28 Nisan 2022 Perşembe

Nükleer Enerji Tehlikelidir Ama Kömür Daha Tehlikelidir

Bu hafta Çernobil nükleer santralindeki kazanın üzerinden 36 yıl geçti. Ülkemizde de bir nükleer santral yapımı sürerken son 36 yılda yaşadığımız iki büyük kazayı ve bu kazaların enerji üretimindeki güvenlik sorunlarıyla ilişkisini ele almak istiyorum.

11 Mart 2011 günü Japonya’nın 70 kilometre doğusunda, okyanusun altında modern zamanların en şiddetli depremlerinden biri meydana geldi. Bu depremin yarattığı tsunaminin yüksekliği 40 metreyi buldu. Bu şiddetteki bir depremin ardından her yerde beklenebileceği gibi elektrik hatları ciddi zarar gördüğünden elektrikler kesildi. Ülkemizde elektriklerin sık kesilmesine alışkın olsak da nükleer santrallerin çalıştığı ülkelerde elektriklerin fazlaca kesilmemesi gerekiyor çünkü bu santrallerin garip bir özelliği var. Bu santralleri kendi ürettikleri değil dışarıdan sağlanan elektrik ile soğutuyoruz.

Nükleer santraller aslında birer termik santraldir. Sadece kömür veya doğal gaz yerine yakıt olarak nükleer enerji kullanırlar. Sonuçta da kömürlü ya da doğal gazla çalışan santralleri nasıl soğutmamız gerekiyorsa nükleer santralleri de soğutmamız gerekir. Yalnız alışık olduğumuz termik santraller gibi nükleer santraller kendi ürettikleri enerji ile soğutma sağlayamazlar, soğutma enerjisinin dışarıdan sağlanması gerekir. Fukuşima'daki Daiichi santrali de benzer bir yapıdadır. Deprem olduğu anda güvenlik sistemleri devreye girdi ve santralin elektrik üretimini durdurdu. Bunun bizim açımızdan anlamı ısı üreten nükleer reaksiyonların durdurulmasıdır. Ancak nükleer yakıt gene de sıcaktır ve uzun süre soğutulması gerekir. Santral durduğunda yakıtın bulunduğu dev su tanklarındaki suyun sürekli olarak pompalanarak soğutulması gerekir. Elektrik kesildiği için bu pompalar jeneratörlerle çalıştırıldı. Bu jeneratörler denizden gelebilecek bir dalga için 10 metre yükseklikte duvarlarla çevriliydi. Ama gelen tsunaminin yüksekliği 16 metre olunca, jeneratörler devre dışı kaldı. Sistemin aynı zamanda bataryaları vardır. Yalnız bu bataryalar birkaç saat çalışabilecek enerji barındırır. O süre içerisinde santrale elektrik sağlanabilirse sorunsuz çalışmaya devam edebilir. Ne yazık ki böylesi büyük bir depremden sonra elektrikler de uzun süre geri gelmedi ve bataryalar da tükendi. Nükleer yakıtı soğutacak bir şey kalmayınca da etrafındaki su kaynamaya başladı ve basınç artınca büyük bir patlama yaşandı.

Fukuşima’da yaşanan felaketin nedeni santrallerin temel tasarımındaki bir özellikten kaynaklanmaktadır. Bu özelliğin bir felakete dönüşmemesi için de çok sayıda önlem alınır ama bu önlemler dünya tarihinde görülen en büyük depremlerden biri için yeterli olmamıştır. Tohoku depreminin büyüklüğü 9,1 değil de 8,5 olsaydı Fukuşima Daiichi hala çalışıyor olabilirdi.

Aslında Fukuşima Daiichi kendi ürettiği elektriği kapanma sırasında soğutma için kullanabiliyor olsaydı gene sorunsuz kapanabilirdi. Çernobil nükleer santralinde denenen de tam olarak buydu. Çalışma durduktan sonra yapılan bir deney sırasında oluşan bir arızadan dolayı Çernobil santrali patladı. Yapılan deney de tam olarak Daiichi santralindeki kapanma sorununu çözmek için tasarlanmış bir deneydi. Yani bu deney başarılı olmuş olsa ne Çernobil ne de Fukuşima Daiichi patlardı.

Bu bize nükleer enerji konusunda çok önemli bir mesaj veriyor. Bu teknoloji daha tam hakim olabildiğimiz bir teknoloji değil ya da en azından bu kadar fazla miktarda enerji üretebilecek kadar hakim olamıyoruz. Bu nedenle de nükleer santrallerin gerek yapımında gerekse de kullanımı sırasında çok dikkatli davranmamız gerekiyor.

Yalnız, şimdiye kadar karşılaştığımız üç büyük nükleer kazayı düşünecek olursak konu tam da uçakla ulaşıma benziyor. Uçaklar aslında diğer taşıma araçlarına kıyasla çok daha güvenilir aletler. Ancak bir kaza olduğunda kendilerine manşetten yer bulduklarından toplumda uçak kazaları bir korku yaratıyor. Benzer şekilde oluşan nükleer kazalardaki uzun süreli can ve mal kaybı, kömürlü termik santrallerin çevresinde yaşanılan kayıpların beş yüzde biri. Yani, kömürlü termik santrallerden yayılan kirleticiler nedeniyle yeryüzünde 500 kat daha fazla insan ölüyor. Ancak zamana yayılmış ve çoğu kanser ve KOAH gibi nedenlerle oluşan bu ölümleri kanıksadığımızdan fazla ses çıkartmıyoruz. Oysa kömür, nükleer enerji ile kıyaslandığında çok daha fazla can ve mal kaybına yol açıyor.

Bundan dolayı birincil çözüm yolumuz enerjiyi hiç kullanmamaktır. Tüm dünya her geçen gün inanılmaz miktarda enerjiyi boşa harcıyor. Bunu durdurmadığımız müddetçe hiçbir üretim metodu bize çözüm olmayacaktır. Enerji üretmek için de rüzgar ve güneşe güvenmek zorundayız. Ancak bu sistemlerin kesintisiz enerji sağlamak için oldukça gelişmesine ihtiyaç var. Bu gelişmeler sağlanana kadar da enerji jargonunda çokça kullanılan bir terim olan “baz yükü” sağlayabilmek için termik santrallere ihtiyacımız olabilir. İşte tam bu noktada unutmayalım, kömür en kötüdür ve nükleer bile kömürden iyidir.   


21 Nisan 2022 Perşembe

İklim Krizini Durdurmak Kimin Sorumluluğu?

Bu soru sıkça soruluyor: “İklim krizini durdurmak kimin sorumluluğu?” Bu soruya nasıl cevap verirsem vereyim, cevap kısa, yani “devletin” ya da “bireylerin” şeklinde olursa, mutlaka birileri buna itiraz ediyor. Bundan dolayı da bu soruya kısa değil uzun cevabı vermeye çalışacağım.

Yeryüzünde yaşayan insanları ve onların kurdukları kurumları kabaca üç gruba ayırabiliriz: Bireyler, kamu ve şirketler. Şu anda karşı karşıya olduğumuz kriz bu üç grubun birlikte yarattıkları bir problemdir ve bu problemin çözümü gene bu üç grubun da sorumluluklarını üzerlerine almasıyla bulunabilir.

Öncelikle unutmamamız gereken nokta, az sayıda istisna haricinde tüm kamu kurumlarının zaman içerisinde bireylerin yarattıkları ve sürdürdükleri yapılar olduğudur. Cumhuriyet, meşruti monarşi, demokraksi, belediye, bakanlık ve hatta muhtarlık bile bizim kendi aramızda vardığımız anlaşma sonunda var olmuştur ve var olmaya da devam eder. Biz birgün bu yapıların değişmesine karar verecek olursak değiştiririz. Ancak bu değişiklik elbette kolay değildir. Yalnız seyrek de olsa insan toplulukları bu tür değişiklikleri başarmışlardır. Bu değişikliği sağlayabilmek için öncelikle değişikliğin mümkün olduğuna inanmak gerekir. Bizler şu anda içinde yaşadığımız idari sistemlerin çoğunlukla değiştirilmez olduğuna inandığımız için bireyle devlet arasında bir fark görüyoruz ve özellikle bizim içinde yaşadığımız coğrafyada bu his daha da koyulaşıyor. Bir tarafta bizler varız, diğer tarafta da “devlet”, sanki “devlet” bizler olmadan da kendi başına var olabilen bir olguymuş gibi. Oysa devleti oluşturan bizleriz ve devlet bizim toplam irademizin bir bileşimi sadece.

Diğer tarafta da şirketler var. Aynı devlette olduğu gibi şirketleri de bizden uzak ve kendi kendilerine var olan olgularmış gibi kabulleniyoruz. Çoğumuz bu şirketlerde çalıştık, şirketlerin ürettiklerini satın aldık, bazen hisselerine sahip olduk, o şirketlere mal sattık, kısacası o şirketlerin varlığının bir parçası olduk, her zaman. Gün gelir bu şirketleri de devletleri de bir yapay zeka yönetmeye başlarsa o zaman korkmamız gerekir, ama bugün için ortada sadece biz, bizim oluşturduğumuz ve bize bağımlı olan yapılar var. Dolayısıyla da sorunu çözecek olan bizleriz.

Yalnız, “sorunu çözecek olan bizleriz” dediğim zaman bunu “kişiler evlerini çok ısıtmazlarsa” veya “toplu taşıma kullanırlarsa” ya da “daha az hayvansal gıda tüketirlerse” şeklinde algılamayın sadece. Bunları elbette yapmalıyız ama bunları yapmak sorunu çözmeye yetmez, hatta sorunu çözme yolunda minik adımlardır. Bireyler olarak asıl gerçekleştirmemiz gereken devleti ve şirketleri iklim krizini çözecek şekilde zorlamaktır. Çünkü gerek devletler gerekse de şirketler bizden bir tepki gelmedikçe harekete geçmezler ya da bizden ne yönde bir tepki gelirse o yönde harekete geçerler. Bugün için devlet ekonomi, dış politika, güvenlik ve mülteciler gibi konulara yoğunlaşıyorsa bunun nedeni halkın önemli bir çoğunluğunun da o konulara yoğunlaşıyor olmasıdır. Ayrıca bu sadece bizim devletimiz için değil diğer çoğu devlet için geçerlidir. Bizler ne zaman ki iklim krizini en önemli konumuz olarak ortaya koyarız, devlet de o zaman bu konuya gereken ciddiyetle eğilir. Bu nedenle birey olarak öncelikli görevimiz iklim krizi konusunu gündemde tutmak ve bu konuyu fazlasıyla önemsediğimizi her seviyedeki kamu yetkilisine ve politikacıya göstermektir.

Şirketlerin bu yönde dikkatini çekmek ise nispeten daha kolaydır. Ürünleri satın alınmayan şirketler hızla davranış biçimlerini değiştirirler. Yalnız, ne yazık ki bugünkü tercihlerimizi belirleyen şey iklim ve çevre kaygılarının oldukça ötesinde maddiyattır. Bundan dolayı da çoğu şirket yeryüzüne verdikleri zarara bakmadan üretim yapmaya devam etmektedir.

Sonuçta, iklim krizini sadece biz durdurabiliriz. Bunu yapmak için de kendi hayat tarzımızı değiştirmenin ötesinde gerek üretim gerekse de idari sistemi değiştirmek için çaba sarf etmek zorundayız. Oy verdiğiniz partinin milletvekiline en son ne zaman yazıp iklim krizinin sizin için en önemli unsur olduğunu ve onun bu konuda bir şeyler yapmasını beklediğinizi söylediniz? “İşe yaramaz” dediğinizi duyar gibiyim. İşte esas sorunumuz da burada zaten, değişimin mümkün olduğuna inanmadıkça değiştirebilmek mümkün değildir. Düşünün bir günde bir bakana ya da bir şirketin genel müdürüne bu şekilde milyonlarca istek geldiğini. Emin olun ertesi gün bir gün önceki rahatlığında davranamayacaktır. Değişim mümkün, yeter ki biz yeterince inatçı olalım.


17 Nisan 2022 Pazar

Güneş'in iklime etkisi artıyor

Dünya’nın atmosferini ve dolayısıyla da iklimini etkileyen en önemli faktör Güneş’tir. Güneş’in yaydığı enerjide oluşabilecek değişiklikler Dünya’nın iklimini ciddi biçimde değiştirebilir. Bu nedenle gözümüzün Güneş’in üzerinde olması gayet doğaldır çünkü Dünya’daki yaşam Güneş’e bağlıdır. Buradaki güzel haber ise Güneş’in gayet dengeli ve kararlı bir yıldız olmasıdır. Milyarlarca yıllık sürede Güneş giderek parlaklığını artırır ancak bu bizim günlük hayatımıza bir etkisi olamayacak kadar küçük bir artıştır. Güneş’in insanlığa iki değişik yolla etkisi olabilir: Buzul çağları ve Güneş lekelerindeki değişiklikler.

Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesinde oluşan döngüsel değişiklikler farklı mevsimlerde Dünya’ya ulaşan enerji miktarını değiştirir ve bu da buzul çağlarına yol açar. Buzul çağları genelde 80 bin sene sürer ve ardından en az 20 bin sene süren ılıman dönem gelir. Bu döngü en azından son 3 milyon senedir bu şekilde devam etmektedir. Dünya’nın yörüngesine bağlı olarak şimdiki ılıman dönemin uzun süreceği ve bir sonraki buzul çağının bundan 50 bin sene sonra başlayacağı düşünülmektedir.

Bunun ötesinde Güneş’in üzerinde çoğu zaman minik lekeler olur. Bu lekeler Güneş’in manyetik alanındaki değişimler sonucu oluşur ve M.Ö. 200 yılından beri insanlar tarafından gözlemlenmektedir. Galilei 1609’da teleskobu bulduğundan bu yana da düzenli olarak bu lekeler kayıt altında tutulmaktadır. Güneş lekeleri arttığı zaman Güneş’ten Dünya’ya gelen enerjinin miktarı artmakta, azaldığında da azalmaktadır. Geçmişte bu lekelerin hiç görünmediği uzun dönemler olmuştur. Mesela 1645-1715 arası dönemde Güneş lekeleri neredeyse hiç görülmemiş ve Kuzey Yarım Küre bir Mini Buzul Çağı yaşamıştır. 1715 sonrasında Güneş lekeleri tekrar ortaya çıkmış ve Dünya alışılmış ortalama sıcaklığına geri dönmüştür.

Güneş lekeleri 11 senelik bir döngü içerisinde azalıp çoğalırlar. Bazı dönemler bu lekelerin sayısı çok fazladır ama 5,5 sene sonra Güneş’te neredeyse hiç leke kalmaz. Şimdi size bir soru sorayım: Sadece sıcaklıklara bakarak yakın geçmişte hangi sene en fazla leke olduğunu, hangi sene de neredeyse hiç leke görülmediğini söyleyebilir misiniz? Cevabın “hayır, söyleyemiyoruz” olduğunu tahmin ediyorum çünkü Güneş lekelerinin iklim üzerindeki etkisi iklimin kendi değişebilirliğinden öte bir sonuç doğurmaz. Yani, bu lekeler hiç hesaba katılmasa da bir sene diğerinden daha sıcak ya da daha serin olabilir. Elbette yüz yıl gibi uzun dönemler boyunca Güneş lekeleri çok artacak ya da çok azalacak olursa bunların iklim üzerine toplam bir etkisi olacaktır. 

Güneş’ten Dünya’ya doğru her saniyede, metrekareye ortalamada 341,55 Joule enerji gelir. İklim jargonunda enerji birimi olan Joule yerine güç birimi olan Watt kullanılır. Yani “Güneş’ten gelen enerji (güç) 341,55 W/m2’dir” denilir. Bu miktar Güneş lekelerinin artıp azalmasıyla birlikte 341,68 W/m2 ile 341,43 W/m2 arasında, yani 0,25 W/m2 değişir. Bu, Dünya’ya gelen enerji miktarında %0,073 değişime karşılık gelir. Bunun ne derece önemli olduğunu sadece bu sayıya bakarak anlamanız çok kolay değildir. O nedenle iklim üzerinde bugün etkili olan diğer unsurlarla karşılaştırmak gerekir.

Son IPCC raporuna göre iklim değişikliğine neden olan sera gazlarının atmosferi ısıtma etkisi yukarıdaki birimleri kullanarak 2,72 W/m2’dir. Bu değer Güneş lekelerinin yok olmasının yarattığı en kötü soğutma etkisinin on bir katıdır. Yani sera gazları Dünya’yı o denli fazla ısıtıyor ki tüm Güneş lekeleri kaybolacak bile olsa biz bunu soğuma olarak değil sadece daha az ısınma olarak algılarız.

NASA görevi gereği Güneş’i incelemektedir. Diğer ülkelerden bilim insanlarının da katkı verdikleri araştırmalar sonucunda Güneş lekelerinin 1980’den bu yana azalmakta olduğu görülmüştür. Son 15 senede şu anda içinde yaşadığımız Güneş lekesi döngüsünün daha da zayıf olacağı tahmin edilmekteydi. Bunun anlamı Güneş’ten gelen enerji miktarının geçmiş yıllara oranla hafifçe azalacağıdır. 

Ancak Güneş son 18 ayda kendisinden beklenmeyen bir biçimde aktifleşti. Yalnız bunu 2012 gibi felaket filmlerinden edindiğiniz kötü hislerle değerlendirmeyin lütfen. Güneş 1980 yılından bu yana normalden biraz daha sakindi, şimdilerde normal durumuna geri dönüyor gibi görünüyor. Peki bu iklim açısından ne anlama geliyor?

Kısaca, Güneş aktif olup Dünya’ya daha fazla enerji gönderdiği dönemlerde yeryüzü hafifçe daha fazla ısınır. Tam tersi yeryüzü daha az enerji aldığında da hafifçe serinler. 1980’den bu yana “hafifçe serinleyen” bir dönemden geçiyorduk. NASA ve bilim insanlarının son aylardaki gözlemleri ise Güneş’in bu sakin dönemi sonlandırıp daha aktif bir döneme başladığını gösteriyor. Yani Güneş’in desteği ile biz küresel ısınmanın kötü etkilerinden nispeten korunuyorduk, şimdi Güneş desteğini çekti ve yeryüzü artık iklim krizi ile başbaşa kalıyor. Güneş lekelerinin 2025’te en yüksek sayıya ulaşması bekleniyor, bu da bizi çok daha sıcak yazlar bekliyor anlamına geliyor ne yazık ki.


10 Nisan 2022 Pazar

Yalanlar, yalanlar

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) Birleşmiş Milletlerin iklim değişikliğinin bulunduğu durumu karar vericilere anlatmak için bir araya getirdiği bilim insanlarından oluşur. Bu panel düzenli aralıklarla iklim değişikliğine dair değerlendirme raporları yayımlar. Bu raporlar iklim değişikliğinin bilimsel temelleri, etkileri ve uyum sağlama yöntemleri ile azaltım için yapılması gerekenler şeklinde üç bölümden oluşur. Bu hafta IPCC’nin Altıncı Değerlendirme Raporu’nun Üçüncü Bölümü yayımlandı. Dünyadaki Ukrayna - Rusya savaşı ve ülkemizdeki ekonomik problemlerin yanında bu rapor basında kendisine fazla yer bulamadı. Oysa hepimiz açısından son derece mühim noktalara işaret eden bu raporu okumak ve mümkün olduğunca anlamaya çalışmak geleceğimiz için oldukça önemli.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Guterres aslında raporu sunumu sırasında çok kısa biçimde özetledi: “Bu problemi çözmek için devletler ve şirketler çok şeyler yaptıklarını söylüyorlar ama yapmıyorlar. Onlar yalan söylüyorlar.” Konu bu kadar basit. İnsanları oyalamak için imzalanan Paris İklim Anlaşması Dünya’yı felakete götürecek bir ısınmayı engellemekten çok uzak, dahası ülkeler bu anlaşma bağlamında verdikleri sözleri bile yerine getirmiyorlar. Sözlerini yerine getirmemenin ötesinde insanları uyaranları radikal ve vatan haini olarak nitelendiriyorlar. Gutierres sözlerinin sonuna asıl radikal olanların iklim krizini durdurmak için harekete geçmeyen devletler olduğunu da ekledi.

Yüzde 65’ini karbondioksidin oluşturduğu sera gazlarındaki artış, azalmayı bırakın hızla devam ediyor. Sadece, son on yıl içerisinde artış hızı biraz azalmış gibi görünüyor. Kendi içinde bu bile oldukça iyi bir haber sayılsa da devletlerin ve şirketlerin yavaş yavaş sera gazı salımlarını azaltmalarını bekleyecek zamanımız kalmadı artık. Sera gazı salımları her yıl yüzde 1,3 artarken, ısınmayı 1,5℃’de tutabilmek için yapmamız gereken bu salımları önümüzdeki 8 yıl içerisinde yüzde 43 azaltmak. “1,5℃ o kadar da kıymetli değil, biz 2℃ ısınma ile de idare ederiz” diyorsanız, 2030 yılında sera gazı salımları yüzde 27 azalmış olmak zorunda. Çevrenizdeki kamu kurumlarının ya da özel kuruluşların bu konuda ciddi adım atmasını bırakın, adım attığını görüyor musunuz? Kesinlikle hayır.

İklim krizini engelleyecek adımları atmak günlük hayatımızdan “azıcık” değişiklik yaparak varabileceğimiz bir hedef değil. 1,5℃ hedefini tutturmak için sera gazı salımlarımızı her sene ortalama yüzde 6,7 azaltmak zorundayız. Bir sonraki arabamızın elektrikli olması bu hedefe varmak için yetmez çünkü hala elektrik enerjimizin önemli kısmını kömürlü termik santrallerden sağlıyoruz. “Çocuklar büyüdüğünde daha merkezi bir yere taşınıp her yere yürüyerek giderim” yetmez çünkü bu krizde çocukların büyümesini bekleyecek kadar vaktimiz kalmadı. “Hemen, şimdi” değil, bundan otuz yıl önce harekete geçmiş olmamız gerekiyordu. 

Akılcı çözümler var. Bu çözümler için yeni bir Einstein çıkmasını beklememize gerek yok, ama günlük hayatımızdaki rahatı bir kenara bırakarak birlikte çaba sarf etmemiz gerekiyor. Artık ne eskisi gibi yaşayabiliriz ne de eskisi gibi iş yapabiliriz. Hepimiz dört elle bu çözümlere sarılmak zorundayız çünkü alternatif bugüne kıyasla cehennemi andıran bir dünyada yaşamak olacak.

Bir başka alternatif de gelecekte bulunacak mucizevi çözümlere güvenmek olabilir. IPCC raporu bunlardan da söz ediyor. Mesela bu mucizevi yöntemlerle 2100 yılına kadar atmosferden 1000 milyar ton karbondioksit yakalayıp bunu yerin altında saklarsak 1,5℃’nin altında kalabiliriz. Bu teknoloji var mı? Ben yalancı değilim, var. Senede 10 bin ton karbondioksidi bu yöntemlerle yakalayıp yerin altına gömebiliyoruz. Daha fazlasını yapmaya devletler son yirmi senede büyük kaynak ayırdılar ama ölçeği büyütmek hiç de kolay değil. Hem de bu yöntem en başta daha fazla petrol üretebilmek için kullanılan bir yöntem, yani sakladığımız her bir birim karbondioksit yerine üç birim karbondioksit çıkartacak kadar petrol üretiyoruz. İşte bundan dolayı hepimize yalan söylüyorlar. 

Böyle gelmiş olabilir ama böyle gitmesi hiçbirimizin işine gelmiyor, devletler ve şirketler hariç. Çünkü onlar çocuklarını ve torunlarını değil önümüzdeki üç - beş senede neler kazanacaklarını düşünüyorlar. Yuvamız Dünya için yapılan bu savaşta doğru tarafta durmayı başarmamız ve yalanlara kanmamamız gerekiyor, yalanlar ne denli çekici olsalar da.

25 Mart 2022 Cuma

Tarımı göz ardı edemeyiz

İlişkilerin her geçen gün biraz daha karmaşıklaştığı bir gezegende yaşıyoruz. İlk başlarda hayatımız kolaydı. Bir tarla ve birkaç hayvanla hayatımızı geçirebiliyorduk. Oysa şimdi yaşam o kadar basit temellere sığmıyor. Bununla birlikte problemlerimiz ve onların düğümleri de gittikçe daha zor çözülebilir hale geldi.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 2015 senesinde Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nı ortaya koydu. Bu amaçlar insanlığın 2015-2030 yılları arasında sürdürülebilir bir gelecek için atması gereken adımları ayrıntısıyla anlatıyordu. O noktada da bugün de çoğumuzun hemen gördüğü problem bu amaçlara ulaşmak için atılması gereken adımların pek çok noktada birbirleriyle çeliştiği oldu. Tüm amaçları birlikte ilerletmek içinse çok derin bir planlama gerekiyor çünkü içinde yaşadığımız gezegen ve bu gezegen içindeki tüm ilişkiler gittikçe daha bağlantılı hale geliyor.

İklim krizi bugün insanlığın ve yeryüzünün karşısındaki sorunların neredeyse en başında geliyor. Bu sorunu çözebilmek için sadece kömür, petrol ve doğal gaz kullanımına son vermek yetmiyor. Bugün bu yakıtların kullanımına son verecek olsak ve başımızdaki belanın önemli bir kısmını azaltacak olsak da ne sorunu tamamen ortadan kaldırabiliyor ne de şimdiye kadar verdiğimiz zararı geri çevirebiliyoruz. Bunun üstüne bir de çoğumuz hayat tarzımızda önemli değişiklikler yapmaya sıcak bakmadığımızdan hem bu hayatı yaşamaya devam edip hem de iklim krizi yok olsun istiyoruz. Tüm sürdürülebilirlik amaçlarını masaya koyup hepsine uyacak bir çözüm üretebilmemiz mümkün. Ama insanlar yaşam tarzlarını değiştirmek istemediklerinde üretilen çözüm doğru ve güzel olmaktansa yamalı bir bohçayı andırıyor. Bu yamalı bohçayla da bir sorunu düzeltmeye çalışırken başımıza kolayca bir başka sorun açabiliyoruz.

İklim krizini durdurmak için hemen petrol kullanan araçlardan vazgeçmemiz gerekiyor. Ancak gerek petrol gerekse de otomobil üreticileri buna sıcak bakmadıklarından bir ara çözüm olarak “biyoyakıt” denen bir çözüm ortaya atılıyor. Yani bir bitkiden araçlarda kullanılacak bir yakıt üretelim. Güzel ama yeryüzündeki tarım alanlarının önemli bir kısmını gıda üretimi için kullanıyoruz ve gene de her gün 821 milyon insan yatağa aç gitmek zorunda kalıyor. Gıda üretim sistemlerimizi değiştirerek ve israfı önleyerek bu rakamı azaltmak mümkün ama gene de tarlalarda besin yerine yakıt yetiştirecek olursak gıda fiyatlarındaki artışın önüne geçmemiz mümkün olmaz. Biyo-yakıtlar atmosfere saldığımız karbondioksidi azaltmak açısından bir çözüm yolu önerse de açlık sorununu artırması açısından da büyük bir sorunun ortaya çıkmasına neden oluyor. Biyo-yakıtları az miktarda ve gıda ile yarışmayacak biçimde üretmek mümkün, ama üretilen bu yakıtlar sadece toplu taşıma veya ambulans gibi mecburi ihtiyaçları karşılayacak seviyede olabiliyor şimdilik. Bu seviyeyi orta ve uzun vadede artırmak mümkün fakat yeryüzünün o kadar bekleyecek vakti kalmadı, bu alternatif teknolojileri üretmekte fazla geç kaldık.

Net sıfır karbona ulaşmak için düşünülen bir diğer çözüm de ormanları artırmak. İlk bakışta makul gözükse de “Peki bu orman alanlarını nereye doğru genişletmeliyiz?” dendiği zaman bulunan en gerçekçi çözüm tarım alanlarının orman alanına geri döndürülmesi oluyor. Çevreciler bu noktada haklı görünüyorlar. O alanlar zaten “zamanında” orman alanıydı, insanlar oraları ele geçirerek tarım alanı yaptılar, şimdi yapacağımız bu alanları ormana geri kazandırmak olmalı. Kendi içinde bakıldığında doğru bir düşünce gibi gözükse de artan nüfusu besleyebilmek için artık o tarım alanlarına ihtiyaç var. Şu anda ne tarım yapılabilen ne de ormanlık olan arazilerin de o durumda olmalarının bir nedeni var: Çünkü o bölgelerde besin veya ağaç yetiştirmek çok fazla emek gerektiriyor ve çoğu zaman da başarı getirmiyor. Özellikle daha önceki devirlerde orman arazisi olmamış yerleri ormana çevirmeye çalışmak ise başarı olasılığı daha düşük bir fikir.

Tarımdaki ürünleri değiştirmek ve daha az gübre kullanmak ise alınan ürünün azalmasına neden oluyor. Bu tür çözümleri geliştirmek ve uzun vadede kullanmak elbette akıllıca bir yöntem ama bugün kullanabilmek için daha az sera gazı salımına neden olacak bitkileri seçmeye ve daha akıllıca gübre kullanmaya onlarca yıl önce başlamış ve alışmış olmamız gerekiyordu. 

İklim krizine üreteceğimiz çözümleri planlarken hep aynı noktaya tosluyoruz. Bu çözümlerin çoğu iyi ve güzel ama bunları uygulamaya yıllar önce başlamamız gerekirdi. Bugün başladığımızda istediğimiz sonuçları alamadan iklim krizinin kötü etkileri çirkin yüzünü çoktan göstermiş olacak. Bu, “artık çabalamaya gerek yok” anlamına gelmiyor. Biz gene de elimizden gelen her alanda çözümler üretmeye çalışalım. Ama artık rahatımız kaçmadan bu krize çözüm getirmek gibi bir şansımız yok. İnsanlar açlıktan ölürken büyük motorlu aracımıza benzin sağlayabilmek için tarlaları kullanamayız. Başka çözüm yolu da kalmadı, artık o araçları park edip yürümemiz gerekiyor.

18 Mart 2022 Cuma

Harekete geçmek için daha fazla beklememeliyiz

Sayın Cumhurbaşkanımız Glasgow İklim Zirvesi sırasında Türkiye’nin Paris Anlaşması çerçevesindeki yeni iklim hedefini açıkladı. Buna göre ülkemiz 2053 yılında net sıfır karbon salan bir ülke haline gelecek. Benzer şekilde Avrupa Birliği de 2050’de net sıfır karbon salan bir bölge olacak. Çin ve Hindistan’ın belirlediği taahhütler ise biraz daha ileri zamanları işaret ediyor. Sera gazı salımları yüksek sayılabilecek ülkelerin çoğu net sıfır karbon salacakları tarihleri açıklıyorlar. Bu konu bağlamında iki ana unsura değinmeye çalışacağım.

İlkin bu net sıfır karbon kavramının bizim için ne anlama geldiğini anlamak gerekiyor. Bugün için ülkemizin sera gazı salımı yaklaşık 500 milyon ton civarında. Bildiğiniz gibi, tek tehlikeli sera gazı karbondioksit değil, o nedenle de diğer sera gazlarının etkileri üzerinden bir toplam yaparak bu rakama ulaşıyoruz. O nedenle de buna 500 milyon ton karbondioksit eşdeğeri demek daha doğru. Ormanlarımız tarafından emilen karbondioksit miktarı da yaklaşık 80 milyon ton. Bu iki rakam da bizim resmen Birleşmiş Milletler’e bildirdiğimiz oranlar, yani ülkemizin resmi beyanı.

Bugünkü koşullarda basit anlatımıyla net sıfır karbon salmak tüm enerji, sanayi, evsel ve tarım sektörlerinden salınan sera gazının 80 milyon tonu aşmaması anlamına geliyor. Bunu sağlayabilmenin iki temel yolu var: Ya sera gazı salımlarımızı azaltırız ya da ormanlarımızı artırırız. Aslında daha da doğrusu bu ikisinin birlikte yapılması. Ancak, orman alanlarını artırmak uzun süreli bir çözüm çünkü her ne kadar ağaçlara çok değer versek de bir ağaç o kadar da fazla karbondioksit emmiyor. Yetişkin bir ağaç, bir senede ancak 20 kiloya yakın karbondioksit emebiliyor ve yetişkin hale gelebilmesi de uzun seneler alıyor. Dolayısıyla, ağaçlarımıza çok iyi bakmak ve orman alanlarımızı genişletmek elbette en önemli görevlerimizden biri, ama ağaç sayısını artırmak bugünkü iklim krizi probleminin başta gelen çözümü değil.

İklim krizinin önüne geçebilmek için 500 milyon ton sera gazı salımımızı 80 milyon tona düşürmemiz gerekiyor. Bunu gerçekleştirmek için de yaklaşık 30 senelik bir zamanımız var. Basit ve doğrusal bir hesap yaparsak senede 14 milyon ton sera gazı salımını azaltmak gibi bir hedefimiz olmak zorunda. Eğer önümüzdeki 10 yıl bu konuda harekete geçmeyip, sonra çaba göstermeye başlarsak bu azaltım miktarı senede 21 milyon ton olacak. Dolayısıyla, ne kadar çabuk harekete geçersek yükümüz o derece hafifliyor. Avrupa Birliği 2050 yılında net sıfır olma sözü verdi ama onlar azaltıma 1992’de başladılar. Yani bu konuda oturmuş bir sistemleri ve bir planları var. Bizim ise ne bir sistemimiz ne de bir planımız var ve ne yazık ki bu konuda herkes birbirine bakıyor.

Bu bağlamda, yola nasıl çıkarız? İlk önce yapılması gereken şey bir yol haritası belirlemektir. Önümüzdeki 30 sene içerisinde 420 milyon to azaltım yapacaksak, önce bu azaltım planının senelere bölünmüş şekilde ortaya konulması gerekir. Elbette küresel dalgalanmalar bu planının zaman içerisinde değişikliklere uğramasına neden olacaktır. Bugün olduğu gibi, bölgemizin savaş ortamında olduğu günlerde, havanın aşırı sıcak veya aşırı soğuk olduğu zamanlarda plandan sapmalar olması doğaldır. Ama özellikle enerji üretimi ve sanayinin bu tür bir uzun vadeli planlamaya ihtiyacı vardır. Önümüzdeki 10, 20 veya 30 yıl içerisinde devlet planlamasının nasıl hareket edeceği güvenilir bir biçimde ortaya konmadan şirketlerin de bu konuda kalıcı adımlar atmaları beklenemez.

Ne yazık ki bu konudaki planlama devlet içerisinde bir yakan top oyununa dönüşmüş durumda. Kimse en önemli sorumluluğu almak istemiyor ve bir noktada da haklılar çünkü içinde yaşamakta olduğumuz başkanlık sistemi içerisinde kararlar başkanlık tarafından alınıyor ve bakanlıklar tarafından da uygulanıyor. Ayrıca burada alınacak kararlar çoğu bakanlığın görev alanlarını çapraz kestiği için hiçbir bakanlık da kendi başına hareket edebilme özgürlüğüne sahip değil. Durum böyle olduğunda da konu yukarıdan gelecek olan kararda tıkanıyor. Başkanlık ve ofisleri ise daha çok ekonomi ve dış politika ile yoğun biçimde meşgul olduklarından iklim krizi konusuna yönelmelerini beklemek bugünkü ortamda çok da gerçekçi görünmüyor.

İklim krizi her geçen anda şiddetini artırıyor ve yakın zamanda ülkemiz de bu sorunlardan şu anda olanın çok ötesinde nasibini almaya başlayacak. Ekonomi ve dış politika sorunlarından kafamızı kaldırıp iklim krizine yönelme vaktini bulduğumuzda almamız gereken önlemler çok daha sertleşmiş olacak. Bundan dolayı özellikle sanayimiz, bugün kendiliğinden harekete geçmeyecek olursa 10 sene sonra çok daha ağır fatura ödeyebileceğim bilincinde olarak pozisyon almaya başlamalıdır. Bildiğimiz gibi yaşamaya devam edecek olursak gelecekte alacağımız önlemler bize çok daha fazla sorun çıkartacak, o nedenle hemen harekete geçmek en doğrusu bence.


11 Mart 2022 Cuma

Büyü ya da Bilim

Çoğumuz ortaokul ve lisede temel fen bilgisi, fizik ve kimya okuduk. Bu dersleri sevelim ya da sevmeyelim, bize verilmesindeki esas amaç ileride karşılaşacağımız olaylara doğa kuralları çerçevesinden bakabilmemizi sağlamaktı. Ancak çoğumuz da bu dersleri alırken içimizden lanet okumuş olabileceğimizden fen bilgisi dersleri istenilen amaca fazla ulaşamadı. Günlük hayatımızda yaşadığımız çoğu olayda ve özellikle de sosyal medya ortamında kişilerin doğa olaylarındansa komplo teorilerine ya da doğa-üstü olaylara olan ilgi göstermesi bu başarısızlığın en önemli göstergesi.

Doğa ve yeryüzü ile ilgili olayları irdelerken eğitimimiz sırasında aldığımız temel bilgileri göz ardı etmek yanlış sonuçlara ulaşmamıza neden olabiliyor. Özellikle de karar mercilerine yakın kişilerin bu tür hatalar yapması çok vahim sonuçlar doğurabiliyor. Bu nedenle ben gayet basit bir kuralı anlatmaya çalışacağım: Enerjinin korunumu.

Eğitim sırasında hepimiz ezberden “potansiyel enerji ile kinetik enerjinin toplamı sabittir” diyerek problem çözmeye giriştik ama günümüzün çoğu problemi enerjinin korunumu kuralına dayanıyor ve olay potansiyel enerji ya da kinetik enerji kadar basit değil. Öncelikle bilmemiz gereken şey şu: Enerji yoktan var edilemez, var olan enerji de yok olmaz. Sadece bir formdan bir başka forma döner. Yeryüzünde kullandığımız enerjinin önemli bir kısmı Güneş’ten gelir, daha az kısmı atomun parçalanmasından oluşan nükleer enerjidir, daha da az kısmı çoğunlukla potansiyel enerji ve yeryüzünün derinliklerindeki atomun parçalanmasından meydana gelen jeotermal kaynaklardır.

Buradan şu sonucu elde ederiz: Kömür, petrol, doğal gaz, hidrojen, odun, buğday ve aklınıza daha ne geliyorsa bir enerji kaynağı değil bir enerji taşıyıcısıdır. Bunların önemli bir kısmı Güneş’ten gelen enerjinin kimyasal süreçler sonucunda depolanmasıyla oluşmuştur. Biz bunları “yaktığımızda” içlerindeki Güneş enerjisi ve diğer kimyasallar açığa çıkar. Petrolün içinde depolanmış enerji milyonlarca yıl önce bir anda Güneş’ten gelen enerjidir sadece. O zamanki bitkiler bu enerjiyi alıp oldukça düşük sayılacak bir verimle kimyasal bir reaksiyonda su ve karbondioksidi birleştirerek bugün petrol dediğimiz yapıya dönmesine yardımcı olmuşlardır. Biz petrolü yaktığımızda ise o enerji ile birlikte su buharı ve karbondioksit açığa çıkar. 

Bugün bizler çıkan enerjiyi istiyoruz ama çıkan karbondioksidi istemiyoruz. Sanayi şu anda bu çıkan karbondioksidi bir amaç için kullanmanın peşinde. Ama bunun basit bir cevabı var: Yapamazsınız! Daha karmaşık cevabı da: Yapabilirsiniz, ancak çok enerji harcamanız gerekir ve elimizde bu kadar çok karbondioksit olmasının nedeni zaten çok enerji harcamış olmamız ve elimizde o kadar bedava enerji olmaması.

Peki, bu kadar çok enerji harcamadan bir kimyasal yöntem veya mühendislik yöntemi bulsak da bu işi halletsek? Olmaz. Unutmayın, konumuz enerjinin korunumu. Enerji Güneş’ten geldi, petrolde depolandı, biz petrolü yaktığımızda o enerjiyi arabamızı hareket ettirmek için kullandık ve elimizde karbondioksit kaldı. Karbondioksit en düşük enerjili üründür. Bundan her ne yapmak isterseniz isteyin, enerji vermeniz gerekir. Bu noktada bir belamız daha var: Gerek bizim kullandığımız sistemler gerekse doğa mükemmel çalışmıyor. Mesela benzinli bir aracın motoru en fazla yüzde 16 verimle çalışır. Yani benzini yaktığımızda çıkan enerjinin sadece yüzde 16’sı motoru çalıştırmaya, yüzde 84’ü de havayı ısıtmaya gider. Bu doğa kanunudur. İstediğiniz kadar iyi bir motor yapın bunu aşamazsınız. Petrolün içindeki karbondioksidin yüzde yüzü havaya karışsa da enerjinin sadece yüzde 16’sı işimize yarar. Havaya karışan karbondioksidi toplamak istesek gene enerji harcarız. O karbondioksitten bir kimyasal üretmek isteseniz gene enerji harcamanız gerekir ve toplamda harcayacağınız enerji arabanızın motorunu çalıştırmak için gerekli olan enerjiden kat kat daha fazladır.

Kısacası, akıllı olup bir çözüm bulmaya çalışmanın bizi bir yere getirmeyeceğini anlamak zorundayız. Sorun bizim yeterince akıllı olmamamız değil doğanın bir takım kuralları olmasından meydana geliyor. Önce fosil yakıtlar kullanıp atmosferi kirletip, sonra da başka bir sistemle atmosferi temizlemek bize gerekli olandan çok daha fazla enerji harcanmasına neden oluyor. En baştaki sorunumuz da zaten enerjinin kısıtlı olmasıdır. Yani, petrol yakıp aracımızı çalıştırıp, sonra çıkan karbondioksidi toplayıp, daha kullanılabilir bir maddeye dönüştürmek için gerekli olan enerji, bizim aracımızı başka bir yöntemle çalıştırmamızdan çok daha fazladır.

Son bir problem daha var. Senede atmosfere 50 milyar ton karbondioksit salıyoruz. Hadi diyelim çıldırdık ve bu miktarda başka bir kimyasal ürettik. Besin hariç hangi kimyasaldan senede 50 milyar ton gerekiyor bize? Atmosfere saldığımız karbondioksit 50 milyar ton değil de 50 milyon ton olmuş olsa, mühendislik ve kimya bize kolayca yardımcı olabilirdi. Ne yazık ki şu andaki durumda tek çözüm bu 50 milyar tonu çok çok daha azaltmak. Eskiden insanlar büyüden medet umarlardı, şimdi de mühendislikten medet umuyorlar. Nasıl büyü maddeyi yoktan var edemezse mühendislik de beceremez. Hayatımızı kolaylaştırmasına müteşekkiriz ama bilim ve mühendisliği büyü gibi algılamaktan vazgeçip doğanın kurallarıyla sınırlandıklarını anlamamız gerekiyor.