde yetersizlik sürüyor. Bağımsız konseye göre karbon bütçesinde 60 ila 100 milyon ton karbondioksit eşdeğerine varan bir aşım bekleniyor.

Bu haber, pek çok kişi için şaşırtıcı olmadı. Almanya yıllardır iklim liderliği iddiasıyla öne çıkan bir ülke. Ancak 2025 seçimlerinin ardından kurulan CDU/CSU-SPD koalisyonu, önceliğini ekonomik canlanmaya verdi ve bir önceki hükümetin iklim politikasını değiştirmeyi hedefliyor. Seçmenler bu tercihte belirleyici oldu: yüksek enerji fiyatları, sanayi kaybı ve "yeşil dönüşümün faturası" sandıkta somut bir karşılık buldu.

Almanya örneği, iklim değişikliğiyle mücadelede yaşanan daha geniş bir gerilimin mikro ölçekteki yansımasıdır.

2023 yılında iklim bilimci Zeke Hausfather, umut verici bir değerlendirme yayımladı. "Salımlar Artık En Kötü Senaryoyu Takip Etmiyor" başlıklı bu yazıda Hausfather, 2014'te dünya genelinde yılda yüzde 3 oranında artan salımların o tarihten bu yana düzleştiğini ortaya koyuyordu. 2000'lerde en kötü senaryo olan RCP8.5'i adım adım izleyen küresel salım eğrisi, artık orta yollu RCP4.5 senaryosuna yaklaşmış durumdaydı.

Bu değişimin ardında güçlü bir dinamik yatıyor: yenilenebilir enerji maliyetlerinin çöküşü. Güneş enerjisi son 15 yılda yüzde 90'ın üzerinde ucuzladı. Dünya 2022'de temiz enerji teknolojilerine 1,1 trilyon dolar harcadı. Bu rakam 2020'deki 600 milyar doların neredeyse iki katı. Enerji dönüşümü, en azından bir ölçüde, siyasi kararların önüne geçen piyasa dinamikleriyle kendi kendine ilerlemeye başlamış görünüyor.

Potsdam İklim Etkisi Araştırma Enstitüsü'nden Stefan Rahmstorf da Hausfather'ın bu analizini olumlu karşıladı. Almanya'nın en etkili iklim bilimcilerinden biri olan Rahmstorf, bu gelişmeyi "küresel enerji dönüşümünün bir başarısı" olarak tanımladı. En kötü senaryonun geride kalmış olması, gerçek bir kazanım.

Ancak Rahmstorf aynı nefeste kritik uyarısını da ekledi: "Salım eğrisi düzleşti. Şimdi hızla düşmesi gerekiyor."

İşte tam burada teknolojik iyimserlik ile siyasi gerçekçilik arasındaki derin gerilim kendini gösteriyor.

Atmosferdeki karbondioksit birikimli bir olgudur. Net salımlar sıfıra inene kadar dünya ısınmaya devam eder. "Artık o kadar hızlı kötüleşmiyoruz" demek "iyileşiyoruz" demek değildir; yalnızca "daha yavaş kötüleşiyoruz" demektir. Bu, iklim matematiğinin acımasız bir gerçeği.

Dolayısıyla Hausfather ve Rahmstorf'un işaret ettiği "düzleşme" haberi gerçek bir ilerlemeyi temsil etse de, 1,5°C veya 2°C hedefleri için gereken şey bu değil. Mevcut politikalar altında bile en iyi tahmin, 2100 yılına kadar yaklaşık 2,6°C ısınma. Bu, Paris Anlaşması hedeflerinin çok ötesinde bir dünya demek. Ve iklim duyarlılığı ile karbon döngüsü konusunda şanssız çıkarsak, bu rakam 4°C'ye yaklaşabilir.

Rahmstorf, bu tabloyu bizzat kendi ülkesi üzerinden de eleştiriyor: "ABD'de korkunç bir geri adım görüyoruz ve daha az ölçüde de olsa Almanya'da da." Bu sözler, Almanya haberine geri dönünce daha da ağır bir anlam kazanıyor.

Almanya bu tartışmada yalnızca bir ülke değil; bir test vakası. Eğer dünyanın en zengin, en kurumsal, en "yeşil" söyleme sahip demokrasilerinden biri yasal olarak bağlayıcı taahhütlerini yerine getiremiyorsa, bu sistemik bir başarısızlığa işaret eder.

Üstelik söz konusu taahhütler zaten bilimsel olarak gereken minimumun altında. Almanya 2030 yılında net sıfır olmayı değil, 1990 seviyelerine kıyasla yüzde 65 salım azaltımını hedefliyor. Ve bunu bile tutturamıyor. Bağımsız konseyin uyarısı açık: eylem planı eksiksiz uygulansa dahi 2040 iklim hedeflerinin hiçbirine ulaşılamayacak.

Peki neden? Teknik yetersizlik değil. Almanya'nın yenilenebilir enerji kapasitesi var, teknolojisi var, finansmanı var. Sorun siyasi. Yeni koalisyon, bina modernizasyon standartlarını yumuşatıyor, enerji tasarrufu gerekliliklerini gevşetiyor, kısa vadeli ekonomik hesapları uzun vadeli iklim yükümlülüklerinin önüne koyuyor. Konsey başkanı Barbara Schlomann'ın dile getirdiği gibi, mevcut hesaplama modellerindeki varsayımlar sahadaki gerçeklerle uyuşmuyor. Veriler bile siyasi kaygılarla biçimlendiriliyor.

Hausfather ve Rahmstorf'un iyimserliğinin temel dayanağı şu: yenilenebilir enerji maliyetleri düşüyor ve bu piyasa dinamiği, siyasi iradeden bağımsız biçimde hareket ediyor. Bir hükümet yavaşlasa bile, piyasalar dönüşümü sürdürebilir.

Bu argümanda gerçeklik payı var. Ama gözden kaçan kritik bir faktör var: artan enerji talebi.

Yapay zeka veri merkezleri, elektrikli araçlar, endüstriyel elektrifikasyon... Küresel elektrik talebi önümüzdeki on yılda dramatik biçimde yükselecek. IEA'nın projeksiyonları bu artışın boyutunu net ortaya koyuyor. Yeni talebi karşılamak için yenilenebilir kapasite yetişemezse, fosil yakıtlar boşluğu doldurmaya devam edecek. Bu durumda salım eğrisinin düz kalması bile, her yıl eklenen yeni talebin tamamının yenilenebilirlerden karşılanmasını gerektiriyor. Bu şu an gerçekleşmiyor.

Almanya özelinde bu çelişki daha da keskin. Ülke nükleer enerjiden çıktı. Bu karar, yenilenebilir kapasitesi yetişmeden mevcut düşük karbonlu üretimi devre dışı bıraktı. Kömüre olan bağımlılık beklenenden yavaş azalıyor. Ve yeni koalisyon, dönüşümü hızlandıracak politikaları yumuşatıyor. Teknoloji ucuzluyor ama şebeke altyapısı, depolama sistemleri ve izin süreçleri hızla yetişemiyor; siyasi engeller bu geçişi fiilen frenliyor.

Almanya'daki bu dönüşümün yalnızca bir Avrupa sorunu olmadığını anlamak için, küresel iklim politikasının nasıl işlediğine bakmak gerekiyor.

Gelişmekte olan ülkeler, iklim politikalarını büyük ölçüde gelişmiş ülkelerin hem liderliğine hem de zorlayıcılığına yaslanarak şekillendiriyor. Bu iki ayak birbirinden ayrılamaz: liderlik, "biz yapıyoruz, siz de yapın" mesajını taşırken; zorlayıcılık, bu mesajın somut ekonomik ve hukuki yaptırımlarla desteklenmesi anlamına geliyor.

Türkiye bu ilişkinin en somut örneklerinden birini yaşadı. Yıllarca ertelenen İklim Kanunu'nun 2024'te nihayet çıkmasının ardında birçok etken vardı; ama belirleyici olan dışsal bir baskıydı: Avrupa Birliği'nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM). Demir, çelik, çimento, alüminyum, gübre ve elektrik gibi karbon yoğun sektörlerdeki ihracatçılar için AB pazarına girişi doğrudan karbon fiyatlandırmasına bağlayan bu mekanizma, Türkiye'yi harekete geçirdi. Bir başka deyişle, Türkiye'nin iklim mevzuatı kendi iç siyasi dinamiklerinden değil, AB'nin yarattığı ekonomik zorunluluktan doğdu.

Bu tablo, Türkiye'ye özgü değil. Başta Güney Asya ve Afrika olmak üzere pek çok gelişmekte olan ülke, iklim politikalarını büyük ölçüde dış finansman koşullarına, ihracat piyasalarının gerekliliklerine ve uluslararası baskıya yanıt olarak şekillendiriyor. İçeriden gelen siyasi irade çoğunlukla ikincil kalıyor.

İşte tam burada Almanya'daki değişimin küresel yansımaları devreye giriyor.

Birinci etki, meşruiyet erozyonu. Almanya kendi hedeflerini tutturamadığında, gelişmekte olan ülkelere yönelik "siz de dönüşün" mesajı boşluğa düşüyor. "Siz bunu yapamıyorsunuz, bize neden emrediyorsunuz?" sorusu müzakere masalarında giderek daha sık yükseliyor. COP toplantılarındaki gerilimin önemli bir kaynağı tam da bu meşruiyet açığı.

İkinci etki, zorlayıcı mekanizmaların zayıflaması. SKDM gibi araçların uzun vadede işlev görmesi, AB'nin kendi karbon azaltım hedeflerini tutturmasına bağlı. Eğer Almanya başta olmak üzere büyük AB ekonomileri hedeflerden giderek uzaklaşırsa, mekanizmanın hem hukuki sağlamlığı hem de siyasi meşruiyeti sorgulanmaya başlar. Gelişmekte olan ülkeler için bu, bir nefes alma alanı gibi görünebilir; ama aslında küresel iklim yönetişiminin çözülmesinin habercisidir.

Üçüncü etki, finansman taahhütlerinin gölgelenmesi. Gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerin yeşil dönüşümünü desteklemek için yılda 100 milyar dolar taahhüt etmişti. Bu rakam zaten yetersiz bulunuyor ve tutturulması güç olduğu kanıtlanmış durumda. Almanya gibi ülkelerin iç iklim harcamalarını kısması, uluslararası finansman taahhütleri üzerinde de baskı yaratıyor. Türkiye'nin veya Hindistan'ın yeşil dönüşümü için dışarıdan gelecek kaynaklar giderek daha belirsiz hale geliyor.

Dördüncü ve belki de en derin etki, model etkisinin tersine dönmesi. Gelişmekte olan ülkelerdeki politika yapıcılar, seçmenlere "bu dönüşümü yapabiliriz" dediklerinde sıklıkla Almanya modelini örnek gösteriyorlardı. Almanya'nın Energiewende'si, yani enerji dönüşümü, siyasi olarak mümkün olanın simgesi olmuştu. O simge artık çatlamış durumda. "En iyisi bile yapamıyorsa biz neden yapalım?" sorusu, iklim eylemini savunan siyasetçilerin karşısında giderek daha güçlü bir argümana dönüşüyor.

Türkiye özelinde somut bir soru ortaya çıkıyor: SKDM baskısı azalır ya da mekanizma kısmen askıya alınırsa, İklim Kanunu'nun uygulanma hızı ve kapsamı ne olur? Dışsal zorlayıcılığın zayıfladığı bir ortamda, içeriden gelen siyasi irade bu boşluğu doldurmaya yeter mi?

Bu sorunun yanıtı, yalnızca Türkiye için değil, benzer konumdaki onlarca ülke için de belirleyici. Gelişmekte olan ülkeler kendi iklim politikalarını içselleştirmedikçe, yani dışsal baskı olmasa da bu dönüşümü yapmayı seçmedikçe, küresel iklim yönetişimi kırılgan olmaya devam edecek. Almanya'nın bugün gösterdiği kararsızlık, bu içselleştirme sürecini daha da zorlaştırıyor.

Hausfather ve Rahmstorf teknolojiyi görüyorlar. Bu doğru bir gözlem. Ama tabloyu tamamlamak için siyaseti ve artan talebi de görmek gerekiyor.

Eğrinin "hızla düşmesi" için gereken şartlar şunlar: mevcut yenilenebilir kapasiteye eklenen her yıl yüzlerce gigawatt'lık yeni kapasite; şebeke altyapısının paralel biçimde genişlemesi; bina, ulaşım ve sanayi sektörlerinde derin yapısal dönüşümler; ve bütün bunların arkasına konulan sürekli, tutarlı siyasi irade.

Almanya bu listedeki son madde konusunda bile salınıyor. Ve Almanya sallandığında, daha önce gördüğümüz gibi, etki yalnızca kendi sınırlarında kalmıyor: gelişmekte olan ülkelerdeki politika yapıcıların elini zayıflatıyor, zorlayıcı mekanizmaların meşruiyetini aşındırıyor, finansman taahhütlerini gölgeliyor.

Gerçekten umutlu olmak, teknolojik ilerlemeyi görmezden gelmek değil; ama o ilerlemenin siyasi gerçeklerle çarpışmasını da görmezden gelmemek demek. Salım eğrisinin düzleşmesi gerçek bir kazanım. Ama Almanya örneği, bu kazanımın ne kadar kırılgan olduğunu ve siyasi rüzgârın değişmesiyle ne hızla tersine dönebileceğini gösteriyor.

Rahmstorf'un uyarısı hâlâ yerinde duruyor: eğri düzleşti, şimdi hızla düşmesi gerekiyor. Ama ne Almanya'da ne de dünyanın büyük bölümünde bu düşüşü mümkün kılacak siyasi irade şu an mevcut.

Bu bir kötümserlik değil. Bu, verilere dayalı bir gerçekçilik.

8 Nisan 2026 Çarşamba

COP31'e hazır mıyız?

“COP31 Kasım 2026’da Antalya’da yapılacak.” Bu cümleyi bugün Türkiye’de pek çok kişi biliyor. Ancak bu bilginin ne anlama geldiği, neleri değiştirebileceği ve nasıl bir fırsat barındırdığı üzerine neredeyse hiç düşünülmüyor. Çoğu kişi için COP31, 9–21 Kasım tarihleri arasında Antalya’da gerçekleşecek büyük bir uluslararası toplantıdan ibaret. Biraz yoğunluk, biraz görünürlük ve ardından her şeyin normale döneceği bir iki haftalık bir organizasyon gibi algılanıyor. İş dünyasının önemli bir kısmı için ise mesele daha da dar bir çerçevede ele alınıyor: O tarihlerde Antalya’da otellerde yer bulunabilecek mi?

Bu bakış açısı, aslında büyük resmi tamamen kaçırdığımızı gösteriyor. Çünkü COP31 bir etkinlik değil, bir süreç. Asıl önemli olan, o iki haftalık toplantının kendisi değil; o toplantıya giden ve toplantıdan sonra da devam edecek olan çok yıllık dönem. Antalya’nın ev sahibi olarak açıklanmasıyla birlikte Türkiye’de iklim konusu zaten fiilen gündemin üst sıralarına çıkmış durumda. Bu yükseliş toplantı sırasında zirveye ulaşacak, ancak toplantı bittikten sonra da etkisini bir süre daha sürdürecek. Yani önümüzde yaklaşık iki, belki de üç yıllık bir “iklim penceresi” bulunuyor.

Bu tür pencereler çok sık açılmaz. Bu süre boyunca Türkiye’de kamu, özel sektör, medya ve toplum aynı anda iklim konusuna odaklanacak. Uluslararası aktörlerin Türkiye’ye ilgisi artacak; finans akışları, iş birlikleri, teknoloji transferleri ve politika tartışmaları yoğunlaşacak. Normal şartlarda yıllar içinde oluşabilecek bir yoğunlaşma, bu süreçte çok daha kısa bir zaman diliminde kendiliğinden ortaya çıkacak. Ancak bu momentumu değerlendirebilmek için doğru soruyu sormak gerekiyor. Mesele “COP31’de ne yapacağız?” değil, “COP31’e kadar ve sonrasında ne yapacağız?” sorusudur.

Bugün iş dünyasının önemli bir kısmı bu soruyu henüz sormuyor. Planlama dediğimiz şey çoğu zaman Kasım ayında Antalya’da bulunabilmekle sınırlı kalıyor. Oysa bu dar yaklaşım büyük bir fırsatı elden kaçırmak anlamına geliyor. COP31, özellikle sürdürülebilirlik ve iklim alanında önderlik etmek isteyen şirketler için eşsiz bir konumlanma imkânı sunuyor. Çünkü bu tür dönemler; algıların yeniden şekillendiği, standartların yazıldığı ve oyunun kurallarının tartışıldığı zamanlardır. Erken hareket edenler bu süreçte yalnızca uyum sağlamakla kalmaz, sürece yön veren aktörlere dönüşürler.

Bu noktada yapılması gereken, konuyu yalnızca raporlama düzeyinden daha farklı ele almaktır. Şirketlerin tedarik zincirlerinden enerji kullanımına, ürün ve hizmetlerinden iş modellerine kadar daha bütüncül bir dönüşüm perspektifi geliştirmesi gerekir. Ancak bu dönüşümün kendisi kadar önemli olan bir başka unsur daha vardır: Bu dönüşümün görünür kılınması ve doğru bir şekilde anlatılması. Çünkü COP31 yalnızca teknik bir süreç değil, aynı zamanda güçlü bir iletişim alanıdır. Bu süreçte kim neyi doğru anlatır, kim güven oluşturur ve kim gerçekten ne yaptığını ortaya koyabilirse, o öne çıkar. Bu durum yalnızca itibar açısından değil, aynı zamanda finansmana erişim ve uluslararası iş birlikleri açısından da belirleyici olur.

Bununla birlikte, bu fırsat yalnızca özel sektörle sınırlı değildir. Kamu kurumları açısından da benzer bir potansiyel söz konusudur. Politika geliştirme, yerel yönetim uygulamaları, şehirlerin dirençliliği, su yönetimi ve tarım politikaları gibi alanlarda atılacak adımlar bu süreçte daha görünür hale getirilebilir. Daha da önemlisi, bu konular toplumla daha güçlü bir şekilde paylaşılabilir. Çünkü COP31’in en kritik boyutlarından biri, toplumun iklim değişikliğiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürme fırsatı sunmasıdır.

Türkiye’de iklim değişikliği hâlâ büyük ölçüde soyut bir konu olarak algılanıyor. Günlük hayatla bağlantısı yeterince kurulabilmiş değil. Oysa COP31 gibi güçlü bir odak noktası, bu algıyı değiştirmek için önemli bir araç olabilir. Bu noktada sivil toplumun rolü belirleyicidir. Doğru anlatılar, yerel hikâyeler ve somut örnekler üzerinden iklim meselesi günlük hayatın bir parçası haline getirilebilir. Bu yapılmadığı sürece, en iyi politikalar bile toplumsal karşılık bulmakta zorlanır.

Bu bakımlardan, COP31 Türkiye için çok katmanlı bir fırsat sunmaktadır. İş dünyası için stratejik konumlanma, kamu için politika ve uygulama kapasitesini güçlendirme, sivil toplum için ise toplumsal farkındalığı derinleştirme imkânı bulunmaktadır. Ancak bu fırsatın geçici olduğu unutulmamalıdır. Bu süreci yalnızca bir toplantıya hazırlık olarak değerlendirmek, COP31 sona erdiğinde geriye yalnızca kısa vadeli kazanımlar bırakacaktır. Oysa bu dönem doğru değerlendirilirse, COP31 Türkiye açısından gerçek bir dönüm noktası olabilir.

Şu anda hâlâ zaman var, ancak bu zaman sınırsız değil. Bu nedenle asıl soru şudur: Bu sürecin sadece izleyicisi mi olacağız, yoksa onu şekillendiren aktörlerden biri mi?

26 Mart 2026 Perşembe

Süper El Niño gelir mi?

Süper El Niño ihtimali konuşulurken çoğu tartışma aslında yanlış bir yerden başlıyor. Mesele sadece güçlü bir El Niño’nun gelip gelmeyeceği değil. Asıl mesele, bu olayın artık nasıl bir zemin üzerinde gerçekleşeceği. Çünkü bugün içinde bulunduğumuz iklim sistemi, geçmişte El Niño’ların yaşandığı sistemle aynı değil.

Pasifik Okyanusu’nda son dönemde gözlenen en önemli gelişme, yüzeyin altındaki birkaç yüz metrelik katmanda ciddi bir ısı birikiminin oluşması. Bu tür bir ısı birikimi genellikle El Niño’nun habercisidir. Normal koşullarda Batı Pasifik’te biriken sıcak su, uygun rüzgâr koşulları oluştuğunda doğuya doğru hareket eder ve Güney Amerika kıyılarına ulaştığında atmosferle etkileşime girerek küresel ölçekte sıcaklıkları artırır. Bugün gördüğümüz tablo da bu sürecin başladığını düşündürüyor.

Ancak kritik soru şu: Bu olay sıradan bir El Niño mu olacak, yoksa “süper” olarak adlandırılan çok güçlü bir olay mı gelişecek? Mevcut model sonuçları bu konuda net bir fikir birliği sunmuyor. Bazı modeller, sistemde yeterli enerjinin biriktiğini ve 2027’ye doğru güçlü bir zirve yaşanabileceğini öngörürken, diğerleri henüz bu kadar güçlü bir olay için gerekli koşulların tam oluşmadığını savunuyor. Bununla birlikte, göz ardı edilmemesi gereken önemli bir nokta var: Sistem artık geçmişe kıyasla çok daha hızlı enerji biriktiriyor.

Bunun temel nedeni küresel ısınma. Okyanus yüzeyleri hızla ısınıyor, atmosfer daha fazla su buharı taşıyor ve bu iki süreç birlikte El Niño’nun etkilerini büyütüyor. Yani artık El Niño’yu tek başına değerlendirmek mümkün değil. El Niño, hızlanan küresel ısınmanın üzerine binen bir olay haline gelmiş durumda.

Geçmişte yaşanan güçlü El Niño olayları, örneğin 1997–98 ve 2015–16 dönemleri, küresel sıcaklık rekorlarının kırıldığı yıllar olmuştu. Ancak bugün durum daha da riskli. Çünkü bu kez El Niño, zaten alışılmadık derecede ısınmış bir sistemin üzerine geliyor. Bu da 2026 sonu ve özellikle 2027 yılı için yeni küresel sıcaklık rekorlarının kırılma ihtimalini ciddi şekilde artırıyor.

Böyle bir gelişmenin etkileri sadece sıcaklık artışıyla sınırlı kalmaz. El Niño, atmosferik dolaşımı değiştirerek dünyanın farklı bölgelerinde aşırı hava olaylarını tetikler. Bazı bölgelerde yoğun yağışlar ve seller görülürken, diğer bölgelerde uzun süreli kuraklıklar yaşanır. Türkiye açısından bakıldığında ise tablo karmaşıktır. El Niño yılları Doğu Akdeniz’de yağış rejimini etkileyebilir, ancak artık bu etkiyi tek başına değerlendirmek mümkün değildir. Uzun vadeli kuraklaşma eğilimi ile birleştiğinde, su kaynakları üzerindeki baskı artma riski taşır.

Tarım açısından da benzer bir kırılganlık söz konusudur. El Niño’nun küresel etkileri, özellikle tropikal ve subtropikal bölgelerde üretim dalgalanmalarına neden olur. Bu dalgalanmalar küresel gıda fiyatlarını etkileyerek hem üretici hem de ithalatçı ülkeler üzerinde baskı yaratır. Türkiye gibi iki yönlü bir yapıya sahip ülkeler bu tür dalgalanmalardan daha fazla etkilenebilir.

Bir diğer önemli etki ise okyanus ekosistemlerinde ortaya çıkar. El Niño sırasında Güney Amerika kıyılarında normalde yüzeye çıkan soğuk ve besin açısından zengin suların yükselmesi engellenir. Bu durum balık stoklarının azalmasına ve deniz ekosistemlerinin bozulmasına yol açar. Bu etkiler sadece yerel kalmaz, küresel balıkçılık ve gıda sistemleri üzerinde de hissedilir.

Tüm bu gelişmeler, El Niño’nun artık tek başına bir iklim olayı olarak değerlendirilmemesi gerektiğini gösteriyor. Bugün El Niño, zaten stres altında olan bir iklim sistemini daha da zorlayan bir çarpan haline gelmiş durumda. Buna rağmen, belirsizlik çoğu zaman yanlış yorumlanıyor. Henüz kesin olarak “süper” bir El Niño’nun gelişeceği söylenemiyor olması, riskin düşük olduğu anlamına gelmez. Aksine, hızla değişen bir iklim sisteminde belirsizlik çoğu zaman daha büyük sürprizlerin habercisidir.

Bu nedenle sorulması gereken asıl soru “El Niño gelir mi?” değil, “geldiğinde ne yapacağız?” olmalıdır. Çünkü hazırlık yapılmadığında bu tür olayların etkileri doğrusal değil, katlanarak büyür. Su yönetimi, tarım planlaması ve şehirlerin aşırı sıcaklara karşı hazırlanması gibi adımlar, aslında El Niño’dan bağımsız olarak da gereklidir. Ancak güçlü bir El Niño, bu ihtiyaçları çok daha acil hale getirebilir.

Önümüzdeki dönemde bir El Niño olayının gelişme ihtimali yüksektir ve bunun güçlü olma olasılığı da göz ardı edilemez. Süper El Niño olup olmayacağı henüz kesin değildir, ancak böyle bir ihtimal ciddi şekilde masadadır. Daha da önemlisi, bu olayın etkileri geçmişteki benzer olaylara kıyasla daha ağır olabilir. Çünkü artık mesele sadece El Niño değildir. Asıl mesele, El Niño’nun çok daha sıcak bir dünyada gerçekleşiyor olmasıdır. Bu da oyunun kurallarını kökten değiştirmektedir.

26 Şubat 2026 Perşembe

Holosen'deki İklim İstikrarı Sona Eriyor Olabilir

Türkiye’de iklim değişikliği hâlâ, yanlış bir biçimde sadece “sıcaklık artışı” olarak algılanıyor. Oysa asıl mesele ortalama sıcaklığın birkaç derece yükselmesi değil, iklim sisteminin davranış biçiminin değişmesidir. Eğer küresel ölçekte geri besleme mekanizmaları güçleniyor ve sistem kendi iç dinamikleriyle hızlanıyorsa, bunun en erken ve en sert hissedileceği bölgelerden biri Akdeniz havzasıdır. Türkiye tam bu hassas kuşağın ortasında yer alıyor.

Türkiye’nin tarımı ve su güvenliği, tarih boyunca iklim istikrarına dayanmıştır. Anadolu coğrafyasında üretim desenleri, yağış mevsimselliği ve kar örtüsü rejimi görece öngörülebilir sınırlar içinde hareket etmiştir. Ancak son yıllarda gözlenen eğilimler, bu sınırların giderek zorlandığını gösteriyor. Daha sıcak yazlar, daha uzun süren kurak dönemler, ani ve şiddetli yağışlar, ilkbahar donlarının zamansal kayması ve kar örtüsünün zayıflaması artık istisna değildir. Bunların yeni norm haline geldiğini görüyoruz.

Eğer küresel sistem belirli eşiklere yaklaşıyorsa, bu Türkiye açısından iki kritik sorun yaratır; su döngüsünün istikrarsızlaşması ve tarımsal üretimin düzensizleşmesi.

Su güvenliği meselesi yalnızca toplam yağış miktarıyla ilgili değildir. Türkiye’de asıl belirleyici olan yağışın zamansal ve mekânsal dağılımıdır. Karadeniz’de aşırı yağış artarken İç Anadolu ve Güneydoğu’da kuraklık derinleşebiliyor. Akdeniz kuşağında yağış mevsimi daralırken, kısa sürede yoğunlaşan yağışlar kuruyan toprak tarafından emilemeden yüzey akışına dönüşüyor. Bu durum barajların doluluk oranlarının beklenen ölçüde artmamasını da açıklıyor. Çünkü suyun havzada tutulabilmesi için yağışın miktarı kadar süresi ve dağılımı da kritik.

Küresel ısınmanın hızlanması halinde Doğu Akdeniz’in kalıcı bir kuraklaşma eğilimine girmesi ihtimali güçlenecektir. Türkiye’nin güneyi ve iç kesimleri daha uzun ve daha şiddetli kurak dönemlerle karşı karşıya kalabilir. Bu yalnızca tarımsal sulama talebini artırmakla kalmaz, yer altı su rezervlerini de hızla tüketir.

Türkiye zaten su stresi yaşayan bir ülke. Kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1.500 metreküpün altına inmiş durumda. Nüfus artışı, kentleşme ve sanayileşme baskısı sürerken, iklim kaynaklı belirsizlikler tabloyu daha kırılgan hale getiriyor. Eğer yağış rejimi daha kararsız hale gelirse, “ortalama su miktarı” kavramı pratik anlamını yitirir. Çünkü tarım için belirleyici olan senelik ortalama yağış değil, bitkiler için kritik dönemlerde suyun mevcudiyetidir.

Tarım tarafında ise risk iki katmanlıdır. Birincisi doğrudan sıcaklık stresidir. Özellikle buğday gibi temel ürünlerde başaklanma ve dane doldurma döneminde birkaç derecelik artış verimi ciddi biçimde düşürebilir. İkincisi, suya erişimin belirsizliğidir. Sulama altyapısına sahip bölgelerde bile suyun tahsis edilebilirliği her yıl değişebilir hale gelirse üretim planlaması zorlaşır. Bu durum hem çiftçi gelirlerini hem de gıda fiyat istikrarını etkiler.

Daha da önemlisi, aşırı olayların artmasıdır. İlkbaharda görülen geç donlar meyveciliği vurabilir. Uzayan sıcak hava dalgaları hayvancılığı etkileyebilir. Ani dolu ve sel olayları bölgesel üretim kayıplarına yol açabilir. Tarımsal sigorta sistemleri bu oynaklık altında daha yüksek maliyetle çalışır; primler artar, kamu yükü büyür.

Eğer küresel ölçekte büyük buz tabakalarının hızlanan erimesi veya okyanus dolaşımında kalıcı zayıflama gibi eşik noktaları aşılacak olursa, bu yalnızca uzak coğrafyaların sorunu olmaz. Atmosferik dolaşım ağları küreseldir. Tropikal yağış kuşaklarının yer değiştirmesi, Akdeniz havzasındaki kuraklık dinamiklerini güçlendirebilir. Türkiye, bu tür büyük ölçekli değişimlere karşı tampon bölge değil, hassas bir geçiş alanıdır.

Bu nedenle mesele yalnızca “kaç derece ısınacağız?” sorusu değildir. Asıl mesele, iklim sisteminin ne kadar süreyle öngörülebilir kalacağıdır. Tarım planlamamız binlerce yıldır öngörülebilirliğe dayanır. Su yönetimi benzer şekilde istikrara dayanır. Eğer sistem daha değişken, daha aşırı ve daha belirsiz hale gelirse mevcut yönetim paradigmaları yetersiz kalır.

Türkiye için çözüm, yalnızca uyum politikalarını artırmak değildir. Aynı zamanda su ve tarım politikalarını risk temelli yeniden tasarlamaktır. Ürün deseninin iklim projeksiyonlarıyla uyumlu hale getirilmesi, su verimliliğinin zorunlu hale getirilmesi, yer altı suyu kullanımının sıkı biçimde izlenmesi ve havza bazlı yönetimin güçlendirilmesi artık seçenek değil zorunluluktur. Aksi halde kuraklık yılları olağanüstü durum olmaktan çıkıp kronik bir ekonomik baskıya dönüşür.

Küresel sistemdeki olası hızlanma, Türkiye’nin kırılganlıklarını büyütür. Bu nedenle iklim değişikliği Türkiye için yalnızca bir çevre meselesi değildir. Gıda arz güvenliği, su güvenliği, kırsal gelir istikrarı ve hatta iç göç dinamikleriyle doğrudan bağlantılıdır.


20 Şubat 2026 Cuma

Yağmur Yağıyor Ama Barajlar Dolmuyor mu?

Son haftalarda neredeyse her gün aynı cümleyi duyuyoruz: “Türkiye’de yağışlar arttı ama barajlar dolmuyor.” Bu cümle çoğu zaman bir adım daha ileri götürülerek “demek ki su yanlış yönetiliyor” sonucuna bağlanıyor. İlk bakışta mantıklı gibi görünen bu yorum, aslında doğanın nasıl çalıştığını yanlış anlamaktan kaynaklanan klasik bir hidroloji hatasıdır.

Önce veriye bakalım. Devlet Su İşleri’nin resmî rakamlarına göre 15 Aralık 2024 tarihinde Türkiye genelinde barajların aktif depolama miktarı 39,2 milyar metreküp ve doluluk oranı %41,6 idi. Şiddetli kuraklığın etkisiyle 15 Aralık 2025’e gelindiğinde depolanan su 31,9 milyar metreküpe, doluluk oranı ise %33,8’e kadar geriledi. Yani sistem ciddi bir su açığıyla yağış sezonuna girdi.

Ardından yağışlar geldi. 1 Ekim 2025 – 17 Şubat 2026 arasındaki su yılında Türkiye genelinde yağışlar uzun yıllar ortalamasına göre %19,4, bir önceki yılın aynı dönemine göre ise %70’in üzerinde arttı. Bunun barajlara yansıması da açıkça görülüyor: 17 Şubat 2026 tarihinde aktif depolama 43,1 milyar metreküpe, doluluk oranı %45,7’ye yükseldi. Başka bir ifadeyle, yalnızca iki ay içinde Türkiye baraj sistemine milyarlarca metreküp su geri dönmüş durumda.

Bu tabloya bakıldığında “barajlar dolmuyor” demek mümkün değil. Tam tersine, sistem kuraklık sonrası beklenen toparlanmayı yaşıyor. Peki o zaman neden kamuoyunda tam tersi bir algı oluşuyor?

Sorunun kaynağı basit: meteoroloji ile hidrolojiyi aynı şey sanıyoruz.

Yağış meteorolojik bir olaydır; baraj doluluğu ise hidrolojik bir sonuçtur. İkisi arasında zaman farkı vardır. Yağmur yağdığı gün baraj seviyesinin hızla yükselmesini beklemek, tohumu ektiğiniz gün ürün toplamayı beklemek gibidir.

Uzun süren kuraklık dönemlerinde toprak adeta kurumuş bir sünger hâline gelir. Burada iki şeyden biri meydana gelir. Ya toprak bir kabuk halini aldığı için aşırı bir akış oluşur ve yağış boşa akıp gider, ya da bu sünger suyu emer. Dolayısıyla yağış başladığında her zaman suyun ilk yaptığı şey barajlara akmak değildir, hatta çoğunlukla su barajlara doğru akmaz. Önce toprak nemi yeniden oluşur. Ardından yer altı suyu rezervleri dolmaya başlar. Bitki örtüsü kaybettiği suyu geri kazanır. Ancak bu aşamalardan sonra yüzey akışı artar ve barajlara anlamlı miktarda su ulaşır. Hidrolojide çok iyi bilinen bir gerçek vardır: kuraklık sonrası ilk yağışlar depolamayı değil, sistemi onarmayı sağlar.

İstanbul üzerinden yapılan tartışmalar bu yanlış anlamanın en görünür örneği oldu. Yılbaşından bu yana yaklaşık 200 milimetrenin üzerinde yağış düşmesine rağmen baraj doluluklarının kısa sürede yalnızca birkaç puan artması bazı yorumlarda “su tutulamıyor” şeklinde sunuldu. Oysa bu sonuç şaşırtıcı değil, beklenen bir durumdur. Uzun kuraklık sonrası havza önce kendi su açığını kapatır. Yağışın önemli bir kısmı kaybolmaz; sadece henüz barajlara ulaşmamıştır.

Burada gözden kaçan ikinci önemli nokta ise barajların tasarım mantığıdır. Barajlar tek bir yağış sezonunda dolup boşalacak yapılar değildir. Çok yıllık iklim değişkenliğini dengelemek için inşa edilirler. Şiddetli kuraklık yaşandıktan sonra birkaç aylık yağışla sistemin tamamen dolmasını beklemek, ekonomik krizden çıkan bir ülkenin tek maaşla bütün borçlarını kapatmasını beklemek kadar gerçek dışıdır. Hidrolojik sistemlerin hafızası vardır ve bu hafıza zamanla toparlanır.

Aslında resmî verilerin anlattığı hikâye oldukça nettir. Türkiye kurak bir dönemden çıktı. Yağışlar ortalamanın üzerine çıktı. Barajlardaki depolanan su miktarı yeniden artış eğilimine girdi. Yani fiziksel sistem olması gerektiği gibi çalışıyor. Sorun doğada değil, bizim zaman algımızda.

Modern haber akışı bizi her şeyi anlık görmeye alıştırdı. Günlük yağış haberlerini aylık ve mevsimlik hidrolojik süreçlerle aynı hızda değerlendirdiğimizde, doğanın normal davranışı bile bir kriz gibi algılanabiliyor. Oysa su döngüsü sosyal medya temposunda işlemez.

Önümüzdeki aylarda kar örtüsünün erimesiyle birlikte barajlara girişlerin daha belirgin şekilde artması bekleniyor. Hidrolojik açıdan anlamlı değerlendirme, tek bir yağış gününe bakarak değil, sezonun tamamındaki eğilimi izleyerek yapılabilir.

Kısacası, “yağmur yağıyor ama barajlar dolmuyor” söylemi bilimsel olarak doğru değil. Barajlar doluyor; sadece doğanın temposunda doluyor. Ve bazen asıl düzeltmemiz gereken şey su yönetimi değil, doğayı anlama biçimimiz oluyor.

13 Şubat 2026 Cuma

Kış Olimpiyatları ve İklim Krizi

2026 Kış Olimpiyat Oyunları Milano-Cortina’da başlarken, madalya mücadelelerinden başımızı kaldırıp pistlerin arkasındaki lojistik ve ekolojik enkaza bakmanın tam vaktidir. 2014 yılında ekibimiz iklimBU ile 2022 Lillehammer adaylığı sürecinde yürüttüğümüz iklim modellemeleri, bugün spor dünyasının görmezden gelmeye çalıştığı o soğuk gerçekleri yıllar öncesinden masaya koymuştu.

Kış Olimpiyatları artık bir spor festivalinden ziyade, doğaya karşı teknolojiyle verilen ve peşinen kaybedilmiş bir lojistik savaşı andırıyor. Kuzey Yarımküre’de kış mevsiminin son yarım asırda belirgin şekilde kısalması ve dağlık bölgelerdeki karların erimesi, organizasyonun coğrafi sınırlarını daraltırken, bizi tehlikeli bir teknolojik iyimserliğe hapsediyor.

Olimpiyat komitelerinin ve yayıncıların beyaz örtü illüzyonunu sürdürmek için sarıldığı yapay kar, aslında iklim krizinin kayak sporuna etkilerini saklamak için geliştirilmiş en büyük "sahte umutlardan" biridir. Bu çözümün arkasındaki rasyonel bariyerleri üç başlıkta özetleyebiliriz:

Fiziksel Eşikler: Kar makineleri birer sihirbaz değildir; belirli bir ıslak termometre sıcaklığının üzerinde sadece su püskürtürler. Mesela sıcaklık 5 °C olduğunda havadaki nem %5’ten fazla olursa yapay kar yapabilmek mümkün değildir. Sıcaklık 5 °C’nin üzerine çıktığında yapay kar yapabilmek neredeyse imkânsız hale gelir. Oslo gibi geleneksel kayak merkezlerinde bile, Şubat ayı içerisinde yapay kar üretimi için uygun gün sayısının dramatik şekilde azaldığını görüyoruz. 2022 Kış Olimpiyatları için yaptığımız araştırmalarda bu sürenin neredeyse ayda 4 güne düştüğünü görmüştük.

Su Yönetimi ve Stratejik Hata: Devasa bir olimpiyat parkurunu kaplamak için gereken su miktarı, yerel ekosistemler üzerinde yıkıcı bir baskı oluşturur. Su kıtlığının küresel bir risk olduğu bu dönemde, milyonlarca metreküp suyun ekosistemden çekilip sadece 16 günlük bir etkinlik için dondurulması, sürdürülebilir bir strateji değil, aksine bir hatalı uyum örneğidir.

Enerji Paradoksu: Günümüzün iklim pozitif olma iddiaları, kar makinelerinin harcadığı devasa enerji ve bu enerjinin karbon yoğunluğu ile doğrudan çelişiyor. Karın üretilmesi, depolanması, taşınması ve pistlere serilmesi süreçlerindeki karbondioksit salımı yükü, oyunların çevresel meşruiyetini kökten sarsıyor.

İklimBU grubumuzla yaptığımız modelleme, nostaljik beklentileri değil, bilimsel veri setlerini merkeze alıyordu. Lillehammer gibi bir kış sporları kalesinin bile değişen iklim parametreleri altında kar güvenilirliğini nasıl yitirdiğini bilimsel olarak kanıtlamıştık. Çalışmamız, Kış Olimpiyatları'nın bugünkü tek şehir modelinin vadesinin dolduğunu, aksine bölgesel ve çok merkezli bir yapıya geçilmezse bu oyunların yapılamayacağını net bir şekilde ortaya koydu.

Verilerimiz açık: Yüzyılın ortasına geldiğimizde, geçmişte Kış Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmış 21 şehirden sadece bir kısmı kış iklimi açısından güvenilir kalabilecek. Özellikle Paralimpik Oyunları’nın Mart ayına sarkan takvimi, kış sporlarını iklim krizinin en savunmasız kurbanı haline getiriyor.

Ayrıca bir diğer çözüm de kayak merkezlerini daha yüksek yerlere taşımaktır. Ancak bildiğiniz gibi, bunun da bir coğrafi sınırı vardır. Daha yüksek bir dağ yoksa yapabileceğiniz bir şey de kalmaz. Bunun da ötesinde daha yükseklere çıkmanın bir de maliyeti vardır. Kış Olimpiyatları gibi organizasyonlarda ülkeler elden geldiğince var olan tesislerini kullanmak istemekte ve yeni harcamalar yapmaya çekinmektedirler. 2022 için Lillehammer’in analizini de yaptığımızda benzer bir durumla karşılaşılmıştı. Eğer Lillehammer’deki pist kullanılacak olursa yeterli kar garantisi yoktu, ama pisti 700 metreden 1300 metreye taşıyacak olursak kar garantisi verilebiliyordu. Fakat bunun için de yeni bir kayak merkezi yapılması gerekliydi. Sonucu hepimiz biliyoruz. 2022 Kış Olimpiyatları kamyonlarla kar taşınan Beijing’de yapıldı.

Bugün Milano-Cortina’da izlediğimiz şey, insan kibirinin teknolojiyle doğayı dize getirme çabasıdır. Ancak bu çaba, oyunları kuru dağlar üzerindeki sert ve yapay pistlere mahkûm ederek sporcu güvenliğini tehlikeye atıyor; çarpma, çarpışma ve yaralanma oranlarını artırıyor. Bunu elbette yarışan sporcular çok daha iyi anlatacaklardır.

Kış Olimpiyatları'nın geleceği, daha gelişmiş kar makinelerinde veya karbon ofsetleme gibi göz boyayan yöntemlerde değil; bölgesel ortaklıklarda, takvimlerin radikal şekilde öne çekilmesinde ve her şeyden önce iklim gerçekleriyle dürüstçe yüzleşilmesindedir. İklimBU olarak sunduğumuz bu perspektif, sahte umutların ötesine geçip kış sporlarının onurunu kurtarabilecek tek yoldur.

31 Ocak 2026 Cumartesi

Petrol Kaynaklarının Kökeni: Abiyotik Teori ve Jeolojik Gerçeklik

Enerji kaynaklarının oluşumu ve rezervlerin sürdürülebilirliği üzerine yapılan tartışmalar, son dönemde jeoloji biliminin temel prensipleriyle çelişen bir mecraya sürüklenmektedir. Özellikle "abiyotik petrol" teorisi üzerinden geliştirilen argümanlar, küresel enerji krizini ve kaynak kısıtlılığını sadece bir piyasa manipülasyonu olarak okuma eğilimindedir. Ancak bu yaklaşım, petrol oluşumunun termodinamik ve biyokimyasal yasalarını göz ardı etmektedir.

Petrolün oluşumu, yaygın kanının aksine doğrudan makro faunadan (dinozorlar vb.) ziyade, milyonlarca yıllık bir zaman diliminde çökelen mikroorganizma ve bitkisel materyalin eseridir. Çoğu fotosentez yapan planktonlardan oluşan bu organik maddenin anoksik (havasız) ortamlarda, belirli bir sıcaklık ve basınç altında (petrol penceresi) uğradığı kimyasal dönüşüm, bugün kullandığımız kompleks hidrokarbon zincirlerini oluşturur.

Abiyotik teori, petrolün Dünya'nın derinliklerinde, organik maddeye ihtiyaç duymadan inorganik süreçlerle sürekli üretildiğini savunur. Laboratuvar ortamında yüksek basınç altında basit metan bileşikleri elde edilebilse de, ham petrolün içerdiği biyolojik belirteçler (biomarkers), bu kaynağın organik bir geçmişe sahip olduğunun tartışmasız kanıtıdır. Bunun da ötesinde yeryüzünün yapısı açısından önemli bir bilgiye sahibiz, Gezegenimizde ve gördüğümüz kadarıyla tüm Güneş Sistemi'nde gezegenlerin yapısı benzerdir. Her gezegende en hafif maddeler dışarıda, en ağır maddeler ise içeride bulunur. Petrolün yapısında iki tane hafif element bulunur, karbon ve hidrojen. Hatta hidrojen o kadar hafiftir ki yeryüzünün çekimi hidrojeni atmosferde tutmaya yetmez. Dolayısıyla yeryüzünün içlerinde de petrol yapacak kadar karbon ve hidrojen bulabilmek neredeyse imkansızdır.

Sıkça dile getirilen "terk edilmiş kuyuların yıllar sonra yeniden dolması" olayı, kaynağın abiyotik olarak yenilenmesi değil, bir rezervuar yönetimi ve akışkanlar mekaniği meselesidir. Petrol ve doğal gaz, gözenekli kayaç yapıları içinde basınç farklarına bağlı olarak hareket ederler. Yani, bir noktadaki petrolü çekip alırsanız oradaki basınç azalır ve çevredeki petrol yavaş yavaş o bölgeye doğru sızar. Üretim durduğunda, çevredeki düşük geçirgenlikli alanlarda hapsolmuş petrolün kuyu çevresine yavaşça sızması, jeolojik bir üretim değil, fiziksel bir dengelenmedir. Bu durum, kaynağın sınırlı olduğu gerçeğini değiştirmez; sadece mevcut rezervin çıkarılma verimliliğiyle ilgilidir.

Enerji kaynaklarının sınırlılığı sadece yeraltındaki miktar ile ilgili değildir. Asıl kısıt, bu kaynakların yoğun kullanımının atmosferdeki karbondioksit miktarını artırması ve bu yükün ekosistem üzerinde yarattığı aşırı hava olaylarıdır. Kaynağın "sonsuz" olduğuna dair geliştirilen teoriler, enerji dönüşümü ve verimliliği konusundaki stratejik gereklilikleri gölgelemektedir. Kaynak iyi ki sonsuz değil, yoksa insanlık hepsini yakar yeryüzünü de yaşanmaz hale getirirdi.

Stratejik perspektif, kaynakların sonsuz olduğu illüzyonuna kapılmak yerine, mevcut hidrokarbon döngüsünün jeolojik zaman ölçeği ile insan tüketim hızı arasındaki devasa farkı kabul etmeyi gerektirir. Yani planktonların milyonlarca yıl boyunca fotosentez yapıp ölmeleri sonucu Güneş ışığı petrole dönüştü. Bizler bu milyonlarca yılda oluşan kaynağı birkaç yüzyılda yakarak tüketiyoruz. Gerçekçi bir enerji politikası, teknolojik varsayımlar üzerine değil, termodinamiğin sınırlamaları ve gezegenin fiziksel kapasitesi üzerine inşa edilmelidir.

Gökyüzünü Terbiye Etme Kibri: Bulut Tohumlama ve Gerçeklik Arasındaki Uçurum

İnsanlık tarihi, doğaya hükmetme arzusu ile bu arzunun yarattığı yıkımlar arasındaki salınımın tarihidir. Bugünlerde ne zaman bir aşırı hava olayı yaşansa, ne zaman bir bölge sel altında kalsa ya da kuraklıktan kavrulsa, gözler hemen gökyüzüne çevriliyor. Ancak bu kez bakışlar bulutların doğal formuna değil, insanın o bulutlara "ne yaptığına" odaklanmış durumda. Bulut tohumlama (cloud seeding), bilimsel bir yöntem olmaktan çıkıp, kolektif korkularımızın ve "her şeyi biz kontrol ediyoruz" şeklindeki o tehlikeli kibrimizin bir simgesi haline geldi.

Bu bağlamdaki bilimsel gerçekliği en yalın haliyle ortaya koyalım: Bulut tohumlama, gökyüzünde yok olanı var eden bir mucize değildir. Elinizde uygun nem, sıcaklık ve mikrofiziksel koşullara sahip bir bulut kütlesi yoksa, havaya ne kadar gümüş iyodür veya kuru buz atarsanız atın, bir damla bile yağmur elde edemezsiniz. Bu yöntem, sadece "yağmaya hazır" olan bulutun yağış verimini %10 ila %15 oranında artırmaya yönelik mikroskobik bir teşviktir.

Ancak sorun şurada başlıyor: Bizler, sistemik sorunlarımızı (iklim krizi, yanlış su yönetimi, ekosistem yıkımı) çözmek yerine, teknolojik "yamalarla" durumu kurtarabileceğimizi sanıyoruz. Karbon yakalama (CCS) teknolojilerine olan mesafeli duruşumun temelinde yatan neden, bulut tohumlama ya da deniz suyundan temiz su elde etmek için de geçerlidir. Sistemin bütününe dair bir dönüşüm gerçekleştirmek yerine, sonucu manipüle etmeye çalışmak sadece bir illüzyondur. Doğayı terbiye ettiğimizi sanırken, aslında sadece kendi kibrimizi besliyoruz.

Geçtiğimiz dönemlerde Dubai’de yaşanan bir sel felaketi, bu kibrin ve beraberinde gelen dezenformasyonun laboratuvarı gibiydi. Sosyal medya yankı odalarında "bulut tohumlama ile şehri su bastığı" iddiaları havada uçuşurken, termodinamik yasaları bize başka bir şey söylüyordu: Isınan bir atmosfer, her bir derecelik artışta yaklaşık %7 daha fazla su buharı tutar. Yaşanan felaket, üç-beş uçağın gökyüzüne bıraktığı tuzlar değil, insanın endüstriyel hırsıyla bozduğu küresel iklim makinesinin bir çıktısıydı.

Komplo teorisyenlerinin düştüğü en büyük hata, her olayın arkasında mutlak bir "insan iradesi" aramaktır. Oysa gerçek çok daha sarsıcıdır: Biz doğa ile ilgili çoğu konuda kontrolü kaybettik. Doğayı biz yönetmiyoruz; aksine, bozduğumuz sistemin tahmin edilemez sonuçlarıyla yüzleşiyoruz.

Bulut tohumlamanın teknik sınırlarının ötesinde, çok daha hayati ve hukuki bir soru var: Su kime aittir?

Gökyüzündeki bir bulutun nemini "yoğuşturup" kendi bölgenize indirdiğinizde, o bulutun rüzgarla taşınacağı bir sonraki bölgenin hakkını çalmış mı oluyorsunuz? Ya da daha kötüsü, kendi bölgenize yağsın diye tohumladığınız bir bulut sizin bölgenize su bırakacağına biraz ilerideki bir bölgede sel baskınına yol açarsa bunun sorumlusu kim oluyor? Su yönetimi, sadece mühendislik değil, aynı zamanda bir adalet meselesidir. Kapalı havzalarda (Konya örneğinde olduğu gibi) suyu tam olarak yönetemeyen bir medeniyetin, gökyüzünü parsellemeye çalışması trajikomik bir çabadır.

Bilim insanı olmanın getirdiği sorumluluk, topluma duymak istediği "sahte umutları" değil, yüzleşmesi gereken "acı gerçekleri" sunmayı gerektirir. Bulut tohumlama, su krizimizi çözmeyecek. Gökyüzüne atılan her zerrecik, bizi yeryüzündeki yanlış tarım politikalarımızdan, bitirdiğimiz yeraltı sularımızdan ve kirlettiğimiz nehirlerimizden kurtarmayacak.

Yeryüzünde doğru ve sürdürülebilir yaşamak, kendi sınırlarımızı bilmeyi gerektirir. Doğanın karşısında bir "fatih" değil, onun bir parçası olduğumuzu anladığımızda gerçek stratejiyi kurmaya başlarız. O zamana kadar, gökyüzüyle oynamayı bırakıp, ayağımızı bastığımız toprağa ve onun tükenen kaynaklarına odaklanmalıyız.

Çünkü son buzul erimeden anlamamız gereken tek bir şey var: Doğa ile pazarlık yapılamaz.

13 Aralık 2025 Cumartesi

Neden Karbon Depolama İklim Krizini Çözemez?

Karbon yakalama ve depolama teknolojileri, iklim krizinin giderek derinleştiği bir dönemde kamuoyuna uzun süredir “teknolojik bir kurtuluş” olarak sunuluyor. Petrol, doğal gaz ve kömür şirketleri, atmosfere salınan karbondioksidin yakalanıp yer altında güvenle depolanabileceğini, böylece fosil yakıt kullanımının sürdürülebileceğini iddia ediyorlar. Bu yaklaşım, toplumda ve özellikle de ekonomistler arasında azaltım politikalarının ertelenmesine zemin hazırlayan bir rahatlık duygusu yaratıyor. Ancak son bilimsel çalışmalar, karbon depolamanın hem teknik hem de ekonomik açıdan sanıldığı kadar etkili bir çözüm olmadığını gösteriyor.

CarbonBrief’te yayımlanan yeni bir analiz, jeolojik karbon depolama kapasitesine ilişkin bugüne kadar kabul gören tahminlerin aşırı derecede iyimser olduğunu ortaya koyuyor. Uluslararası alanda sıkça dile getirilen ve yer altında 10.000–40.000 milyar ton CO₂’ye kadar depolama potansiyeli olduğu iddiası, gerçekçi kriterlerle yeniden değerlendirildiğinde dramatik biçimde çöküyor. Çalışmaya göre güvenli, uygulanabilir ve sürdürülebilir küresel depolama kapasitesi gerçekte sadece yaklaşık 1.460 milyar ton CO₂ seviyesinde. Bu miktar, önceki tahminlerin yalnızca küçük bir kısmına denk geliyor. Üstelik bu kapasitenin tamamının kullanılması halinde bile küresel sıcaklık artışında sağlanabilecek düşüş 0,4–0,7°C ile sınırlı kalıyor. Bu durum, karbon depolamanın iklim krizini durduracak ölçekte bir çözüm sunmadığını açıkça gösteriyor. Bunu şöyle daha anlaşılabilir hale getirebiliriz: Senede yaklaşık 50 milyar ton CO₂ salıyoruz. 1.460 milyar ton depolama kapasitesi, salımları hiç artırmasak bile en fazla 30 yıl daha böyle devam edebileceğimizi gösterir. Peki ya sonra? Burada iki düşünce var, ilkini kolayca görebilirsiniz: “Benden sonrası tufan.” Diğeri ise bazı ekonomistlerin bakış açısıdır: “Biz bu şekilde problemi 30 sene ertelemiş oluyoruz, bu aradaki kazancımızla 30 sene içinde başka bir çözüm bulabiliriz.” Ancak bu da doğru bir yaklaşım değil, çünkü karbon yakalama ve depolama hiç de ucuz bir çözüm değil.

Bir kömür santralinden çıkan CO₂’nin yakalanması, taşınması ve yer altına depolanması için gerçek dünyada karşılaşılan maliyetler oldukça yüksek. Yakalama maliyetleri ton başına 50–120 dolar arasında değişirken, taşıma ve depolama süreçleri için ton başına ilave 10–40 dolar gerekiyor. Dolayısıyla bir ton CO₂’nin yakalanıp depolanmasının gerçekçi maliyeti 80–120 dolar seviyesine ulaşıyor. Kömür santrallerinin her bir megavatsaat elektrik üretiminde yaklaşık bir ton CO₂ saldığı düşünüldüğünde, karbon yakalama ve depolama uygulaması elektrik maliyetini megavatsaat başına 80–120 dolar artırıyor. Bu da kilovatsaat başına 8–12 sent gibi ciddi bir maliyet artışı anlamına geliyor. Bu artış, kömürden elektrik üretim maliyetini mevcut fiyatların iki ila dört katına çıkararak yenilenebilir enerjiyle rekabet edilemez hale getiriyor. Ayrıca karbon yakalama ve depolama sistemlerinin kendi ihtiyaçları için santralin ürettiği enerjinin yüzde 20–30’unu tüketmesi, maliyetleri daha da yukarı çekiyor.

Tüm bu bilimsel ve ekonomik sınırlar göz önünde bulundurulduğunda, CCS’nin iklim politikalarında hâlen güçlü bir şekilde savunulmasının temel nedeni daha net anlaşılıyor. Bu teknoloji, çoğu zaman gerçek bir iklim çözümünden ziyade fosil yakıt endüstrisinin ömrünü uzatan bir araç olarak işlev görüyor. “Salımları azaltmak zorunda değiliz, çünkü yakalayıp depolayabiliriz” şeklindeki söylem, fosil yakıt projelerinin ertelenmeden devam etmesine olanak sağlıyor. Yeni petrol ve gaz yatırımları, karbon yakalama ve depolama vaadiyle meşrulaştırılıyor; toplumlara da her şeyin kontrol altında olduğu hissi veriliyor. Oysa ne depolama kapasitesi ne maliyetler ne de teknolojinin ölçeklenebilirliği bu iddiaları destekliyor.

Mantıksal çerçevede, karbon yakalama ve depolama iklim krizini durduracak bir ana çözüm değildir. Depolama kapasitesi sınırlı, maliyetler son derece yüksek ve beklenen etkisi yetersizdir. Karbon yakalama ve depolama, çimento ve demir-çelik gibi kaçınılmaz süreç salımlarının azaltılmasında sınırlı bir yardımcı rol oynayabilir; ancak fosil yakıtların yaygın kullanımını sürdürmek için bir gerekçe oluşturamaz. İklim krizinin çözümü, karbonu yer altına gömmek değil; salımları baştan azaltmak, yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandırmak ve fosil yakıt kullanımını aşamalı olarak sonlandırmaktır. Bu nedenle karbon yakalama ve depolamayı temel bir iklim stratejisi gibi pazarlamak, hem bilimsel gerçeklerle hem de ekonomik mantıkla çelişmektedir.

Bir ufak notla kapatalım: Bu teknolojilerin geliştirilmesine kaynak yaratmaya devam etmek zorundayız. Bunun sebebi fosil yakıt kullanımına devam edebilmek değil, fosil yakıt kullanımı sona erdiğinde atmosferi soğutmak için bu teknolojilere ihtiyaç duyacak olmamızdır. Bir yandan kömür, petrol ve doğal gaz yakıp diğer yandan da bunlardan çıkan karbondioksidi depolayacağımızı hesaplamak en ölümcül hatalardan biri olacaktır.