18 Haziran 2026 Perşembe

İklim Senaryolarının Tehlikeli Optimizmi: RCP 8.5 ve RCP 2.6 Arasında Kaybolan Gerçek

Nisan 2026'da IPCC, iklim biliminin en çok tartışılan senaryolarından biri olan RCP 8.5'i resmi olarak "artık gerçekçi değil" ilan etti. Yenilenebilir enerji kullanımının hızlanması ve iklim politikalarının yarattığı kısmi dönüşüm göz önüne alındığında, en kötü salım senaryosunun olasılık dışı hâle geldiği bildirildi. Bu haber pek çok çevrede rahatlama yarattı. Ancak ben bu rahatlamada temkinli olmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü aynı rapor çok daha sessiz sedasız, bir başka şeyi de itiraf etti: RCP 2.6, yani 2°C'nin altında kalmayı hedefleyen senaryo da artık "gerçekçi olmayabilir." Bu iki cümlenin bir arada okunması, iklim biliminin bugün bulunduğu derin çelişkiyi gözler önüne seriyor.

RCP 8.5'in emekliye ayrılması gerçek anlamda iyi bir haber miydi? Kısmen evet. Kömür tüketiminin bu senaryonun varsaydığı ölçüde artmayacağı, yenilenebilir enerjinin beklenenden hızlı büyüdüğü doğru. Ancak burada kritik bir ayrım yapılması gerekiyor: RCP 8.5'in bir salım senaryosu olarak olası dışı hâle gelmesi, bu senaryonun işaret ettiği sıcaklık artışlarının da artık ulaşılamaz olduğu anlamına gelmiyor.

IPCC senaryolarının dayandığı modeller, iklim sistemini büyük ölçüde doğrusal ve öngörülebilir bir yapı olarak ele alır. Ama iklim sistemi, belirli eşiklerin aşılması durumunda kendi kendini besleyen, geri dönüşü olmayan süreçler başlatabilir. Bunlara devrilme noktaları diyoruz: Batı Antarktika Buz Tabakası'nın çöküşü, Amazon yağmur ormanlarının savana dönüşümü, Atlantik Okyanus Sirkülasyonu’nun (AMOC) durması, permafrost çözülmesinin atmosfere salacağı dev karbon rezervleri. Bu süreçler IPCC'nin ana senaryo modellerinde bazen yeterince yer bulamıyor, bazen de hiç temsil edilmiyor. Üstelik bu devrilme noktaları birbirini tetikleyebilir ve bu zincirleme etki, iklim sistemini çok daha hızlı ve tehlikeli bir yöne taşıyabilir.

Bunun pratik sonucu ciddidir: Salım yolunda RCP 8.5'i takip etmesek bile, ısınmanın yarattığı geri bildirim döngüleri bizi RCP 8.5'in sıcaklık sonuçlarına ve hatta ötesine taşıyabilir. Senaryo, bir salım yolu olarak değil, bir sıcaklık sonucu olarak hâlâ mümkün. IPCC bunu yeterince vurgulamıyor. Bu suskunluk hepimizin geleceği açısından oldukça tehlikeli.

IPCC, RCP 8.5'i "artık gerçekçi değil" ilan ederken en iyimser senaryo sayılan RCP 2.6 için neden aynı cesareti gösteremiyor? Cevap kısmen bilimsel, büyük ölçüde de kurumsal ve siyasi.

Mevcut ulusal katkı beyanları (NDC'ler) RCP 2.6'nın gerektirdiği salım azaltımlarının çok uzağında. Dahası, bu senaryo büyük ölçüde henüz var olmayan negatif salım teknolojilerine (atmosferden karbon çekecek sistemlere) bağımlı. Bugün dünyanın tüm negatif salım tesislerinin toplam kapasitesi, bu senaryonun ihtiyaç duyduğunun binde birinin altında. Bu bir mühendislik detayı değil; senaryonun gerçek dünyayla bağının kopuk olduğunun kanıtıdır.

IPCC'nin RCP 2.6'yı olası dışı ilan etmesi ise uluslararası iklim politikasının en önemli hedefleri olan 1,5°C ve 2°C sınırlarına resmen veda etmek anlamına gelir. Kurum bu siyasi ağırlığı taşımaktan kaçınıyor. Sonuçta senaryo yelpazesi her iki uçtan daraldı, ama yalnızca kötümser taraftaki daralma duyuruldu. Bilimsel dürüstlük her iki ucu da eşit şeffaflıkla ele almayı gerektirirdi.

Bu yazının amacı IPCC'yi hatalı göstermek değil. Binlerce bilim insanının katkısıyla hazırlanan bu raporlar, iklim biliminin kolektif birikimini temsil ediyor. Ama IPCC'nin yapısal bir özelliği var: Fikir birliğine, yani konsensüse dayalı çalışıyor. Konsensüs ise en tartışmalı ve genellikle en kaygı verici bulguların en kapsamlı incelemeye tabi tutulduğu anlamına geliyor.

Sonuçta IPCC sistematik biçimde ölçülü, ihtiyatlı tahminler üretiyor. Bunu en net biçimde James Hansen gösterdi. 1988'de ABD Kongresi'nde sunduğu ve döneminin "aşırı alarmcı" bulduğu iklim projeksiyonları, bugün geriye dönüp bakıldığında büyük ölçüde doğru çıktı. Arktik deniz buzu kaybı, deniz seviyesinin yükselişi, aşırı hava olaylarının şiddetlenmesi IPCC tahminlerinin ilerisinde seyretti. Her yeni değerlendirme döngüsünde eğilim aynı yönde: Gerçekleşenler, öngörülenlerin kötüsüne doğru şekilleniyor.

Bu bize şunu söylüyor: IPCC raporları elimizdeki en iyi araçlar, ama büyük olasılıkla en iyimser gerçekçi senaryoyu sunuyorlar. Devrilme noktalarını dışarıda bıraktıklarından, henüz var olmayan negatif salım kapasitesinin de gelecekte binlerce kat artacağını varsaydıklarından ve kurumsal çekingenlikleri nedeniyle en kaygı verici bulgulara yeterince yer vermekte zorlanıyorlar. Bu yaklaşım raporların "en kötü durum" değil, "en iyimser gerçekçi durum" olarak okunmasını gerektiriyor. Gerçek gelecek muhtemelen daha kötü olacak.

Tüm bu tablo bizi kaçınılmaz olarak iklim politikasının en kadim tartışmasına götürüyor: Azaltım mı, uyum mu?

Bu soru yanlış sorulmuş. İkisi arasında seçim yapılmamalı. Ama iklim senaryolarının gerçekliğini dürüstçe okuyorsak, bu iki yolun her ülke açısından farklı ağırlıklandırılması zorunlu hale geliyor.

Azaltım, yani sera gazı salımlarının olabildiğince hızlı ve köklü biçimde azaltılması tartışmasız biçimde gerekli. Daha az salım, daha az ısınma; daha az ısınma, daha az felaket demektir. Bu aritmetik değişmiyor. İklim değişikliğini durdurmak için elimizdeki her şeyi kullanmak zorundayız.

Ama şunu da söylemek gerekir: Mevcut taahhütler yetersiz. Negatif salım teknolojileri hazır değil. Devrilme noktaları modellerin dışında bırakılıyor çünkü onları yeterince anlamıyoruz. ABD'deki politika geri dönüşleri ve Avrupa'da yükselen sağın iklim politikalarına yönelik baskısı azaltım gündemini sekteye uğratıyor. Bu koşullarda, özellikle Türkiye gibi Akdeniz'in tam ortasında, küresel ortalamadan yaklaşık 1,5 kat daha hızlı ısınan, tarım sistemleri su stresiyle boğuşan, orman yangınlarının şiddetlendiği, kıyıları deniz seviyesinin yükselişine maruz kalan kırılgan bir coğrafyada uyum artık bir yedek plan değildir. Bir zorunluluktur!

Bunu açıkça söylemek gerekiyor: İklim felaketini durdurmak için elimizden geleni yapmalı ve aynı zamanda gelenin en kötüsüne hazırlanmalıyız. Bu iki cümle çelişmiyor; birbirini zorunlu kılıyor. Zira hangi salım senaryosunu takip ettiğimizden bağımsız olarak, önümüzdeki on yıllar boyunca yaşayacağımız iklim değişikliğinin büyük bölümü artık belirlenmiş durumda. Bunu kabul etmek pes etmek değil; akılcı planlama yapmak demektir.

RCP 8.5'in emekliye ayrılması ve RCP 2.6'nın yerli yerinde durması, iklim bilimi iletişiminin sembolik bir kırılma noktasıdır. İyi haber üretme ihtiyacı ile bilimsel dürüstlük arasındaki gerilimin dışa vurumudur, ne yazık ki.

Ama iklim sisteminin ne iyi haberle ne de diplomatik dille ilgisi var. Devrilme noktaları siyasi konjonktüre bakmıyor. Permafrost eriyişi müzakere takvimini gözetmiyor.

COP31'in Antalya'da yapılacak olması bu tartışmayı somutlaştırıyor. Antalya, soyut senaryo rakamlarının et ve kemiğe büründüğü bir yer. Orada ormanlar yanıyor. Orada tarım arazileri susuzlaşıyor. Orada deniz ısınıyor ve yağışlar sertleşiyor. Bu coğrafyadan yapılacak dürüst bir iklim değerlendirmesi, senaryo çerçevesinin bize söylemediklerini de içermek zorundadır.

Hem elimizdeki her şeyle iklim değişikliğini yavaşlatmak hem de gelenin en kötüsüne hazırlıklı olmak. Bunlar çelişen değil, birbirini zorunlu kılan iki yoldur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder