16 Mart 2020 Pazartesi

Çekirge Sürüleri

Çöl çekirgelerinin iki yaşam düzeni var. Bu çekirgeler normalde az su bulunan ortamlarda yaşadıklarından birbirlerinden uzak, bireysel yaşamlar sürdürüyorlar. Ancak su miktarı artacak olursa bu çekirgeler de bir faz dönüşümü geçirerek sürü halinde dolaşan ve hızla üreyen canlılar haline dönüşüyorlar. Tam bu dönüşümü geçirdikleri sırada müdahale edilecek olursa yayılmaları önlenebiliyor. Ama sürü haline geldikten sonra yayılmalarının önlenmesi hayli zor.

Çekirge sürülerinin yayılmasının önlenmesi için başlıca iki yöntem kullanılıyor. Bunların ilki kolayca tahmin edebileceğiniz üzere kimyasal mücadele. Kimyasal mücadelede genellikle chlorpyrifos denen haşere ilacı kullanılıyor. Bu ilacın en önemli avantajları  stoklarda bolca bulunması veya hızlıca üretilebilmesi. Yani bir yayılma başladığında bu ilacı hızla kullanarak yayılmayı engellemek mümkün. Ancak bu ilaç da bildiğiniz gibi, çekirge veya başka bir böcek ayrımı yapmadan canlıları öldürüyor, hatta insanlar için bile zararlı. Bu nedenle de ayırım göstermeden her yerde kullanılmasına imkan yok çünkü eninde sonunda doğaya ve insanlara büyük zarar verme kapasitesi var.

Çekirge sürülerinin yayılmasını engellemekte kullanılan ikinci yöntem ise doğrudan çöl çekirgelerine zarar veren başka bir canlıyı kullanmak. Metarhizium anisopliae mantarı bu çekirgelerin içinde büyüyor ve ölmelerine neden oluyor. Başka canlılar da bundan zarar görmüyorlar. Bu yöntem çok daha faydalı gibi görünse de iki önemli sorun içeriyor. Metarhizium anisopliae bir tarım ilacı olmadığından stoklarda bulunmuyor ve üretilmesi gerektiğinden de müdahale gecikebiliyor. Ayrıca bir böcek ilacı gibi püskürtülmesinin ardından hemen öldürmediği için de çiftçiler tarafından çok sevilmiyor.

Yalnız bu iki çözümün arkasında da paranın durması gerekiyor. Ne böcek ilaçlarını ne de mantarları bedavaya alabilmek mümkün. Çekirge sürülerinin bela olduğu bölgelerin önemli bir kısmını da maddi kaynakları kısıtlı ülkeler oluşturuyor. Bundan dolayı böcek ilaçlarını da mantarları da stoklayarak gerektiğinde acilen kullanabilmeleri mümkün değil. Bu nedenle de çekirge sürüleri büyük sorun yaratmaya devam ediyor.

Maddi imkansızlıkların ötesinde politik istikrarsızlık da acil önlem alınmasını engelleyen bir diğer öge. Arap Yarımadası’nın güneyi ve Afrika’nın doğusu bugün için çoğu uluslararası yardım kuruluşlarının bile giremediği noktalar. Bu bölgede açlıktan ölen insanlara bile yardım götürülemezken üreyen çekirgelere müdahale edilmesini beklemek fazlasıyla iyimserlik olabiliyor.

Tüm bu sorunların üzerine bir de iklim değişikliği eklendiğinde çekirge sürüleri gerçek bir felaket halini alıyor. Şu an için ülkemiz açısından bir tehlike arz etmiyorlar. Bunun en önemli sebebi de ülkemizin çekirgelerin keyfi açısından bakıldığında fazla serin olması. Ama yaz boyunca artacak olan sıcaklıklar çekirgeleri de bize doğru hareketlendirebilir. Dolayısıyla bizim de bu açıdan hazırlıklı olmamızda fayda var.

Günümüzde iklim değişikliğini herhangi başka bir konudan ayırmak hayli zorlaştı. Çekirge sürüleri de buna bir istisna değil. Çekirge sürüleri iklim değişikliğinden önce de vardı, muhtemelen biz gittikten sonra da var olmaya devam edecek. Belirttiğim gibi, çekirge sürülerinin varlığı iklim değişikliğine bağlı değil ama bu iklim değişikliğinden etkilenmiyor anlamına da gelmiyor. Açıklayalım: 

2018 yazının başında Mekunu Siklonu Arap Yarımadası’nı vurdu. Bu siklon Umman ve Yemen’de normalde çöl olan bölgelerde küçük gölcükler oluşmasına neden oldu. Bu gölcüklerin etrafında hızla büyüyen bitkiler de çöl çekirgelerinin sayısının hızla artmasına ve sürü seviyesine gelmesine yardımcı oldu. Bunun ardından Ekim ayında gelen Luban Siklonu kış koşullarında ölüp gitmesi beklenen bu sürünün beslenerek güçlenmesine neden oldu. Ilıman geçen 2018 kışı ise sürünün 8000 kat büyümesiyle sonuçlandı. Sürü 2019 yazında Doğu Afrika’ya doğru hareketlendi. Normalde kurak olmasına alıştığımız bu bölge de 2019 baharı ve yazında aşırı yağışlıydı. Avustralya’nın kurumasına ve yanmasına imkan tanıyan Hint Okyanusu Dipolü’nün pozitif fazında olması Doğu Afrika’nın da normalden fazla yağış almasına neden oldu. Doğu Afrika 2019 yılında tam sekiz siklonun hedefi oldu ve normalden %300 daha fazla yağış aldı. Bundan dolayı da bitkiler aşırı büyüdüler ve bugün ortaya çıkmış olan çekirge felaketine de besin sağladılar.

