5 Kasım 2025 Çarşamba

Zirai Donun Nedeni

Bu ilkbahar Türkiye’nin dört bir yanında yaşanan don olayları, yalnızca meteorolojik bir sürpriz değil, iklim sisteminin derinlerinde yaşanan bir bozulmanın habercisidir. Ağaçlar çiçek açmış, tarla ekilmiş, üretici ürününü planlamışken bir gecede gelen don, kimi yerde tüm bir yılın emeğini yok etti, kimi yerde de yıllardır büyüyen ağaçları kuruttu. Oysa bu donun ardında, “küresel ısınma çağında nasıl olur da hava bu kadar soğur?” diye sorulacak kadar karmaşık bir süreç yatıyor.

Kutup vorteksi, Kuzey Kutbu çevresinde yüksek atmosferde (yaklaşık 10–50 kilometre yüksekte) dönen dev bir soğuk hava halkasıdır. Normalde bu vorteks oldukça güçlüdür ve kutuplardaki soğuk havayı kendi çevresinde hapseder. Ancak son yıllarda, Ekvator ile kutuplar arasındaki sıcaklık farkı azaldığı için bu sistem zayıflıyor.

Kutuplar, küresel ısınmanın etkilerini ortalamadan iki kat daha hızlı hissediyor. Arktik deniz buzlarının erimesiyle beyaz yüzeylerin yansıtıcılığı (albedo) azalıyor, koyu renkli okyanus yüzeyi daha fazla güneş enerjisi soğuruyor. Bu da kutupların hızla ısınmasına yol açıyor.

Sonuçta atmosferdeki hareketin ana “motoru” olan sıcaklık farkı zayıflıyor. Bu da jet akımlarını (yüksek irtifadaki rüzgâr koridorlarını) dalgalandırıyor ve kutup vorteksinin dengesi bozuluyor. Eskiden kutup çevresinde hapsolmuş soğuk hava kütleleri, artık daha kolay bir şekilde güneye, yani bizim coğrafyamıza kadar sarkabiliyor.


Dünya ısındıkça bazı bölgeler bazı zamanlarda daha çok üşüyecek. Çünkü sistemin ortalama sıcaklığı artarken, atmosferin dengesi bozuluyor. Jet akımı bükülüp dalgalandığında bir tarafta kuzeyde rekor sıcaklıklar yaşanırken, diğer tarafta soğuk hava kütleleri Akdeniz’e kadar inebiliyor, hatta Arabistan’da kar yağdığını görebiliyoruz.

Bu bahar Türkiye’de yaşanan don olayı da tam olarak bu dinamiğin sonucuydu. Mart sonu ve Nisan başında Balkanlar üzerinden gelen kutupsal kökenli bir hava kütlesi, İç Anadolu ve Batı Karadeniz’de gece sıcaklıklarını beklenmedik biçimde eksi değerlere indirdi. Mevsim normallerinin 10–12 derece altında seyreden bu sıcaklıklar, özellikle erken çiçek açan kayısı, elma ve fındık bahçelerinde ciddi zarara yol açtı.

Kamuoyunda hâlâ iklim değişikliği denince akla sadece “sıcaklık artışı” geliyor. Oysa bu, sistemin sadece bir yüzü. Asıl mesele; sıcaklık farklarının, mevsim döngülerinin, nem ve rüzgâr desenlerinin değişmesidir.

Bugün Türkiye, bir yandan yaz kuraklıklarının uzamasıyla, diğer yandan ilkbahar donlarının artmasıyla karşı karşıya. İkisi de aynı kökten besleniyor: atmosferin dengesinin bozulması. Yani küresel ısınma, artık yalnızca yazları daha sıcak hale getirmiyor; aynı zamanda baharları da daha riskli hale getiriyor. Çiftçi için bu, “ne zaman ekeceğini bilememek”, “çiçeklenme dönemini tahmin edememek” ve “sigortaların bile kapsamadığı bir belirsizlikle yaşamak” anlamına geliyor.

Türkiye’nin tarım üretimi büyük ölçüde açık hava koşullarına bağlı. Seracılık dışındaki tüm üretim, mevsimlerin öngörülebilir olmasına dayanıyor. Ancak artık bu güven temeli çatırdıyor. Hatta seralarda bile sorunlar yaşanabiliyor.

Bu baharda Malatya ve Isparta’da kayısı ve elma üreticileri, Nisan başındaki don nedeniyle %60’a varan ürün kaybı yaşadı. Tarım sigortası sistemleri don riskini kısmen kapsasa da hasarın tespiti ve tazmin süreci uzun ve karmaşık. Küçük üreticiler çoğu zaman bu kayıpları telafi edemiyor.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, son on yılda ilkbahar donu nedeniyle meyve üretiminde yaşanan yıllık dalgalanma %30’a kadar çıkıyor. Bu, gıda fiyatlarında istikrarsızlık ve kırsal gelirlerde belirsizlik anlamına geliyor.

Bu tür olaylar artık “istisna” değil, “yeni normal.” Dolayısıyla tarım politikası da, sigorta sistemi de, hatta köy yaşamı da buna göre yeniden düşünülmeli.

Erken uyarı sistemleri: MGM’nin (Meteoroloji Genel Müdürlüğü) bölgesel don risk tahminlerini çiftçilerle anlık paylaşacağı, mobil tabanlı uyarı sistemleri güçlendirilmeli. Ayrıca MGM’nin web sitesinden yayımladığı uyarılar yeterli değil. Böylesi büyük don olaylarında tüm basın organlarının “don geliyor, acil önlem alın” diye bangır bangır bağırmasını sağlamak zorundayız.

Tarım sigortası reformu: Don riskini öngörmek artık daha zor olduğu için, iklim temelli sigorta modellerine geçmeliyiz. Bunun için de tarım sigortaları hangi ürünün nerede ve ne zaman ekileceği konusunda söz sahibi olmalı.

Ürün seçimi ve genetik dayanıklılık: Don riski yüksek bölgelerde geç çiçek açan türlerin yaygınlaştırılması teşvik edilmeli ama belki bunun da ötesinde doğru ekim yapılmadığında ürünler teşvik ve sigorta kapsamı dışında bırakılmalı.

Tarla yönetimi: Mikroklima önlemleri (rüzgâr kıran ağaçlar, topografik konumlandırma, don pervaneleri) daha fazla kullanılmalı. Bunların kullanımı için de finansal teşvikler artırılmalı.

Bu sene yaşadığımız don olayı belki uzun süredir yaşadığımız en kötü don olaylarından biri olabilir ama bunun yeni bir iklimin başlangıcı olduğunu aklımızda tutmamız gerekiyor. Kutup vorteksinin zayıflaması, Türkiye’ye kadar uzanan bu soğuk hava dalgalarının artık birer “uyarı sinyali” olduğunu gösteriyor. İklim değişikliği, bir yandan kutupları ısıtırken, öte yandan bizim baharlarımızı donduruyor.

Eğer bu tabloyu sadece “hava durumu şanssızlığı” olarak görmeye devam edersek, önümüzdeki yıllarda hem çiftçinin umudu hem sofralarımızdaki bereketin sürdürülebilirliği giderek azalacak. Artık mesele “ısınmayı durdurmak” kadar, dengesizliği yönetebilmek ve değişikliklere uyum sağlamak haline geldi. Çünkü küresel ısınma sadece sıcaklığı değil, doğanın tüm dengesini değiştiriyor.

4 Kasım 2025 Salı

COP30: Belem’de Umut Yerine Gerçeklerle Yüzleşmek

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) imzalandığı 1992 Rio Zirvesi’nden bu yana otuz üç yıl geçti. O yıl doğan bir çocuk bugün orta yaşa yaklaştı, ama dünya hâlâ aynı tartışmaları yapıyor: Salımlar nasıl azaltılacak, gelişmiş ülkeler ne kadar sorumluluk alacak, finansman yükü kim tarafından taşınacak? 

Bu sorular her yıl yineleniyor; cevaplar ise değişmiyor. Üstelik zaman da daralıyor. 1992’den bugüne geçen her yılda küresel sera gazı salımları artmaya devam etti. 2024 itibarıyla atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu, Sanayi Devrimi öncesine göre %50’yi aştı. Dünya, Paris Anlaşması’nda vaat edilen 1,5°C sınırını en geç önümüzdeki beş yıl içinde kalıcı biçimde aşacak.

Tüm bunlar olurken, 2025’te düzenlenecek COP30 toplantısı Amazon’un kapısı sayılan Belem’de yapılacak. Amazon Havzası, gezegenin karbon dengesinin kalbi olarak tanımlanır; ama artık bu kalp bile ritmini kaybediyor. Bu nedenle, Belem’de toplanacak olan COP30’a yönelik beklentim artık umut değil, yalnızca gerçeklerle yüzleşme. Çünkü otuz yılı aşkın deneyim bize şunu açıkça gösteriyor: Bu toplantıların biçimi değişmedikçe, sonuçları da değişmeyecek.

UNFCCC’nin kuruluş hedefi, atmosferdeki sera gazı yoğunluğunu “tehlikeli iklim değişikliğini önleyecek bir düzeyde” sabitlemekti. Ancak geçen otuz yılda bu hedefe yaklaşmak bir yana, gezegen o “tehlikeli” eşiğin çok ötesine geçti.

Her yıl yapılan toplantılar, hazırlanan metinler ve verilen sözler kağıt üzerinde bir ilerleme
izlenimi yaratıyor. Fakat veriler tam tersini söylüyor: 1990’da yıllık küresel karbondioksit salımı yaklaşık 22 milyar tondu, bugün ise 40 milyar tonu aştı. Bu süreçte Kyoto Protokolü imzalandı, Paris Anlaşması yürürlüğe girdi, net-sıfır hedefleri açıklandı, ama küresel ekonomi hâlâ fosil yakıta bağımlı.

Eğer COP’lar gerçekten işe yarasaydı, bugün en azından artış eğrisi kırılmış olmalıydı. Oysa tam tersi oldu: Salımlar azalmadı, yalnızca bölgesel olarak yeniden dağıldı. Avrupa kısmen azalttı, ama Asya’da sanayileşme hızlandıkça küresel bilanço büyüdü.

Yani COP süreçleri, küresel bir “salım azaltımı” yaratmak yerine, karbonun coğrafyasını değiştirdi. Fosil yakıt tüketimi gelişmiş ülkelerden gelişmekte olanlara taşındı; küresel sistem aynı kaldı.

Belki de en ironik olan, son beş COP toplantısının neredeyse tamamının petrol veya doğal gaz üreticisi ülkelerde yapılmış olması. COP26 Birleşik Krallık’ta, COP27 Mısır’da, COP28 Birleşik Arap Emirlikleri’nde, COP29 Azerbaycan’da düzenlendi. Şimdi sıra Brezilya’da — Latin Amerika’nın en büyük petrol üreticilerinden birinde.

Bu tablo, iklim diplomasisinin artık kendi içsel çelişkisini açıkça ortaya koyuyor: Kurtuluş reçetesini, sorunun kendisi yazıyor. Petrol şirketleri, bu zirvelerin sponsoru ya da “iklim çözümleri ortağı” olarak her yerde. Toplantı salonlarının dışında protestocular, içinde ise fosil yakıt endüstrisinin temsilcileri. İklim müzakereleri artık yalnızca hükümetlerarası bir süreç değil; küresel enerji düzeninin yeniden pazarlık edildiği bir arenaya dönüşmüş durumda.

Fosil ekonomisinin ağırlığı o kadar baskın ki, hiçbir ülke bu düzeni sarsacak cesareti gösteremiyor. Çünkü enerji yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik bir mesele. Petrol gelirleriyle finanse edilen bütçeler, seçimler ve ittifaklar, COP salonlarına girmeden önce sonuçları belirliyor.

Dubai’de yapılan COP28, sembolik olarak bir kırılma noktası gibi görünmüştü. Nihayet, resmi karar metinlerinde “fosil yakıtlardan kademeli çıkış” ifadesi yer aldı. Ancak bir yıl geçmeden, Bakü’de yapılan COP29’da bu ilerleme büyük ölçüde geri alındı.

Bu geri adım, aslında müzakerelerin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Her sene bir ülke “hayır” dediğinde, bir önceki yılın kazanımları yok olabiliyor. Yani COP’lar, bir nevi iklim Sisyphos’una dönüşmüş durumda: Her yıl taş tepeye itiliyor, ama her seferinde geri düşüyor. Bu süreçte bilim daha net, uyarılar daha sert ama politik irade daha zayıf hale geliyor.

Bu tıkanıklığın en temel nedeni, kararların oybirliğiyle alınmak zorunda olması. 198 ülkenin tamamının “evet” demediği hiçbir karar yürürlüğe giremiyor. Bu da pratikte, iklim krizinden en çok kazanç sağlayan birkaç ülkenin tüm insanlığın kaderini veto etmesi anlamına geliyor.

Küresel sistemin “kapsayıcılık” adına kurduğu bu mekanizma, aslında etkisizlik üretmek için tasarlanmış bir dengeye dönüşmüş durumda. Bunun adı demokrasi değil, paraliz.

Birleşmiş Milletler sisteminin doğası gereği, COP süreci bağlayıcı bir yaptırım mekanizmasına sahip değil. Kararlar siyasi taahhüt düzeyinde kalıyor; uygulama ulusal iradeye bırakılıyor. Oysa iklim değişikliği sınır tanımıyor. Bu nedenle COP toplantıları, küresel bir sorunla ulusal iradelerin mantığı arasında sıkışmış durumda. Her ülke kendi çıkarını korumaya çalıştıkça, “ortak çıkar” kavramı soyut bir ideal olmaktan öteye gidemiyor.

COP30’un ev sahibi Belem, Amazon Havzası’nın giriş kapısı. Amazonlar, dünyadaki oksijenin çoğunu üretmiyor belki ama atmosferdeki karbonun devasa bir kısmını emiyor. Ancak son yıllarda bu yutağın kapasitesi de azaldı. Kuraklıklar, ormansızlaşma ve yangınlar Amazon’u bir karbon yutağından karbon kaynağına dönüştürmeye başladı. Böylesine sembolik bir mekânda yapılan toplantının, doğal olarak “umut” çağrıştırması bekleniyor. Fakat gerçek şu ki, Brezilya da tıpkı önceki ev sahipleri gibi, petrol üretimini artırmayı planlıyor. Yani Belem, hem doğanın güzelliğini hem de insanlığın çelişkisini temsil edecek: Bir yanda dünyanın en büyük yağmur ormanı, diğer yanda genişleyen petrol sahaları.

Her COP, dev bir diplomatik organizasyona dönüşüyor. On binlerce katılımcı, yüzlerce panel, sayısız yan etkinlik. Ancak bu devasa lojistik, çoğu zaman içeriğin önüne geçiyor. İklim diplomasisi bir gösteriye dönüşmüş durumda. Zirveler, artık küresel çevre hareketinin değil, kurumsal sponsorların sahnesi haline geldi. Karbon nötr kahveler, geri dönüştürülmüş stantlar, sıfır atık konferans salonları… Ama dışarıda hâlâ yükselen sıcaklıklar, kuruyan nehirler, eriyen buzullar.

Bu tezat, iklim diplomasisinin kendi anlamını yitirmesine yol açıyor. Çünkü iklim krizini teknik bir iletişim meselesi gibi ele almak, sorunun politik doğasını gizliyor.  Gerçek dönüşüm, yalnızca enerji sistemlerini değil, güç ilişkilerini de değiştirmeyi gerektirir — ama bu, hiçbir COP metninde yazmaz, yazamaz.

Bu tablo karamsar görünebilir, ama bir açıdan da özgürleştirici. Çünkü artık çoğu kimse, mucizevi bir COP kararının dünyayı kurtaracağına inanmıyor.  Gerçek çözüm, diplomasi değil, uygulama düzeyinde. Şehirler, yerel yönetimler, sivil toplum ve özel sektör; karbon nötr hedeflerini hayata geçirebilecek somut aktörler. Enerji verimliliği, yenilenebilir yatırımlar, ulaşım dönüşümü, gıda sistemlerinin yeniden tasarımı — bunlar sahada ilerliyor. Artık mesele “yeni bir anlaşma” değil, mevcut bilgiyi uygulamaya koymak. COP’ların yarattığı görünürlük elbette önemli, ama bu görünürlük somut eyleme dönüşmediği sürece gerçek bir anlam taşımıyor.

COP30, büyük olasılıkla yeni hedefler açıklayacak, bazı ülkeler net-sıfır taahhütlerini güncelleyecek, belki birkaç yeni fon oluşturulacak. Ama tüm bunlar, küresel salım eğrisini tersine çevirmeye yetmeyecek. Artık dürüst olma zamanı: Bu toplantılar, sistemi dönüştürmek yerine, sistemin kendi meşruiyetini korumasına hizmet ediyor.

Belki de asıl değişim, COP’ların sembolik önemini kaybettiği an başlayacak. Çünkü o zaman, gezegenin geleceği için gerçek sorumluluğu kimin üstleneceği daha açık hale gelecek. Belem’de yeni bir umut doğmayabilir. Ama belki bu kez, hayal kırıklığının kendisi bir dönüm noktası olur. Çünkü bazen, umut tükenince geriye kalan tek şey gerçeği kabullenmek ve harekete geçmektir.


31 Ekim 2025 Cuma

Tarımda Döngüselliği Yeniden Düşünmek: Kapanmayan Çemberin Hikâyesi

Bugün “döngüsellik” neredeyse her sürdürülebilirlik söyleminin merkezinde yer alıyor. Ancak çoğu zaman bu kavram, yalnızca atığın geri dönüştürülmesi ya da organik maddenin yeniden toprağa kazandırılmasıyla sınırlandırılıyor. Oysa tarım en can alıcı sorunumuz ve tarımda döngüsellik, bundan çok daha derin bir yapısal mesele. Sistemin bir bütün olarak kendi içinde beslenebilmesi, dış girdilere bağımlılığın azalması ve toprağın uzun vadeli üretkenliğinin korunmasıdır.

Döngüsel bir tarım sistemi kısa vadeden ziyade, zaman içinde olgunlaşan bir tasarımdır. Ne yazık ki günümüz tarımı, bu olgunlaşmayı bekleyecek sabra sahip değil. Çünkü üretici her yıl fiyat, girdi maliyeti, iklim riski ve piyasa baskısı arasında sıkışıyor. Bu koşullarda “döngü” kurmak bir lüks gibi görünüyor. Oysa asıl lüks, sistemi bugünkü haliyle sürdürmeye çalışmaktır.

Döngüselliğin en saf hâli, küçük ölçekli üretimde karşımıza çıkar. Çiftçi hem üretici hem gözlemcidir; toprağını tanır, hayvanının gübresini tarlasına döker, artan ürününü kompost yapar. Bu sistemde bilgi kuşaktan kuşağa aktarılır, döngü doğrudan insanın emeğiyle tamamlanır.

Bu ölçekte döngüsellik, bilgi, emek ve sadelik üzerine kurulur. Az girdiyle, yerel kaynaklarla, doğanın kendi ritmine uyumla çalışır. Bu döngüsellik sistemin içine işlemiştir, çoğu zaman insanlar yapılanların gerçek döngüsellik olduğunun farkında bile değildir. Ancak bu tür sistemler, ekonomik olarak kırılgandır. Tarım politikaları, destek mekanizmaları ve piyasa baskısı, küçük üreticiyi zaman içerisinde döngüsellikten uzaklaştırır.

Yine de bu küçük döngüler, sürdürülebilir tarımın vicdanıdır. Çünkü burada üretici, doğayı bir “kaynak” değil, bir ortak olarak görür. Döngüsellik, onun için bir strateji değil, bir yaşam ve üretim biçimidir.

Diğer uçta, döngüselliğin büyük ölçekte kurulabileceği durumlar vardır. Ancak bu, rastgele bir genişleme değil, planlı ve bütüncül bir sistem tasarımı gerektirir.

Bir şirket ya da kooperatif, uzun vadeli sözleşmelerle üreticileri bir araya getirip girdi kullanımını, atık yönetimini, su döngüsünü ve enerji tüketimini merkezi bir modelle düzenleyebilir. Ancak bunun işlemesi için iki temel koşul vardır, dürüst bir sözleşme ilişkisi ve uzun vadeli yatırım iradesi.

Bugün birçok sözleşmeli tarım modeli, üreticiyi fiyat ve risk baskısıyla sistemin en zayıf halkası haline getiriyor. Döngüsellik bu koşullarda yalnızca bir pazarlama sloganına dönüşüyor. Oysa gerçek döngüsel tarım, üreticinin de sistemin kazananı olduğu bir iş modeline dayanır.

Bir örnek düşünelim: Bir süt işleme tesisi, çiftçilerle 10 yıllık bir sözleşme yapıyor. Çiftçiler hayvan gübresini biyogaz tesisine gönderiyor; buradan çıkan enerjiyle tesis çalışıyor, elde edilen fermente gübre tekrar tarlalara dönüyor. Bu döngü hem karbon salımını azaltıyor hem de gübre maliyetini düşürüyor. Ama bu sistemi kurmak, kısa vadeli kâr hesabıyla değil, uzun vadeli yatırım ve planlama kültürüyle mümkündür.

Döngüsellik bir “refleks” değil, bir tasarım meselesidir. Tarımda toprağın, suyun ve enerjinin birbirine bağlı olduğunu bilmek yetmez; bu bağlantıları doğru yönetmek gerekir. Bu da yıllara yayılan bir planlama süreci ister.

Türkiye’de tarım politikaları genellikle kısa vadeli destekler ve fiyat düzenlemeleri üzerinden yürütülüyor. Oysa döngüsel tarım, bugünün değil, yarının verimliliğini düşünmeyi gerektirir. Bir bölgede ne kadar hayvan yetiştirileceği, hangi ürünlerin döndürülerek ekileceği, suyun hangi havzada nasıl yönetileceği, atığın nerede enerjiye dönüşeceği gibi konular planlanmadan, döngüsellik kâğıt üzerinde kalır.

Gerçek döngüsellik, ekonomi, ekoloji ve mühendisliğin kesiştiği noktada ortaya çıkar. Bu üç alanın aynı masada konuşmadığı hiçbir sistem, uzun ömürlü olamaz.

Döngüsel tarım, sabır ister. Çünkü ilk yıllarda maliyetler artar, verim düşer, sistem kendini dengeye getirmeye çalışır. Bu dönemde üreticiyi yalnız bırakırsanız, döngü kapanmadan dağılır.

Bu yüzden, uzun vadeli yatırımlar ve kamusal destekler döngüselliğin sigortasıdır. Bir çiftçinin toprağını organik maddeyle zenginleştirmesi 3–5 yıl alır; ama bu yatırımın getirisi, toprak yapısının iyileşmesiyle onlarca yıl sürer. Yani döngüsellik, aslında zamana yatırım yapmaktır. Toprak bir banka gibidir: içine biriken her organik madde, her bilgi ve sabır, geleceğin faizidir.

Tarımda döngüsellik, makinelerle ya da otomasyonla değil, niyetle başlar. Küçük ölçekte bilgiyle, büyük ölçekte planla işler. Her iki durumda da bir “tasarımcı”ya — yani geleceği düşünebilen, sistemi kurgulayabilen, sabırlı bir insana — ihtiyaç duyar.

Toprağın döngüsünü yeniden kurmak, sadece doğaya değil, insana olan güveni de yeniden kurmaktır. Çünkü döngüsellik, doğanın değil, insanın unuttuğu bir bilgiyi hatırlamaktır: Her şey bir şekilde geri döner — iyi ya da kötü.

29 Eylül 2025 Pazartesi

Suyumuz Kıt Mı?

Türkiye’de yaz aylarında artan su kesintileri, barajlardaki düşük doluluk oranları ve kuraklık haberleri ister istemez hepimize aynı soruyu sorduruyor: “Acaba suyumuz kıt mı?” Bu sorunun cevabı yalnızca iklim koşullarına değil, aynı zamanda bizim suyu nasıl yönettiğimize de bağlı.

Türkiye, kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı bakımından resmi olarak “su stresi” yaşayan ülkeler arasında. Kişi başına yaklaşık 1.240 m³ su düşüyor; bu da bizi “su zengini” değil, tam tersine dikkatli davranmak zorunda olan bir ülke haline getiriyor. Nüfusumuz arttıkça bu miktarın daha da azalacağı açık. Ancak bu konuyu dikkatli ele almakta fayda var. Ülkemize gökten düşen su miktarı yaklaşık 450 milyar m³. Bunun önemli bir kısmını kullanmamız mümkün değil, bir kısmı da buharlaşıyor. Devlet Su İşleri verilerine kullanabileceğimiz su 112 milyar m³’tür. Bunun 58 milyar m³’ü ise kullanıma sunuluyor. Belki bunu tam böyle ortaya koymak doğru değil ama istesek çok daha fazla suyu kullanılır hale getirebiliriz. Suyumuz kıt değil, yeter ki biz akıllı olalım. 

İklim değişikliği bu tabloyu daha da zorlaştırıyor. Ortalama sıcaklıklar yükseliyor, buharlaşma artıyor, yağışlar hem düzensizleşiyor hem de bölgesel farklılıkları büyütüyor. Karadeniz yağış alırken İç Anadolu ve Güneydoğu giderek kuraklaşıyor. Bu durum hem tarımda hem şehirlerde suya erişimi daha kırılgan hale getiriyor. Dolayısıyla sorunumuz suyun kıt olup olmaması değil, bize gerekli olduğu anda ve yerde bulunabilir olmaması. Bu da bir doğa sorunu değil, her şeyden önce bir yönetim meselesidir .

Dolayısıyla asıl mesele, elimizdeki suyu nasıl kullandığımız. Türkiye’nin birçok şehrinde şebeke kayıp-kaçak oranı yüzde 40’a kadar çıkıyor. Yani barajdan çıkan neredeyse içilebilir her 10 litre suyun 4 litresi musluğa hiç ulaşmadan kayboluyor. Tarımda daha da kötü bir tablo var: Suların %70'i açık kanallarda taşınıyor ve sulamanın büyük bölümü hâlâ “salma sulama” yöntemiyle yapılıyor. Böyle yapılınca da suyun önemli bir kısmı tarlaya varmadan ya da tarlada buharlaşıyor.

Sanayi, turizm ve tarım gibi suya bağımlı sektörler, mevcut kaynaklar üzerinde büyük baskı yaratıyor. Özellikle yaz aylarında hem turizm bölgelerinde hem de tarımsal üretim merkezlerinde su talebi zirveye çıkıyor. