17 Ağustos 2018 Cuma

2018 Yazı Orman Yangınlarının Yazı Oldu

İşe öncelikle tanımlarımızı düzelterek başlayalım. Orman yangını dediğimiz şey temelde doğada, bizim kontrolümüz dışında oluşan bir yangındır. Günlük kullanım dilimize “orman yangını” olarak girmiş olsa da biliyoruz ki Akdeniz havzasında maki dediğimiz, diz veya bel boyu yükseklikte çalılar bulunur. Bunların da kontrolden çıkmış bir şekilde yanmasına yine orman yangını diyeceğiz. Ne yazık ki dilimizde bu tür yaban hayatı etkileyen ve kontrolde olmayan yangınlara (wildfire) verilen bir isim yok.

Bu ayrım bu yaz karşımıza bol bol çıktı. İsveç’teki ormanlarda da yangınlar görüldü, Atina çevresindeki makilik alanda da. Biz hepsine topluca orman yangını demeyi tercih ettik, bu tercihimizde de devam edelim, ama aklımızda olsun, her bölgede o bölgenin bitki örtüsüne uygun şekilde yanacak değişik bir bitki vardır ve bu her zaman orman olmak zorunda değildir.

Orman yangınlarının bugün için en başta gelen nedeni insanların daha fazla tarım arazisi açma isteğidir. Bu istek doğrultusunda özellikle tropik bölgelerde geniş orman alanları ateşe verilmektedir. Bu yanan ormanlardan çıkan karbondioksit atmosferin daha da fazla ısı tutmasına imkan vererek iklim değişikliği problemini körüklemektedir. Ayrıca orman alanlarındaki toprak tarıma fazla elverişli değildir. Yakıldıktan sonra tarım yapılmaya başlanan bölgede ilk birkaç sene yüksek verim alındıktan sonra verim hızla düşer ve ilk sefer ormanı yakarak tarım alanı açanlar bu sefer başka bir bölgeyi yakarak tarıma açma çabasına girerler. Bugün için özellikle Amazon bölgesinde karşılaşılan problemlerden biri budur. Endonezya’da ise yakılan tropik ormanların yerine palmiye dikildiğinden toprağın verim sorunu en azından bir süreliğine görmezden gelinebilir.

Doğal açıdan bakıldığında orman yangınlarının genelde üç ana nedeni vardır: İklimdeki değişiklik, yıldırım düşmesi ve volkan patlamaları. Volkan patlamalarını bir kenara ayırırsak aslında diğer iki madde hava koşulları ile ilgilidir. Bu yaz karşılaştığımız yangınlarda volkan patlamalarının etkisi olmadığından diğer iki konuya ayrıca değinebiliriz.

Sağanak yağışlı bir havada ıslak bir ormana yıldırım düştüğünde, yıldırımın düştüğü yere yakın birkaç ağaç tutuşur, ama bu yangın bütün ormanı yakıp kül etmez. Ormanın yanabilmesi için kuru ve sıcak olması gereklidir. Kuru olmasına baktığımızda iki ana nokta karşımıza çıkar. Ağaçların ya da çalıların yapılarında yeterli su olması o bölgenin yeterli yağış almasına ve toprağın da nemi tutabilmesine bağlıdır. Üniversitemizde orman yangınlarının azaltılabilmesi için toprağın su tutabilme kapasitesinin nasıl artırılabileceğine dair çalışmalar yapıyoruz. Ancak bu tür çalışmalara orman yangınları ciddi tehdit olarak görülmeye başladığı zaman hız verildiğinden çalışmalar henüz emekleme aşamasındadır.

Çok sık dikilmiş ağaçlar topraktan yeterli besin alamadıklarında ölebilirler. Ölen bu ağaçlar da ormanın altında kuruduklarında yangının en önemli besini haline gelirler. Ayrıca ağaçların altında kuruyan otlar da yangının başlamasına ve sürmesine neden olurlar. Bundan dolayı bir yandan yağış miktarının azalması, yani kuraklık, diğer yandan da sıcaklıkların artması doğal sebeplerden çıkan yangınların daha şiddetlenmesine ve uzun sürmesine neden olur. 

İklim değişikliği, özellikle bizim de içinde bulunduğumuz enlemlerde yaz yağışlarının azalmasına ve sıcaklıkların artmasına neden olmaktadır. Bu nedenle Akdeniz havzasında ve Akdeniz havzasına benzer iklim koşullarına sahip olan ABD’nin güneybatısı, yani Kaliforniya eyaletinde orman yangını riski son derece artmış durumdadır. Akdeniz havzasında artan bu riske 2018 yazında Avrupa genelinde artan sıcaklıklar ve azalan yağış da eklenince normalde görülmesine alışkın olmadığımız İsveç gibi bir Kuzey Avrupa ülkesinde de orman yangınları ortaya çıktı.

İsveç’te 2018 Mayıs ayı ile Temmuz ayı arasındaki toplam yağış normalden çok çok az olduğundan özellikle Temmuz ayında normalin 10 derece üzerine çıkan sıcaklıklar orman yangınlarının pek görülmediği bir bölgede yangın çıkmasına ve yayılmasına neden oldu. Mayıs ortasından Ağustos ayına kadar yanan alan 250 kilometre kareye ulaştı. Kutup bölgesine kadar uzanan 50 değişik yerde çıkan yangınlar sonunda başlayan yağmurların da yardımıyla kontrol altına alınabildi. İsveç’teki yangınlar bir Kuzey Avrupa ülkesinde görüldüğü için önem taşımasına rağmen 2018 yılının alansal açıdan en önemli yangınları Kaliforniya eyaletinde görüldü.

Kaliforniya’daki yangınların bir kısmı bu yazıyı yazmakta olduğum sırada henüz kontrol altına alınamamıştı, buna rağmen yanan alan 3500 kilometrekarenin üzerinde bir bölgeydi. Bu Kaliforniya’da şimdiye kadar yanan alanın tamamıdır ancak yangınlar bir noktada değil çeşitli noktalarda ortaya çıktı. Gene de bir fikir vermesi açısından 3500 kilometrekare yaklaşık olarak 60 kilometre kenar uzunluğunda ve kare şeklinde bir alana karşılık gelir. Bu İstanbul ilinin Avrupa tarafında kalan alanı kadardır.

2018 yazında gündemi kaplayan esas önemli yangın ise komşumuz Yunanistan’ın başkenti Atina’nın çevresinde çıkan yangınlardı. Yangınların Atina’nın doğu kesiminde olanının çıkış sebebinin elektrik kontağı olduğu açıklandı. Yukarıda belirttiğim gibi, tamamı ormanlık olmayan bölgelerde çıkan yangın, hızı saatte 120 kilometreye varan rüzgarın da yardımıyla hızla büyüdü. Atina’nın doğusunda tarihte Maraton Savaşı ile tanıdığımız bölgeyi etkisi altına alan yangın 95 kişinin ölümüne neden oldu. Bu kayıplardan 26 tanesi denize çok yakın bir bölgede bulundu. Denizden kurtarma sırasında da devrilen bir teknede 10 kişi boğularak öldü.

Bu yangınlar bize neleri öğretti? Öncelikle, yangın mutlaka güney ülkelerinde olmak zorunda değil, iklim değişikliği ile kuraklık ve sıcak hava dalgaları kutuplara doğru yayıldığında yangınlara hazırlıklı olmayan bu bölgelerde de yangınlar görülmeye başlanacaktır. Yangınların normalde sıklıkla görüldüğü Akdeniz havzası ve Kaliforniya gibi bölgelerde ortaya çıkacak yangınların şiddeti artacağından gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir. Mesela 2017 yılı sonunda Kaliforniya’da 129 milyon ölmüş ağaç olduğu düşünülmektedir. Bu ölü ağaçlar ormanlardan  temizlenebilecek olsa oluşacak yangınlara verecekleri katkı da azalacaktır.

Ama belki de daha önemlisi, can kaybının azalması için ya da önlenebilmesi için yangının çok hızlı hareket edebildiğini öğrenmemiz gereklidir. Bir orman yangını saatte ortalama 10 kilometre hızla yayılabilir. Bu, sağlıklı bir insanın ancak koşarak kaçabileceği bir hızdır. Atina’daki yangında 26 kişinin denize çok yakın bir yerde yanarak ölmesi ise bizim beklemediğimiz bir anda yangının yolumuzu kesebileceğinin bir göstergesidir. Dolayısıyla almamız gereken en önemli ders orman yangınlarını hafife almamak ve olabildiğince hızlı davranmaktır. Çünkü unutmamamız gereken önemli nokta Kaliforniya ve Atina yangınlarının ortak özelliğinin bizim coğrafyamıza çok benzer noktalarda ortaya çıkmış olmasıdır. Gelecek senelerde bizim de başımıza gelmemesi için elimizden gelen her türlü önlemi almak zorundayız.

30 Haziran 2018 Cumartesi

Halkın duymak istediği

Toplum bizim bilimsel konuşmalarımızdan her zaman fazla bir şey anlamak zorunda değildir. Mesela dolunun hangi koşullarda oluştuğu, katmanlarının her bir döngüde nasıl arttığı veya yukarı yönlü hava akımının ağırlığı taşıyamadığı anda dolunun yere düştüğü ve düşerken de kısmen eridiği çoğu kişiyi ilgilendirmez. Bu, bilim insanları arasındaki tartışma konusudur. Bu tartışmanın her zaman sağlıklı biçimde yapılması gerekir, ama bu tartışmanın yeri de sosyal medya değil bilimin kendi tartışma usulleri ve yerleridir. Bundan bilim insanları gizli gizli bir yerlerde toplanıp son derece gizli konuları konuşuyorlar fikrine kapılmayın. Bilimsel toplantılar herkese açıktır, bilimsel dergilerdeki yayınlara da herkesin erişimi vardır. Bunların çoğu ücretlidir ve bilim insanları da bu kaynaklara erişim için gerekli ücreti ödemek zorunda kalırlar.

Ancak halkın sorduğu sorular bilim insanlarının tartıştıkları sorulardan biraz farklıdır. Sosyal medyada yapılan tartışmalarda da toplumun sorduğu sorulara cevap vermek gerekir. Yalnız sorulara cevap verirken vatandaşın neyi sorduğunu algılamamız gerekir. Mesela son haftalarda kişiler “Geçtiğimiz sene İstanbul’da Temmuz sonunda başımıza gelen dolu felaketi bu sene tekrarlanacak mı?” diye soruyorlar. Yalnız bunu sorma biçimleri “Gene dolu yağacak mı?” şeklinde olduğundan meteoroloji konusu ile ilgilenen kişiler bunu sadece “Dolu yağacak mı?” şeklinde anlıyorlar.

Bu iki soru vatandaş için tamamen aynı gibi görünse de içerik olarak büyük farklılık taşır. Geçen yaz yaşadığımız dolu felaketi sırasında büyük mal kaybı yaşandı. Her dolu yağışında İstanbul’da böylesine büyük kayıplar yaşamamız beklenmez. Bu, İstanbul’da gördüğümüz ilk dolu olayı değildi, son da olmayacak, ama bu dolu maddi anlamda en fazla hasara neden olan dolu olayıydı. Bu problemi yaşamamızın iki değişik açıdan nedenleri var. Öncelikle artık daha fazla insan bir arada yaşıyoruz. Daha fazla araba, daha fazla cam yüzey ve daha ince izolasyon malzemeleriyle kaplı suni ortamlardayız. Bu narin malzemelerin zarar görme olasılığı da doğal olarak daha yüksek. Ama geçen yaz yaşadığımız olay bir doğa olayı olarak da çok şiddetliydi. Öncelikle o gün Marmara Denizi’nin yüzey suları normalden birkaç derece daha sıcaktı. Bu deniz üzerinden üzerimize doğru gelen hücrenin buharlaşma ile birlikte çok fazla su buharı yüklenmesine neden oldu. Ayrıca o zaman diliminde Sahra Çölü üzerinden gelen normalin üzerinde toz da yağmur ve dolu çekirdeklerinin oluşmasını ve büyümesini daha da kuvvetlendirdi. Bunun üzerine bir de havanın fazla sıcak olması dikey hareketi de artırdığından başımıza öylesi bir felaket geldi.

Peki, bu bir daha olur mu? Küresel ısınmadan dolayı Marmara Denizi normalden daha sıcak olmaya devam edecek. Özellikle bu sene sonuna doğru başlayacağı düşünülen El Nino 2019 yazını tarihte yaşadığımız en sıcak yaz yapabilir. Havanın sıcaklığı üzerine toz da bindiğinde bu tür dolu olaylarını yaşamamız kaçınılmazdır.

Yalnız buradaki önemli soru şu: Bunu ne kadar önceden tahmin edebiliriz? Öyle ya her seferinde evden halıları yüklenip arabaların üzerini örtemeyiz. Ayrıca arabaları halı ve kilim kaplama adeti, hırsızlar arasında da ayrı bir ihtisaslaşmaya neden olmaya başladı. Bundan dolayı doğru meteorolojik tahminlere ihtiyacımız var. Kötü haber ise burada karşımıza çıkıyor: Doluyu günler önceden ciddi sayılabilecek bir kesinlikle tahmin edebilmenin bir yolu yok. Tek söyleyebileceğimiz deniz suyu sıcaklığının yüksek olmasından dolayı bulutun kalınlığının artacağı ve bunun da dolu ihtimalini artıracağı.

Yalnız, hepimizin kolayca yapabileceği bir şey var. Meteoroloji Genel Müdürlüğü web sitesinde son senelerde anlık veri paylaşılıyor. Hepimiz bu verileri inceleyerek önümüzdeki birkaç saat içerisinde neler olabileceği konusunda hızlıca fikir sahibi olabiliriz, hatta olmalıyız. O sayfalarda anlık olarak yayınlanan radar görüntüleri bize almamız gereken önlemler konusunda da fikir verecektir. Bir ileri adım olarak MGM’nin bu radar görüntülerini anlık olarak bir televizyon kanalından yayınlaması istenebilir ki aslında bu da gerek yatırım gerekse de teknoloji açısından çok da zor bir konu değil. Nasıl kablolu televizyonda İstanbul trafiğini görebiliyorsak Çatalca’daki radarın çıktısını da inceleyebiliriz. Nasıl bugün “TEM kırmızı” dediğimizde TEM’de trafiğin yoğun olduğunu anlıyorsak radar çıktısını da anlamamız sadece bir alışkanlık meselesidir. Hepimizin bu konudaki zekasına güveniyorum.

Ama bu yazıyı yazmaktaki amacım sadece bunları anlatmak değildi. Özellikle son senelerde sosyal medya “Bakın ben demedim mi dolu yağacak diye, bakın işte yağdı” diye bir avuç dolu fotoğrafı paylaşan arkadaşlarla dolmaya başladı. Sorun bir avuç dolunun yağıp yağmaması değil. Bir arkadaşımız “dolu yağacak” deyip basın kuruluşları da apolitik haber açlığından bunu manşet yapınca çeyizler arabaların üzerini kapladı.

Eğer gerçek bilgi almak istiyorsanız yetkililere kulak verin, ama duyduklarınızı duymak istediğiniz gibi değil söylendiği gibi algılamaya çalışın, çünkü yetkili ağızlar sizin duymak istediğiniz biçimde değil bilimsel şekilde konuşuyorlar. Belki de hepimize birer tercüman gerekiyor Türkçeyi Türkçeye tercüme etmek için.

“Bugün öğle saatlerinde kısa süreli şiddetli yağış görülmesi olasılığı vardır ve bu fırtına geçişleri sırasında dolu da görülebilir” uyarısı aslında elinizde şemsiye olmadan sokağa çıkmayın anlamına gelir, arabanızı halı ile kaplayın değil. Benzer şekilde “İstanbul’un yüksek kesimlerinde kar ve karla karışık yağmur görülebilir” Kadıköy’de bir karış kar olur ve okullar kesin tatildir anlamına gelmez. “Biz dedik bakın ve dediğimiz çıktı” yorumunu kanıtlamak için Acarkent’te yerdeki karın resmini paylaşmanıza gerek yok. Gerçekten orada kar yağabileceğine inanıyoruz zaten. Ama bizim sorduğumuz ya da konuştuğumuz Beykoz’da kar yağması ya da Beylikdüzü’nde bir avuç dolusu dolu olması değil. Bu nedenle ben konuşurken karı şöyle tanımlıyorum: “Şu anda kar yağmaya başladığında, Rumeli Hisarüstü’nde yarın bu saatte de yerde hala kar varsa, kar yağmış demektir.” Sanırım çoğumuzun kar tanımı buna benzer bir şey. Dolu ise geçen seneden beri sanırım şöyle tanımlanıyor “Onca kilimi boşuna sermedik arabanın üzerine, bak sermeyen arkadaş kırılan camı için hala sigortadan onay bekliyor.”

Sonuç olarak, tehlikeli hava olayları her geçen gün daha da artarak karşımıza çıkacak. Buna hepimizin hazırlıklı olması gerekiyor. Ama basında her “dolu” kelimesini gördüğünüzde arabanın üzerine kilim örtmenize ve paniğe kapılmanıza gerek yok. Yalnız bu kapalı garajı olan bir eve taşınmayın anlamına da gelmiyor. O zaman da şunu unutmayın, aşırı yağışlardan dolayı çoğu garajı su basması olasılığı doludan arabanın camının zarar görmesi olasılığından yüksek olabilir. Bu nedenle de lütfen aklınızla hareket edin ve fazla dolduruşa gelmeyin, özellikle de sosyal medyada yazan arkadaşların dolduruşuna.

Sıfır Atık ne demektir?

Dünyamız madde açısından bakıldığında kapalı bir sistemdir. Bundan anlamamız gereken elimizdeki maddeler neyse, onlarla yaşamak zorundayız. Bittiği zaman biraz daha bulmamız mümkün değildir.

Aslında “elimizdeki maddeler bittiğinde biraz daha bulmamız mümkün değildir” çok iddialı bir laftır ve eminim buna itiraz edenleriniz olacaktır. O nedenle konuyu biraz daha açalım. Mesela tarımda kullanılan gübrenin iki ana bileşeni vardır: Azot ve fosfor. Biliyoruz ki atmosferimizin çoğunluğu azot ve neredeyse istediğimiz kadar gübre yapalım, havadaki azotu kullanıp bitiremeyiz. Ama fosfor öyle değil. Çoğumuz farkında olmasak da fosfor bir madendir. Yani dünyanın belirli yerlerinde çıkar ve işlenerek gübre yapabileceğimiz bir hale getirilir. Her ne kadar elimize aldığımız herhangi bir taşın ağırlık olarak yaklaşık binde biri fosfor olsa da ticari anlamda karlı fosfor elde etmek için kayanın en az yüzde 1-2’lik kısmının fosfor olması gerekir. Bu da çok az noktada bulunan fosfor yatakları anlamına gelir.

Kısacası, dünyada çoğu element bizim kullanabileceğimizden çok daha fazla miktarda bulunur, ancak bu elementler ve bileşikler tüm yer kabuğuna dağılmış olduğundan bunların çıkartılıp kullanıma hazır hale getirilmesi çok masraflıdır. Bu nedenle de kaynakları sınırlıdır diyoruz. Bugün kaynakları sınırlı olan nesnelerin gelecekteki bir teknoloji ile sınırsız hale getirilmesi de makul bir düşünce değildir çünkü bugün kaynakları sınırlı yapan bizim bulma veya çıkartma kapasitemiz değildir. Bu kaynaklar dünya yüzeyine azar azar dağıldıkları için gerekli miktarları elde edebilmek için çok geniş alanlarda madencilik yapmak gerekir ki bu işimize gelmez.

O zaman bu maddeleri ikinci elde etme yolumuza gelelim: Kullandıktan sonra geri dönüştürerek tekrar kullanıma sokmak. Bildiğiniz gibi, bir elementi başka bir elemente dönüştürmenin tekniğine simya diyoruz. Her ne kadar Orta Çağ’da simyanın mümkün ve kolay olduğu düşünülüyor olsa da bugün (ve makul gelecekte) simyanın mümkün ama hiç de kolay olmadığını biliyoruz. Bir elementi kullanarak başka bir element elde etmek ancak o elementlerin atomik yapılarıyla oynayarak olur ki, fosfor bitecek olsa bu metodu kullanarak fosfor elde edebilmemiz makul bir çerçevede mümkün değildir.

Bir elementi başka bir elemente çevirmenin makul bir çözüm olmadığını kabul ettiğimize göre yapacağımız diğer şey kullanım sonrasında çıkan artıklardan istediğimiz elementleri geri elde etmektir. Yani fosforu tarımda kullandıktan sonra çıkan ürünlerden fosforu tekrar geri almaktır. Bu da kolayca tahmin edeceğiniz üzere yapılabilecek bir şey değildir, çünkü fosfor ürettiğimiz patatesin yapısına girmiştir, oradan biz yediğimizde bize geçer, bizden de kanalizasyona karışır. Bu durumda fosforu geri elde etmenin yolu kanalizasyondan arıtmak yöntemine dayanır. Takdir edersiniz ki bu yöntemi tarımın sürdürülebilirliğini sağlamak için kullanmak pek makul olmaz.

Bu bizi yazının ana konusuna getiriyor: Tarım için fosfora ihtiyacımız var, yenilenebilir enerjiyi saklayacağımız pilleri üretmek için kobalta ihtiyacımız var, bu listeyi epeyce uzatabiliriz. Tüm bu ihtiyaçlarımızı göz önüne alarak sürdürülebilir bir hayat sürebilmek için gerçekten sıfır atık üretmemiz gerekli. Ama sıfır atık ne demektir?

Sıfır atık, çoğumuzun düşündüğü gibi nesneleri kullandıktan sonra geri dönüştürerek başta kullandığımız ham madde  ihtiyacını azaltmak olamaz çünkü fosfor örneğinde gördük ki her şeyi geri dönüştürmek mümkün değil, geri dönüştürebilsek bile önemli kayıplarımız var. Mesela beyaz bir kağıdı geri dönüştürerek gene beyaz kağıt üretebilmemiz çok zor, genelde yapılan bir alt kalite kağıt üretmek oluyor. Bu nedenle de geri dönüştürme sıfır atık kavramının küçük bir parçası olsa da temeli değil.

Peki sıfır atığın temeli ne? Aslında bu soruya gerek bile yok çünkü cevap içinde saklı, sıfır atığın temeli, atık üretmemektir. Bizden önce doğada atık diye bir kavram yoktu; doğa açısından bakıldığında bu kavram hala yok. Doğada bir canlının atığı diğer bir canlının besinidir. Modern yaşamla bizler atık kavramını yarattık, ancak doğa açısından bakıldığında bu bir gereklilik değildir. Sistemler doğru kurulduğunda bizim de doğanın bir parçası olarak (fazla) atık üretmeden yaşamamız mümkündür.

Bizim modern yaşam olarak kurguladığımız sistem doğrusal ekonomiye dayanmaktadır. Yani biz ham maddeyi doğadan alır, kullanacağımız malzemeyi üretir, kullanır sonra da hepsini tekrar doğaya atarız. Her türlü sistemimiz buna dayanıyor, bunu doğal kabul ediyor ve buna göre yaşıyoruz. Oysa bu sürdürülebilir bir yaklaşım değildir. Doğadaki kaynaklar sınırlı olduğuna göre hep doğadan al, kullan ve sonra da çöpünü doğaya at şeklinde tanımlayabileceğimiz hayat tarzımızı uzun vadede sürdürmemizin mümkün olmadığı artık anlaşılmaktadır.    

Atık üretmeden yaşayabilmemizin yolu doğrusal ekonomi anlayışını döngüsel bir yapıya kavuşturmaktır. “Üretimimizi ve yaşamımızı döngüsel bir yapıya kavuşturalım” demek gayet hoş ve kolay görünüyor ama fosfor örneğinden de anlayabileceğiniz üzere bu çok kolay bir yaklaşım değildir. Hatta belki fosfor örneği en zor problemlerden biri olabilir, onu algılarsak gerisini de çözebiliriz, bundan dolayı fosfor kullanımını nasıl döngüsel hale getirebiliriz problemine bir bakalım:

Öncelikle üretimdeki kayıpları azaltacağız, ama bu madencilik ile ilgili bir konu olduğu için sanırım çoğumuzun günlük ilgi alanı dışında kalır. İkincisi, tarımdaki kullanımının uygun olmasını sağlamak zorundayız. Yani çiftçi bütçesi uygun olduğunca değil toprağın ve ürünün gereğince gübre kullanması gerekiyor. Bunun tarımda ne derece önemli bir reform gerektirdiğini kolayca görebilirsiniz. Tarımda gereksiz ve zamansız kullanılan gübre özellikle iklim değişikliğinin getirdiği yağışlarla birlikte nehirlere ve oradan da deniz ve göllere gidiyor. Bu da daha kullanım gereğini yerine getirmeden yok olan ham madde anlamına geliyor.

Diyelim iyi üretim yöntemleri ve doğru kullanımla fosfor kullanarak besin yetiştirdik. Bu besinin kayıpsız olarak masamıza kadar gelmesi çok büyük önem taşıyor. Arada mutlaka kayıplar olacaktır. Tarladan çıkıp midemize inene kadar oluşacak tüm kayıpların aslında bitkisel madde olduğunu unutmamamız gerekir. Yani bu çöp değildir. Bu atığın kompost yapılarak tarlaya gübre ve besin olarak geri döndürülmesi gereklidir. Tarımsal üretim ya besindir ya da besindir. Atık değildir. Tarla ile mide arasında oluşacak kayıpların kompost yapılarak tarıma geri kazandırılması için gerekli sistemler üretilmelidir. Bu besinlerin toplanarak yakılması ve enerji üretilmesi pek çok açıdan zararlıdır, öncelikle de toprağa geri verebileceğimiz verimin azalmasıdır.

Besinin tarladan mideye uzanan serüvenindeki en önemli kayıp nedeni tarla ile mide arasındaki mesafenin uzunluğudur. Şu anki ekonomik düzen, sadece fiyat ile ilgilenip bu döngünün sağlıklı işleyip işlemediği konusuna kafa yormamaktadır. Her ne kadar oluşabilecek olan kaybı kompost olarak değerlendirebilecek olsak da esas amaç kaybı azaltmaktır. Bunun yolu da tarla ve mide arasındaki yolu olabildiğince kısa tutmaktan geçer.

Tarla ile mide arasındaki yolun önemli bir kısmı da marketlerden geçer. Büyük marketler ve buralardan yapılan alışveriş önemli oranda besinin ziyan olmasına neden olmaktadır. Bunu engellemenin en basit yolu alışverişi günlük yapmaktır. Bu da büyük marketlerdense köşedeki bakkal-manav-kasap üçlüsünü gerektirmektedir. Bunun sağlanması ise ancak şehirleşme politikalarının yeniden düzenlenmesi ile mümkündür. 

Diyelim tüm bunları yerine getirdik, besini eve getirip yedik. Sonrasında evlerimizdeki kanalizasyon sistemleri değişik noktalarda üretilen atık suyun ayrı ayrı toplanıp değerlendirilmesine imkan sağlamamaktadır. Biz daha yağmur suyu ile atık suyu birbirinden ayıran sistemler kurmaktan acizken tuvalet, mutfak, lavabo, banyo gibi değişik noktalarda, değişik kimyasal kirleticilere maruz kalmış suyu ayrı ayrı toplayıp içinden bize gerekli olan kimyasalları ayırmak zorundayız.

Umarım “sıfır atık” kavramının, çöpleri ayrı toplayıp geri dönüşüme göndermekten çok daha zor ve sistemsel çözümler gerektiren bir konu olduğunu daha anlaşılır bir hale getirebilmişimdir. Tahmin edeceğiniz üzere evdeki plastik atıkları toplayarak geri dönüşüme kazandırmak çok daha kolay ama kısmen de insanlığın devamı açısından daha az önemli bir konudur.

23 Mayıs 2018 Çarşamba

Küresel ısınma ile mücadele canlıların uyum şansını artırıyor

İklim değişikliği sadece insanları değil tüm canlıları etkiliyor. Bu canlıların tümünün bir ahenk içerisinde yaşadığı düşünülecek olursa bir canlı türünün kaybı istenmeyen türlü sonuçlara da yol açabilir. Mesela Çin’de arıların azalmasından dolayı özellikle meyve ağaçlarının üremesi güçleştiğinden arıların görevini insanlar yapmaya başladılar. Küresel ısınmanın çok geç olmadan durdurulması tüm bu canlı cinslerinin de korunması açısından büyük önem taşıyor.

Paris Anlaşması küresel ısınmanın durdurulması yolunda önemli bir adım olarak kabul ediliyor. Ancak ülkeler bugün için verdikleri sözleri tutsalar bile Dünya Endüstri Devrimi öncesi döneme göre yaklaşık 3.2 derece ısınmış olacak. İngiltere Tyndall Merkezi ve Avustralya James Cook Üniversitesi’nden araştırmacılar Paris Anlaşması sonrası ısınma (3.2 derece) ile 2.0 ve 1.5 derece ısınmanın böcekler, omurgalı hayvanlar ve bitkiler üzerindeki etkilerini incelediler.

Çalışmada canlıların doğada uyum sağladıkları iklim koşullarının nasıl değişeceği incelenmiş. İklimsel yaşam alanlarının yarısından fazlasını kaybeden canlı türleri tehlikede olarak kabul edilmiş. Buna göre eğer tüm ülkeler Paris Anlaşmasında verdikleri sözleri tutacak olsalar dahi (3.2 derece ısınma) böceklerin %49’u, bitkilerin %44’ü ve omurgalıların %26’sı yaşam alanlarının en az yarısını kaybedecek. Eğer küresel ısınmayı 2 derece ile sınırlayacak olursak canlıların kaybı böcekler için %18’e, bitkiler için %16’ya ve omurgalılar için %8’e düşüyor. Bu küresel ısınmanın 2 derece ile sınırlanmasının önemini gözler önüne sermeye yeterli. Bir de aynı analizi 1.5 derece ısınma için yapacak olursak yaşam alanlarının en az yarısını kaybedecek böcek türlerinin oranının %6, bitkilerin oranının %8 ve omurgalıların oranının %4 olacağı görülüyor.

Eğer ülkeler Paris Anlaşması ile verdikleri sözleri yerine getirmeyecek olurlarsa sıcaklıklar bu yüzyılın sonunda çok daha fazla yükselmiş olacak. Bu çalışmada sıcaklıkların 4.5 derece artması olasılığı da ele alınmış. Bu durumda böceklerin ve bitkilerin kaybı %75'e ulaşıyor, omurgalıların %60'ı ise yaşam alanlarının yarısından fazlasını kaybediyor. Bu durumda özellikle omurgalı hayvanlar hareket yeteneğine sahip olduklarından yaşam alanlarını değiştirerek hayatta kalma şanslarını artırıyorlar. Daha az hareketli sürüngenler gibi canlıların kaybı ise çok daha büyük oluyor. Genel anlamda bakıldığında küresel iklim değişikliğini azaltmak için attığımız her adım canlıların uyum sağlamalarını da kolaylaştırarak onlara zaman kazandırıyor.   

Bu çalışmada yapılan analiz sadece Dünya’nın değişik yerlerinde sıcaklık, yağış ve nem gibi koşullardaki değişikliğin canlıları nasıl etkileyeceğini gösteriyor. Buraya denizlerde neler olacağı, mercan resiflerinin kaybı, zirai ilaç kullanımı ile türlerin yok edilmesi, tarım alanlarının genişletilmesi için ormanların yakılması gibi belki de eş önemde sayılabilecek olgular dahil edilmemiş. Tüm bunları eklediğimizde insanların verdiği zararın boyutunun ne derece büyük olduğu daha rahat gözler önüne serilebilir.

Ref: Warren et al., Science 360, 791–795 (2018)

24 Nisan 2018 Salı

İklim değişikliğinin neresindeyiz?

Hayattaki çoğu problemimiz “şimdi” ve “burada” temelli problemlerdir. “Şimdi ve burada”dan en az birinin olmadığı önemli bir problem düşünmemiz oldukça zordur. Oysa iklim değişikliği “şimdi ve burada”dan ziyade “gelecekte ve başka yerde” şeklinde algılanan bir problemdir. ABD’de yapılan bir araştırma çoğu kişinin ülkenin önemli kesiminin iklim değişikliğinden etkileneceğine inandığını gösteriyor. Ama aynı kişilere “Peki siz iklim değişikliğinden etkilenecek misiniz?” diye sorulduğunda bu kişilerin çoğunluğu etkilenmeyeceklerine inanıyor. Bu, insanların iklim değişikliğine bakışlarını açıklamaya yeterli. “Evet, öyle bir problem olduğuna inanıyorum, ama benim daha önemli problemlerim var ve beni etkileyeceğini düşünmüyorum.” 

Bunun yanında ülkemiz insanı gördüğü değişiklikleri de küresel bir değişimle bağdaştırmıyor. “Evet, artık kar yağmıyor çünkü bu kadar yüksek bina diktiler” veya “Evet, bizim dereye baraj yaptıklarından bu yana hava çok ısındı” sıkça duyduğumuz yorumlar oluyor. Bir türlü yaktığımız kömür, petrol ve doğal gaz ile bunun sonucu olarak ortaya çıkan küresel ısınmayı bir sebep sonuç ilişkisi içerisinde birleştiremiyoruz. Bunu yapamayınca da iklim değişikliği bizler için havada kalan bir kavram oluyor. Havada kalan bu kavramdan günlük yaşamımızı, kararlarımızı ve politikalarımızı etkilemesini beklemek gerçekçi olmuyor. 

Oysa ülkemiz Dünya’da belki de iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek yerlerden biri olan Akdeniz Havzasının doğusunda yer alıyor. Uzun süredir gündemimizi dolduran Arap Baharı ve Suriye sorununu yaratan ögelerden biri bölgede uzun süredir yaşanan kuraklık. Bölgemizde bu tür iklim değişikliği problemlerinin gelecekte de sıklığını artırması bekleniyor. Artan sıcaklıklar yanında azalan ve azalmaya da devam edecek olan yağışlar artık bölgemizin gerçeği haline gelmiş durumda. 

İklim değişikliği problemini yaratan ise Endüstri Devrimi’nin başından bu yana yakmakta olduğumuz kömür, petrol ve doğal gaz. Bu yakıtların yanması ile oluşan karbondioksit Dünya’yı sarmalayarak enerji dengesini bozuyor ve tüm atmosferin ısınmasına yol açıyor. Atmosfere salınan karbondioksit dışında iklimi etkileyen daha pek çok unsur var, ama bunların toplamı bile karbondioksidin etkisine yetişemiyor. Bu nedenle probleme bizim kömür, petrol ve doğal gaz yakmamız olarak bakmamız yeterlidir. Bu yakıtları kullanmayı durdurup biraz da endüstriyel hayvancılıktan vazgeçsek iklim değişikliği problemini çözmüş oluruz. Konu bu kadar basit. 

Ayrıca unutmamamız gereken önemli bir nokta da kömür, petrol ve doğal gazın bir sonu olduğu. Yani hiç bitmeyecekmiş gibi yakıp tükettiğimiz ve gezegenimizin atmosferini ısıttığımız bu fosil yakıtlar kısa sürede bitecek ve bunun sonunda da önceden önlem alınmazsa Dünya ekonomisi içinden çıkılmaz bir kargaşaya sürüklenecek. Ama bu “şimdi” ve “burada” gerçekleşmeyeceğinden kafamızı kuma gömmeye devam edebiliyoruz. Gezegenimizin sürdürülebilirliği açısından konuya baktığımızda ise tükendiğinde ekonomileri krize sürükleyecek bir kaynağı tüketerek gezegendeki bizler de dahil tüm canlı yaşamanı tehlikeye sokacak bir gelecek yaratıyoruz. 

Durumun ne derece vahim olduğunu çok basit bir örnekle anlatayım. Kutuplarda eridiğinde tüm Dünya’daki deniz seviyesini 80 metre yükseltecek kadar buz var. Bugün yaktığımız kadar kömür, petrol ve doğal gaz yakacak olursak bu yüzyılın sonuna varmadan o buzulların tamamını erime noktasına kadar ısıtmış olacağız. Dünya nüfusunun neredeyse yarısı gelecekte sular altında kalacak bu bölgelerde yaşıyor ve oralarda üretilen besinleri tüketiyor. Bu felaketin sonuçlarını düşünmek bile istemeyiz. 

Peki neler yapıyoruz? Aslında ne ülkemiz ne de diğer ülkeler bu konuda fazla bir şey yapıyor. Hemen herkes bu problemin farkında ama sonuca etki edebilecek ülkelerde iklim değişikliği problemi güvenlik ve ekonomi gibi konularla kıyaslandığında halkın kafasında yeterli yer almıyor. Halk bir problemi öncelik sırasında en tepeye taşımazsa üstteki yöneticiler de bu problemi çözmek adına gereken adımları atmak istemezler, özellikle de bu adımlar kişilerin rahatını bozabilecek adımlarsa. 

Bu noktada ülkeleri de üçe ayırmakta fayda var. Başta ABD ve İngiltere gibi iklim değişikliğinin tarihsel olarak nedeni olan ve bu değişiklikten çok da etkilenmesi beklenmeyen ülkeler var. Bu tür gelişmiş ülkelerin ellerinden gelen tüm çabayı iklim değişikliğinin etkilerini durdurmaya yöneltmeleri gerekir. Bir de gerek tarihteki salımlarıyla gerekse de bugünkü yapılarıyla iklim değişikliğine neden olmamış ama bu değişiklikten çok kötü etkilenecek ülkeler var: Tuvalu veya Bangladeş gibi. Bu ülkelerin kendilerini koruyacak ekonomik kapasiteleri de olmadığından iklim değişikliğinin daha büyük sorumluluğunu taşıyan gelişmiş ülkelerin etkilenecek bu ülkelere yardım etmesi gereklidir. 

Bir de ülkemiz gibi tarihi sorumluluğu olmayan ama gelişmişlik düzeyi ile problemin çözümüne katkı yapması beklenen ülkeler var. Bu ülkelerin üzerine iki ana sorumluluk düşüyor. Bunların ilki, geçmişte olmadıkları gibi, bugün de problemin bir parçası olmamayı seçmek. Günümüzde özellikle yenilenebilir kaynaklardan enerji üretmenin maliyeti kömür, petrol ve doğal gazdan enerji üretmenin maliyetinin altına düştü. Eğer devlet desteği olmayacak olsa kömürlü termik santraller rüzgar santralleri ile fiyat bazında baş edemezler. Bu durumda yeni bir kömürlü termik santral yapımına izin vermek çözümün değil problemin bir parçası olmayı seçmektir. Yapılan her kömürlü termik santralin en az 50 sene kullanım ömrü olduğu düşünülecek olursa karşımızdaki problemin gereksizliği ortaya çıkar. Daha pahalı ve zararlı bir şeyi 50 sene boyunca neden desteklemeye devam edelim? 

Ama bizim gibi iklim değişikliğinin etkileri açısından ciddi risk altındaki ülkeler karbon salımlarını azaltmaya yönelik çabalardan çok daha fazlasını başımıza gelecek olan sorunların bertaraf edilmesine harcamak zorundalar. Hani elimizde 100 birim para varsa, bunun 10-20 birimini sera gazı salımlarımızı azaltmaya kullanıyorsak 80-90 birimini iklim değişikliğinin etkilerine uyum yönünde kullanmalıyız. 

 Ülkemizde de dünyanın çoğu ülkesinde olduğu gibi iklim değişikliği daha önemli bir gündem maddesi olmadığından azaltım ya da uyumdan hangisi öncelikli olmalı türü bir tartışmaya bile daha yeni yeni girişiyoruz. Umarım bu yolda yakın zamanda daha hızlı adımlar atmaya başlarız, yoksa gelecek bölgemiz açısından çok parlak görünmüyor.

18 Nisan 2018 Çarşamba

Paris Anlaşması kapsamında ülkeler tarafından belirlenen katkılar sürdürülebilir kalkınma hedeflerine yardımcı oluyor mu?

Paris Anlaşması küresel ısınmanın durdurulabilmesi yolunda varılan en önemli anlaşmalardan biri. Çoğu uluslararası anlaşmada olduğu gibi bu anlaşma da ne yazık ki ülkelerin iyi niyetine dayanıyor. Bu iyi niyet çerçevesinde 2015 yılında ülkeler 2030 yılına kadar küresel ısınmanın azaltılması amacıyla neler yapacaklarını belirleyip Birleşmiş Milletler’e sundular. Ancak bu sistemin çalışabilmesi herkesin sorumluluklarını yerine getirmesiyle mümkün. Burada karşımıza çıkan en önemli sorun da bu sorumlulukların nasıl ölçülmesi gerektiği.
Sorumlulukların ölçülmesinden kasıt herkesin sera gazlarının azaltımı açısından üzerine düşeni yapmayı niyet beyanlarına ne derecede yansıttıklarının belirlenmesini anlamalıyız. Yoksa ülkelerin bir kısmının herhangi bir azaltıma gitmeden diğerlerinin kısıntılarından faydalanmaları mümkün (free rider problem). Bu verilen sözlerin ne kadarının yerine getirildiğinin ölçülmesi ise daha sonra karşı karşıya kalınacak bir problem ve aslında gelecekte daha kolay yerine getirilebilir. Ancak bugün verilen sözlerin ülkelerin gerçekte yapabilecekleri ve yapmaları gerekenlerle kıyaslanarak değerlendirilmesi çok daha zor bir problem olarak karşımıza çıkıyor.
Bu değerlendirmeyi yapmanın çeşitli yöntemleri teklif ediliyor. Bu yöntemlerden biri Maryland, Harvard ve Duke Üniversitelerinden bilim insanları tarafından Nature Climate Change dergisinde yayınlandı. Bu yöntem ülkelerin azaltım planlarını Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SDG) ile karşılaştırarak değerlendiriyor.
Bildiğiniz gibi, BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, tüm insanlığın sürdürülebilir bir biçimde yaşamasını ve gelişmesini hedefleyen 17 ana konuyu kapsıyor. Bu ana konuların hepsinin ülkelerin verdiği niyet beyanlarıyla ilişkisini kurmak hayli zor bir çalışma olduğundan yazarlar bu hedeflerden gıda güvenliği (SDG2), hava kalitesi (SDG3), enerjiye ulaşım (SDG7) ve okyanuslardaki hayatın sürdürülebilirliği (SDG14) başlıklarını ele almışlar.
Ele alınan hedeflerden elde edilen sonuçlara bakacak olursak: Sera gazlarının azaltımını sağlamak için alınması beklenen önlemlerden biri orman alanlarının ve biyo-yakıt amaçlı bitkilerin üretiminin artırılmasıdır. Bu önlem net sera gazı salımlarını azaltsa da besin kaynağı üretmek için kullanılacak tarım alanlarını azaltacağından küresel gıda fiyatlarında artışa yol açacaktır. Bunun doğal sonucu da gıda güvenliğinde bir azalmadır (SDG2). Ayrıca gıda güvenliğindeki bu azalma sadece yerel değil küresel bir etki yaratabilme yetisine sahiptir.
Fosil yakıtların kullanımı atmosfere sera gazlarının salınması yanında kükürt dioksit ve azot oksitler gibi havayı kirleten bileşiklerin de yayılmasına neden olur. Niyet beyanları fosil yakıt kullanımını azaltmaya yönelik olduğundan bunların doğal bir etkisi de hava kalitesinin artması (SDG3) olacaktır. Ülkeler planlarında ne derece fosil yakıt azaltımına ağırlık verirlerse bu hedef bağlamındaki kazanımları da o denli yüksek olur.
Enerjiye ulaşımı (SDG7) alternatifler üreten politikalardan bağımsız olarak sadece fosil yakıt bağımlılığını azaltma olarak ele alacak olursak (yani fosil yakıtlardaki azalmaya paralel olarak yenilenebilir kaynaklarda bir artış üretmeyecek olursak) enerji fiyatlarının artacağı ortadadır. Fosil yakıtlardan daha fazla uzaklaşan ülkelerde enerji fiyatlarındaki artış daha fazla olacaktır. Ancak yüksek enerji fiyatları özellikle gelişmekte olan ülkelerin kırsal kesimlerinde önemli etkilere yol açacaktır. Fosil yakıtlardan daha geleneksel biyo-yakıt çeşitlerine geri dönüş özellikle kapalı mekanlarda sağlık sorunlarının artmasına yol açabilir. Ayrıca fosil yakıtları üreten ülkelerin bu yakıtların fiyatlarındaki azalmadan dolayı önemli ekonomik kayıplarla karşı karşıya kalacakları da açıktır. Bu kayıplar bu ülkelerin tüm SDGleri gerçekleştirme yolundaki çabalarını da zorlaştıracaktır.
Dünya nüfusunun önemli bir kısmı denizlerden yakalanan besinle varlığını sürdürmektedir. Atmosferdeki karbondioksit oranının artması denizlerin asitlilik oranlarını da artıracağı için buralardaki canlı yaşamının varlığını tehdit edecektir (SDG14). Sera gazlarında bir azaltıma gitmek herhangi bir ülkenin denizlerden elde edeceği besin miktarını doğrudan etkilemese de tüm ülkelerin tüm denizlerden faydalanma oranlarını artıracağından küresel bir fayda sağlayacaktır.
Görüldüğü gibi, sera gazlarının azaltımı sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin gerçekleştirilmesi açısından bakıldığında her zaman istenen sonuçlara ulaşılmasını kolaylaştırmayabilir. Paris Anlaşması’na uyumun sürdürülebilir kalkınma hedefleri ile birlikte yürütülebilmesi için alınacak önlemlerin sadece sera gazı azaltımı değil çok daha geniş bir kapsamda değerlendirilmesi gereklidir.

6 Nisan 2018 Cuma

Biyo-enerji temelli karbon yakalama ve saklamanın gezegenin sınırlarına çarpması

1962’de Rachel Carson Silent Spring (Sessiz Bahar) kitabını yayımladığında belki de insanlığın gelişmesinin doğanın kaynaklarının sınırlarına kadar dayandığını ilk kez gözlerimizin önüne sermişti. Özellikle tarımda kullanılan aşırı gübre ve tarım ilaçlarının doğadaki canlılara verdiği zararları gören kişiler büyümenin sürdürülebilirliği konusuna kafa yormayı hızlandırdılar. Sanırım 1972’de Club of Rome; Dennis ve Donella Meadows, Jorgen Randers ve William Behrens’den daha ne kadar büyüyebileceğimizi ele alan bir rapor istediğinde, ortaya çıkan Limits to Growth’un (Büyümenin Sınırları) aradan geçen bunca yıl sonra bile kıymetini koruyacağını tahmin edemezdi. Ama bu rapor sayesinde büyüme ve gelişme konusuna kafa yoran tüm bilim, iş ve düşünce insanları sınırları belli bir gezegende sınırsız büyümenin mümkün olamayacağının farkına varmışlardı.

Büyümenin Sınırları, şu andaki durumumuzdan başlayarak Dünya kaynaklarını en fazla ne kadar tüketebileceğimiz üzerine bir yaklaşım kurgulamıştı. Bu kurgunun içerisine her zaman yeni gelişebilecek teknolojileri ve malzemeleri koyabileceğimiz için oluşan resim insanlık açısından umutsuz bir gelecek çizmiyordu. Bundan dolayı da sürdürülebilirlik kavramına fazla kafa yormadan büyümeye devam ettik. Yalnız büyümemizin önünde bir sınır göremiyor olsak da üzerinde yaşadığımız gezegen karşımıza doğal sınırlarını koymakta gecikmedi.

Gezegenin karşımıza çıkarttığı ve gerçekten önemli bir tehlike olarak algıladığımız ilk sınır ozon tabakasındaki incelmeydi. Eğer kloroflorokarbon denen kimyasal gazları kullanmaya 1987 Montreal Protokolü ile veda etmemiş olsaydık bugün dünyada çok daha fazla insan sağlık sorunları ile uğraşmak zorunda kalacaktı. Montreal Protokolü gezegenimizin de sınırları olduğunu ilk defa algılamamızı sağladı.

2000’lerin başında bir grup bilim insanı gezegenimizin başka hangi sınırları olabileceğini ortaya koymaya çalıştılar. Johan Rockstrom ve arkadaşlarının 2009’da yayınlanan makalesi hala kısmen tartışılsa da çoğu uluslararası anlaşmanın temel felsefesini oluşturmayı başardı. 

Bu çalışma sürdürülebilir gelişme kavramına Büyümenin Sınırları yaklaşımının tam tersi bir bakıştan ulaşmaya çalışıyor. Biz ne kadar büyümeye çalışırsak çalışalım, büyümek için kullanacağımız ham maddelerden bağımsız olarak gezegenin önümüze koyduğu sınırlar var ve eğer sürdürülebilir gelişme istiyorsak o sınırların içerisinde kalmaya gayret etmek zorundayız. Ayrıca daha önceki çalışmalardan farklı olarak bu sınırları sadece kavramsal olarak değil değersel olarak da belirliyorlar. 

Gezegenimizin sınırlarının başında iklim değişikliği geliyor. Atmosferdeki karbondioksit oranı 350 ppm seviyesini aşacak olursa gelişmemize sürdürülebilir bir biçimde devam etmemiz mümkün görünmemektedir. Bir diğer önemli sınır da biyoçeşitliliğin kaybı. Kutup ayılarındansa arıların kaybı bizim için çok daha büyük önem taşıyor. Dünyadaki biyoçeşitliliği bu hızda kaybetmeye devam edecek olursak insanlığın devamını sağlayacak besinleri üretmekte de zorlanacağımız kesindir.

Okyanuslarda yaşayan planktonlar dünyadaki canlı kütlesinin yarısını oluşturuyor ve denizlerdeki yaşamın ilk basamağı. Bu basamak olmazsa bunlarla beslenen diğer balıklar da olmaz. Bu planktonların yaşaması ise denizlerin ne kadar asitli olduğuna bağlı. Atmosferdeki karbondioksit miktarı arttıkça denizlerin asitliliğinin de artması gezegenimizin sınırlarından bir diğeri.

Karşımıza çıkan ilk sınır olan ozon tabakasındaki incelme artmaya devam etmese de gözden kaçırmamamız gereken bir sınır. Ayrıca atmosferde artmakta olan toz ve aerosoller de çoğu sanayi bölgesinde yaşamı güçleştiriyor.

Tarım, yaşamımızı sürdürmemiz için son derece önemli bir çaba ve bu çabanın başarıya ulaşması suyun varlığına bağlı. Ancak artan nüfusla birlikte kişi başına düşen temiz su da azalıyor. Yakın gelecekte temiz su kaynaklarındaki bu azalma önemli bir sınır olarak karşımıza çıkacak.Tarım yapmak için artırmaya çalıştığımız alanlar da gezegenin en önemli sınırlarından bir diğerini oluşturuyor, çünkü artık hem daha az verimli alanlara doğru yayılıyoruz, hem de bazen çok daha gerekli olan orman alanlarını kaybediyoruz. Ayrıca tarım yapabilmek için kullandığımız gübrenin içeriğindeki azot ve fosfor tatlı ve tuzlu su kaynaklarında geri dönülemez bir hasar yaratıyor. Son olarak da gerek tarımsal kaynaklarda kullanılan zararlı ilaçları, gerekse de türlü fabrikanın atıklarından doğaya karışan ve tam olarak etkilerini bilemediğimiz maddeler dünyada yaşamın devamını ciddi anlamda zorlaştırıyor.

Kısacası, eğer sürdürülebilir bir yaşam istiyorsak bu dengelerin sadece birini değil tümünü gözetmek zorundayız. Bu sınırlardan bir tanesinin aşılması bile geri dönülemez hasarlara neden olabilir.

İklim değişikliği uluslararası arenada bu sınırlar arasında en fazla ilgi gören konu. 2015 yılında kabul edilen Paris Anlaşması iklim değişikliğine çözüm bulma amacı taşıyor. Bu anlaşmaya göre tüm devletler ellerinden geldiğince önlem almaya çalışacaklar. Ancak özellikle gelişmiş ülkelerin bu yöndeki taahhütleri atmosfere salınan karbondioksidi azaltmanın yanında atmosferden karbon yakalama teknolojilerine dayanıyor. Şimdi size yakalanan bu karbonun ne yapılacağı konusundaki problemlere hiç değinmeden (ki asıl problem orada) bu yakalama teknolojilerinin gezegenin diğer sınırlarını nasıl etkileyeceğinden bahsedeceğim.

Bu teknolojilerin en fazla sözü edileni biyo-enerji kaynaklı karbon yakalama ve saklama yöntemi. Yani elektrik santrallerinde yakıt olarak tarlalardan yetiştirdiğimiz organik maddeyi kullanacağız. Bu organik madde havadan karbondioksit emerek büyüyecek. Santralde bunu yakacağız, çıkan karbondioksidi de yakalayıp saklayacağız. Eğer becerebilirsek bu teknoloji hem karbondioksit azaltmaya, hem de enerji üretmeye yarayacak. Bu tür teknolojilere Negatif Salım (Negative Emission) teknolojileri adı veriliyor. Nature Climate Change dergisinde yayınlanan bir çalışma (Heck ve ark. Şubat 2018) bu teknolojiye bir de gezegenin diğer sınırları açısından bakıyor:

Öncelikle şunu bilmemizde fayda var: Atmosfere yılda ortalama 40 milyar ton karbondioksit salıyoruz. Negatif salım teknolojilerinin faydası bu sayıyı ne kadar azalttıkları ile orantılı olmalı. Heck ve arkadaşlarının çalışmasında eğer tüm gezegensel sınırların korunmasına dikkat edecek olursak bu yolla yılda ancak 0.11 milyar ton CO2 emebileceğiz. Hiç yoktan iyidir denebilir, ancak 40 milyar tonla kıyaslandığında 0.11 milyar ton gelecekle ilgili planlarımızı üzerine bina edebileceğimiz bir miktar değildir.

Çeşitli gezegensel sınırları zorlamayı veya geçmeyi göze alacak olursak yılda 6.3 milyar ton CO2 bu yöntemle emilebilir. Bunu başarabilmek için üç ana sınırı aşmamız gerekiyor. Tarımsal gıda üretimini tehlikeye sokmadan biyo-enerji üretebilmek için şu anda tarıma uygun olmayan arazilerde bitki yetiştirebilmeliyiz; ki bu da orman alanlarının ve meraların zarar görmesi anlamına geliyor. Şimdiye kadar tarım yapılmamış alanların varlığının başlıca sebebi burada tarımın verimli olmamasıdır. Verimi artıracak gübre kullanımı da azot ve fosfor tüketimini son derece yükseltecektir. Son olarak bu alanların çoğunda sulama yapılması gerektiğinden zaten kıt bir kaynak olan tatlı suyu bu amaçla kullanarak bir gezegensel sınırı daha ihlal etmiş oluruz.

Kısacası, Paris Anlaşması bir takım hayali azaltım mekanizmalarına fazlasıyla bel bağlıyor. Bu hayali yöntemlerdense daha akılcı olan enerji ihtiyacımızı yenilenebilir kaynaklardan sağlamaktır.