Basitçe bu felaketi anlatmak gerekirse, her çekirge günde 2 gram besin alıyor. Bu göze fazla görünmeyebilir ama bu sürüde 20 milyardan fazla çekirge var. Bunlar birlikte 3.5 milyon insanın günde yiyebileceği kadar besini tüketiyorlar. Bu da zaten kıtlıkla baş etmeye çalışan bölge insanları açısından önemli bir felaket anlamına geliyor. 

Peki, iklim değişikliği gelecekte çekirge sürülerini etkileyecek mi? Büyük olasılıkla evet. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, Hint Okyanusu Dipolü pozitif fazında olduğunda Avustralya normalden daha az, Afrika’nın doğusu da normalden daha fazla yağış alıyor. Nasıl Avustralya’da görülmekte olan yangınların orta ve uzun vadede artması bekleniyorsa, Arap Yarımadası ve Afrika’nın doğusundaki yağışların da benzer şekilde artması bekleniyor. Bunun nedeni de Hint Okyanusu Dipolü’nün iklim değişikliğinin etkisiyle daha fazla pozitif fazda kalması.

20. yüzyılın başlarında her 30 yıllık dönemde Hint Okyanusu Dipolü’nün ortalama 4 kez pozitif fazda olduğu görülürken son 30 yıllık dönemde Dipol 10 kez pozitif fazda bulunmuş. Geleceğe dair öngörüler de iklim değişikliği 1.5oC ile sınırlanmayacak olursa Hint Okyanusu Dipolü’nün çoğunlukla pozitif fazda olacağını ve hatta sıcaklıklar daha da artacak olursa bu pozitif fazın kalıcı bile olabileceğini söylüyor.

16 Şubat 2020 Pazar

İklim değişikliği ve tarımdaki verim azalışı

2019 yılı insanlık tarihinde yaşanmış olan en sıcak ikinci seneydi. 2020 senesi muhtemelen 2019’dan da sıcak olacak. Gelecekteki pek çok senenin ortalama sıcaklığı da bugünleri aratacak. Bununla birlikte yağış rejimlerindeki değişiklik toplam yağışta bir değişiklik getirmese de bize gerekli olan su miktarının azalmasına yol açacak. Bir de bunun üzerine hızla artmakta olan insan nüfusunu eklediğimizde kendimize yarattığımız problem kolayca anlaşılabilir. Bunun üzerine bir de problemin boyutunu görmezden gelerek kömür, petrol ve doğalgaz yakmaya devam etmemiz eklendiğinde durumumuzun kötüden felakete doğru gittiğini görebiliriz.
Geçmişe dönüp baktığımızda ise yaşadığımız son buzul çağının bugünden 6 derece soğuk olduğunu görüyoruz. Çok daha kısıtlı bir bölgede yaşayan az sayıda insan bile yeterli besin bulamadığından neredeyse yok olmanın sınırına gelmiş. Şimdi 6 derece daha sıcak bir dünyaya doğru gidiyoruz. Bu daha sıcak dünya aynı son Buzul Çağı’nda olduğu gibi besin üretebileceğimiz alanları kısıtlayacak. Yalnız bu sefer çok daha önemli bir sorunumuz var. Nüfusumuz yüzlerle ya da binlerle değil milyarlarla ölçülüyor ve her geçen gün de artıyor. İklim krizi de bu artan nüfusa yakın bir zamanda besin sağlamamızı çok zorlaştıracak gibi görünüyor.


Bilim insanları gelecekteki iklimi modelleyebilmek için atmosferde gelecekte ne kadar karbondioksit olacağını bilmek zorundalar. Bu modellerde kullanılan tahminler de bizler için çok iyimserden kötümsere kadar gelecek senaryoları yaratıyorlar. Ancak zaman geçtikçe bu senaryolara dönüp baktığımızda aslında ortalamda değil en kötümser senaryoya göre hareket etmekte olduğumuzu anlıyoruz. Bu en kötümser senaryolar da bu yüzyılın sonunda dünyadaki ortalama sıcaklığın 6 derece artacağını söylüyor.

Resmi rakamlara göre bugün dünyada 821 milyon kişi her gece yatağa aç girerken üretilen besinin de üçte biri tüketilemeden çöp oluyor. Bu zarar oranı gelişmiş ülkelerde çok daha yüksek. Çöpe giden bu gıda üretimini aç insanlara ulaştırdığımızda gıda sorununu da çözmüş olacağımızı düşünerek sorunu küçümseme yoluna giriyoruz. Oysa bu problem görüldüğü kadar basit değil. Kolaylıkla dünyanın bir noktasından başka bir noktasına taşınabilen besinler zaten bozularak çöpe giden besinlerin içerisinde ufak bir azınlığı oluşturuyor. Bu nedenle de ABD’de tüketilmediği için bozulan sütü Etiyopya’daki bir çocuğa ulaştırarak bir ihtiyaca çare olmak o kadar da kolay değil. Tüm ulaşımın da atmosfere karbondioksit salarak iklim krizini artırma yolunda etki gösterdiğini de unutmamalıyız. Ayrıca besinin önemli kısmının çöpe gittiği ülkelerdeki doğum oranları da açlığın hüküm sürdüğü ülkelere oranla çok daha düşük. Bu da bir yanda tokların sayısı azalırken öte yanda açların sayısının da artacağını bize gösteriyor. 


Çözüm var mı? Elbette var. Ama bu çözümler için herkesin rahatını ciddi biçimde bozması gerekiyor. Özellikle “tok” ülkelerde yaşayan insanlar ve onlar tarafından örgütlenen endüstriyel tarım şu andaki düşünce yapısıyla bu problemleri çözebilecek seviyede değil. Konu sadece teknik olmuş olsaydı çözüm bulmak çok daha kolay olabilirdi ancak sistem sorunlarını aynı kolaylıkla çözemeyiz. Ne yazık ki bu sorunların çözülmesi için bugünkü sistemin ötesinde bir yaklaşıma ihtiyacımız var.

Öncelikle şunu bilmeliyiz: Bölgemizde ve dünya genelinde su ihtiyacı her geçen gün artıyor ve artan nüfusa oranlandığında su stresi çözüm bekleyen bir problem olarak karşımıza geliyor. Bugün için hızlı nüfus artışına sahip ülkelerin önemli bir kısmı tarımsal su kullanımı açısından da su stresinde olan ülkeler. 

İklim değişikliği sadece verim azalmasına neden olmayacak. Dünyanın önemli bölgeleri de iklim değişikliği sayesinde daha fazla verim almaya başlayacak. Ancak gelecek zaman içerisinde verim azalması yaşayacak bölgeler ve bu verim azalmasının şiddeti dikkate alınacak olursa muhtemel kayıpların muhtemel kazançtan çok daha fazla olacağını görebilmek zor değil.

Ayrıca küresel besin ihtiyacının her on yılda %14 artması bekleniyor. Tarımsal alanlardaki büyümenin de artık kısıtlı olacağını düşünürsek besin ihtiyacındaki bu artışın verim artışıyla karşılanması gerekiyor. Oysa iklim değişikliği ortalama bir verim artışından çok verim azalması sorununu beraberinde getirdiğinden bu sorunlara uyum sağlamak zorundayız. Üzerinde yaşamakta olduğumuz ılıman kuşakta iklim değişikliğine uyum sağlayarak verim artışı elde etmemiz mümkün olacak ama durum ne olursa olsun verimdeki kaybın azalması gelecekteki ihtiyacı karşılayacak bir boyutta olmadığından tarım dışındaki çözümlerin masaya yatırılması gerekiyor. Her ne kadar nüfus kontrolü çoğu tartışmada ilk konu dışında bırakılan önlem olsa da bu nüfus artış oranıyla her on yılda sağlanması gereken %14’lük verim artışına ulaşabilmemiz başka şekilde mümkün görünmüyor. 

18 Ocak 2020 Cumartesi

Avustralya yangınlarının nedeni: Hint Okyanusu Dipolü

Doğada gördüğümüz yangınlar yaşam döngüsünün bir parçasıdır. Yanarak patlayan kozalaklardan saçılan tohumlar çam ağaçlarının tekrar büyümesinin temelini de oluştururlar. Zayıf ağaçlar bu şekilde ormandan temizlenir ve orman böylece daha sağlıklı ve güçlü olur. Bazı kuşlar bu yangınları yayarak kendilerine besin bulurlar. Bazı canlı türleri bu yangından korunmak için kendilerine bir kovuk kazma becerisini geliştirirler. Yangınlar bazı yıllar daha sık görülür, sonra da uzun süre görülmeyebilir. Bunların tümü doğaldır. Biz olmadan önce doğa böyle işliyordu, biz yok olduktan sonra da böyle işlemeye devam edecek.

Avustralya bu yangınların bolca görüldüğü coğrafyaların başında geliyor. Bizim “orman yangını” dediğimiz yangınlar oradaki bitki örtüsü daha çok maki benzeri olduğundan “çalı yangını” şeklinde adlandırılıyor, ama sonuçta doğadaki yangından bahsediyoruz. Bu yangınlar doğal sebeplerle çıkabiliyor, dikkatsizlik yüzünden oluşabiliyor, hatta kötü niyetli insanlar bilinçli olarak bu yangınlara neden olabiliyor.

Avustralya’da hava daha sıcak ve daha kuru olduğu dönemlerde doğal olarak bu yangınlar da daha sık görülüyor, daha geniş alana yayılıyor ve daha uzun sürüyor. Avustralya bildiğiniz gibi dünyanın kurak bölgelerinden birinde yer alıyor. Ama bazı meteorolojik olaylar mevsimlerin daha da kurak geçmesine neden olabiliyor. Bu meteorolojik olayların en önemlilerinden biri Hint Okyanusu Dipolü dediğimiz olgu. Son senelerde çoğumuz El Nino denen olguyu öğrendik. Basitçe anlatırsak, Güney Amerika’nın batı kıyısında, Şili açıklarındaki deniz suyunun normalden sıcak olmasına El Nino adını veriyoruz. Bu sular normalden soğuk olduğunda da oluşan olgu La Nina adını alıyor. Yani aynı olgunun bir pozitif bir de negatif fazı bulunuyor. Hint Okyanusu’nun batısındaki suların normalden sıcak olduğu duruma Hint Okyanusu Dipolü’nün pozitif evresi, daha soğuk olduğu duruma da negatif evresi diyoruz. Hint Okyanusu Dipolü’nün pozitif veya negatif evrede olması binlerce kilometre uzaktaki hava durumunu etkileyebiliyor.

Geçtiğimiz Ekim ayında Hint Okyanusu Dipolü son 120 senede görülen en kuvvetli beş pozitif durumdan birine ulaştı. Bunun sonucu olarak da Avustralya uzun süredir görülmedik ölçüde sıcak ve kurak bir ilkbahar yaşadı. Bu sıcak ve kurak ilkbaharın sonucu olarak da normalde görülen çalı yangınları çok daha şiddetli bir biçimde çok geniş bir alana yayıldı. Bu kadar geniş alana yayılan yangınları söndürmeye itfaiyelerin gücü yetmediğinde yangınların önünü almak mümkün olmadı. Bu yangınlardan çıkan dumandan oluşan dev bulutlar çok az su buharı bulundurduğundan, bu bulutlarda oluşan şimşek ve yıldırımlar da yangınların daha da geniş alana yayılmasına neden oldu. Dolayısıyla önemli olan bu büyüklükteki yangınların hiç başlamamasıdır. Çünkü bu yangınlar bir kez başlarsa kendi kendilerini beslediklerinden daha geniş alana yayılıp daha uzun sürmeleri de kolaydır. 

Buraya kadar sabırla okuduysanız muhtemelen bu yangınların doğanın bir parçası olduğunu düşünmeye başlamış olabilirsiniz ancak durum pek de öyle değil. Dünyanın geneli 2019 yılında 1961-1990 ortalamasından 0.61 derece ısınmışken Avustralya 1.52 derece daha fazla ısındı. Sıcaklıktaki bu anormal artış yangınların artmasının ardındaki en önemli neden. Sıcaklıkların bu kadar artmasının ardındaki önemli neden de Hint Okyanusu Dipolü’nün uzun süredir görülmediği kadar yüksek pozitif bir değerde seyretmesi. Ancak yeni yılla birlikte dipolün değeri de azalacak ve muhtemelen gelecek ilkbaharda Avustralya bu sene yaşadığı kadar sıcak ve kurak bir dönemden geçmeyecek. Gene de dipolün değerinin negatife geçmeyeceğine de dikkat çekmemiz gerekiyor.

O zaman “Avustralya yangınlarının sebebi iklim krizi değil iklimin doğal değişkenliğini içeren bir meteorolojik olay” diye düşünmeniz doğal. Ama burada bir de dipolün iklim değişikliği ile nasıl değiştiğine bakmakta fayda var. Özellikle 1980 sonrasında, yani dünyada iklim değişikliğinin etkilerini daha şiddetle hissetmeye başladığımız dönemde Hint Okyanusu Dipolü  pozitif tarafta daha çok kalmaya ve daha yüksek değerler almaya başlamış. Dolayısıyla Avustralya’nın daha sıcak ve kurak olmaya başlaması Hint Okyanusu Dipolü’nün değerinin çoğunlukla pozitif olmasıyla açıklanabilir, ama bu değerin pozitif olması da iklim değişikliğinin bir sonucu.

Ülkemizde yaşanan hava olaylarının kaynağını da günlük hayatta fazla kullanmadığımız “Hint Okyanusu Dipolü” veya “Omega Blokajı” gibi terimlerle açıklamak mümkün. Ama günün sonunda esas anlamamız gereken bu değerlerin ya da sistemlerin iklim değişikliğinden ne derece etkilendikleridir. Özellikle politikacılar “bakın Avustralya’daki yangınların sebebi iklim değişikliği değil Hint Okyanusu Dipolü’nün değerinin pozitif olmasıymış” dediklerinde “peki o Hint Okyanusu Dipolü’nün değeri bu kadar uzun süre neden pozitif oluyor?” diye sormayı unutmayın lütfen. Bilim bize doğru cevapları vermeye hazır, yeter ki bizler doğru soruları sormayı bilelim.

21 Aralık 2019 Cumartesi

Su altından kıymetlidir

Son dönemde azalan yağışlar ve özellikle İstanbul’u besleyen barajlardaki doluluk oranlarındaki düşüşlerle birlikte kuraklık tekrar gündemimize girmeye başladı. Aslında kuraklık kavramı yaşadığımız coğrafyada aklımızdan hiç çıkmaması gereken bir konu, çünkü ülkemiz yeterince yağış almıyor. Üstüne üstlük bir de hızla artan bir nüfusumuz var.

Eğitim hayatımız boyunca iki kavramı bolca duyduk: Suyu bol bir ülkeyiz ve tarımda kendisine yetebilen az sayıda ülkeden biriyiz. Bu kavramların eğitim sistemimize sokulduğu zamanlar düşünüldüğünde bu iki kavram da çok yanlış değil. Gökten düşen yağış miktarı dönemsel olarak farklılık gösterse de son yüz yıl içerisinde bir sorunu yoktan var edecek kadar değişmedi. Ancak cumhuriyetin ilk yıllarında 15 milyon olan nüfusumuz bugün 80 milyonu aşmış durumda. Bunun bize getirdiği önemli fark ise kişi başına düşen su miktarının neredeyse altıda birine düşmüş olması. Yani bundan yüz yıl önce suyumuz boldu, bugün ise su stresi yaşıyoruz. Bunun nedeni de suyun azalması değil bizim çoğalmış olmamız.

Bir diğer olgu da bizim oldukça dışımızda gelişen ve devletimizin tam da doğru tepkiyi veremediği küreselleşme olgusudur. Biz dünyanın başka bölgelerinin ihtiyaç duyduğu nesneleri burada daha kolay ve ucuza üretiriz, dünyanın geri kalanı da bizim ihtiyaç duyduğumuz nesneleri daha kolay ve ucuza üretir, sonra bu nesneleri birbirimize satarız. Aslında fikir olarak çok kötü gözükmese de konu gıda olduğunda küreselleşme ciddi sorunlara yol açabiliyor. Dünyanın muhtaç olduğu ve bizden başka kimsenin sahip olmadığı bir kaynağa sahipsek kendi şartlarımızı öne sürerek gıda güvenliğini sağlayabiliriz, ama ne yazık ki şu anda o durumda değiliz. Küreselleşme de kendimizi besleyebilme becerimizi elimizden almış durumda. Bundan dolayı ülke politikasında atmamız gereken en önemli adım kendi toprağımızda kendimizi besleyebilecek ürünleri yetiştirebilmeyi sağlamaktır.

Dünyada her sene kaynaklardan 3500 km3 su çekiliyor ve bu suyun sadece üçte biri verimli şekilde kullanılıyor. Kaynaklardan çekilen suyun neredeyse üçte ikisinden tarımda faydalanılıyor. Burada kolayca görebileceğimiz sorun, biz diş fırçalarken musluğu kapatsak da tarımda vahşi sulama yaptığımız müddetçe su stresimizin artacak olmasıdır. 

Ayrıca ülkemizde tarımda kullanılan su miktarı da tarımsal üretim için gerekli olan mevsimlerde yeterli yağış alınıp alınmadığına bağlıdır. Çoğu bölgede üretilmesi planlanan ürünler sulama gerektirmektedir ve bu sulama miktarının azalan yağışlar sebebiyle artması doğaldır. Ülkemiz genelinde baktığımızda ise gerek yağış ile beslenen gerekse de sulama gerektiren tarımda kuraklık önemli risk faktörü olarak karşımıza çıkmaktadır.


Özellikle yağış ile beslenen tarımda ülkemizin neredeyse tamamı bir kuraklık riski altında bulunmaktadır. Bu risk tahmin edebileceğimiz üzere Orta Anadolu’da yoğunlaşmakta ancak Trakya, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgeleri de orta-yüksek kuraklık riski kategorisinde değerlendiriliyor. Bu riskler üzerimize duraklamadan gelmekte olan iklim krizi ile birlikte çok daha fazla artacaktır. İklim değişikliği düşen toplam yağış miktarını değiştirmese de yağış rejimini etkileyerek kurak dönemlerin uzayarak şiddetlenmesine ve bu dönemler sonundaki yoğun yağışların da artmasına neden olacaktır. Yoğun yağışların artması ise suyun toprağın altına inip bitkilerin köklerini beslemek yerine akışa geçerek zarar kaynağı olmasına neden olacaktır.

Sulamalı tarım yapılan bölgelerdeki kuraklık beklentisi de benzer bir dağılım göstermektedir. Burada sulamalı tarımda ülkemizin büyük kısımlarında yer altı suyu kullanıldığını ve yer altı suyunun sürdürülebilir bir kaynak olmadığını eklemek gerekiyor. Eğer sulamayı nehirlerden aldığımız suyla yapmıyorsak kısa vadede suyumuzun tükeneceğini unutmamamız gerekiyor. Bugün, özellikle Orta Anadolu’da kuyulardan çekilen suyla yapılan tarım sürdürülebilir değildir ve en kısa zamanda bölgenin geleceği için alternatif ürün desenlerine geçilmesi gerekmektedir.


Kuraklık sinsi bir sorundur. En fazla yağış aldığını düşündüğümüz bölgelerde bile değişen yağış rejimi tarımsal üretimi ciddi biçimde etkileme yetisi taşır. Mesela Doğu Karadeniz dediğimizde aklımıza asla kuraklık gelmese de bugün için çay üretiminde ciddi bir kuraklık riski bulunmaktadır. Doğu Karadeniz’deki 210 bin ton çay üretiminin %98.5’luk kısmı ülkenin diğer bölgelerinde olduğu gibi orta-yüksek kuraklık riski altındadır. Ancak Gürcistan sınırına yakın ve çok kısıtlı bir bölgede bu risk orta seviyeye düşmektedir. Bu nedenle su konusunda artık rahatça yerimizde oturabilmemiz mümkün değildir. Su çok kıymetli bir kaynaktır ve besin üretiminin temelini oluşturmaktadır. Sürdürülebilir bir gelecekte önemli açlık sorunları ile karşılaşmak istemiyorsak suyumuza sahip çıkmak zorundayız.

Not: Bu yazıdaki verilerin tamamı World Resources Institute (WRI) tarafından sağlanmıştır.

7 Aralık 2019 Cumartesi

COP25 Öncesi WMO İklimin Durumu Raporu

1992 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf olan tüm ülkeler (bu, aslında dünyadaki tüm ülkeler anlamına geliyor) her senenin sonunda bir Taraflar Konferansı’nda (COP) bir araya gelirler. Bu sene COP25 Şili’de yapılacaktı ama oradaki ortamın izin vermemesi nedeniyle Madrid’e alındı. Genelde dünyada iklimle ilgilenen kuruluşlar ses getirmesini istedikleri raporları COP öncesinde basına açıklarlar.

İklim konusunda her sene yayınlanan en önemli rapor Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) İklimin Durumu raporudur. Ancak bu rapor tüm senenin verilerini içerdiğinden bir sonraki senenin Mart ayında yayınlanır. Gene de sene bitmeden WMO 2019 yılı için bir ön rapor yayınladı. Bilim insanları her ne kadar temkinli konuşsalar da bu rapor önemli bulgular içeriyor.

Hani Paris Anlaşması küresel ısınmanın 1.5 derece ile sınırlandırılması gerektiğini söylüyordu ya, 2019 yılında ısınma, Sanayi Devrimi öncesine göre 1.1 dereceyi geçmiş durumda. Atmosfere şimdiye kadar saldığımız sera gazları daha da ısınmamıza neden olacağından, kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bugün bıraksak bile ısınmanın 1.5 dereceyi bulması ihtimali yüksek artık. O nedenle “11 senemiz kaldı”, “7 senemiz kaldı” türü laflar söylemeyi bırakıp işimize bakmalıyız çünkü aslında vaktimiz kalmadı. İklim için harekete geçmeye ihtiyacımız var, hem de şimdi.

2019 insanlığın tarihte yaşadığı en sıcak ikinci sene olacak (eğer Aralık ayı epey soğuk geçmezse). Kasım 2019 ülkemizde yaşadığımız en sıcak Kasım ayı oldu, Aralık ayının başı da aşırı soğuk değil. 2015-2019 arasındaki 5 yıl tarihte yaşadığımız en sıcak 5 yıl, 2010-2019 arası da tarihte yaşadığımız en sıcak 10 yıl oldu.

Rapor her ne kadar karbondioksit, metan ve diazot monoksit (en önemli üç sera gazı) seviyelerinin rekor düzeyde olduğunu söylese de bu ciddi bir anlam taşımıyor çünkü bu üç gazın da atmosferdeki oranları her geçen sene duraklamadan yükseliyor. 2017 yılı da bir rekordu, 2018 de, 2019 da, hatta 2020 yılının da bir rekor olacağını şimdiden söyleyebiliriz. O nedenle basında gördüğünü “bu sene karbondioksidin atmosferdeki oranı rekor seviyeye ulaştı” laflarına pek kulak asmayın. Eğer bir sene karbondioksit oranı bir önceki seneden daha düşük olursa o gerçekten haber olur çünkü böyle bir duruma en azından 61 senedir rastlamadık.

Okyanuslar dünya sisteminde üretilen fazla ısının %90’ını emiyor. Okyanuslar bu ısıyı emmiyor olsaydı atmosfer çok daha fazla ısınırdı. Ama buna karşılık okyanuslar da her geçen sene biraz daha ısınıyor. Karadeniz kıyılarımızın normalde sıcak olması bu seneki hamsi miktarını da oldukça azalttı çünkü hamsi soğuk suyu sever. Denizlerin sıcaklığı böyle ısınmaya devam ederse bir zaman sonra hiç hamsi göremeyebiliriz.

Okyanuslar aynı zamanda atmosferdeki fazla karbondioksidin de önemli bir kısmını emiyor. Bundan dolayı da okyanusun yüzey sularında karbonik asit oluşuyor, oluşan karbonik asit de deniz suyunun asitlenmesine neden oluyor. Denizlerin asitlenmesi de denizde yaşayan ve balıkların ana besini olan planktonların kabuklarını eriterek nesillerinin tükenmesine yol açıyor. Bu yıl denizlerdeki asitlenme Sanayi Devrimi öncesine göre %26 artmış.

Bu senenin ilk yarısında 10 milyon insan iklim krizi nedeniyle göç etmek zorunda kalmış. Mozambik'teki Idai siklonu, Hindistan’daki Fani siklonu, Karayiplerdeki Dorian kasırgası ile İran, Filipinler ve Etiyopya’daki seller bu göçlerin başlıca nedenleri olmuş. Senenin sonunda göç eden insan sayısının 22 milyonu aşması bekleniyor.

2019 yılında bir yandan Alaska ve Sibirya, diğer yandan da Avustralya orman yangınları ile boğuşmak zorunda kaldı. Güney yarım kürenin yazı daha başlamamış olmasına rağmen Avustralya ve özellikle Sidney çevresi şimdiden önemli yangınlarla boğuşuyor. Orman yangınları nedeniyle Sidney çevresinde neredeyse göz gözü görmez durumda ve  hava kirliliği yer yer çok yüksek seviyelere ulaştı.

İklim değişikliğinin bizleri en fazla etkileyen ve etkileyecek tarafı yağış rejimindeki değişikliklerdir. Gökten düşen su miktarı azalmıyor, hatta hafifçe artıyor bile olabilir. Ancak bu yağışın düştüğü yerler ve zaman değişiyor. Bize gerekli ve istediğimiz zamanda, istediğimiz kadar değil istemediğimiz zaman ve yerde yağıyor. Bu nedenle de dünyanın çeşitli yerlerinde aynı anda hem kuraklık hem de seller görülebiliyor. Bunun sonucu olarak da tüm dünyadaki gıda güvenliği her geçen sene biraz daha tehlikeye giriyor. Artan nüfusla azalan gıda güvenliği birleştiğinde ise her an patlamaya hazır bir bomba haline geliyor yaşadığımız gezegenin çoğu noktası. Bunu önlemenin tek yolu ise olabildiğince kısa sürede iklim krizini durduracak önlemleri almaktan geçiyor.



24 Kasım 2019 Pazar

Derdimiz iklim krizi ise diğer her türlü konu teferruattır

Derdimiz iklim krizi ise diğer her türlü konu teferruattır. Bunu gerçekten içimize iyice sindirebiliyor muyuz? Önümüze çıkan her soruna bu çerçeveden bakabiliyor muyuz? Eğer cevabımız “hayır” ise o zaman çok noktada çatışabiliriz, ama eğer cevap “evet” ise, o zaman çoğu sorunun cevabı çok daha basitleşebiliyor.

Öncelikle sanırım şunda hemfikir olabiliriz: İdeal olan bir su kaynağının hemen yanında yaşayıp suyu doğrudan kaynaktan içmemiz, ağaçlardan meyvemizi koparıp yememiz, kendi tarlamızda kendi tohumumuzla buğday yetiştirip ekmek yapmamız, gene kendi tarlamızda yetiştirdiğimiz pamuktan ürettiğimiz yiyecekleri giymemizdir. Bu sistemin içerisinde bile doğadan çıkan toksinler olabilir, ama ideale daha da yaklaşabilmemiz çok zordur.

Ne yazık ki epey bir süre önce insanlık bu cenneti terk etti. Terk ettiğinden bu yana da giderek artan biçimde doğada ya olmayan, ya da doğada bu yoğunlukta olmayan nesnelerle birlikte yaşamak zorundayız. Bu noktada da birlikte yaşadığımız bu nesneler arasında seçim yapmamız gerekiyor. Bu seçimi yaparken kullanacağımız kriter ne olmalı peki? Sizin kriterlerinize laf etmek bana düşmez, ben sadece kendi kriterimi söylüyorum: İklim krizini merkeze koymak zorundayız. İklim krizini merkeze koyarak diğer sorunları tarttığımız zaman ilginç cevaplar ortaya çıkabiliyor.

Örneğimiz plastik sorunu. Gene başta şunu ortaya koyayım: İdeal olan gereksiz olanı üretmemektir. Son BM raporuna göre petrol, kömür ve doğal gaz üreten ülkelerin üretim planlamalarına göre 2030 yılında bu üretilen yakıtlardan dolayı salınan karbondioksit bizi 2 derecede tutabilecek miktarın en az iki katı olacak. Yani ideal petrolü yer altında bırakmak, ama birilerinin derdi petrolü ne pahasına olursa olsun çıkartıp satmak. İdeale ulaşabilmek için çabalamamız gerekiyor, ama ideale ulaşamadığımız anda (bence) yapmamız gereken bu petrolün iklim krizini daha da ileriye götürmesine izin vermeden tekrar yerin altına tepmektir. Bunu iki yolla yapabiliriz. İlki Karbon Tutma ve Saklama (CCS), ama bunun da teknik olarak bile neredeyse imkansız olduğunu biliyoruz. İkincisi de petrolü yakmak yerine petrolden bir şeyler yapıp, bunu kullanıp işimiz bittiğinde de yerin altına gömmektir.

Derdimiz iklim krizi ise, petrolü yakıp atmosfere karbondioksit salan her türlü çözüm kötü, petrolü yakmayan ve biriktiren her türlü çözüm de iyidir. Büyük hesabın, ya da yaşam döngüsü analizi dediğimiz olgunun sonunda ortaya koyduğumuz faktörler içerisinde en kötüsü karbondioksit (ve metan ile diazot monoksit) olduğuna göre tüm üretim, kullanım ve bertaraf sürecinde en az karbondioksit salan bizim için en az zararlı olandır. Bir kez daha, ideali petrolü yer altında bırakmaktır. Üretimde de ideal ihtiyacımız olmayanı üretmemektir, yalnız bugünün dünyasında o iki savaşı da kaybediyoruz. O nedenle üçüncü seçime yönelmek zorunda kalıyoruz.

Plastik petrolden üretiliyor. İklim krizi açısından baktığımızda üretilen her ton plastik araçlarda yakılarak atmosfere saçılmayan yaklaşık 2.5 ton karbondioksit anlamına gelir. Plastik üretiminde elektrik kullanılır. Gerçekçi olarak bu elektriğin kömür ve doğal gazdan üretildiğini düşünürsek net kazanç 2.5 tonun altındadır, ama gene de pozitiftir.

16 Kasım 2019 Cumartesi

Su Problemimiz

15 Kasım itibarıyla, İstanbul barajlarında doluluk oranı %39. Geçtiğimiz yıl bugün barajların doluluk oranı %47 idi. Bu azalışın biri doğal, diğeri de bizden kaynaklanan iki sebebi var. İlki bildiğiniz gibi; özelde Marmara Bölgesi, genelde de ülkemizin bu yaz geçen yaza oranla çok daha az yağış alması ve azalan bu yağışın barajların dolmasına yetmemesi. Ama aynı zamanda bu yıl Melen ve Yeşilçay'dan İstanbul'a taşınan su miktarındaki azalma da barajların doluluk oranındaki düşüşte önemli bir rol oynadı.

İstanbul'un artan nüfusu ile artık kendi su ihtiyacını kendi su kaynaklarından karşılayamadığını unutmamalıyız. Bir sene boyunca ne kadar yağmur yağarsa yağsın, Istrancalar'dan ve Melen'den gelen su olmayacak olsa, İstanbul susuz kalabilir. Bu nedenle de bizlere düşen en önemli görev suyumuzu dikkatli kullanmaktır. Şu anda Akdeniz ikliminin yağışlı dönemine girmekte olduğumuzdan fazla endişelenmemize gerek yok ama gelecek her sene gittikçe artan kuraklıklarla karşılaşmamız olasıdır.

İstanbul'a su bugün için uzaklardan geliyor. Bu çözüm bugün için günü kurtarmaya yeterli olabilir, ancak unutmamamız gereken iki konudan ilki suyun geldiği o bölgelerin de kuraklıktan dolayı sorun yaşayabileceğidir. Bildiğiniz gibi, iklim değişikliği küresel bir sorundur. İstanbul'un yağış almadığı bir yılda Edirne veya Bolu'da yağışın azalmayacağını düşünmek doğru bir mantık olamaz. Geçtiğimiz bir ay içinde tüm Türkiye’nin büyük çoğunluğu ciddi bir kuraklık yaşadı. İstanbul’un su kaynaklarının dayandığı Melen ve Yeşilçay havzaları da bu kuraklıktan nasibini alan bölgeler arasında olduğundan buralardan İstanbul’a verilen su miktarı bir önceki seneye oranla %25 azaldı. Bu azalma da İstanbul’daki barajların seviyesindeki düşüşün önemli sebeplerinden biridir.
 
Diğer bir sorun ise suyun sahibinin kim olduğuyla ilgilidir. İstanbul'a içme suyu sağlamak için suyu Melen'den getiriyoruz, ancak o suya Melen bölgesinde de ihtiyaç olduğunda suyu oradan alıp İstanbul'a taşımanın hak ve hukukla ne derece bağdaştığını da su hakkı bağlamında tartışmamız da gerekmektedir. Bugün bile İstanbul'a su aktarımında sorunlar yaşanmayıp suyun bize geldiği bölgelerde su kesintilerine rastlanması en hafif tanımıyla o bölgelerde yaşayan kişilerin memnuniyetsizliğine yol açmaktadır.

Dünyadaki ülkeleri toplam yenilenebilir su kaynakları açısından sıralayacak olursak ülkemiz yıllık 213.6 km3 su ile 40. sırada bulunuyor. Listede 173 ülke olduğunu düşünecek olursak bizim altımızdaki 132 ülke aslında durumumuzun fena olmadığını gösterebilir. Ancak listeyi biraz daha dikkatli incelediğimizde 4. sırada, Kaliforniya gibi bazı eyaletlerinde artık susuzluktan yazın hortumla araba yıkamanın yasaklandığı ve orman yangınlarıyla kavrulan bir ülke olan ABD'yi görüyoruz. Bunun da bize verdiği en önemli ders, su zengini ya da yoksulu, tüm devletlerin suyu doğru yönetmeleri gerektiğidir. Ayrıca bir ülkenin su zengini ya da yoksulu olmasını belirleyen unsur su miktarı kadar bu ülke nüfusunun ihtiyacıdır. Ülkemizin nüfusu gerek ülkemize gelen mülteciler, gerekse de kendi yapımız nedeniyle sürekli artmaktadır. Su miktarımız ise iklim değişikliğinden dolayı az da olsa azalma eğilimindedir. Bu yüzden susuzluk bugün önemli bir sorun yaratmasa da yakın gelecekte hepimiz için önemli bir problem oluşturma riski taşımaktadır.

Su problemimizi azaltmanın en kolay yolu sahip olduğumuz suyu dikkatli kullanmaktan geçiyor. Barajlar dolu bile olsa biz gene de suyumuzu her sene kuraklık olacakmış gibi dikkatli kullanırsak ve bunu bir alışkanlık haline dönüştürebilirsek ilerde karşılaşacağımız kuraklıklara da hazırlıklı oluruz. Ülkemizin bulunduğu coğrafyada iklim değişikliği ile birlikte su, petrol kadar kıymetlenebilir; bunun bilincine vararak yaşamaya başlamak zorundayız. Sorunun çözümü ise sadece diş fırçalarken musluğu kapatmakla bitmiyor ne yazık ki. Modern şehirlerimiz kurulduğundan bu yana su azlığı ciddi bir problem olmadığından tüm sistemlerimizi suyun hep olacağı üzerine kurmuşuz. Bu nedenle de bir gün suyun azalacak olması karşısında alınabilecek basit önlemler dedelerimize doğal gelseler de bizim neslimiz için karmaşık sistemler gibi algılanabiliyorlar.

Ayrıca suyun üçte ikisinin tarımda kullanılmakta olduğunu unutmamalıyız. Tarımda kullanılan vahşi sulama yöntemlerine uzun vadede devam etmemiz mümkün değildir. Yer altından su çekerek yapılan tarım da ülkemizin çoğu yerinde yer altı suları yenilenebilir olmadığından sürdürülebilir değildir. Ancak tarımdaki su kullanımı çok geniş bir konu olduğundan biz evimize dönecek olursak, mutfağımıza giren her besinin bir su ayak izi olduğunu unutmamalıyız. Bundan dolayı herhangi bir besinin bozularak çöpe atılması aynı zamanda bu besinin üretiminde kullanılmış olan suyun da boşa harcanması anlamına gelir. Sonuçta akşamları diş fırçalarken suyu kapatmaya devam edin, ama arka planda unutmayın ki, tabağınıza fazladan alarak yemeyip çöpe döktüğünüz makarna kapatarak tasarruf ettiğinizi düşündüğünüz sudan çok daha fazla su kullanılarak üretilmişti.