7 Ekim 2022 Cuma

Bir silah olarak doğal gaz

Pasifik Okyanusu’nun güney kısmındaki sular son üç senedir ortalamadan oldukça serin. Suların ortalamadan serin olması durumuna La Nina adı veriliyor. La Nina durumunun üç yıl üst üste görülmesi ise sık rastlanan bir durum değil. Pasifik Okyanusu yeryüzündeki suların önemli bir kısmını barındırdığından bu bölgedeki ısınma ya da soğuma gezegenin neredeyse her bölgesini etkiliyor. Mesela ülkemiz normalden biraz ılık bir kış geçirirken Avrupa’nın özellikle batı kesimleri önce soğuk bir kışa merhaba diyor, ardından da şiddetli yağışlar geliyor. Hava durumu her La Nina görüldüğünde aynı görüntüyü sergilemese de kış başındaki beklentimiz bu yönde.

Ülkemiz ısınma giderlerindeki artışla başa çıkmaya çalışsa da en azından doğal gaz arzında önemli bir azalma beklemiyoruz. Oysa Avrupa Birliği bu bağlamda çok zor durumda kalacağa benziyor. Daha önce sözünü ettiğim gibi, Avrupa Birliği enerji tüketimini azaltmak ve tüketim şeklini fosil yakıtlardan elektriğe çevirmek için yıllardır çaba sarf ediyor. Ancak bugünkü durumda Avrupa’nın elektrik üretimi de ciddi miktarda fosil yakıtlara ve öncelikle de doğal gaza dayanıyor. 2005-2006 kışında Rusya ile Ukrayna arasında çıkan doğal gaz krizi Avrupa Birliği’ni Rus doğal gazı dışında kaynaklar aramaya yöneltti. Bugün kısıtlı miktarda da olsa Kuzey Afrika’dan ve Norveç’ten boru hatları ile doğal gaz sevkiyatı mümkün. Gene de Avrupa Birliği büyük ölçüde Rus devletinin doğal gaz şirketi olan Gazprom’a ve serbest piyasadan satın alınacak sıvılaştırılmış doğal gaza (LNG) bağımlı durumda. 

Doğal gaz boru hattından gelen gazı hızla ülke içerisinde dağıtmak ve kullanmak oldukça kolaydır. Ancak LNG taşıyan büyük tankerlerin yanaşacağı ve sıvılaştırılmış gazın tekrar eski haline çevrilip ülke içine dağıtılacağı terminaller oldukça masraflı yatırımlardır. Bundan dolayı da bu terminaller henüz Avrupa’da yeterli yaygınlığa ulaşmış durumda değildir ve Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu gazın ancak yarısına yakınını LNG şeklinde ithal etmek mümkündür. 

LNG küresel piyasalarda satın alınabilen bir ürün olsa da henüz petrol gibi serbestçe ticareti yapılan bir ürün haline gelmemiştir. Yani, Basra Körfezi’nde yüklenen bir petrol tankeri, nereye gideceği belli olmadan denize açılabilir ve müşterisi yolda da belli olabilir. Oysa LNG için görece daha uzun süreli kontratlar gereklidir. Doğu Asya’nın LNG ticareti konusundaki altyapısı çok daha gelişmiş olduğundan Avrupa LNG pazarının nispeten yeni müşterisi konumundadır. Ayrıca Avrupalı alıcıların her zaman Rusya ile barışıp LNG’den Gazprom’a geri dönmeleri de söz konusu olabileceğinden LNG üreticilerinin tercih edilen müşterileri çoğunlukla Doğu Asya pazarında bulunmaktadır. Avrupa bu bağlamda oldukça köşeye sıkışmış durumdadır.

Avrupa’nın doğal gaz depoları şu anda %88 dolu durumdadır. Bu miktar Avrupa’nın ılık bir kış geçirdiği durumda Şubat ayına kadar yetebilir. Ancak yukarıda sözünü ettiğimiz gibi, kuvvetli bir La Nina kışında Ocak ayının başında Avrupa yakıtsız kalabilir. Bugün Rusya’ya karşı ciddi yaptırımlar uygulamaya çalışan Avrupa Birliği’nin soğuk bir kışın ortasında Gazprom ile tekrar masaya oturmak zorunda kalmasını beklemek şaşırtıcı olmaz. Her ne kadar Avrupa tasarruflarla tüketimini %10 azaltmış olsa da bu azaltım zorlu kış koşullarında yeterli olmayacaktır. Özellikle Avrupa’nın büyük ülkelerindeki iktidarların oldukça zor durumda oldukları düşünülecek olursa, halkın soğuktan donabileceği bir kışın ilkbaharında Avrupa’da değişik politik oluşumlar beklemek normal sayılmalıdır.

Napolyon ve Hitler Rusya’nın en önemli silahı olan kışa teslim olmak zorunda kalmışlardı. Bu kış Rusya’nın büyük silahı kendi topraklarını bırakıp Avrupa’yı esir almak için yola çıkabilir. Aynı sorun elbette Ukrayna’nın da başında olacaktır. Özellikle elektrik enerjisinin önemli bir kısmını sağlayan Zaporijya Nükleer Santrali Rusya’nın elinde kalacak olursa Ukrayna da kışı oldukça zor geçirebilir. Şu anda zaman Rusya’nın lehine işliyor, kışa doğru yaklaştığımızda Rusya’nın eli daha da rahatlayacaktır.

Tüm bunların ışığında Kuzey Akım 1 ve Kuzey Akım 2 doğal gaz boru hatlarına sabotajı Rusya’nın yaptığını düşünmek biraz acelecilik olabilir. Bu doğal gaz boru hatları Rusya’nın elindeki en önemli müzakere silahlarıdır. Bu silahların kullanılmaz hale gelmesi aslında en fazla Rusya’ya zarar verir. Dolayısıyla bu kış, La Nina, Avrupa Birliği, doğal gaz üreten ülkeler ve Rusya arasında çoklu bir satranç oyunu gibi geçecek. Umarım biz bu oyunun seyircilerinden biri olarak kalırız çünkü tarafların bir kısmı kışın sonunu görmeyebilir.

1 Ekim 2022 Cumartesi

Gelişmekte Olan Ülkeler Açısından Karar Noktası

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) Taraflar Konferansı (COP) her yıl bu zamanlarda toplanır. Başladığı 1995 yılından bu yana tartışılan en önemli konu iklim değişikliğini önlemek için sera gazı salımlarının ne kadar azaltılması gerektiği ve bu azaltımı kimin ve hangi hızda yapacağıdır. 

Bu sözleşme 1992 yılında imzalandı ve gelişmiş ülkeler sera gazı salımlarını 1990 yılı seviyesinin altına indireceklerini kabul ettiler ve bir kısmı da bunu başardı. Ama nasıl? Yüksek miktarda salıma neden olan endüstrilerini gelişmekte olan ülkelere kaydırarak bir sanayi dönüşümü gerçekleştirdiler. Artık az salıma neden olan üretimi kendi ülkelerinde gerçekleştiriyorlar, çok salıma neden olan ürünleri ise gelişmekte olan ülkelere ürettirip kendileri ürünleri satın alıyorlar ve böylece, en azından kağıt üzerinde azaltım sağlamış oluyorlar. Yalnız küresel sera gazı salım miktarlarına baktığımızda bir azalma görmüyoruz.

1997 yılında aynı sözleşme kapsamında Kyoto Protokolü imzalandı. O zamanki en büyük salıma sahip olan ABD bu protokole taraf bile olmadı ve bildiği yolda devam etti. Avrupa Birliği üyeleri bu protokolün uygulanmasında başı çektiler, ama bir kez daha salımlar gelişmekte olan ülkelere kaydığından iyileştirici bir etki görülmedi.

Her ne kadar Kyoto Protokolü bir işe yaramamış olsa da süresinin dolduğu 2012 yılından itibaren yeni bir anlaşmaya geçilebilmesi için yoğun çaba harcandı fakat bu çabalar başarısız oldu. 2015’te Paris’teki Taraflar Konferansı’nda 2020 - 2030 yılları arasını kapsayan ve tüm ülkeleri içine alan bir anlaşma kabul edildi. Bu anlaşma komik denecek seviyede düşük bir ön kabul üzerine kurgulanmıştı. İklim krizini durdurmak için almamız gereken önlemlerden bağımsız olarak ülkelere iklim krizini durdurmak için neler yapmayı planladıkları soruluyor ve bu soruya verdikleri cevap üzerinden de ülkelerin yapacakları belirleniyordu. Mesela bu soru ülkemize sorulduğunda biz “şu anda senede 450 milyon ton sera gazı salıyoruz ve bunu 2030 yılında 1197 milyon tona çıkartmayı planlıyoruz, eğer bize maddi imkan sağlarsanız bu seviyeden yüzde 21’e kadar azaltım sağlayabiliriz” gibi bir cevap verdik. Diğer ülkeler arasında da salımlarını uzun süre artıracaklarını söyleyenler oldu ve bunların tümü kabul edilerek Paris Anlaşması’na dahil edildi. Bu yapı içerisinde anlaşmanın ciddi bir fayda sağlamasını ummak ancak saflık olabilir. Nitekim anlaşmanın kabulünden bu yana gördüğümüz sonuçlar da sera gazı salımlarının küresel bağlamda azalmak yerine artmakta olduğunu bize gösteriyor. Bir tek araya giren pandeminin yoğun günlerinde bir azalma gördük ama sonrasındaki salımlar bu azalışı fazlasıyla telafi etti.

Paris Anlaşması’nın görüşmeleri sırasında taraf ülkeler bu taahhütlerin yeterli olmadığının bilincindeydi ve 2030 yılına kadar bu taahhütlerin sürekli olarak iyileştirilmesi de anlaşmaya eklendi. Yani ülkemiz vereceği bir sonraki taahhütte bir öncekinden daha yüksek bir azaltım oranı söylemek zorundaydı.

Paris Anlaşması’nın kabulü sonrasında başta Avrupa Birliği üyeleri olmak üzere çeşitli ülkeler sera gazı salımlarını hangi tarihte net olarak sıfıra düşüreceklerini açıklamaya başladılar. Ülkelerin topraklarında sera gazı salındığı kadar ormanlar ve diğer yutak alanları sayesinde karbondioksit de emilir. Net sıfır; ülkedeki yutak alanlarının karbondioksit emebildikleri kadar salım yaparak atmosfere ek bir sera gazı yüklenmemesi anlamına gelir. Elbette burada ülkelerin ne kadar salım yaptıklarının doğru olarak belirlenmesinin ötesinde ne kadar yutak alana sahip olduklarının da doğru ölçülmesi son derece önemlidir. Mesela ülkemiz yaklaşık 80 milyon ton sera gazı yutağına sahiptir. Son yapılan açıklamalarla 2053 yılında ülkemizin sera gazı salımının da bugünkü seviyesinden 80 milyon tona düşürülmesi öngörülmektedir. Bugünkü salımımızın 520 milyon ton seviyesinden 2053 yılında 80 milyon tona düşürülebilmesi için de şimdiden büyük adımların atılarak Paris Anlaşması’nın sona erdiği 2030 yılında ciddi boyutta bir azaltım yapılmış olması gereklidir. Sivil toplum örgütleri salım miktarımızın 2030 yılında 340 milyon tona düşürülmesi yolunda bir kampanya yürütüyorlar.

Yakın çevremizdeki gelişmekte olan ülkelerden birinin en büyük bankası için yabancı ortaklarla birlikte iklim stres testi çalışması yapıyoruz. İklim stres testi bankanın tüm varlığının iklim krizinin risklerinden nasıl etkileneceğini belirleyen bir çalışmadır. Bu çalışmanın iki ana bileşeni vardır. Bunların ilki iklim krizinin yaratacağı fiziksel risklerin bankanın varlıkları ve kredileri üzerinde yaratabileceği zararın belirlenmesidir. Yani siz bir çiftçiye kredi veriyorsanız ve bu çiftçinin tarlasındaki ürün kuraklıktan dolayı tamamen kayboluyor ve çiftçi size borcunu ödeyemez hale geliyorsa bu,banka için fiziksel bir risktir. Her sektör ve fiziki bölge için bu fiziksel risklerin ayrı ayrı belirlenmesi gerekir.

Ama bunun yanında bir de geçiş riskleri vardır. Yani bugünkü karbon yoğun ekonomiden yenilenebilir ve sürdürülebilir kaynaklı bir ekonomiye geçişte gerek piyasanın gerekse de devletlerin verdiği tepkiler vardır. Mesela bugün kredi verdiğiniz bir kömürlü termik santral bundan beş sene sonra fazla karbondioksit saldığı için devlet tarafından kapatılacak olursa, sizin kredinizin ödemesi tehlikeye girer. Ya da devlet bir karbon vergisi uygulayacak olursa çiftçinin mazot masrafı artacağından size borcunu geri ödeyemeyebilir. Bu geçiş risklerinin de fiziksel riskler kadar ciddi biçimde ele alınıp hesaplanması ve ona göre bir strateji geliştirilmesi gerekir.

Şimdi gelelim önemli probleme: Geçiş riskleri ve fiziksel riskler ters yönde çalışan sorunlardır. Yani, iklim krizini durdurmak için yoğun bir çalışma ortaya koyup ciddi önlemler alırsak bu geçiş risklerini artırır ama sonuçlar iklim krizinin artmasını engelleyeceği için fiziksel riskler azalır. Tersine iklim krizini engellemek için ciddi önlemler almayacak olursak bu da geçiş risklerini azaltırken fiziksel risklerin artmasına neden olur.

Gerçek sorun ise bunun az ötesinde bulunuyor. Geçiş riskleri de fiziksel riskler de sizin ülkenizde veya bölgenizde yaşansa da sizin kontrolünüz altında değil aslında. Siz istediğiniz kadar sert önlemler alın, diğer ülkeler buna uymazsa iklim krizi fiziksel riskleri fazlasıyla artırabilir, sonuçta siz hem geçiş riskleri hem de fiziksel risklerle baş etmek zorunda kalırsınız.

İşte gelişmekte olan ülkeler açısından en önemli karar noktası burada. Geçiş risklerini mi tercih edeceğim, fiziksel riskleri mi? Ya da iklim krizini durdurmak için mi savaşacağım, yoksa iklim krizinin bana vereceği zararı azaltmak için mi uğraş vereceğim? Daha da doğru bir yaklaşım sıfır ya da bir mantığından çıkarak bütçemin ne kadarını iklim risklerini azaltmak ne kadarını da iklim krizine dur demek için ayıracağım?

Bu konudaki baskı genelde Avrupa Birliği’nden geliyor. AB politikaları genelde azaltım üzerine kurulu olduğundan çevre ülkelerin de azaltıma yönelmelerini arzu ediyorlar. Ancak özellikle son Ukrayna - Rusya krizinin de gösterdiği gibi, kendi ekonomik politikaları zora girdiği anda iklim politikası en önce ödün verilen sorunlardan biri haline geliyor. Özellikle bu kış Rus doğal gazı Avrupa’ya ulaşmayacak olursa kömürün geri dönmesi hiç de şaşırtıcı olmaz. Dolayısıyla da gelişmekte olan ülkelerin bu bağlamda verecekleri kararlarda son derece dikkatli davranmaları gerekiyor, aksi takdirde hem bütçelerinin önemli bir kısmını iklim krizini durdurmaya harcayabilirler hem de iklim felaketleri ile baş başa kalırlar.

24 Eylül 2022 Cumartesi

Üç dipli La Nina

İçimiz iklim krizi kavramını kabullenmediği müddetçe çevremizdeki aşırı hava olaylarına, çoğunlukla bilmeden, sebepleri bizi aşan doğa olayları gibi davranıyoruz. Hatta bazen bunlara fiyakalı isimler veriyoruz ki olayın karmaşıklığı daha da bir derin görünsün. “Arkadaş Pakistan’daki tüm bu sellerin nedeni aslında Üçlü La Nina. Bu olay yüz yıldır ilk defa görülmüş, ondan dolayı normalin üç katı yağış düşmüş” deyince biz birden kendimizi olaydan soyutlamış oluyoruz. Oysa bu olayların tümü oldukça iyi anladığımız bilimsel konular. Elbette doğanın kendi değişkenliği de katkıda bulunuyor ama bizim de ne olup bittiğini doğru kavramamız gerekiyor.

Dünya’nın dörtte üçü suyla kaplı. Bu kadarı suyla kaplı bir gezegendeki atmosfer olaylarının çoğunun da suya bağımlı olması gayet normaldir. Dünya’daki en önemli su kütlesi Pasifik Okyanusu’dur. Pasifik Okyanusu’nda olan her türlü değişikliğin tüm gezegenin atmosferini de derinden etkileyeceğini söylememiz hiç de yanlış olmaz. Pasifik Okyanusu’nun güney yarısında suların bir ortalama sıcaklığı vardır. Suların sıcaklığı doğuya doğru bir akıntı ile normalin üzerine çıkarsa bu olaya El Nino, normalin altına düşerse de buna La Nina adı verilir. Genelde normal durumda, El Nino da La Nina da yıllarca süren durumlar değildir, çoğunlukla birkaç mevsim içerisinde azalarak diğer durumlara dönüşür. Bazen bu olaylar çok şiddetli olur. Mesela 1998 ve 2016’da görülen aşırı El Nino olayları yeryüzünün ortalama sıcaklığının rekor seviyeye ulaşmasına neden oldu. Yalnız birer yıl süren bu dönemler zayıflayarak normal duruma ve sonrasında da La Nina’ya dönüştüler.

İçinde bulunduğumuz döngü ise Pasifik sularının normalden serine dönmesiyle Haziran 2020’de başladı.  Gittikçe şiddetlenen La Nina Ocak 2021’de tepeye ulaştı ve hızla azalmaya başladı. Azalıp normal duruma geçmesi beklenirken Eylül 2021’de tekrar şiddetli bir La Nina’ya döndü. Bu sene Temmuz ayında zayıflayıp normal duruma geçmesi beklenirken tekrar şiddetlenmeye başladı. Geçtiğimiz dönemlerin grafiklarine baktığımızda bu olayın fazla garip karşılanmayacağını anlamak pek de zor değil. Genelde El Nino ve La Nina bu kadar uzun sürmüyor ama sürdüğü de oluyor. Şu anda da süren La Nina’nın üçüncü dönemine giriyoruz.

Bu ülkemiz açısından ne anlama geliyor? Aşırı değişik bir durum yaşamıyoruz. Belki korkulandan az daha serin ve belki biraz da yağışlı bir dönem geçiriyoruz ve geçirmeye devam edeceğiz. Ama bu olayların temel etkisi büyük su kütlelerine daha yakın bölgelerde görülüyor. Mesela Pakistan Mayıs ayında inanılması zor bir sıcaklık olan  50℃ gördü. Bu sıcaklıklar Himalayalara kadar uzandığından o bölgedeki buzulların erimesi hızlandı. Ardından da normalden şiddetli bir muson sezonu geçirince 33 milyon kişi sellerde evsiz barksız kaldı. Benzer şekilde Avrupa’nın batı kesimleri de aşırı sıcaklarla baş etmek zorunda kaldı. ABD’nin batı kesimlerinde şiddetli kuraklık görülürken doğu kesimleri de fazla yağış aldı. Avustralya’nın güney doğu eyaletleri sellerle boğuşmak zorunda kaldı.

Tüm bu hava olaylarına baktığımızda anlamamız gereken birkaç önemli nokta var. Öncelikle bu olaylar yeryüzünün bir noktasını değil her noktasını az ya da çok etkiliyor. El Nino ya da La Nina neden bu kadar uzun sürdü ya da neden bu kadar şiddetli oldu sorusuna verecek bilimsel bir cevabımız henüz yok. Bu olaylar iklimin doğal değişkenliğinin bir parçası. Ama iklim krizinin ortalama sıcaklığı artırmasından dolayı genelde daha fazla El Nino olayı görülmesine yol açacağı tahmin ediliyor. Ayrıca iklim krizi atmosferde gördüğümüz tüm olayların daha da şiddetlenmesine yol açıyor. Yani kuraklık daha uzun sürüyor, sıcak hava dalgası daha sıcak bir hava getiriyor ve bu durumun sıklığı artıyor, yağışlar ise daha ani ve daha şiddetli oluyor.

Biz doğanın düzenini bozduğumuzda doğanın da buna tepki vereceğini biliyoruz. Bu tepkinin şiddetini ve nerelere yayılacağının da az çok farkındayız. Eksik olan iki eylem bu olayların artmasını engelleme ve kendimizi bu olaylardan koruma tarafında. “Tüm bu olaylar neden gerçekleşiyor?” sorusuna verdiğimiz cevap “biz sera gazı salarak iklimi bozduk ve meydana gelen felaketlere karşı yeterince önlem almıyoruz” yerine “üçlü La Nina varmış, bu olaylar ondan oluyormuş” şeklinde olduğu müddetçe de çözüm konusunda ilerlememiz mümkün olmayacak.


23 Eylül 2022 Cuma

Perhiz ve Lahana Turşusu

Dünya her geçen gün biraz daha istekler, gerçekler ve gereklilikler arasında sıkışıp kalıyor. Çevre ve doğaya baktığımızda hepimiz çocuklarımıza temiz ve bugünkünden daha yaşanabilir bir dünya bırakmak istiyoruz. Ama çocuklarımız kışın ev soğuk olduğunda üşümelerini de istemiyoruz. Evi ısıtmak için de doğal gaz yakıyoruz, çıkan karbondioksit gazı da atmosferi kirletip çocuklarımıza temiz ve bugünkünden daha yaşanabilir bir dünya bırakmamızı zorlaştırıyor. Çözüm ne peki?

Çözümler var ama ne yazık ki hala oldukça pahalı. Mesela evimizi ısıtmak için doğal gaz kazanlı bir sistem ya da kombi yerine ısı pompası kullanabiliriz. Böylelikle sadece elektrik enerjisi kullanarak ısınmamız mümkün olur. Bu elektriği de çatımıza koyacağımız güneş panellerinden elde ederiz, tüketmediğimiz kısmını depolarız ve böylelikle kışın fazla karbondioksit salmadan yaşamak mümkün olur. Ancak bu sistem pahalı, oldukça pahalı. Çoğumuzun maddi imkanları bu sistemi evimize kurmaya yetmeyebilir, hatta bir apartmanda oturuyorsak, biz istesek bile komşularımız aynı yatırımı yapmak istemeyebilirler. O zaman doğal gaz kullanımı bugün için karşımıza bir gereklilik olarak çıkıyor.

Doğal gaz kullanımı bugün için bir gereklilik olsa da kafamızın içinde ve ön tarafa yakın bir yerlerde doğrunun bu olmadığı ve en kısa zamanda bu sistemden kurtulmamız gerektiği bulunmalı. Yeni bir eve taşınırken veya kombiyi yenilememiz gerektiğinde bu gerçeği unutmamalıyız, yoksa yaşam hep böyle sürüp gider ve biz çocuklarımıza güzel bir yeryüzü bırakma isteğimize asla ulaşamayız.

Bunun ötesinde devletin de koyduğu kurallarla gelecekte oluşacak problemlere şimdiden çözüm yaratması gerekiyor. Diyelim ki yatırım yapıp ısı pompası kullandık, ama devletten aldığımız elektrik kömürlü termik santrallerden geliyorsa, ısı pompasının karbondioksit kazancını hemen kaybetmiş oluruz. Bizim atacağımız adımlara bağlı olarak devletin de yatırımlarını gerçekleştirerek bizi yönlendirmesi gerekir. Bunların tamamını da uzak gelecekte değil hemen yapmaya başlamamız gerekiyor.

Hayatımızdaki bu değişiklikleri öncelik sıramızda en yukarılara taşımazsak ne olur? Yeryüzüne vereceğimiz zararın artacağını zaten uzun uzun konuştuk ve daha da konuşabiliriz ama ben başka bir noktaya parmak basmak istiyorum. Ekim ayı içerisinde insan nüfusunun 8 milyarı aşması bekleniyor. Nüfusumuza eklenen her bir birey ihtiyaçların da artması anlamına geliyor. Bu artan ihtiyaçları eskiden alıştığımız sistemlerle karşılamaya devam ettiğimiz müddetçe de problemlerimiz artacak. Ama ne yazık ki biz bildiğimiz yoldan ayrılmıyoruz ve yaptığımız binalara ısı pompası yerine doğal gaz kazanı ya da kombisi koyuyoruz. Bu da bizim doğal gaza olan bağımlılığımızı bir on ya da yirmi yıl daha sürdürmemizi garanti altına alıyor. Yani sanmayın ki bugün aldığınız bir kombi, yaktığınız bir kömürlü termik santral sadece bugünü etkiliyor. Bunların etkisi en az çocuklarınızın zamanına kadar da sürecek.

Avrupa Birliği ve özellikle de Almanya, Rusya-Ukrayna krizinden dolayı bu kış enerji akışında önemli sorunlar yaşayacak gibi duruyor. Bunun nedeni de açıklamaya çalıştığım konudur. Eğer Avrupa Birliği geçtiğimiz 20 sene içerisinde söylemi ile eylemini gerçekten birleştirmiş olsaydı şu anda bu durumda olmazdı. Bir yandan en çevreci olan ülkeler grubu olarak diğer ülkelere ahlak ve eylem dersi verirken öte yandan da kendileri gerekli olan değişimin bir parçası olmakta acele etmediler. Yani herkese ısı pompası kullanmasını söylerken kendileri doğal gaz kombileri ile hayata devam ettiler ve değiştirdilerse de bu gerekli olan hızda olmadı.

Değişimi yeterli hızda yapmazsak göreceğimiz gerçek sorunlar şimdiden gözümüzün önünde belirmeye başladı. Bekleyecek, yavaştan alacak hele de duracak vaktimiz yok. Değişmeliyiz, hemen şimdi!


21 Eylül 2022 Çarşamba

Batı Avrupa'nın Enerji Sorunu

Bu kış Avrupa’yı önemli bir enerji krizi bekliyor. Bu krizi hafife alacak olursak gelecek için çıkartmamız gereken dersleri de kaybetmiş oluruz. Bu sadece Rusya-Ukrayna krizinden doğan bir doğal gaz tedarik sorunu değildir. Benzer sorunlar yakın gelecekte hepimizi bekliyor ve şimdiden alacağımız önlemler gelecekte çocuklarımızın daha rahat ve düzgün yaşayabilmelerinin yolunu açabilir.

Yaşanan bu sorun, bugün için, sadece doğal gaz bağlamında görünse de genel anlamda oldukça büyük bir kaynak krizine doğru hızla gidiyor. Ancak bu yazıda sadece doğal gaz üzerinde duralım şimdilik.

Doğal gaz, petrol ve kömür gibi milyonlarca yıl önce ölmüş küçük canlıların toprak altında uzun süre kalarak ısı ve basınç etkisiyle dönüşmesi sonucu oluşur. Toprağın altı da her zaman tekdüze bir yapıda değildir. Bazı bölgelerde hep aynı tür kayalar vardır, bazı yerlerde ise kayalar bölük pörçüktür. Canlılar ise yaşarken yaşadıkları bölgenin kaya yapısına göre yaşamazlar ve öldüklerinde de her iki ortamda da kalabilirler. Biz yakın zamana kadar petrol ya da doğal gaz ararken hep bu kaya türlerine dikkat ettik ve aynı tür kayaların olduğu ve doğal gaz ya da petrol bulabileceğimiz yerlerde kuyular açtık. Böylelikle açtığımız bu kuyudan aşağıdaki petrol bitene ya da rahatça çıkmayana dek petrol çıkarttık. Ancak biliyoruz ki aşağıda tekdüze kaya yapıları olduğu kadar, hatta belki daha da fazla bölük pörçük kaya yapıları var. Bu bölük pörçük kaya yapıları da doğal gaz ve petrol barındırıyor.

2000’lerin başına kadar bu bölük pörçük kayaların içindeki petrol ve doğal gazı çıkartmak oldukça zordu. Bu nedenle de petrol ve doğal gaz üretimi birkaç başlıca üreticinin tekelinde idi. Petrol üretimine ilk başlayan ülkelerden biri olan ABD hızla kaynaklarını tükettiği için 2000’lerin başında net petrol ithalatçısı bir ülke konumundaydı. 

Bölük pörçük kayaların içindeki petrol ve gazı çıkartmanın yolu o kayaları parçalayarak içindeki gazın ya da petrolün sızmasını sağlayıp, sonra da sızan o maddeleri toplamaktan geçer. Bunun için de önce dik bir kuyu kazılır, ardından yana doğru boru devam ettirilir, uzanan borudan basınçlı bir su karışımı verilerek kayalar parçalanır ve fosil yakıtların sızması beklenerek toplanır. Kolayca görülebileceği gibi bu yöntemin iki önemli sakıncası vardır, öncelikle aşırı su kullanımı gerektirir ve kayaları parçaladığından doğaya ve özellikle yeraltı sularına büyük zarar verir.

ABD’de bu kuyuları açan üreticiler “petrol üretin de nasıl üretirseniz üretin” diyen bir devlet yapısı ile karşılaştığından son yirmi sene içerisinde petrol ve doğal gaz üretimi neredeyse yeni bir çağa girdi. Bölük pörçük kayalardan çıkartılan kaya gazı ve kaya petrolü ABD’yi en önemli petrol ve doğal gaz üreticilerinden biri haline getirdi. Üretilen petrolün ihraç edilmesi için gerekli olan yatırım fazla olmasa da doğal gazın gerek ihracatı gerekse de ithalatı ciddi yatırım ister. Doğal gazı gemilerle taşımadan önce soğutup sıkıştırmak, sonra da vardığı noktada ısıtıp yavaşça genleştirmek gerekir. Bu iki işlemi yapacak tesisler de milyarlarca dolara mal olduklarından sıvılaştırılmış doğal gazın (LNG) ticareti kolay değildir.

Japonya ve Güney Kore’nin uzun süredir coğrafi nedenlerle boru hatları ile taşınan doğal gaza erişimleri olmadığından bu iki ülke ve onlara sonradan eklenen Çin’in LNG altyapısı gelişmiştir. Son senelerde başlıca LNG ihracatçısı konumuna gelen Katar ve bu kategoriye sonradan eklenen ABD, Asya pazarına LNG satmaktadır.

İşte bu noktada Rusya-Ukrayna krizi patlak verdi. Avrupa'ya uzun senelerdir Kuzey Akım 1, Kuzey Akım 2 ve Türk Akım boru hatları ile Rus doğal gazı bağlanmıştı. Her ne kadar söylem olarak yenilenebilir enerjinin peşinde koşuluyor olsa da Avrupa Birliği enerjide karbonsuzlaşma stratejisini kömürden çıkıp güneş ve rüzgara dönme değil, kömürden doğal gaza dönme şeklinde kurgulamıştı. Üzerine bir de Yeşiller Partisi’nin etkisi ve desteği ile 2022 sonuna dek Almanya’da nükleerden çıkış da eklendiğinde özellikle Almanya tamamen doğal gaza bağlı durumda kaldı. Bunun üzerine bir de inanması zor bir durum daha eklendi. Almanya’nın LNG ithal edebileceği bir gazlaştırma terminali bulunmuyor. Ülkemizde bile bu terminallerden üç adet bulunduğu düşünülecek olursa Almanya’nın bu kıymetli ham madde için ne derece Rusya’ya bağlı kaldığı kolayca görülebilir.

Enerji bakımından bu derece Rusya’ya bağlı olan Avrupa Birliği, Rusya-Ukrayna krizinde Rusya’ya ağır yaptırımlar uygulamaya karar verdiğinde iki temel noktaya güvendi. Bunların ilki savaşın hızla çözümleneceği ve kışa kadar durumun eskiye döneceği ve ABD’nin bu zaman içerisinde Rusya tarafında azalan gaz akışını LNG ihracatı ile kapatacağıydı. Bu iki noktada da Avrupa Birliği’nin düşüncesi yanlış çıktı, ne savaşın hızlı bir sonu geldi ne de ABD AB’ye yeterli miktarda LNG sağlayabildi. ABD’nin en önemli LNG ihracat terminali olan Freeport’ta meydana gelen bir patlama buradan AB’ye yapılacak ihracatı en azından Ocak ayının başına kadar durdurdu. Asya ülkelerinin LNG altyapıları, iştahları ve maddi imkanları da yerinde olduğundan şu anda Batı Avrupa’ya doğal gaz sevkiyatı ancak Rusya ile anlaşılmasına kalmış gibi görünüyor.

Bu bağlamda ülkemizin de çıkarması gereken önemli dersler var. Doğal gaz konusunda biz aslında Batı Avrupa’dan çok daha iyi durumdayız, üç LNG gazlaştırma terminalimizin yanı sıra çoklu kaynaktan boru hatları ile doğal gaz alıyoruz. Ancak bu gene de enerji bağımsızlığı anlamına gelmiyor. Almanya’daki problemi görerek bizler de hızla kendi elektrik enerjimizi üretecek bir duruma gelmeliyiz. Ayrıca ülkemizdeki üretim ve kullanım sistemlerini de hızla elektrikleştirmeye başlamalıyız.


16 Eylül 2022 Cuma

Teknolojik Çözümlere Umut Bağlamayın

İklim krizinin temel sebebi doğanın milyonlarca yılda biriktirip yerin altında biriktirdiği karbondioksit gazını bizim kömür, petrol ve doğal gaz olarak çıkartıp, yakıp, tekrar atmosfere geri salmamızdır. Bunu durdurmanın ve geri çevirmenin de tek yolu vardır. Kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakıp atmosferdeki aşırı fazla karbondioksidi de yakalayıp tekrar yerin altına koymayı başarmak.

Kömür, petrol ve doğal gaz yakmaya devam edecek olursak bu, atmosferdeki karbondioksit miktarının artacağı ve iklim krizinin daha da kötüleşeceği anlamına gelir. Bunu engelleyebilecek hiçbir şey yoktur. Olmamasının nedeni de doğa yasalarıdır. Bu yasaları değiştirip kendimize uydurmak gibi bir şansımız yok. Teknoloji de bu yasaları çiğneyemez, olması imkansız bir şeyi olur hale getiremez. Arşimet makaralı bir sistem kullanarak kendi başına koca bir gemiyi sahile çekmeyi başarmıştı ama bunu çok uzun sürede başarabildi. Kısa sürede 20 kişinin yaptığı işi 20 kat uzun sürede kendi başına yapabildi fakat yapılan iş gene de aynıydı. Ürettiği teknoloji enerji harcamadan aynı işi yapmayı sağlamadı, sadece enerjiyi daha akılcı olarak kullanarak aynı sonuca ulaştı. Yalnız modern hayatta bizler doğanın yasalarını unutup teknolojinin her derde deva olacağına kendimizi inandırmış durumdayız. Bu da iklim krizi konusunda harekete geçmemizi imkansızlaştırıyor.

Şimdiye kadar atmosfere salmış olduğumuz karbondioksidi geri alıp toprağın altına tıkabilmek mümkün. Doğa bunu mükemmel biçimde yapıyor. Bu sistemin adına fotosentez diyoruz. Güneş’ten gelen enerji, havadaki karbondioksit ve topraktaki su fotosentez ile organik maddeye dönüşüyor. Fotosentez yapan canlının hayatının sonunda da bu madde toprağın altında kalıyor ve milyonlarca yıl içerisinde tekrar kömür, petrol ve doğal gaza dönüşüyor. Ama bizim derdimiz doğanın milyonlarca yılda yaptığını birkaç yıl içinde yapmayı başarmak. O zaman da bir kısa yol üretmemiz gerekiyor.

Güneş’ten gelen enerjiyi kullanıp havadaki karbondioksidi karbon ve oksijene ayırıp, kalıcı bir şekilde toprağın altına gömmek çok fazla enerji gerektiriyor. Ama ayırmadan karbondioksit olarak gömecek olursak sorunu kolayca halledebileceğimizi düşünüyoruz. Yalnız burada iki tane, kocaman problem var:

  1. Karbon katı bir nesne ve toprağın altında milyonlarca sene olduğu gibi kalabiliyor. Ama karbondioksit bir gaz ve toprağın altına tıkacak olsak da bir yolunu bulup kaçabiliyor. Yani şimdiye kadar bir gazı asla kaçamayacağı bir biçimde toprağın altında depolamak için bir yöntem bulunamadı, bulunması da hiç kolay değil. Şu anda karbondioksidi yakalayıp toprak altında depoladıklarını söyleyenlerin neredeyse tamamı karbondioksidi petrol ve doğal gaz çıkan yataklara geri pompalıyorlar. Bunu yapmalarının sebebi de o yataklarda kalan ve çıkarmaları zor olan petrol ve doğal gazı da çıkartabilmek. Çıkan petrol ve doğal gaz da yakılarak iklim krizinin daha da kötüleşmesine neden oluyor. Dolayısıyla neredeyse kimse kamu yararı için atmosferden karbondioksit yakalayıp yerin altına tıkmaya çalışmıyor.
  2. Her sene atmosfere yaklaşık 50 milyar ton karbondioksit salıyoruz. Atmosferdeki karbondioksidi yakalama, saklama ve hatta kimyasal yöntemlerle başka ürünlere çevirme teknolojilerine on yıllardır yatırım yapmamıza rağmen bunların senede atmosferden alabildikleri karbondioksit miktarı yaklaşık 50 milyon ton. Yani bir taraftan 50 milyar ton salarken diğer taraftan 50 milyon ton emiyoruz. Bunun bir çözüm olamayacağını anlamak için senelerce bilim öğrenmeye gerek yok. Eğer insanlık karbondioksit salım miktarını doğanın emebildiği bir seviyeye düşürürse, o zaman bu teknolojilerin faydasını yavaş yavaş görmeye başlarız.

Kısacası yakın bir tarihte birinin sihirli bir değnekle gelip iklim krizi sorununu bir anda yok edeceğine sakın inanmayın. Bu bizim bugünkü hayat tarzına ulaşmak için yarattığımız bir durum ve biz böyle devam etmekte ısrar ettiğimiz müddetçe de bir çözüm bulunamadan durum daha kötüye gidecek. O nedenle hızlı biçimde elektrik enerjisi üretim sistemlerinden başlayarak bir değişime gitmemiz gerekiyor. Bu değişim de bizler talep etmediğimiz müddetçe kendiliğinden gerçekleşemez. Politik olsun, ticari olsun, günlük yaşamda olsun attığımız her adımda ya da yaptığımız her tercihte iklim krizinin hepimizin yaşamını ciddi anlamda tehdit eden bir sorun olduğunu kabullenerek ona göre davranacak olursak çözümler var ve sorunun üstesinden gelebiliriz. Biz atmosfere karbondioksit salmayı bıraktığımızda kuracağımız tesislerle havadaki karbondioksidi emerek yerin altında saklamak fayda sağlamaya başlayabilir ama bin salarken birini tutup saklamak asla çözüm olamaz ve sizi olabileceğine inandırmaya çalışanlardan uzak durmanız iyi bir fikirdir. 


9 Eylül 2022 Cuma

Deniz Seviyesi Beklenenden Hızlı Yükseliyor

Ortalama yüksekliği deniz seviyesinden oldukça yukarıda olan bir ülkede yaşıyoruz. Yoksa iklim krizi nedeniyle deniz seviyesindeki yükselmeden dolayı gözümüze uyku girmezdi. Düşünsenize ortalama yüksekliği 2 metre olan bir Pasifik adasında yaşıyorsunuz, sık olmasa da gelen tayfunlar varınızı yoğunuzu alıp götürmekle tehdit ediyor ve bir de fırtınasız bir zamanda bile deniz seviyesi bir karış yükseliyor. Herhalde geri kalan her şeyi bırakıp iklim krizi sorununa ve deniz seviyesindeki yükselmeye odaklanırdık.

Ne yazık ki yeryüzünde bu korku ile yaşayan milyonlarca insan var. Deniz seviyesindeki bir yükselme bizi aşırı etkilemese de bir karışlık bir artış bu insanlar açısından yaşam alanlarını kaybetmeye karşılık gelebiliyor.

Bilim insanları Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) çatısı altında toplanarak iklim krizine dair çeşitli konuları içeren raporlar yayımlıyorlar. Bu raporlar internet üzerinde duyabileceğiniz çok sayıda garip ya da uydurma bilginin karşısında bilimin kararlı duruşunu yansıtıyorlar. Eğer iklim krizi konusunda doğruları öğrenmek istiyorsanız temel bilgi kaynağınız IPCC olmalı.

IPCC’nin en son yayımladığı iklim değişikliği raporu bu yüzyılın sonuna dek deniz seviyesinde beklenen artışın bir metre civarında olacağını ortaya koydu. Pasifik’teki ada ülkelerinde yaşayan insanlar için bir karış artış bile felaket anlamına geliyorsa bir metrenin nasıl bir sonuç doğuracağını düşünmek dahi istemeyiz. Ülkemizde deniz seviyesinin bir karış yükselmesi uykumuzu fazla kaçırmayabilir ama bir metre artış hepimizi rahatsız edecek bir durum yaratır. En basit şekilde anlatmak gerekirse, Kadıköy metrosunun sol taraftaki çıkışı deniz seviyesinden yaklaşık üç karış yukarıdadır. Deniz seviyesi bir karış yükselecek olsa kötü lodos fırtınaları sırasında bu çıkışı kum torbalarıyla korumak gerekir. Ama deniz seviyesi bir metre yükselecek olursa tüm Kadıköy sahili sular altında kalacak demektir. Bu durumda da yapmamız gereken İstanbul’u ve deniz seviyesine yakında yer alan diğer şehirleri duvarlarla korumak olacaktır. Bunu yapmak için de metroyu su basmasını beklemesek iyi olur.

Şehirleri yüksek duvarlarla denizden ve dalgalardan korumak oldukça büyük bir yatırım gerektirir. Bu nedenle de deniz seviyesinin gerçekten bir metre yükseleceğine emin olmamız iyi olur. Yani, bilim insanları bu bir metre konusunda ne kadar eminler?

Geçen haftalarda bu alandaki en saygın bilimsel yayınlardan biri olan Nature Climate Change’de çıkan bir makale deniz seviyesindeki artış beklentilerine eleştirel bir bakış getirdi. Yalnız bu bakış hiç de bizim umduğumuz yönde değil.

Bilim insanları bilimsel bilgilere dayanarak deniz seviyesindeki artışı ortaya koyan modeller üretirler. Bu modeller için kullanılan bilgiler daima tutucudur. Bunu şu şekilde anlamalıyız: Modellerin içine koyduğumuz bilgiler ve veriler kesinlikle emin olduklarımızdır. Kesinlikle emin olmadığımız bilgiler ise büyük çoğunlukla durumu daha kötüye taşıyacak olgulardır. Mesela Grönland ve Antarktika’nın buzlarla kaplı olduğunu biliyoruz. Bu buzun üzerine güneş ışığı düştüğünde ne kadarının eriyeceğini biliyoruz. Yeryüzünün ortalama sıcaklığı artacak olursa bu erimenin ne denli hızlanacağını biliyoruz. Okyanuslardaki su ısındıkça genleşecek ve ne kadar ısınacağını tahmin edebiliyoruz. Tüm bunları toplayarak deniz seviyesinin yüzyılın sonunda bir metre kadar artacağını hesaplayabiliyoruz.

Sözü edilen makalede Grönland’a giden bilim insanları buradaki erimenin hesaplanandan çok daha fazla olduğunu ölçmüşler. Vardıkları sonuç oldukça ürkütücü: Bugün kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakacak olsak bile Grönland erimeye devam edecek ve bu erime deniz seviyesinin kısa zamanda 30 santim artmasına neden olacak. Enerji ihtiyacımız nedeniyle fosil yakıtları yakıp atmosfere salmaya devam ettiğimiz sürece bu yüzyılın sonuna varmadan deniz seviyesinde sadece Grönland’ın erimesinden kaynaklanan artış bir metreyi bulacak.

Kısacası, her şey bugün olduğu gibi devam edecek diye düşünme lüksüne sahip olduğumuz zamanlar artık sona eriyor. Bundan sonra şimdiye kadar sebep olduğumuz değişikliklerin sonucunu görmeye başlama zamanı. Artık kafamızı kuma gömüp bu fırtınanın da geçeceğini düşünmeyi bırakıp eyleme geçmemiz gerekiyor. Kadıköy metrosunu su basacak ama bu 2100 yılında değil belki de 2030 yılında olacak. O nedenle kendimizi ve altyapılarımızı korumak için çalışmaya başlamamız gerekiyor. Testi kırıldıktan sonra ağıtlar yakmak için çok geç olacak.