Geçen hafta Almanya'dan gelen bir haber, iklim politikasının içinde bulunduğu çıkmazı bir kez daha gözler önüne serdi. Almanya İklim Değişikliği Uzmanlar Konseyi, federal hükümetin mevcut politikalarla 2030 ve 2040 iklim hedeflerini tutturamayacağını açıkça ilan etti. Yasal olarak bağlayıcı hedefler kâğıt üzerinde duruyor; sahada ise enerji, ulaştırma ve bina sektörlerinde yetersizlik sürüyor. Bağımsız konseye göre karbon bütçesinde 60 ila 100 milyon ton karbondioksit eşdeğerine varan bir aşım bekleniyor.
Bu haber, pek çok kişi için şaşırtıcı olmadı. Almanya yıllardır iklim liderliği iddiasıyla öne çıkan bir ülke. Ancak 2025 seçimlerinin ardından kurulan CDU/CSU-SPD koalisyonu, önceliğini ekonomik canlanmaya verdi ve bir önceki hükümetin iklim politikasını değiştirmeyi hedefliyor. Seçmenler bu tercihte belirleyici oldu: yüksek enerji fiyatları, sanayi kaybı ve "yeşil dönüşümün faturası" sandıkta somut bir karşılık buldu.
Almanya örneği, iklim değişikliğiyle mücadelede yaşanan daha geniş bir gerilimin mikro ölçekteki yansımasıdır.
2023 yılında iklim bilimci Zeke Hausfather, umut verici bir değerlendirme yayımladı. "Salımlar Artık En Kötü Senaryoyu Takip Etmiyor" başlıklı bu yazıda Hausfather, 2014'te dünya genelinde yılda yüzde 3 oranında artan salımların o tarihten bu yana düzleştiğini ortaya koyuyordu. 2000'lerde en kötü senaryo olan RCP8.5'i adım adım izleyen küresel salım eğrisi, artık orta yollu RCP4.5 senaryosuna yaklaşmış durumdaydı.Bu değişimin ardında güçlü bir dinamik yatıyor: yenilenebilir enerji maliyetlerinin çöküşü. Güneş enerjisi son 15 yılda yüzde 90'ın üzerinde ucuzladı. Dünya 2022'de temiz enerji teknolojilerine 1,1 trilyon dolar harcadı. Bu rakam 2020'deki 600 milyar doların neredeyse iki katı. Enerji dönüşümü, en azından bir ölçüde, siyasi kararların önüne geçen piyasa dinamikleriyle kendi kendine ilerlemeye başlamış görünüyor.
Potsdam İklim Etkisi Araştırma Enstitüsü'nden Stefan Rahmstorf da Hausfather'ın bu analizini olumlu karşıladı. Almanya'nın en etkili iklim bilimcilerinden biri olan Rahmstorf, bu gelişmeyi "küresel enerji dönüşümünün bir başarısı" olarak tanımladı. En kötü senaryonun geride kalmış olması, gerçek bir kazanım.
Ancak Rahmstorf aynı nefeste kritik uyarısını da ekledi: "Salım eğrisi düzleşti. Şimdi hızla düşmesi gerekiyor."
İşte tam burada teknolojik iyimserlik ile siyasi gerçekçilik arasındaki derin gerilim kendini gösteriyor.
Atmosferdeki karbondioksit birikimli bir olgudur. Net salımlar sıfıra inene kadar dünya ısınmaya devam eder. "Artık o kadar hızlı kötüleşmiyoruz" demek "iyileşiyoruz" demek değildir; yalnızca "daha yavaş kötüleşiyoruz" demektir. Bu, iklim matematiğinin acımasız bir gerçeği.
Dolayısıyla Hausfather ve Rahmstorf'un işaret ettiği "düzleşme" haberi gerçek bir ilerlemeyi temsil etse de, 1,5°C veya 2°C hedefleri için gereken şey bu değil. Mevcut politikalar altında bile en iyi tahmin, 2100 yılına kadar yaklaşık 2,6°C ısınma. Bu, Paris Anlaşması hedeflerinin çok ötesinde bir dünya demek. Ve iklim duyarlılığı ile karbon döngüsü konusunda şanssız çıkarsak, bu rakam 4°C'ye yaklaşabilir.
Rahmstorf, bu tabloyu bizzat kendi ülkesi üzerinden de eleştiriyor: "ABD'de korkunç bir geri adım görüyoruz ve daha az ölçüde de olsa Almanya'da da." Bu sözler, Almanya haberine geri dönünce daha da ağır bir anlam kazanıyor.
Almanya bu tartışmada yalnızca bir ülke değil; bir test vakası. Eğer dünyanın en zengin, en kurumsal, en "yeşil" söyleme sahip demokrasilerinden biri yasal olarak bağlayıcı taahhütlerini yerine getiremiyorsa, bu sistemik bir başarısızlığa işaret eder.
Üstelik söz konusu taahhütler zaten bilimsel olarak gereken minimumun altında. Almanya 2030 yılında net sıfır olmayı değil, 1990 seviyelerine kıyasla yüzde 65 salım azaltımını hedefliyor. Ve bunu bile tutturamıyor. Bağımsız konseyin uyarısı açık: eylem planı eksiksiz uygulansa dahi 2040 iklim hedeflerinin hiçbirine ulaşılamayacak.
Peki neden? Teknik yetersizlik değil. Almanya'nın yenilenebilir enerji kapasitesi var, teknolojisi var, finansmanı var. Sorun siyasi. Yeni koalisyon, bina modernizasyon standartlarını yumuşatıyor, enerji tasarrufu gerekliliklerini gevşetiyor, kısa vadeli ekonomik hesapları uzun vadeli iklim yükümlülüklerinin önüne koyuyor. Konsey başkanı Barbara Schlomann'ın dile getirdiği gibi, mevcut hesaplama modellerindeki varsayımlar sahadaki gerçeklerle uyuşmuyor. Veriler bile siyasi kaygılarla biçimlendiriliyor.
Hausfather ve Rahmstorf'un iyimserliğinin temel dayanağı şu: yenilenebilir enerji maliyetleri düşüyor ve bu piyasa dinamiği, siyasi iradeden bağımsız biçimde hareket ediyor. Bir hükümet yavaşlasa bile, piyasalar dönüşümü sürdürebilir.
Bu argümanda gerçeklik payı var. Ama gözden kaçan kritik bir faktör var: artan enerji talebi.
Yapay zeka veri merkezleri, elektrikli araçlar, endüstriyel elektrifikasyon... Küresel elektrik talebi önümüzdeki on yılda dramatik biçimde yükselecek. IEA'nın projeksiyonları bu artışın boyutunu net ortaya koyuyor. Yeni talebi karşılamak için yenilenebilir kapasite yetişemezse, fosil yakıtlar boşluğu doldurmaya devam edecek. Bu durumda salım eğrisinin düz kalması bile, her yıl eklenen yeni talebin tamamının yenilenebilirlerden karşılanmasını gerektiriyor. Bu şu an gerçekleşmiyor.
Almanya özelinde bu çelişki daha da keskin. Ülke nükleer enerjiden çıktı. Bu karar, yenilenebilir kapasitesi yetişmeden mevcut düşük karbonlu üretimi devre dışı bıraktı. Kömüre olan bağımlılık beklenenden yavaş azalıyor. Ve yeni koalisyon, dönüşümü hızlandıracak politikaları yumuşatıyor. Teknoloji ucuzluyor ama şebeke altyapısı, depolama sistemleri ve izin süreçleri hızla yetişemiyor; siyasi engeller bu geçişi fiilen frenliyor.
Almanya'daki bu dönüşümün yalnızca bir Avrupa sorunu olmadığını anlamak için, küresel iklim politikasının nasıl işlediğine bakmak gerekiyor.
Gelişmekte olan ülkeler, iklim politikalarını büyük ölçüde gelişmiş ülkelerin hem liderliğine hem de zorlayıcılığına yaslanarak şekillendiriyor. Bu iki ayak birbirinden ayrılamaz: liderlik, "biz yapıyoruz, siz de yapın" mesajını taşırken; zorlayıcılık, bu mesajın somut ekonomik ve hukuki yaptırımlarla desteklenmesi anlamına geliyor.
Türkiye bu ilişkinin en somut örneklerinden birini yaşadı. Yıllarca ertelenen İklim Kanunu'nun 2024'te nihayet çıkmasının ardında birçok etken vardı; ama belirleyici olan dışsal bir baskıydı: Avrupa Birliği'nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM). Demir, çelik, çimento, alüminyum, gübre ve elektrik gibi karbon yoğun sektörlerdeki ihracatçılar için AB pazarına girişi doğrudan karbon fiyatlandırmasına bağlayan bu mekanizma, Türkiye'yi harekete geçirdi. Bir başka deyişle, Türkiye'nin iklim mevzuatı kendi iç siyasi dinamiklerinden değil, AB'nin yarattığı ekonomik zorunluluktan doğdu.
Bu tablo, Türkiye'ye özgü değil. Başta Güney Asya ve Afrika olmak üzere pek çok gelişmekte olan ülke, iklim politikalarını büyük ölçüde dış finansman koşullarına, ihracat piyasalarının gerekliliklerine ve uluslararası baskıya yanıt olarak şekillendiriyor. İçeriden gelen siyasi irade çoğunlukla ikincil kalıyor.
İşte tam burada Almanya'daki değişimin küresel yansımaları devreye giriyor.
Birinci etki, meşruiyet erozyonu. Almanya kendi hedeflerini tutturamadığında, gelişmekte olan ülkelere yönelik "siz de dönüşün" mesajı boşluğa düşüyor. "Siz bunu yapamıyorsunuz, bize neden emrediyorsunuz?" sorusu müzakere masalarında giderek daha sık yükseliyor. COP toplantılarındaki gerilimin önemli bir kaynağı tam da bu meşruiyet açığı.
İkinci etki, zorlayıcı mekanizmaların zayıflaması. SKDM gibi araçların uzun vadede işlev görmesi, AB'nin kendi karbon azaltım hedeflerini tutturmasına bağlı. Eğer Almanya başta olmak üzere büyük AB ekonomileri hedeflerden giderek uzaklaşırsa, mekanizmanın hem hukuki sağlamlığı hem de siyasi meşruiyeti sorgulanmaya başlar. Gelişmekte olan ülkeler için bu, bir nefes alma alanı gibi görünebilir; ama aslında küresel iklim yönetişiminin çözülmesinin habercisidir.
Üçüncü etki, finansman taahhütlerinin gölgelenmesi. Gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerin yeşil dönüşümünü desteklemek için yılda 100 milyar dolar taahhüt etmişti. Bu rakam zaten yetersiz bulunuyor ve tutturulması güç olduğu kanıtlanmış durumda. Almanya gibi ülkelerin iç iklim harcamalarını kısması, uluslararası finansman taahhütleri üzerinde de baskı yaratıyor. Türkiye'nin veya Hindistan'ın yeşil dönüşümü için dışarıdan gelecek kaynaklar giderek daha belirsiz hale geliyor.
Dördüncü ve belki de en derin etki, model etkisinin tersine dönmesi. Gelişmekte olan ülkelerdeki politika yapıcılar, seçmenlere "bu dönüşümü yapabiliriz" dediklerinde sıklıkla Almanya modelini örnek gösteriyorlardı. Almanya'nın Energiewende'si, yani enerji dönüşümü, siyasi olarak mümkün olanın simgesi olmuştu. O simge artık çatlamış durumda. "En iyisi bile yapamıyorsa biz neden yapalım?" sorusu, iklim eylemini savunan siyasetçilerin karşısında giderek daha güçlü bir argümana dönüşüyor.
Türkiye özelinde somut bir soru ortaya çıkıyor: SKDM baskısı azalır ya da mekanizma kısmen askıya alınırsa, İklim Kanunu'nun uygulanma hızı ve kapsamı ne olur? Dışsal zorlayıcılığın zayıfladığı bir ortamda, içeriden gelen siyasi irade bu boşluğu doldurmaya yeter mi?
Bu sorunun yanıtı, yalnızca Türkiye için değil, benzer konumdaki onlarca ülke için de belirleyici. Gelişmekte olan ülkeler kendi iklim politikalarını içselleştirmedikçe, yani dışsal baskı olmasa da bu dönüşümü yapmayı seçmedikçe, küresel iklim yönetişimi kırılgan olmaya devam edecek. Almanya'nın bugün gösterdiği kararsızlık, bu içselleştirme sürecini daha da zorlaştırıyor.
Hausfather ve Rahmstorf teknolojiyi görüyorlar. Bu doğru bir gözlem. Ama tabloyu tamamlamak için siyaseti ve artan talebi de görmek gerekiyor.
Eğrinin "hızla düşmesi" için gereken şartlar şunlar: mevcut yenilenebilir kapasiteye eklenen her yıl yüzlerce gigawatt'lık yeni kapasite; şebeke altyapısının paralel biçimde genişlemesi; bina, ulaşım ve sanayi sektörlerinde derin yapısal dönüşümler; ve bütün bunların arkasına konulan sürekli, tutarlı siyasi irade.
Almanya bu listedeki son madde konusunda bile salınıyor. Ve Almanya sallandığında, daha önce gördüğümüz gibi, etki yalnızca kendi sınırlarında kalmıyor: gelişmekte olan ülkelerdeki politika yapıcıların elini zayıflatıyor, zorlayıcı mekanizmaların meşruiyetini aşındırıyor, finansman taahhütlerini gölgeliyor.
Gerçekten umutlu olmak, teknolojik ilerlemeyi görmezden gelmek değil; ama o ilerlemenin siyasi gerçeklerle çarpışmasını da görmezden gelmemek demek. Salım eğrisinin düzleşmesi gerçek bir kazanım. Ama Almanya örneği, bu kazanımın ne kadar kırılgan olduğunu ve siyasi rüzgârın değişmesiyle ne hızla tersine dönebileceğini gösteriyor.
Rahmstorf'un uyarısı hâlâ yerinde duruyor: eğri düzleşti, şimdi hızla düşmesi gerekiyor. Ama ne Almanya'da ne de dünyanın büyük bölümünde bu düşüşü mümkün kılacak siyasi irade şu an mevcut.
Bu bir kötümserlik değil. Bu, verilere dayalı bir gerçekçilik.
Bu yazı, Almanya İklim Değişikliği Uzmanlar Konseyi'nin Mayıs 2026 raporu (https://www.aa.com.tr/tr/yesilhat/iklim-degisikligi/almanyanin-iklim-hedefleri-risk-altinda/1830271) , Zeke Hausfather'ın "Salımlar Artık En Kötü Senaryoyu Takip Etmiyor" başlıklı analizi (https://www.theclimatebrink.com/p/emissions-are-no-longer-following) ve Stefan Rahmstorf'un son açıklamaları (https://x.com/rahmstorf/status/2054830545301893199) esas alınarak hazırlanmıştır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder