20 Mayıs 2022 Cuma

Tatlı Yalanlar

 Son zamanlarda bir soruyu sıkça duyar olduk: “İklim krizini önlemek için yapmanız gereken en önemli şey nedir?” Bu aslında epeyce sıkıntılı bir soru. Her ne kadar öyle görünmese de aslında içinde bir fikir de barındıran bir soru bu. Çaktırmadan size “yapacağınız bir şey iklim krizini çözmede çok etkili olabilir” mesajını veriyor. Ne yazık ki özelde iklim krizinin, genelde de insanlığın doğaya verdiği tüm zararın çözümünü öyle tek bir eylemle sağlayabilmek mümkün değil. Daha da ötesi, çok sayıda ufak çabalarla da sağlamak imkansız. Bu krizin bir tek çözüm yöntemi var: yaptığımız neredeyse her şeyi yapış şeklimizi, çoğunlukla çok da kolayımıza gelmeyecek biçimde değiştirmek.

Bu krizin nedeni bizim yaptığımız bir tek şey olsaydı, hatta bir tek değil de kolay sayabileceğimiz birkaç şey olsaydı, çözüm bulmak nispeten kolay olurdu. Mesela geçen yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan ozon tabakasındaki incelmenin nedeni klima, buzdolabı ve deodorantlarda kullandığımız bir kimyasaldı. Devletler hızla bir araya gelerek 1987 yılında imzaladıkları Montreal Protokolü ile bu soruna kısmen çözüm buldular. Doğa da yavaş yavaş dahi olsa kendisini tamir etmeye başladı. İçinde yaşadığımız zamanda bir çılgın çıkıp da bu zararlı kimyasalları yeniden üretmeye başlamazsa çocuklarımıza ve torunlarımıza ozon tabakasının incelmesi gibi bir problem devretmeyebiliriz.

İklim krizi ise bir tek kimyasalla değil hayatımızın neredeyse her noktasında kullandığımız enerji ile ilgili bir problem. İnsanlık kendini akıllı sandığı için doğada bolca bulduğu kömür, petrol ve doğal gazı yakarak enerji üreteceğini, bununla bir uygarlık geliştireceğini ve bunun bir bedeli olmadığını düşündü. Oysa bu eylemin oldukça kötü bir etkisi var. Kömür, petrol ve doğal gaz milyonlarca yıl boyunca Güneş’ten gelen enerjiyi saklamanın bir yöntemi sadece. Ama bu enerjiyi saklayabilmek için bitkiler atmosferde o zaman bolca bulunan karbondioksidi kullanıyorlar. Biz de milyonlarca yıl sonra bulduğumuz kömür, petrol ve doğa gazı yaktığımızda içinde saklı güneş enerjisini açığa çıkartıyoruz. Fakat bu güneş enerjisi ile birlikte bu enerjiyi saklamak için kullanılan karbondioksit de açığa çıkıyor. Ne yazık ki enerji çok işimize yarasa da karbondioksit son derece tehlikeli bir gaz ve atmosferin ısınmasına yol açıyor.

Yaşam biçimimiz ve artan nüfusumuz her geçen gün daha fazla kömür, petrol ve doğal gaz yakarak atmosfere daha fazla karbondioksit salmamıza neden oluyor. Politikacıların uzunca süredir “yapıyormuş” gibi yaptıkları anlaşmalar da bu artışı azaltma yönünde bir katkıda bulunmadığı için gezegenimiz gittikçe ısınıyor. Şimdiye kadar alınan hiçbir karar ve yapılan hiçbir anlaşma bu ısınmayı durduracak bir etkiye sahip değil. Bunun temel sebebi bizim seçtiğimiz politikacıların gezegenin geleceğindense bizlerden alacakları oyu daha fazla önemsemeleridir. Küresel ısınmayı durdurmak için atılması gereken adımları gerçekten atacak olsak hepimizin hayat biçimini ciddi şekilde değiştirmesi gerekiyor. Bunu bize zorunlu kılacak politikacılar da bir sonraki seçimde oy alamamaktan çekindiklerinden sadece “mış” gibi yapıyorlar. Gerçekte ise küresel ısınmanın gezegendeki yaşamı tehlikeli bir noktaya sürüklemesini durduracak gerçek önlemler asla alınamıyor. Burada politikacıları suçladığım düşünülmesin. Aslında suçladığım insanlığın büyük çoğunluğu. Biz istersek bu problemi çözmemiz mümkün ama rahatımız kaçmadan çözmemiz mümkün değil. Bizler ise konuyu rahatımız kaçmadan halletmek istiyoruz.

İşte bu noktada tatlı yalanlar devreye giriyor. İktisatçılar, politikacılar ve en önemlisi fosil yakıt şirketleri bu tatlı yalanları oldukça seviyorlar. Bizler bu tatlı yalanlara inandıkça, özellikle fosil yakıt şirketleri para ve güç kazanmaya devam ediyor. Ancak acı gerçeklerdense tatlı yalanlar daha çekici olduğundan sorunu gidermek yerine vakit geçirmeyi tercih ediyoruz. İklim krizi ilerledikçe en az elimizde olan ise vakit. Böyle devam edecek olursak çok kısa zaman içerisinde büyük sorunlarla karşılaşmaya başlayacağız. Bu nedenle olabildiğince çabuk biçimde bu tatlı yalanlardan kurtulmayı başarmalıyız.

Atmosferdeki kötü gazları toplayıp havanın tekrar soğumasını sağlayacak, yeterli büyüklükte bir teknoloji yok ve gezegenimizi kurtaracak bir sürede de olmayacak. Güneş ve rüzgardan başka, bolca kullanabileceğimiz bir enerji kaynağı yok. Ne bor ne hidrojen, ne de füzyon bizim derdimize çare olabilir. Bor ve hidrojen sadece enerjiyi depolamak için kullanılır, kendileri enerji kaynağı değildir. Füzyon enerjisi, yani kabaca, sudan enerji elde etmek ise onlarca yıl gelecektedir, o da en iyi ihtimalle. 1960 yılında füzyon enerjisinin 30 yıl içerisinde tüm dünyanın enerji ihtiyacını karşılayacağı söylenmişti. 2022’de hala 30 yıl içerisinde aynı hayalimiz var. Bu listeyi daha uzatmak mümkün ama sanırım aslını anladınız. Bu problemi giderebilmenin tek yolu var: Sayımızı, ihtiyaçlarımızı ve tüketimimizi azaltmak. Bunun dışında hiçbir çözüm gerçekçi değil. Hem ekonomilerimizi büyütüp hem nüfusumuzu 10 milyarın üzerine taşıyıp, hem böylesine fazla enerji tüketip hem de doğayı ve iklimi korumamız mümkün değil. Sorun bu kadar basit. Gerisi size anlatılan tatlı yalanlar.  


8 Mayıs 2022 Pazar

Döngüsellik


Döngüsel ekonomi dediğimizde çoğumuzun kafası “ekonomi” kelimesinden dolayı kavramın para ile ilgili olduğuna kayıyor. Döngüsel üretim desek, konu sadece üretim değil, tüketim ve kullanımı da fazlasıyla içeriyor. Döngüsel tüketim de üretimi kapsamıyor. Sonuçta aynı sürdürülebilirlikte olduğu gibi konuyu her yönüyle kavrayan bir kelime bulmak zor, o nedenle genel anlamıyla anlatacağım konuya “Döngüsellik” demek daha doğru olur sanırım.

Aslında bu bizim yabancı olduğumuz bir kavram değil. Çoğu artık aramızdan ayrılmış olan iki nesil önceye soracak olsak, bize bugün neler yapmamız gerektiğini gayet güzel anlatabilirler. Döngüsellik bizim bundan 50 - 70 sene önceki yaşam biçimimizin temelidir. İki savaş arası dönemde ve hemen sonrasında kaynaklar kısıtlı olduğundan insanlar bu kısıtlı kaynaklarla yaşamı sürdürebilmenin akıllıca bir yolunu bulmuşlardı. Bu akıllı yol, kaynaklar nispi olarak bollaşınca unutuldu. Hatta daha da kötüsü toplum içerisinde reklam endüstrisinin de desteğiyle “küçümsenmeye” başladı. Daha başlangıçta akil insanlar bizi uyarmaya çalıştılar ama biz dinlemedik. Hala da dinlememeye devam ediyoruz.

1972 yılında Roma Kulübü adındaki bir düşünce kuruluşu, konusunda uzman bilim insanlarından gelişme ve kaynaklar konusunda bir rapor hazırlamasını istedi. Ortaya çıkan rapor Büyümenin Sınırları (Limits to Growth) bundan elli sene önce bugün yaşamakta olduğumuz problemi tüm açıklığıyla ortaya koydu. Bu rapor üç ana düşünceye dayanıyordu:

  • Dünya dışında bir kaynağımız olmadığına göre kaynaklarımız kısıtlıdır.
  • İnsan nüfusu bu kısıtlı kaynakları umursamadan hızla artıyor.
  • Ekonomik gelişme ile birlikte bireyin kullandığı kaynak miktarı da artıyor.

Görüldüğü gibi, bu rapor büyümenin yaratacağı sosyal ve ekonomik problemlere değil, tamamen kaynaklar üzerine yoğunlaşmıştı. Sonuçlarından bir tanesi oldukça önemli: Eğer böyle devam edecek olursak 2070 yılına kadar dünyanın ekonomik sistemini ciddi bir çöküş bekliyor, çünkü o noktada geri kazanılamayacak pek çok kaynağın sonuna erişmiş olacağız.

Bu 50 sene önce verilmiş bir uyarıydı ve bugünden 50 sene sonra artık şimdiki gibi yaşamaya devam edemeyeceğimizi söylüyordu. Verilen 100 senelik sürenin yarısı problemi düzeltmekle değil daha onu kötüye sürüklemekle geçti. İkinci yarıda ise neler yapmamız gerektiğini ancak düşünmeye başladık. Yalnız biliyoruz ki bugün önemli kararlar alsak bile bu kararların uygulanmaya başlanıp sonuçlarının görülmesi oldukça uzun sürecek. Dolayısıyla, bugün orta yaş civarında olanlar açısından çok fazla sorun yok ama çocuklarımızı çok sıkıntılı bir gelecek bekliyor, hem çevresel ve sosyal sorunlar hem de kaynak kısıtları nedeniyle.

İşte bu sebeplerden dolayı sürdürülebilirlik ile döngüsellik el ele giden iki kavram. Yeryüzündeki varlığımızı sürdürebilmemiz gezegenimizin kaynaklarını dikkatli kullanmamıza bağlı. Elbette bilim kurgu türü düşüncelerle asteroid kuşağına gidip oradan çeşitli metalleri Dünya’ya taşımayı, ya da Jüpiter’in atmosferinden hidrojen alıp Dünya’da yakıt olarak kullanmayı düşünebiliriz ama ne yazık ki bunları önümüzdeki 50 sene içerisinde kolaylıkla işler hale getirebilmemiz pek de mümkün görünmüyor. O nedenle yeryüzünün bize sağladığı imkanlarla idare etmemiz gerekiyor. Bunu yapabilmek için de üretime ve tüketime bakış açımızı değiştirmemiz zorunludur.

Öncelikle, son 50 senede fazlasıyla şımardık. Markete gittiğimizde hepsi birbirine benzeyen domateslerden alıp evimize geliyoruz, buzdolabında bir hafta kaldığında bu domatesler çürümeye başlıyor ve bir kısmını yemeden çöpe atıyoruz. “Ben yapmam öyle şey” diyenleriniz mutlaka vardır ama ülkemizde üretilen gıda ürünlerinin yarısının yenmeden çöpe gittiği bir gerçek. Eskiden evlerde buzdolabı yokken bile bu kadar çok gıda çöpe gitmiyordu. Bu problemin iki temeli var. İlki domateslerin üretimi ile ilgili. Artık yakınlarda bir yerde yamru yumru ama dayanıklı domatesler üretmiyoruz. Bunun yanında eskisi gibi her gün ya da gün aşırı manava da gidilmiyor. Bu iki unsuru birleştirdiğimizde gittikçe daha fazla gıdanın gittikçe fazla kilometre yol kat ettiğini ve daha fazla kasalarda beklediğini görüyoruz. Bunlar gıdanın önemli kısmının tabağa ulaşmadan çöpe gitmesine yol açıyor.

Üzerine, bir de bozulan gıdayı çöpe döküyoruz ve çöp gene kilometrelerce taşınarak uzaklarda bir yere gidip depolanıyor ve eğer şanslıysak bir kısmı yakılarak enerjiye dönüşebiliyor. Ama topraktan aldığımızın önemli kısmını toprağa geri döndürecek bir sistemimiz yok. Her sene daha fazla enerji harcayıp, daha fazla gübre üretiyoruz ve toprağın bu gübreyle daha fazla ürün vermesini bekliyoruz. Oysa toprak artık yorgun ve esas ihtiyacı gübre değil dinlenmek ve bizim o çöplüklerde biriktirdiğimiz gıda atığının olabildiğince büyük kısmının toprağa geri gelmesi, yani kompost. Bizim sindirim atıklarımız da geçmişte olduğu gibi toprağa geri dönecek olsa çok faydalı olurdu ama öylesine fazla kimyasal madde ve ilaç tüketilen bir ortamda bunun toprağa yarardan çok zarar getirmesi olasıdır.

Modern yaşamın bir parçası olarak daha fazla hayvansal gıda tüketmeye başladık. Gene “etin kilosu kaç para, senin haberin var mı?” diyenleriniz mutlaka vardır, ama yeryüzünde üretilen ve tüketilen hayvansal gıdaya baktığımızda kişi başına düşen miktarda ciddi artış olduğunu görebiliyoruz. Hayvansal gıda üretimi kendi başına bir sorun yaratmıyor ancak başta konuştuğumuz gibi, sayımız çok artmış durumda. Hepimiz aynı biçimde hayvansal gıda ile beslenmek isteyecek olursak buna yeryüzünün kaynakları yetemiyor. Zengin ülkelerin fazlasıyla protein zengini bir menü seçmeleri de problemi daha da kötüleştiriyor çünkü bu ek proteinin önemli bir kısmı kendi ülkelerinden çok daha uzaklarda yetişip bir türlü toprağa geri dönemiyor.

Her gün yarısı çöpe atılacak gıdayı üretmek için de yeryüzünün kaynaklarının önemli bir kısmını tüketiyoruz. Tarımda bolca kullanılan petrol ise yakıldığında karbondioksit gazı olarak atmosfere salınıp sera etkisini artırıyor. Bu sarmaldan çıkmak zorundayız ve bunu sadece azımız hayatlarında değişiklik yaparak sağlayamayız. Çözümler var ve mümkün, yeter ki biz hayat tarzımızda değişiklik yapmayı kabul edelim. Daha fazla bitkisel ürünlerle beslenmek, daha az besinin çöpe gitmesine izin vermek, daha yerel yiyecekler tüketmek, olabildiğince çok kompost yapıp bunun toprakla buluşmasını sağlamak, kentlerde bahçeler kurarak kendi gıdamızı üretmek bugünden başlayarak yapabileceğimiz şeyler. Zaman içerisinde bunlara çok sayıda madde eklenecektir, eminim.

Döngüsellik başlığını görünce geri dönüşümden bahsedeceğimizi düşünmüşsünüzdür muhtemelen. Gıda ve tarım ürünleri, gömlekler ve cep telefonları kadar döngüsel üretim ve tüketimin bir parçası ancak ne yazık ki döngüsellik dediğimizde aklımıza ilk gelen unsur olmuyor. Ama unutmayın, cep telefonu olmadan yaşayabiliriz (diye umuyorum), yemek yemeden dayanmamız çok daha zor olur. O nedenle döngüselliğe giriş, tarım ve gıdadan başlamalı diye düşünüyorum.


6 Mayıs 2022 Cuma

Dünyadaki Toprakların Görünümü

1992 Rio Zirvesi şimdiye kadar çevre alanında atılmış en önemli adımlardan biridir. Bu zirve çoğumuzun bildiği İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin kabul edildiği toplantıdır. Bunun dışında iki önemli sözleşme daha kabul edilmiştir. Bunlardan biri daha önce sözünü ettiğimiz Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ve Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesidir. Bu üç sözleşme bağlamında düzenli olarak yeryüzünün durumunu anlatan raporlar yayımlanır. Son bir sene içerisinde iklim ve biyoçeşitlilik alanındaki raporlar yayımlandı ve sizlere bunları elimden geldiğince özetlemeye çalıştım. Bu hafta ise çölleşme ve toprak kullanımı hakkındaki Dünyadaki Toprakların Görünümü (Global Land Outlook) raporu açıklandı.

Raporu birkaç ana başlık altında toparlamak mümkün:

  • İnsanlar şimdiye kadar dünyanın kara alanının %70'inden fazlasını doğal halinden değiştirmiş durumdadır. Ekonominin yarısına yakınını oluşturan bu kaynaklardaki azalma gelecek açısından önemli riskleri beraberinde getirmektedir. Ayrıca çoğunluğu Afrika’da olmak üzere kara alanlarının yüzde 40’a yakın kısmı özgün niteliğini yitirmiş durumdadır. Ormanların kesilmesi, yer altı sularının aşırı kullanımı ve erozyon, meraların tarım alanlarına çevrilmesi bu kayıpların önemli kısmını oluşturmaktadır. Bununla bağlantılı olarak küresel bağlamda; memelilerin, kuşların, sürüngenlerin ve balıkların nüfusu son elli senede yüzde 68 azalmıştır.
  • Gıda sistemleri, ormansızlaşmanın %80'inden, sera gazı salımlarının yüzde 29'undan sorumludur ve karadaki biyoçeşitlilik kaybının en büyük nedenidir. Yeryüzündeki toprakların yüzde 40’ı tarımsal aktiviteye ayrılmıştır ve bu alanın yarısını da artık yorulmuş ve tarımsal özelliğini kaybetmiş topraklar oluşturmaktadır. Büyükbaş hayvan yetiştiriciliği, palmiye yağı ve soya üretimi ormanların kaybının en önemli sorumlularıdır. Daha çok toprağın üzerinde ne yetiştirildiği ile ilgilendiğimizden toprağın altındaki yaşam ve toprağın besleme kapasitesi fazlasıyla azalmış durumdadır. Çözüm daha fazla bitkisel beslenmeye yönelme ve ekolojik tarım yöntemlerine dönme ile sağlanabilir.
  • ​Ekosistemleri korumak ve eski haline getirmek, küresel ısınma hedeflerine ulaşmak için gereken kara tabanlı iklim çözümlerinin üçte birinden fazlasını sağlayabilir. İklim krizinin bir tek mucizevi çözümü yok. Sorunu çözebilmek için insanlığın neden olduğu tüm aktivitelerde değişikliğe gitmemiz gerekiyor. Arazileri mümkün olduğunca eski hallerine döndürebilmek ve elimizde olanları da bozulmadan korumak bu arazilerin kaybı ile oluşan sera gazı salımlarını da azaltacak ve yutak alanlarının da geri döndürülmesine yardımcı olacaktır. Elbette, tüm bunların başarılabilmesi için gıda sisteminde hayvansal ağırlıktan bitkisel ağırlığa geçiş yapılmasının yanı sıra gıda israfının önlenmesi de elzemdir. 
  • Arazi bozulması en çok doğaya yakın yaşayan, marjinal toplulukları tehdit ediyor. Ancak bu grupların da ekosistem restorasyonu ve korunmasına katkıda bulunacak çok şeyi var. Doğal alanlarında yaşamaya devam eden bu topluluklar bugün için kara alanlarının yaklaşık dörtte birine sahiptir. Nüfus olarak küçük bir grup olsalar da biyoçeşitliliğin yüzde 40’ı henüz bozuluma uğramamış bu alanlarda bulunuyor. Tüm dünyada sayıları 500 milyonu bulan bu grupları yerlerinden etmek yerine korumaya çalışmak, aynı zamanda kara alanlarının ve biyoçeşitliliğin de korunmasına yardımcı olacaktır.
  • Dünya, araziyi korumak ve eski haline getirmek ile "her zamanki gibi iş yapmak (Business as Usual - BAU)" arasında zor bir seçimle karşı karşıya kalıyor. Bugünkü iş ve tarım yapma yöntemlerimizle sera gazı salımlarının yüzde 17’si ormansızlaşma, yanlış tarım uygulamaları ve toprağın bozulumu ile ortaya çıkmaktadır. Bu şekilde yaşamaya devam edecek olursak çok da uzak olmayan bir gelecekte kendimizi besleyecek gıdayı üretebilmeyi de başaramayacağımızdan böcekler ve yosunlar gibi alternatif kaynaklara yönelmek zorunda kalacağız. Ülkemizin de içinde bulunduğu bölgede toprağın gittikçe fakirleşmesi alınan tarımsal ürün miktarını ve bu ürünün kalitesini de her geçen gün daha kötü biçimde etkiliyor. Böyle devam edemeyiz. Arazi bozulumunu ve kaybını önlemenin ötesinde, ekolojik tarım yöntemleri, yeniden ormanlaştırma ve meraları geri döndürme ile kaybettiklerimizi de geri alabilmemiz mümkündür. Ama esas çözüm bir yandan kayıplarımızı geri almaya çalışırken öte yandan elimizdekileri kaybetmemekte yatar.

Unutmayalım, cep telefonumuz olmadan yaşayabiliriz ama temiz su ve gıda olmadan uzun süre hayatta kalmamız imkansızdır. Yeryüzünün tüm kaynaklarını tüketip bozduktan sonra yosunlar ve böcekler gibi kaynaklardan beslenmeyi hayal etmek ancak bilim kurgu filmlerinde olabilen bir senaryodur. Benzer bir senaryo ile gerçek hayatta karşılaşacak olursak insan nüfusunun şu andaki seviyesinde tutunabilmesi mümkün değildir. Yeryüzündeki insan nüfusunun azalması elbette arzu edilen ve en makul çözümlerden biridir. Ancak bunun açlık, kitlesel ölümler ve savaşlarla değil, zamana yayılmış biçimde bizim alacağımız kararlar doğrultusunda oluşması doğru olan çözümdür. Yalnız biz böyle yaşamaya ve üretmeye devam edecek olursak doğanın bizim vereceğimiz kararı uzun süre bekleyecek halinin kalmadığını söylüyor Birleşmiş Milletler Raporu.


1 Mayıs 2022 Pazar

Oyun oynamayı bırakın artık

Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin 6. Değerlendirme Raporu’nun üçüncü bölümünü sunan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Guterres konuyu hiç olmadığı kadar açıklıkla ortaya koydu: “Devletler size yalan söylüyor.” Bunca toplantı, karar ve anlaşma sonrasında iklim krizini durdurmak için yapılan şeylerin toplamı sıfır olmasa da bunların etkisi problemin büyüklüğü karşısında sıfır kabul edilebilir. Bu sorunun büyüklüğünü birkaç nokta ile anlatabiliriz:

Bilim insanlarının düşünce yapılarını, düşündüklerini ve söylediklerini anlamak zorundayız. Günlük hayatımızda karşımıza türlü riskler çıkar ve bu risklerin gerçekleşme olasılığı oldukça düşük olduğundan umursamadan hayatımıza devam ederiz. Mesela asansöre binmek bir risktir. Sonuçta asansör mekanik bir cihazdır ve bu cihazda oluşabilecek türlü problemlerden dolayı insanların hayatını kaybetmesi riski vardır. Ancak bu risk küçük olduğundan çoğumuz bu durumu umursamayız. Bilim insanları ise size asla asansörün “kesinlikle güvenilir” olduğunu söyleyemez, çünkü “kesinlikle” kelimesi bilimde çok ayrı bir anlam taşır. “Kesinlikle” yüzde 100 demektir. “Kesinlikle” başka yolu yok demektir. Bilim insanları ise daha çok olasılıklar çerçevesinde düşünür ve olayları o şekilde ortaya koyarlar. Davranışlarında da asansöre binmeyi tercih ederler çünkü riskin davranış değişikliğine gerek bırakmadığına inanırlar.

Yalnız konu asansör gibi mekanik ve neredeyse tamamen ölçülüp denetlenebilen bir konu değilse bilim yorum yapmamayı tercih eder. Mesela, atmosfere yaydığımız karbondioksidin atmosferi ısıttığına emin miyiz? Kesinlikle evet. Atmosfere 1000 milyar ton daha karbondioksit saldığımızda atmosferin kaç derece ısınacağını biliyor muyuz? Aslında biliyoruz, ama burada bilim insanları çok iddialı konuşmak yerine temkinli davranmayı seçerler. Çoğunlukla “ısınma muhtemelen 2,5 ila 3℃ arasında olur” şeklinde bir yorum duyarsınız. Dönüp aynı bilim insanlarına “neden peki muhtemelen diyorsunuz?” diye soracak olursanız, “bildiğimiz çok şey olmasına rağmen bilmediğimiz çok şey de olduğundan temkinli konuşuyoruz” cevabını alırsınız. Normalde çoğumuz bu cevabın geleceğini bildiğimizden o soruyu sormayız ve bu noktada dururuz. Ama durmayıp bir soru daha sorsak ve “peki sizin hissiyatınıza göre bu bilmediğiniz şeyler ısınmayı seviyesini artırır mı azaltır mı?” desek, cevap büyük olasılıkla “artırır” olacaktır.

Kısacası, bilim insanlarının bizlere gelecekle ilgili söyledikleri çoğu şey aslında karşımıza çıkacak olan problemin neredeyse emin olduğumuz kısmıdır. Ancak problem karşımıza bundan kat kat kötü sonuçlar çıkartabilir ve ne yazık ki daha iyi bir sonuçla karşılaşma şansımız çok düşüktür. Bu nedenle bilim insanları “ısınmayı ortalamada 2℃’nin altında tutmalıyız” diyorlarsa bunu çok iyimser bir uyarı olarak almalıyız, aslında yapmamız gereken muhtemelen ısınmayı bugünkü seviyede (1,3℃) durdurmaktır. Dünya’nın 2℃’ye kadar ısınmasına izin verirsek başımıza oldukça büyük belalar açacağımız kesindir ve daha da büyük belalar açılması muhtemeldir ama bilim insanları temkinli davranarak bizi fazla korkutmuyorlar.

Bir diğer konu Paris Anlaşması’nın niteliğidir. Her ne kadar Paris Anlaşması’nın küresel ısınmayı 2℃’nin oldukça altında ve mümkünse 1,5℃ ile sınırlaması düşünülse de anlaşmanın yapısında ısınmayı yeterli biçimde azaltacak hükümler yoktur. Anlaşma Çin’in iklim müzakerecisi Xie Zhenhua’nın düşüncesidir. 2014 yılında Lima’daki iklim görüşmelerinin de anlaşma ile sonuçlanmayacağı belli olduğunda Xie bir anlaşma fikri ortaya atmıştır. Bu fikre göre devletler iklim krizini önlemek için kendi belirledikleri önlemleri bildirip bu bildirilen önlemlere göre de bir anlaşma yapılacaktır. Paris Anlaşması’nın özü budur. Devletlerin belirledikleri önlemler ısınmayı değil 1,5℃ ile durdurmak, neredeyse 3℃’ye artıracak seviyededir. Anlaşma süresi 2030 yılına kadardır ve sürenin yarısı geçmiş olmasına rağmen devletler hala ısınmayı nasıl olup da 1,5℃ ile sınırlayacakları konusunda bir fikir birliğine varamamışlardır. Tüm kol kıvırmalar sonucunda Glasgow’da varılan nokta “eğer herkes verdiği sözü tutacak olursa” ısınmanın 2,4℃ ile durdurulabilmesine izin vermektedir. 

Glasgow iklim görüşmeleri öncesinde ülkemiz de dahil olmak üzere çok sayıda devlet 2050 yılı ve sonrasına dair iklim hedeflerini açıklamışlardır. Mesela geçen sene bu zamanlarda İngiltere hükümeti 2035 yılına kadar sera gazı salımlarını 1990 seviyesine göre %78 azaltacağını ve 2050 yılında da net sıfır sera gazı salan bir ülke olacağını taahhüt etmiştir. Aradan daha bir sene geçmeden bu taahhüdü yerine getiremeyeceklerini söylemekle kalmayıp yeni kömür madenlerinin açılmasına izin verdiler. Diğer ülkelerin de tutumları benzerdir. Politika masasında verilen çoğu söz gerçeğe uymadığından herkes evine geri döndüğünde değişik bir yol çizmektedir. Dolayısıyla küresel ısınmanın 2,4℃ ile durdurulması bile artık bir mucize olmadıkça imkan dahilinde değildir. Bilim insanlarının yukarıda anlattığım düşünce ve davranış tarzlarını da hesaba katacak olursak yeryüzünü 2,4℃’nin oldukça üzerinde bir ısınma beklediği aşikardır.

Peki devletlerin taahhütleri bizi hedefe ulaştırmaktan bu derece uzaksa hala nasıl masada oturabiliyorlar? Guterres hiç de nazik davranmadan bunun cevabını verdi: “Yalan söylüyorlar.” Bu yalanların en önemlisi ise şu anda kendimizi fazla üzmeye gerek olmadığı, gelecekte geliştirilecek bir teknolojinin tüm bu problemleri hızla çözeceğidir. Gelecekte ortaya çıkacak teknolojilerin en önemlisi de karbonu yakalayıp ya kullanma ya da saklama teknolojileridir. Bunu kabaca ikiye bölecek olursak, termik santrallerden çıkan karbondioksidi tutma teknolojisi halen var, yeni bir çığır açılmasına hiç gerek yok. Ama bu teknoloji üretilen enerjinin fiyatını neredeyse %50 artırdığı için kullanılmıyor. Olduğu haliyle kömür ve doğal gazdan elektrik elde etmek zaten rüzgar ve güneşe göre pahalı. Bir de bunun üzerine %50 karbon tutma maliyeti eklenecek olursa kömür ve doğal gaz santralleri tamamen pahalı kalırlar. Asıl önemli nokta burada. Bu sektörler şu anda bile ancak devlet desteği ile rekabetçi konumda kalabiliyorlar. Karbonu tutacak yatırımı yapsalar ayakta kalamazlar. Unutmayın, ülkemizdeki çok sayıda kömürlü termik santral, bacasından çıkan partikülleri tutacak filtreyi taktırmanın maliyetine bile katlanmak istemiyor.

Bir diğer tarafta da teorik olarak tutulan bu gazların nerede depolanacağı sorunu bulunuyor. Dünyada her yıl 60 milyar ton sera gazı salınıyor. Depolama kapasitemiz ise bunun binde biri, yani derdimize ilaç olabilmekten çok uzak. Ayrıca bu depolanan gazların depolandıkları yerlerden kaçıp atmosferi ısıtmayacaklarının da bir garantisi yok. Kısacası, olduğumuz gibi yaşamaya devam edip, kömür, doğal gaz ya da hatta biyoetanol yakıp sonra çıkan gazları toplayıp yerin altına saklamanın kolay ve ucuz bir yolu yok, olmayacak da. Bunun bir çözüm olacağını size söyleyenler ve buna dayanarak şirketlerini yönetenler size yalan söylüyorlar. Bu problemi çözebilmemizin tek bir yolu var, o da oyun oynamayı bırakıp gerçek çözümlere yönelmek, bu çözümler ne kadar acı verici olsa da.


28 Nisan 2022 Perşembe

Nükleer Enerji Tehlikelidir Ama Kömür Daha Tehlikelidir

Bu hafta Çernobil nükleer santralindeki kazanın üzerinden 36 yıl geçti. Ülkemizde de bir nükleer santral yapımı sürerken son 36 yılda yaşadığımız iki büyük kazayı ve bu kazaların enerji üretimindeki güvenlik sorunlarıyla ilişkisini ele almak istiyorum.

11 Mart 2011 günü Japonya’nın 70 kilometre doğusunda, okyanusun altında modern zamanların en şiddetli depremlerinden biri meydana geldi. Bu depremin yarattığı tsunaminin yüksekliği 40 metreyi buldu. Bu şiddetteki bir depremin ardından her yerde beklenebileceği gibi elektrik hatları ciddi zarar gördüğünden elektrikler kesildi. Ülkemizde elektriklerin sık kesilmesine alışkın olsak da nükleer santrallerin çalıştığı ülkelerde elektriklerin fazlaca kesilmemesi gerekiyor çünkü bu santrallerin garip bir özelliği var. Bu santralleri kendi ürettikleri değil dışarıdan sağlanan elektrik ile soğutuyoruz.

Nükleer santraller aslında birer termik santraldir. Sadece kömür veya doğal gaz yerine yakıt olarak nükleer enerji kullanırlar. Sonuçta da kömürlü ya da doğal gazla çalışan santralleri nasıl soğutmamız gerekiyorsa nükleer santralleri de soğutmamız gerekir. Yalnız alışık olduğumuz termik santraller gibi nükleer santraller kendi ürettikleri enerji ile soğutma sağlayamazlar, soğutma enerjisinin dışarıdan sağlanması gerekir. Fukuşima'daki Daiichi santrali de benzer bir yapıdadır. Deprem olduğu anda güvenlik sistemleri devreye girdi ve santralin elektrik üretimini durdurdu. Bunun bizim açımızdan anlamı ısı üreten nükleer reaksiyonların durdurulmasıdır. Ancak nükleer yakıt gene de sıcaktır ve uzun süre soğutulması gerekir. Santral durduğunda yakıtın bulunduğu dev su tanklarındaki suyun sürekli olarak pompalanarak soğutulması gerekir. Elektrik kesildiği için bu pompalar jeneratörlerle çalıştırıldı. Bu jeneratörler denizden gelebilecek bir dalga için 10 metre yükseklikte duvarlarla çevriliydi. Ama gelen tsunaminin yüksekliği 16 metre olunca, jeneratörler devre dışı kaldı. Sistemin aynı zamanda bataryaları vardır. Yalnız bu bataryalar birkaç saat çalışabilecek enerji barındırır. O süre içerisinde santrale elektrik sağlanabilirse sorunsuz çalışmaya devam edebilir. Ne yazık ki böylesi büyük bir depremden sonra elektrikler de uzun süre geri gelmedi ve bataryalar da tükendi. Nükleer yakıtı soğutacak bir şey kalmayınca da etrafındaki su kaynamaya başladı ve basınç artınca büyük bir patlama yaşandı.

Fukuşima’da yaşanan felaketin nedeni santrallerin temel tasarımındaki bir özellikten kaynaklanmaktadır. Bu özelliğin bir felakete dönüşmemesi için de çok sayıda önlem alınır ama bu önlemler dünya tarihinde görülen en büyük depremlerden biri için yeterli olmamıştır. Tohoku depreminin büyüklüğü 9,1 değil de 8,5 olsaydı Fukuşima Daiichi hala çalışıyor olabilirdi.

Aslında Fukuşima Daiichi kendi ürettiği elektriği kapanma sırasında soğutma için kullanabiliyor olsaydı gene sorunsuz kapanabilirdi. Çernobil nükleer santralinde denenen de tam olarak buydu. Çalışma durduktan sonra yapılan bir deney sırasında oluşan bir arızadan dolayı Çernobil santrali patladı. Yapılan deney de tam olarak Daiichi santralindeki kapanma sorununu çözmek için tasarlanmış bir deneydi. Yani bu deney başarılı olmuş olsa ne Çernobil ne de Fukuşima Daiichi patlardı.

Bu bize nükleer enerji konusunda çok önemli bir mesaj veriyor. Bu teknoloji daha tam hakim olabildiğimiz bir teknoloji değil ya da en azından bu kadar fazla miktarda enerji üretebilecek kadar hakim olamıyoruz. Bu nedenle de nükleer santrallerin gerek yapımında gerekse de kullanımı sırasında çok dikkatli davranmamız gerekiyor.

Yalnız, şimdiye kadar karşılaştığımız üç büyük nükleer kazayı düşünecek olursak konu tam da uçakla ulaşıma benziyor. Uçaklar aslında diğer taşıma araçlarına kıyasla çok daha güvenilir aletler. Ancak bir kaza olduğunda kendilerine manşetten yer bulduklarından toplumda uçak kazaları bir korku yaratıyor. Benzer şekilde oluşan nükleer kazalardaki uzun süreli can ve mal kaybı, kömürlü termik santrallerin çevresinde yaşanılan kayıpların beş yüzde biri. Yani, kömürlü termik santrallerden yayılan kirleticiler nedeniyle yeryüzünde 500 kat daha fazla insan ölüyor. Ancak zamana yayılmış ve çoğu kanser ve KOAH gibi nedenlerle oluşan bu ölümleri kanıksadığımızdan fazla ses çıkartmıyoruz. Oysa kömür, nükleer enerji ile kıyaslandığında çok daha fazla can ve mal kaybına yol açıyor.

Bundan dolayı birincil çözüm yolumuz enerjiyi hiç kullanmamaktır. Tüm dünya her geçen gün inanılmaz miktarda enerjiyi boşa harcıyor. Bunu durdurmadığımız müddetçe hiçbir üretim metodu bize çözüm olmayacaktır. Enerji üretmek için de rüzgar ve güneşe güvenmek zorundayız. Ancak bu sistemlerin kesintisiz enerji sağlamak için oldukça gelişmesine ihtiyaç var. Bu gelişmeler sağlanana kadar da enerji jargonunda çokça kullanılan bir terim olan “baz yükü” sağlayabilmek için termik santrallere ihtiyacımız olabilir. İşte tam bu noktada unutmayalım, kömür en kötüdür ve nükleer bile kömürden iyidir.   


21 Nisan 2022 Perşembe

İklim Krizini Durdurmak Kimin Sorumluluğu?

Bu soru sıkça soruluyor: “İklim krizini durdurmak kimin sorumluluğu?” Bu soruya nasıl cevap verirsem vereyim, cevap kısa, yani “devletin” ya da “bireylerin” şeklinde olursa, mutlaka birileri buna itiraz ediyor. Bundan dolayı da bu soruya kısa değil uzun cevabı vermeye çalışacağım.

Yeryüzünde yaşayan insanları ve onların kurdukları kurumları kabaca üç gruba ayırabiliriz: Bireyler, kamu ve şirketler. Şu anda karşı karşıya olduğumuz kriz bu üç grubun birlikte yarattıkları bir problemdir ve bu problemin çözümü gene bu üç grubun da sorumluluklarını üzerlerine almasıyla bulunabilir.

Öncelikle unutmamamız gereken nokta, az sayıda istisna haricinde tüm kamu kurumlarının zaman içerisinde bireylerin yarattıkları ve sürdürdükleri yapılar olduğudur. Cumhuriyet, meşruti monarşi, demokraksi, belediye, bakanlık ve hatta muhtarlık bile bizim kendi aramızda vardığımız anlaşma sonunda var olmuştur ve var olmaya da devam eder. Biz birgün bu yapıların değişmesine karar verecek olursak değiştiririz. Ancak bu değişiklik elbette kolay değildir. Yalnız seyrek de olsa insan toplulukları bu tür değişiklikleri başarmışlardır. Bu değişikliği sağlayabilmek için öncelikle değişikliğin mümkün olduğuna inanmak gerekir. Bizler şu anda içinde yaşadığımız idari sistemlerin çoğunlukla değiştirilmez olduğuna inandığımız için bireyle devlet arasında bir fark görüyoruz ve özellikle bizim içinde yaşadığımız coğrafyada bu his daha da koyulaşıyor. Bir tarafta bizler varız, diğer tarafta da “devlet”, sanki “devlet” bizler olmadan da kendi başına var olabilen bir olguymuş gibi. Oysa devleti oluşturan bizleriz ve devlet bizim toplam irademizin bir bileşimi sadece.

Diğer tarafta da şirketler var. Aynı devlette olduğu gibi şirketleri de bizden uzak ve kendi kendilerine var olan olgularmış gibi kabulleniyoruz. Çoğumuz bu şirketlerde çalıştık, şirketlerin ürettiklerini satın aldık, bazen hisselerine sahip olduk, o şirketlere mal sattık, kısacası o şirketlerin varlığının bir parçası olduk, her zaman. Gün gelir bu şirketleri de devletleri de bir yapay zeka yönetmeye başlarsa o zaman korkmamız gerekir, ama bugün için ortada sadece biz, bizim oluşturduğumuz ve bize bağımlı olan yapılar var. Dolayısıyla da sorunu çözecek olan bizleriz.

Yalnız, “sorunu çözecek olan bizleriz” dediğim zaman bunu “kişiler evlerini çok ısıtmazlarsa” veya “toplu taşıma kullanırlarsa” ya da “daha az hayvansal gıda tüketirlerse” şeklinde algılamayın sadece. Bunları elbette yapmalıyız ama bunları yapmak sorunu çözmeye yetmez, hatta sorunu çözme yolunda minik adımlardır. Bireyler olarak asıl gerçekleştirmemiz gereken devleti ve şirketleri iklim krizini çözecek şekilde zorlamaktır. Çünkü gerek devletler gerekse de şirketler bizden bir tepki gelmedikçe harekete geçmezler ya da bizden ne yönde bir tepki gelirse o yönde harekete geçerler. Bugün için devlet ekonomi, dış politika, güvenlik ve mülteciler gibi konulara yoğunlaşıyorsa bunun nedeni halkın önemli bir çoğunluğunun da o konulara yoğunlaşıyor olmasıdır. Ayrıca bu sadece bizim devletimiz için değil diğer çoğu devlet için geçerlidir. Bizler ne zaman ki iklim krizini en önemli konumuz olarak ortaya koyarız, devlet de o zaman bu konuya gereken ciddiyetle eğilir. Bu nedenle birey olarak öncelikli görevimiz iklim krizi konusunu gündemde tutmak ve bu konuyu fazlasıyla önemsediğimizi her seviyedeki kamu yetkilisine ve politikacıya göstermektir.

Şirketlerin bu yönde dikkatini çekmek ise nispeten daha kolaydır. Ürünleri satın alınmayan şirketler hızla davranış biçimlerini değiştirirler. Yalnız, ne yazık ki bugünkü tercihlerimizi belirleyen şey iklim ve çevre kaygılarının oldukça ötesinde maddiyattır. Bundan dolayı da çoğu şirket yeryüzüne verdikleri zarara bakmadan üretim yapmaya devam etmektedir.

Sonuçta, iklim krizini sadece biz durdurabiliriz. Bunu yapmak için de kendi hayat tarzımızı değiştirmenin ötesinde gerek üretim gerekse de idari sistemi değiştirmek için çaba sarf etmek zorundayız. Oy verdiğiniz partinin milletvekiline en son ne zaman yazıp iklim krizinin sizin için en önemli unsur olduğunu ve onun bu konuda bir şeyler yapmasını beklediğinizi söylediniz? “İşe yaramaz” dediğinizi duyar gibiyim. İşte esas sorunumuz da burada zaten, değişimin mümkün olduğuna inanmadıkça değiştirebilmek mümkün değildir. Düşünün bir günde bir bakana ya da bir şirketin genel müdürüne bu şekilde milyonlarca istek geldiğini. Emin olun ertesi gün bir gün önceki rahatlığında davranamayacaktır. Değişim mümkün, yeter ki biz yeterince inatçı olalım.


17 Nisan 2022 Pazar

Güneş'in iklime etkisi artıyor

Dünya’nın atmosferini ve dolayısıyla da iklimini etkileyen en önemli faktör Güneş’tir. Güneş’in yaydığı enerjide oluşabilecek değişiklikler Dünya’nın iklimini ciddi biçimde değiştirebilir. Bu nedenle gözümüzün Güneş’in üzerinde olması gayet doğaldır çünkü Dünya’daki yaşam Güneş’e bağlıdır. Buradaki güzel haber ise Güneş’in gayet dengeli ve kararlı bir yıldız olmasıdır. Milyarlarca yıllık sürede Güneş giderek parlaklığını artırır ancak bu bizim günlük hayatımıza bir etkisi olamayacak kadar küçük bir artıştır. Güneş’in insanlığa iki değişik yolla etkisi olabilir: Buzul çağları ve Güneş lekelerindeki değişiklikler.

Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesinde oluşan döngüsel değişiklikler farklı mevsimlerde Dünya’ya ulaşan enerji miktarını değiştirir ve bu da buzul çağlarına yol açar. Buzul çağları genelde 80 bin sene sürer ve ardından en az 20 bin sene süren ılıman dönem gelir. Bu döngü en azından son 3 milyon senedir bu şekilde devam etmektedir. Dünya’nın yörüngesine bağlı olarak şimdiki ılıman dönemin uzun süreceği ve bir sonraki buzul çağının bundan 50 bin sene sonra başlayacağı düşünülmektedir.

Bunun ötesinde Güneş’in üzerinde çoğu zaman minik lekeler olur. Bu lekeler Güneş’in manyetik alanındaki değişimler sonucu oluşur ve M.Ö. 200 yılından beri insanlar tarafından gözlemlenmektedir. Galilei 1609’da teleskobu bulduğundan bu yana da düzenli olarak bu lekeler kayıt altında tutulmaktadır. Güneş lekeleri arttığı zaman Güneş’ten Dünya’ya gelen enerjinin miktarı artmakta, azaldığında da azalmaktadır. Geçmişte bu lekelerin hiç görünmediği uzun dönemler olmuştur. Mesela 1645-1715 arası dönemde Güneş lekeleri neredeyse hiç görülmemiş ve Kuzey Yarım Küre bir Mini Buzul Çağı yaşamıştır. 1715 sonrasında Güneş lekeleri tekrar ortaya çıkmış ve Dünya alışılmış ortalama sıcaklığına geri dönmüştür.

Güneş lekeleri 11 senelik bir döngü içerisinde azalıp çoğalırlar. Bazı dönemler bu lekelerin sayısı çok fazladır ama 5,5 sene sonra Güneş’te neredeyse hiç leke kalmaz. Şimdi size bir soru sorayım: Sadece sıcaklıklara bakarak yakın geçmişte hangi sene en fazla leke olduğunu, hangi sene de neredeyse hiç leke görülmediğini söyleyebilir misiniz? Cevabın “hayır, söyleyemiyoruz” olduğunu tahmin ediyorum çünkü Güneş lekelerinin iklim üzerindeki etkisi iklimin kendi değişebilirliğinden öte bir sonuç doğurmaz. Yani, bu lekeler hiç hesaba katılmasa da bir sene diğerinden daha sıcak ya da daha serin olabilir. Elbette yüz yıl gibi uzun dönemler boyunca Güneş lekeleri çok artacak ya da çok azalacak olursa bunların iklim üzerine toplam bir etkisi olacaktır. 

Güneş’ten Dünya’ya doğru her saniyede, metrekareye ortalamada 341,55 Joule enerji gelir. İklim jargonunda enerji birimi olan Joule yerine güç birimi olan Watt kullanılır. Yani “Güneş’ten gelen enerji (güç) 341,55 W/m2’dir” denilir. Bu miktar Güneş lekelerinin artıp azalmasıyla birlikte 341,68 W/m2 ile 341,43 W/m2 arasında, yani 0,25 W/m2 değişir. Bu, Dünya’ya gelen enerji miktarında %0,073 değişime karşılık gelir. Bunun ne derece önemli olduğunu sadece bu sayıya bakarak anlamanız çok kolay değildir. O nedenle iklim üzerinde bugün etkili olan diğer unsurlarla karşılaştırmak gerekir.

Son IPCC raporuna göre iklim değişikliğine neden olan sera gazlarının atmosferi ısıtma etkisi yukarıdaki birimleri kullanarak 2,72 W/m2’dir. Bu değer Güneş lekelerinin yok olmasının yarattığı en kötü soğutma etkisinin on bir katıdır. Yani sera gazları Dünya’yı o denli fazla ısıtıyor ki tüm Güneş lekeleri kaybolacak bile olsa biz bunu soğuma olarak değil sadece daha az ısınma olarak algılarız.

NASA görevi gereği Güneş’i incelemektedir. Diğer ülkelerden bilim insanlarının da katkı verdikleri araştırmalar sonucunda Güneş lekelerinin 1980’den bu yana azalmakta olduğu görülmüştür. Son 15 senede şu anda içinde yaşadığımız Güneş lekesi döngüsünün daha da zayıf olacağı tahmin edilmekteydi. Bunun anlamı Güneş’ten gelen enerji miktarının geçmiş yıllara oranla hafifçe azalacağıdır. 

Ancak Güneş son 18 ayda kendisinden beklenmeyen bir biçimde aktifleşti. Yalnız bunu 2012 gibi felaket filmlerinden edindiğiniz kötü hislerle değerlendirmeyin lütfen. Güneş 1980 yılından bu yana normalden biraz daha sakindi, şimdilerde normal durumuna geri dönüyor gibi görünüyor. Peki bu iklim açısından ne anlama geliyor?

Kısaca, Güneş aktif olup Dünya’ya daha fazla enerji gönderdiği dönemlerde yeryüzü hafifçe daha fazla ısınır. Tam tersi yeryüzü daha az enerji aldığında da hafifçe serinler. 1980’den bu yana “hafifçe serinleyen” bir dönemden geçiyorduk. NASA ve bilim insanlarının son aylardaki gözlemleri ise Güneş’in bu sakin dönemi sonlandırıp daha aktif bir döneme başladığını gösteriyor. Yani Güneş’in desteği ile biz küresel ısınmanın kötü etkilerinden nispeten korunuyorduk, şimdi Güneş desteğini çekti ve yeryüzü artık iklim krizi ile başbaşa kalıyor. Güneş lekelerinin 2025’te en yüksek sayıya ulaşması bekleniyor, bu da bizi çok daha sıcak yazlar bekliyor anlamına geliyor ne yazık ki.