25 Aralık 2010 Cumartesi

Daha ne kadar kirletmeye iznimiz var?


Orijinal yayın: 25.12.2010 T24 İnternet gazetesi

Aslında bu soruya verilecek cevap gayet basit: Zaten yeteri kadar kirletmedik mi?? Daha kirletme iznimizin kaldığını sanmıyorum. Gerek doğayı gerekse de atmosferi kirletme açısından baktığımızda, insanoğlu daha yirminci yüzyılın başlarında kirletme hakkını fazlasıyla kullanmıştı. Ancak burada soruya biraz farklı yaklaşmamız gerekiyor. 

Biliyoruz ki bugünkü gidişimizi hiç değiştirmeyecek olursak yakın bir gelecekte küresel iklim değişikliğinin getireceği ağır faturayı ödemek zorunda kalacağız. Ama gene biliyoruz ki bugünkü ekonomik sistem içerisinde iklim değişikliğinin getireceği bedeli ödememek adına yapacağımız değişiklikler bize bugün için ağır bir fatura çıkartacak. Yani, bir yanda eğer bugün ödediğimiz önemli bir fatura, diğer yanda da o faturayı ödemediğimiz takdirde ileride önümüze gelecek çok ağır bir bedel. Bu noktada insan doğası gelecekteki ağır bedeli görmezden gelip bugünkü faturayı ödememe yönünde kafasını kuma sokmayı tercih ediyor. Dolayısıyla da belki sormamız gereken soru, bir yandan bugün ödenmesi gereken faturayı minimize ederken, diğer yandan da gelecekteki iklim değişikliğini ne derecede tolere edebiliriz? 

Gerek bilimciler gerekse de bu kişilere kulak veren devlet adamları iki yönden bu soruya cevap verdiler. Bilimcilerin üzerinde anlaştıkları konu, atmosferdeki karbondioksit miktarının milyonda 350 parçacık seviyesinin altında olması. Çünkü hepimiz biliyoruz ki şu anda dünyada iklim değişikliğinin sonuçları görülmeye başlandı ve atmosferdeki karbondioksit seviyesi milyonda 350 parçacığın çok üzerinde ve yükseliyor, dolayısıyla da en kötü ihtimalle 350 parçacık seviyesine inmek bu ağır faturanın ödenmemesi için bir çözüm yolu. Diğer yandan politikacıların geçtiğimiz sene Kopenhag'da üzerinde anlaşma sağladıkları belge, iklim değişikliğinin insanlığa ve dünyaya vereceği zararın azaltılması için küresel sıcaklıklardaki artışın en fazla 2 derece ile sınırlandırılmasını öngörüyor. Bu sebeple üzerinde anlaşılması gereken temel nokta artık iklim değişikliğinin varlığı ya da insan kaynaklı olup olmadığı değildir. Artık ana sorumuz, ekonomik sistemimize yapacağımız ne gibi değişiklikler bizi 2 derecelik ortalama sıcaklık artışından korur, veya atmosferdeki karbondioksit miktarının milyonda 350 parçacık seviyesinin altında kalmasına yardımcı olur şeklinde olmak zorundadır. 

Burada temel dikkat edilmesi gereken nokta karbondioksit salımlarımızı kontrol altına almaktır. Bu salımlar üç ana kaynaktan gelmektedir: Petrol, doğal gaz ve kömür. Petrole en fazla ihtiyaç duyduğumuz kullanım alanı ulaşımdır. Ulaşımda her aracın saldığı karbondioksiti engelleyecek filtreleri araçlara takabilmek iklim değişikliği açısından çok faydalı olsa da maddi açıdan ulaşılabilir bir hedef değildir. Doğal gazı da dünyanın büyük bir kısmı ısınmak için kullandığından, benzer şekilde salım noktalarından bu salımların engellenmesi olası değildir. Bu sebeple, iklim değişikliğine sebep olan salımları azaltmak için petrol ve doğal gaza değil kömüre yönelmeliyiz, ancak burada da temel bir noktayı gözönüne almalıyız. Dünyada bugün için geleneksel petrol ve doğal gaz yatakları ve bunların çıkartılma şekilleri bellidir. Bu kaynakların tamamını çıkartıp kullanmak bile gerekli önlemler alındığı takdirde bizi geri dönülemez bir noktaya taşımayabilir. Ancak, bu  Kuzey Kutbunun altındaki petrol yataklarına ya da Kanada'nın kuzeyindeki kumla karışık petrol (şeyl) rezervleri gibi geleneksel olmayan rezervlere dokunmadığımız müddetçe doğrudur. Bu kaynaklar bugün için yüksek üretim maliyetine sebep olduklarından dolayı fazla kullanılmamaktadır. Yakın gelecekte artacak olan ham petrol fiyatları bu rezervlerin de maddi anlamda kullanılabilir olmasını sağladığında bu rezervleri kullanmaktan kaçınmamız gerekiyor. 

Fakat daha önemli unsur enerji üretiminde kullanılan kömürdür. Her ne kadar petrol ve doğal gaz en iyimser tahminlerle bile bu yüzyılın sonunda bitecek olsalar da kömür rezervleri bizi gelecek yüzyılın sonuna kadar taşıyabilecek miktardadır. Kömürün temel kullanım alanı enerji üretimi olduğundan, salımın kaynağı da kömürden enerji üreten termik santrallerdir. Termik santrallerde ise kömürden enerji üretimi sırasında ortaya çıkan karbondioksit gazını atmosfere yayılmadan tutmak ve çeşitli şekillerde depolamak mümkün, ancak bunu yapmamaya oranla daha pahalı bir yöntemdir. Bu şekilde üretilen elektrik enerjisi yaklaşık olarak %30 daha pahalıdır. 

O zaman ekonomik anlamda önümüzde üç seçenek var: 

1. Hiçbir şeyi değiştirmeden yola devam etmek, ama biliyoruz ki bunun sonu insanlık ve dünya için felaket olacaktır. 
2. Yeni ve geleneksel olmayan petrol ve doğal gaz rezervlerine el atmadan geleneksel rezervleri tüketmek, ama bunun yanı sıra tüm termik santrallerin doğaya karbondioksit salmayan teknolojiler kullanmasında ısrarcı olmak. 
3. Gene yeni petrol ve doğal gaz rezervlerine el atmadan termik santralleri toptan ortadan kaldırmak, onların yerine güneş ve rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek. 

Bilimin doğrusu bizim hemen tüm karbondioksit salımımızı durdurmamız yönünde, ancak ekonomik gerekleri de gözönüne alacak olursak benim aklım üçüncü maddeden yana, ama ikinci maddeyi de kabul edebilirim. Fakat hepimizin üzerinde kesinlikle anlaşması gereken bir husus var: Birinci maddede olduğu, yani bugün yaşadığımız gibi yaşamaya devam edecek olursak yakın bir geçmişte ödemeye başlayacağımız fatura hayal bile edemeyeceğimiz büyüklükte olacaktır.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Bilim İklim Değişikliği Konusunda Ne Kadar Hemfikir?

Orijinal yayın: 15.12.2010 T24 İnternet Gazetesi

Bu hafta sonunda havalar biraz serinledi de kışa girdiğimizi fark ettik. Kabataş'da deniz kıyısında oturanların sayısında ciddi azalma var, bu da benim bu havaların tüm kış sürmesi ve bol bol kar görmemize dair umudumu arttırıyor. 

Bu hafta bir öğrencimin bulduğu iki makaleyi okudum ve benzer zamanlarda yayınlanmış olan bu iki makalenin nasıl olup da böylesi ters bilgiler içerebileceğine şaştım, bunları da sizinle paylaşmak istedim. 

İlki Yrd. Doç. Dr. Osman Peker ve Yrd. Doç. Dr. Mustafa Demirci'nin “İklim değişikliğinin bilim ve ekonomi perspektifinden analizi”. Peker ve Demirci temelde “... iklim değişikliği sorununun formülasyonundaki doğal değişkenlik, su buharı, güneş etkisi, aerosoller, bulut oluşumu, okyanus sirkülasyonları, ve iklim geribildirimleri gibi belli başlı belirsizlikler hakkında yeterli veri toplanmadan ve fiziksel süreçler anlaşılmadan politika  analizinin temeli olacak güvenilir modeller oluşturmak olanaklı değildir. Nitekim, geleceği tahminde kullanılan hiçbir model bilimsel olarak ispat edilemez ve hiçbiri geçmiş sıcaklıklarda belli düzeltme ve tahminler yapmaksızın tekrarlanması olanaklı görünmektedir...” demektedirler. Yani iklim sistemi içeriğinden dolayı kaotiktir ve bu sebeple de doğru biçimde modellenmesi olanaksızdır ve bu modeller baz alınarak politika oluşturulamaz. 

Diğer makale ise Yrd. Doç. Dr. Mehmet Özel ve Yrd. Doç. Dr. Selim Kılıç'ın “Avrupa Birliği iklim politikaları ve karar almada oyun teorisi yaklaşımı”. Özel ve Kılıç da “... her ne kadar iklimdeki değişimin hızı ve büyüklüğü konusunda uzlaşma sağlanamamışsa da, bir değişimin olduğu kabul edilmektedir.  IPCC raporlarının da belirttiği gibi, küresel iklim değişikliğinde insanın önemli bir rolü  bulunmaktadır” diyerek ilk makalede verilen temele tamamen zıt bir yaklaşım sunmaktalar. 
Daha sonra bu iki makale de değişik açılardan iklim değişikliğinin ekonomi üzerine etkilerini irdeliyorlar. Önce ilk makaleyi okurken aklıma takılan basit bir sorudan başlamak istiyorum: Madem iklim değişikliğinin varlığından böylesine emin değiliz, o zaman neden bu olması şüpheli olan değişikliklerin ekonomi üzerine etkilerinden ve bu etkilerin giderilmesi üzerine kurgulanan Kyoto Protokolü'nün mekanizmaları üzerine kafa yoruyoruz? 

Ama daha önemlisi, iki farklı üniversiteden benzer alanda çalışan dört akademisyen arkadaş nasıl oluyor da aynı konu üzerinde böylesi zıt iki görüşe sahip olabiliyorlar? Hep üzerinde durduğumuz temel bir gerçeklik var, 1896'da Arrhenius bir tüpün içine doldurduğu karbondioksit gazından kızılötesi ışımanın geçmeyeceğini gördüğünde aslında iklim değişikliği konusunda temel tüm itirazları da sonlandırmış oldu. Bilimde bazı konular tartışılabilir ama tartışılmayacak bir gerçeklik, atmosferin sıcaklığındaki artışın atmosferdeki karbondioksit miktarına bağlı olduğudur. Karbondioksit miktarı artarsa sıcaklık da artar, bunun tartışılacak bir tarafı yok. Ama “ne kadarlık bir karbondioksit artışı ne kadarlık bir sıcaklık artışına sebep olur?” diye soracak olursanız, çeşitli bilim adamlarından çeşitli cevaplar alabilirsiniz. Bu bilim alanında iklim değişikliği ve bunun karbondioksitle bağlantısı konusunda şüpheler olduğundan değil bu bağlantının sonuçlarının ne kadar ağır olabileceği konusundadır. 

Peki nasıl oluyor da üniversite hocaları bile bu alanda böylesi yanılgılara düşebiliyorlar? Aslında bu soruya Peker ve Demirci'nin makalesinde ilginç bir yaklaşım buluyoruz: “... kimi görüşler, iklim biliminin siyasi gücün etkisi altında kaldığını ve dolayısıyla, elde edilen bulguların güvensiz olduğunu dile getirmektedir. Bu açıdan bakıldığında, iklim bilimi son derece karmaşık ve kuramsal temelleri zayıf görünmektedir.” Yani iklim bilimciler siyasetçilerin baskısıyla veya maddi zorlamasıyla onların öngördüğü şekilde bilim yapıyorlar. İşte bu nokta gerçekte olanların tam tersini ortaya koyuyor. Tüm dünyada iklim bilimciler siyasetçiler sayesinde değil siyasetçilere rağmen bilim yapmaya uğraşırlar. Bunun tam tersi olarak iklim değişikliği karşıtlarının maddi kaynakları siyasetçileri etkilemek için daha kolay mobilize edilebildiği için paranın satın alabildiği iklim değişikliği karşıtı bilimciler yaratmak da mümkün olabilmektedir. Bu sebepten de bugün çevrenizde iki tür iklim bilimciye rastlayabilirsiniz, bir grup kısıtlı kaynaklar içinde bilim üretmeye çalışan gerçek bilimciler bir diğer grup da çalışmalarını sürdürmek için lobilerden güçlü destek sağlayan ve temelde bu lobilerin yayın organlarında hakemsiz yayınlar yapan bilimcilerden oluşmaktadır. Bu sebeple, iklim değişikliği hakkında gerçek bilgilere sahip olmak istiyorsanız, Nature ya da Science gibi tüm dünya çapında saygı duyulan bilimsel dergilerde yayınlananları takip etmeye çalışın, kendi gözlerinizle görün hangi tarafın gerçek bilim yaptığını ve uydurulan safsatalara kanmayın. 

1. O. Peker ve M. Demirci, Süleyman Demirel Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi 
 Y. 2008, C. 13, S. 1 ss. 239-251.

2. M. Özer ve S. Kılıç, Niğde Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Aralık 2008, Cilt: 1, Sayı: 2, ss. 49-69. 

8 Aralık 2010 Çarşamba

Tüm Avrupa Donarken Neden Hala Gömlekleyiz?

Orijinal yayın: 08.12.2010 T24 İnternet Gazetesi

Biliyorum, bugün (07.12.2010) gömlekli değiliz, ama gene de parlak güneşli, çok da serin olmayan bir hava var dışarıda. Batı Avrupa'nın kar altında olduğunu, Polonya'da soğuktan onlarca kişinin öldüğünü duyuyoruz, ama gene de bize şimdilik bulaşmadı bu soğuk hava. İnsan “neden?” diye düşünmeden edemiyor. Hani bu kış son bin yılın en soğuk kışı olacaktı, hani o olmasa son yüz yılın en soğuk kışı olacaktı?? 

Öncelikle unutmayalım, yaşamakta olduğumuz olgu küresel ısınma değil, küresel iklim değişikliği, yani dünyanın bazı bölgeleri ısınırken bazı bölgeleri de soğuyacak. Bu bilimsel verilerden beklediğimiz bir sonuç. Ayrıca atmosfer ısındıkça atmosferdeki su buharı miktarı da artacağı için yağışların artması da aynı şekilde bilimsel bir sonuç. Ancak tüm bu bilimsel veriler Alp Dağlarının kuzeyi ile güneyi arasında ciddi farklılıklar ortaya koyuyor. Buna göre dünyada Akdeniz Bölgesi, küresel iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek alanların başında geliyor. Bunun sebebini ise yaşadığımız yerden çok uzaklarda aramamız gerekiyor.

Dünyadaki iklim olaylarının pek çoğuna etki eden unsurların en önemlilerinden biri Güney Amerika'nın batı kıyısı açıklarında suyun nasıl hareket ettiği. Pek çoğumuza garip de gelse bugün Avrupa'nın yaşadığı soğukların temel sebebi bu. Güney Amerika kıyılarında eğer deniz dibinden yukarıya doğru olan akış zayıflarsa buna El Nino diyoruz. Tam tersi akışın artmasına da La Nina. El Nino ve La Nina genelde Pasifik Okyanusu'nu etkileyen olgular olsalar da dünyanın pek çok yerinde bunların etkileri görülebiliyor. Kuzey Avrupa da bu olaylardan zayıfça da olsa etkilenebilen bölgelerden. Fakat bu etki Pasifik ile eşzamanlı olarak görülmüyor. Yani, Pasifik Okyanusu'nda Haziran ayına kadar görülen El Nino koşullarının Kuzey ve Orta Avrupa'ya yansıması Temmuz ayında görülen aşırı yüksek sıcaklıklar şeklindeydi. Ancak Haziran ayından sonra La Nina'ya dönen koşullar sonbaharın sonunda Avrupa'nın doğusunda sıcaklıkların çok düşmesine neden oldu. 

Ancak Avrupa'yı etkileyen temel atmosfer olayı El Nino – La Nina ikilisinden çok Atlantik Okyanusu'nun yüzey sıcaklığıdır. Bu sıcaklığın temel göstergesi olarak Atlantik Okyanusu'nun kuzeyi ile güneyi arasındaki basınç farkını alırız. Hava basıncındaki bu farka Kuzey Atlantik Salınımı (NAO) İndisi diyoruz. Bu indisi kullanarak Avrupa'daki hava olaylarını daha rahat anlatmamız mümkündür. Bu indis pozitif olduğunda, Batı ve Orta Avrupa'da ortalamanın üzerinde Güney Avrupa ve Ortadoğu'da ortalamanın altında sıcaklıklar görülür. Benzer şekilde indisin pozitif olduğu zamanlar Batı ve Orta Avrupa'da yağış azalır, Güney Avrupa ve Ortadoğu daha fazla yağış alır. İndisin negatif olduğu durumlarda da bunun tersi olduğu söylenebilir.  

NAO indisi Ağustos ayının başında negatif değerler almaya başladı ve arada kısa pozitif dönemleri olsa da bugüne kadar negatifte gitmeye devam etti. Bunun anlamı şu, Ağustos ayının başından bu yana Avrupa'nın kuzeyi normallerden daha serin ve daha çok yağışlı ve güneyi ise normallerden daha sıcak ve daha az yağışlı. Dolayısıyla burada unutmamamız gereken temel faktör, Avrupa'da olan bitenle ülkemizdeki hava durumunu birbirinden ayırmak. Eğer bir yeri temel almak istiyorsak bunun İspanya, İtalya ve Yunanistan olması gerekiyor, İngiltere veya Polonya değil.  

Son olarak indisin önümüzdeki günlerde de negatif seyrini sürdüreceğine, yani ülkemizdeki sıcaklıkların benzer seviyede seyretmesi ihtimalinin yüksek olduğuna dikkatinizi çekmek isterim. Ama tabi meteorologlar günden güne hava durumunun nasıl değişeceğini bizlerden çok daha iyi bildikleri için sizler sabahları hava tahminini seyretmeden evden çıkmayın derim ben gene de. 

3 Aralık 2010 Cuma

Herhalde iklim ve çevre ile ilgili konulardan sorumlu politikacı olmak çok zor!

Orijinal yayın: 03.11.2010 T24 İnternet gazetesi


Bugün gene Kabataş vapur iskelesi ve gene dışarıda gömlekle oturanlar ve siz “ne zaman kış gelecek” diye soruyorsanız, beklentilerinizin yüksek olmamasını öneririm. Neredeyse Aralık ayındayız, daha havalar Eylül gibi gidiyor.

Dün Türkiye Bilimler Akademisi'nin davetiyle bir konuşma veren UNEP'in eski başkanı Klaus Töpfer'i dinlemeye gittim, hem konuşmaları hem de düşüncelerini sizlerle paylaşmak isterim. Önce UNEP'in ne olduğunu anlatmakla işe başlamak gerekiyor sanırım. UNEP – United Nations Environment Program (Birleşmiş Milletler Çevre Programı), Birleşmiş Milletler'in çevre konularıyla ilgili olarak 1972'de kurduğu bir örgüt. Merkezi diğer BM kuruluşlarının aksine Nairobi, Kenya'da. Kuruluş amacı “global çevreyi” dikkatle izleyerek bir çevre politikası mutabakatı oluşturmak ve oluşan sorunları harekete geçilmesi için devletlerin ve uluslararası toplumun dikkatine sunmak. UNEP Dünya Meteoroloji Örgütü ile birlikte 1988'de Devletlerarası İklim Değişikliği Paneli'ni (IPCC) oluşturan iki kuruluştan bir tanesi. Bu görevleri açısından da dünyada çevre dediğimizde aklımıza ilk gelmesi gereken kuruluş UNEP. 

Klaus Töpfer de UNEP'in başında 1998-2006 yılları arasında görev yapmış. Konuşmaya giderken Töpfer’in -benim kadar kötümser olmasa da- dünyada işlerin iyiye gitmediğini ve bu konuda radikal değişiklikler yapılması gerektiğini söyleyeceğini düşünüyordum. Öncelikle bu kadar önemli bir kişi konuştuğunda yüzlerce kişi akın eder diye İTÜ'nün büyük salonlarından biri ayrılmıştı, ama biraz daha dolsun diye beklenmesine rağmen salonun ancak beşte birinden azı doluydu, bu da çevre konusuna ülkemizde gösterilen önemin başta gelen göstergelerinden biri olsa gerek. 

Töpfer konuşmasına şu andaki görevinin Almanya'da karbondioksitin nasıl bir kaynak haline dönüştürüleceğini araştıran bir enstitünün başında olduğunu anlatarak başladı. Benim açımdan sanırım konu o noktada kayboldu çünkü bana göre esas amaç atmosfere karbondioksit salımını engellemektir, ama sanırım Töpfer bunun engellenemeyeceğinin artık farkında olarak “bari bu karbondioksiti düzgün bir amaç için kullanalım” yoluna girmişti. Konuşmasının devamını da sürdürülebilir kalkınmaya ve bu kalkınma içinde tedarik zincirinin kapanmasına ayırdı. Bundan da kasıt şu: Eğer üretilen malların kullanım ömürleri sona erdiğinde üreticiye dönmesini ve üreticinin yeni ürünleri bu kullanılmış malların geri dönüşümü ile üretmesini sağlarsak doğadan cok daha fazla hammadde kullanmadan sürdürülebilir kalkınma sağlayabileceğiz. Şimdi pekçoğunuzun “eee, doğru, ne var bunda kızılacak” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, bugünkü paradigma içerisinde bunun hiçbir sakıncası yok, ekonomik büyüme = refah artışı şeklinde pompalanan bir toplum içerisinde yaşıyoruz. Bir çeyrekte büyüme olmasa herşeyin kötü olduğu sanısına kapılıyoruz. Ama benim beklentim, böylesi büyük bir organizasyonun tepesinde yer almış kişilerin biraz da bu paradigmanın artık değişmesi gerektiğini dürüstçe ortaya koyabilmeleriydi.

Belki de artık büyümemiz gerekmiyor, belki de büyüdükçe daha mutlu olmuyoruz, hatta belki de sorunlarımızın temel kaynağı yüzyıllardır sürdürdüğümüz bu sınırsız büyüme. Mesela  hepimiz bir çift ayakkabı, iki pantolon ve iki gömlek ile yaşayamaz mıyız? Şart mıdır sırf ucuzluk var diye alışveriş etmek? Hayatımızı reklamlarda gördüklerimizi satın almak yönlendirmese daha mutlu olmaz mıyız? UNEP'in eski başkanı sanırım o şekilde yaşayamayacağımızı ve sonsuza kadar üretim yapmamız gerektiğini düşünüyor. Bu üretimi yapmaya mecbur olduğumuza göre de bari geri dönüşümlü kaynaklara yönelelim diyor. Bu standart paradigmayı görünce dün gece bir dosta “bu beni Yeşiller'e daha yaklaştırdı” dedim, “neden uzaktın ki” dedi. Düşündüm tüm gece “neden uzaktım?” diye. Sanırım ben düne kadar içten içe bizde olmasa da dünyada vizyonu geniş ve bizleri güzel yarınlara götürecek politikacıların var olduğuna inanıyordum. “Herhalde UNEP'in, BM'in, IPCC'nin başındakiler artık bu paradigma ile insanlığın bu dünya üzerinde yaşamalarının mümkün olmadığını görüyor ve çalışmalarını radikal değişiklikler üretme yolunda yapıyorlar” diye düşünüyordum. 

Bu sebeple de her seçimde gidip oyumu aynı paradigma içinde çalışan partilerden birine veriyordum. Dün gördüm ki, ne kadar radikal olursanız olun, günümüz dünyasında sağ kalan bir politikacı olacaksanız sistemin içerisinde çalışmak zorundasınız. Benimse sorunların bu paradigma içerisinde çözülebileceğine inancım her geçen gün azalıyor. Yeni bir yol, yeni bir duruş gerekiyor bizlere eğer çocuklarımızın torunlarını görmelerini istiyorsak...

17 Kasım 2010 Çarşamba

Fazla ısındık diyorsanız haklısınız


Orijinal yayın: 17.11.2010 T24 İnternet Gazetesi

Bugün gene Kabataş vapur iskelesinde baktım epey kişi gömlekle oturuyor, o zaman dedim ki “sırf ben değilim havaların fazla sıcak gittiğini düşünen”. Basit bir analiz yapayım dediğimde, karşıma hepimizin algıladığı gerçeklik çıktı (Verileri sağlayan Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'ne teşekkürlerimle): 1936-2010 yılları arasında her senenin 8-14 Kasım arasındaki bir haftalık süreye baktığımızda, yaşadığımız bir hafta son 75 senenin en sıcak bir haftası olarak ortaya çıkıyor. Bu haftanın en yüksek sıcaklık ortalaması 21,7 oC en düşük sıcaklık ortalaması ise 14,3 oC. Hem en düşük hem de en yüksek sıcaklıklar bakımından rekorları yaşıyoruz. Hani biliyorsunuz, bu bir de son 1000 senenin en soğuk kışı.
 
Sadece bu sene ile kalmayıp yüksek sıcaklık ortalaması açısından en tepedeki on seneye bakacak olursak bunlardan beş tanesi son on senede yaşanmış, benzer şekilde düşük sıcaklıkların da dört tanesi son on senede görülmüş. Yani her ne kadar pastırma yazı muhabbetleri yapıyor olsak da, bu pastırma yazı seviyesini geçeli çok oldu. Son 75 yılın yüksek sıcaklık ortalaması 15,8 oC, yani bu hafta ortalamadan 6 oC daha sıcak bir hafta yaşadık. Çarşamba günü ölçülen en düşük sıcaklık olan 18 oC, son 75 senede o hafta için ölçülen düşük sıcaklıkların en yükseği. Pazar günü ölçülen en yüksek sıcaklık olan 23,2 oC, son 75 senede o hafta için ölçülen yüksek sıcaklıkların 2009 ve 2004'den sonra üçüncü en yükseği. Yani kısacası, çok sıcak bir hafta yaşadık ve gelecek günlerde de dünyamızın soğuyacağını beklemek saflık olur. 

Ancak sık sık tekrarladığımız gibi, bizleri öldüren şey ortalamaların artması değil uç değerlerin çoğalmasıdır. Küresel İklim Değişikliği'nin bizi getirdiği temel nokta da budur. Bunu anlatmak için basit bir örnek vereyim. Son on senenin Ağustos ayı en yüksek sıcaklık ortalaması 29,6 oC, standart sapması da 2,2 oC. Bu şu demek bizim için, Ağustos ayı boyunca en yüksek sıcaklıklar %95 ihtimalle 25,2 oC ile 34,0 oC arasında olacak ve %2,5 ihtimalle de sıcaklık 34 derecenin üzerine çıkabilecek. İklim değişikliği sadece ortalama sıcaklık artışı değil, aynı zamanda standart sapmanın da artmasını getirir beraberinde. Yani 2040-2049 yılları arasında ortalama sıcaklık iki derece artışla 31,6 oC olacak desem fazla korkutmam sizleri. Ancak aynı zaman içerisinde standart sapma da 2 derece artacak dersem ürkmeye başlamanız gerekir, şu şekilde: Ortalama 31,6 oC olduğunda en yüksek sıcaklıkların %95'i 23,2 oC ile 40,0 oC arasında olacak demektir. 

Bunun anlamı da İstanbul'un her Ağustos ayında bir gün en az 40oC'yi görmesi demektir. Uzun yıllar boyunca Ağustos ayındaki en yüksek sıcaklık ölçümü 38,8 oC olan İstanbul her sene 40 derece üzeri sıcaklıklar görmeye başlayacak olursa bunun halk sağlığı açısından getireceği sonuçlara ben girmek istemem, ama sizler tahmin edebilirsiniz. Örnek olması açısından 2003 yazında bir hafta süreyle ortalamının 8oC üzerine çıkan sıcaklıklardan dolayı çoğu Fransa'nın başkenti Paris'de olmak üzere 18.000 kişi öldü. Bu bir üçüncü dünya ülkesi değil, klima kullanmayı akıl edemeyen veya buna maddi gücü yetmeyen insanların yaşadığı bir yer değil, buna rağmen bir haftalık yüksek sıcaklıklardan dolayı ölen 18.000 kişi bize gelecek için önemli bir uyarı olmalı. Bu yaz ise Rusya'daki sıcak dalgasında  ölenlerin sayısının 180.000 civarında olduğu söyleniyor. 

Bir de tabi eklememiz gereken temel bir nokta var, 2040-2049 yılları arası için sadece 2oC'lik bir sıcaklık artışı son derece iyimser bir bakış açısı içinde yaşadığımız bölge için. 3 veya 4 derecelik bir sıcaklık artışının İstanbul gibi büyük şehirlere neler yapabileceğini umarım hiçbirimiz görmeyiz.

11 Kasım 2010 Perşembe

İklim Değişikliğinin Sebepleri Neler Değildir 2

Orijinal yayın: 11.10.2010 T24 İnternet Gazetesi

Amerikan Başkanı Truman, günümüzü anlatan güzel bir söz söylemiş: “Eğer ikna edemiyorsan kafalarını karıştır!” İklim değişikliğinin olmadığını savunanların da temel araçları bu, birbiri ile alakasız bilgiler ortaya atarak kafaları karıştırmak. 
“İklim değişikliği yeni bir konu değil, tarihte hep vardı, sonuç olarak eskiden dünyanın bundan daha sıcak veya daha soğuk olduğu dönemler oldu, o zamanlar insanoğlu daha dünyada bile yoktu” argümanını çoğunuz duymuşsunuzdur. Uzun uzun bunun nedenleri anlatmadan önce aşağıdaki grafiğe bakmanızı öneririm: 


Bu grafik, denildiği gibi son 400.000 senede dünyada görülen sıcaklık değişimlerini ve bu sırada atmosferdeki karbondioksit miktarındaki değişiklikleri gösteriyor. Tabi ki buradaki değişikliklerin sebebi insanoğlu değil, ama bu değişikliklerin paralel olduğunu görmek için bilim insanı olmak gerekmiyor. Karbondioksit miktarı 180 ppm civarına düştüğünde ortalama sıcaklık bugünkünün 10 derece altına düşüyor, 280 ppm civarına çıkınca da bugünkü sıcaklık ortalamasına erişiliyor. Bu durumda şu andaki karbondioksit miktarı olan 393 ppm ne kadar bir sıcaklık artışını beraberinde getirir sizce?? Basitçe söylemek gerekirse, orman yangınları kıvılcımlardan çıkar ve insanlardan önce orman yangınları gene de vardı demek insanlar ormanı yakacak kıvılcımları çıkartamaz demek değildir. 
Tarih boyunca bilinen tüm iklim değişiklikleri insandan bağımsız olarak ortaya çıkmıştır, ancak tüm bu değişikliklerin temelinde aynı olgu yatar. Dünyaya güneşten gelen enerji miktarı dünyanın uzaya yaydığı enerji miktarına eşit olmalıdır. Eğer dünya daha fazla enerji alırsa ısınır, daha fazla enerji saçarsa soğur. Güneşin enerji çıktısındaki bir azalma veya yanardağ patlamalarının yaydığı tozlar dünyanın soğumasına, güneşin enerji çıktısının artması veya dünya atmosferindeki karbondioksit miktarındaki bir artış da dünyanın ısınmasına yol açar. Şimdiye kadar bunların tümü doğal kaynaklıydı, ama artık insanoğlu atmosferin yapısını değiştirecek teknik imkanlara sahip ve bunun sonuçlarını da her gün çevremizde gözlemliyoruz. 
Bunun dışında bir de iklim değişikliğine karşı olanların ortaya koyduğu “ama iklim zaten 1470 senelik bir periyotla ısınır ve soğur, bu gayet iyi bilinen bir olgudur” argümanı var. Bu olgu, Dansgaard-Oeschger olayı diye bilinir ve muhtemelen güneşten bize gelen enerji miktarındaki değişimlerin dünyanın ortalama sıcaklığına bir yansımasıdır. Ancak bu olayın günümüzde gözlemlenen iklim değişikliğini açıklama konusunda yetersiz kalacağı açıktır, çünkü küresel iklimde son gözlemlenen sıcak dönem Vikinglerin Grönland'da buğday yetiştirdikleri M.S. 900-1000 yıllarıdır, yani bundan 1470 değil 1000-1100 sene önce. Benzer şekilde de en serin zaman M.S. 1650-1700 yılları arasıdır ki bu Dansgaard-Oeschger olayları ile uyumludur, fakat aynı mantıkta devam edecek olursak bir sonraki ısınmanın M.S. 2400 yılları civarında olması beklenebilir, yani bugün değil. 
Sonuç olarak sizi iklim değişikliğinin olmadığına ikna edemeyenler değişik argümanlarla kafa karıştırmaya uğraşıyorlar. Yaşamakta olduğumuz değişikliklerin doğal herhangi bir tarafı yok, atmosferdeki karbondioksit miktarı son 600.000 senede hiç 280 ppm seviyesinin üzerine çıkmamışken bugün 393 ppm seviyesine ulaştı, bunun doğal bir tarafı yok. Benim size bilimsel bir güvenle tek söyleyemeyeceğim şey dünyanın sonunun geldiğini sizin görüp göremeyeceğiniz, belki görebilirsiniz, belki de bizden sonraki nesil bu şanssız sonuca ulaşacak, ya da bir sonraki. Ama emin olun, dünyanın bugünkü savurgan gidişiyle son artık çok uzakta değil.

3 Kasım 2010 Çarşamba

İklim Değişikliğinin Sebepleri Neler Değildir 1: Güneş


Orijinal yayın: 03.11.2010 T24 İnternet Gazetesi

Bu hafta yeni bir yazı dizisine başlıyoruz. Araya başka konular girse de iklim değişikliğini sulandırmaya çalışıp suçu bizlerden başka kaynaklara atmaya çalışanların argümanlarını ele almaya çalışacağız her hafta. Bu hafta en önemli argümanla başlayacağız: İklim değişikliğinin sebebi güneşteki değişikliklerdir. 

Bu konuya cevap verirken size öncelikle basit bir grafik göstereceğiz. Bu grafikte son 160 sene içerisinde dünyanın ortalama sıcaklığındaki değişimi (kırmızı), karbondioksit miktarındaki artışı (mavi) ve güneşten dünyaya ulaşan enerji miktarındaki değişimi (sarı) görebiliriz. Son kırk yıl için karbondioksit miktarındaki artışın sıcaklıktaki artışa ne derece paralel olduğunu şu an için görmemezlikten gelip sadece güneşten gelen enerji miktarındaki değişimle dünyanın sıcaklığındaki değişime bakacak olursak, 1900-1950 yılları arasında dünyada görülen ısınmanın sebebinin güneş mi yoksa karbondioksit artışı mı olduğu tartışılabilir. Bu zaman süresince gerek dünyaya ulaşan enerji gerekse de dünyanın sıcaklığı artmıştır. Ancak 1960 yılından sonra güneşin verdiği enerjideki artış durmuş hatta son 30 yıl içerisinde hafifçe azalmıştır. Buna karşılık dünyanın ortalama sıcaklığı artmaya devam etmektedir. Başka hiçbir kanıta bakmasak bile bu grafik dünyada son 30 senede görülen ısınmanın güneşle alakası olmadığını görmemiz için yeterlidir. 

Güneşten dünyaya ulaşan enerji miktarı 1978 yılından bu yana uydular aracılığıyla ölçülüyor. Aynı uydular dünyanın yaydığı enerjiyi de ölçme kapasitesine sahipler. Bu ölçümlerin bize gösterdiği, bu ölçümlerin yapılmaya başlandığı günden bu yana güneşten gelen enerjinin neredeyse sabit kaldığı ya da hafifçe azaldığı ama buna kıyasla dünyadan gelen enerjinin çok daha fazla azaldığı yönünde. Dünyanın sıcaklığının sabit kalabilmesi için dünyaya güneşten gelen enerji ile dünyanın uzaya yaydığı enerjinin aynı olması gerekiyor. Eğer dünyaya gelen enerji sabit kalır dünyanın yaydığı enerji azalacak olursa bu aradaki enerji farkının dünyayı ısıtacağı anlamına gelmektedir ki son yarım yüzyılda dünyanın ortalama sıcaklığında görülen 0,4 derecelik artış da bunun bir göstergesidir. 

Küresel iklim değişikliğinin olmadığını ya da sebebinin insanlık olmadığını iddia edenler bu noktada kaçak oynamaya başlıyorlar: “Ama güneşten sadece görünen ışık gelmiyor ki, aynı zamanda morötesi ve manyetik alan da geliyor, bunlardaki değişiklikler de dünyanın ısınmasına yol açar” diyorlar. Yukarıda dikkat ederseniz görünen ışık ya da morötesi diye bir ayırım yapmadan enerji demeye çalıştık, bunun temel sebebi ölçümü yapan aletlerin sadece görünen ışık değil morötesi de dahil olmak üzere tüm enerjiyi hesaba katıyor olmasıdır.  
Güneşin manyetik alanındaki değişiklikler de dünyaya gelen kozmik ışınların miktarında fark yaratabilir. Dünyada alt seviyelerdeki bulut oluşumunda etkisi olan kozmik ışınlar da dünyanın ısınmasına sebep olabilir. Alt seviyelerdeki bulutlar kalın ve beyaz olduğu için güneş ışınlarını yansıtır ve dünyayı serinletir, bu bulut miktarındaki azalma da paralel şekilde dünyayı ısıtacaktır. Bunun için dört şeyin aynı anda gözlemlenmesi gerekiyor: 

1. Güneşin manyetik alanında uzun vadeli artış
2. Dünyaya ulaşan kozmik ışınlarda uzun vadeli azalma
3. Kozmik ışınların alt seviyelerdeki bulutlara etkisi
4. Alt seviyedeki bulut miktarında uzun vadeli azalma 

Yapılan ölçümler bu dört noktanın tamamında dünyanın ısınmasına sebep olacak bir farklılık göstermemektedir. 

Sonuç olarak direkt olarak ölçtüğümüz ya da dolaylı olarak etkilerini gözlemlediğimiz olayların hiçbiri dünyanın sıcaklığında son elli senede gördüğümüz artışı açıklamakta yeterli olmamaktadır.  

Sona tek bir nokta kalıyor, onun da değerlendirmesini size bırakıyoruz: Üstteki grafiğe baktığınızda iklim değişikliğinin sebebinin karbondioksit miktarındaki artış mı yoksa daha bilmediğimiz ya da anlamadığımız ve hatta ölçemediğimiz bir şekilde güneşte olan değişiklikler mi olduğunu düşünürsünüz?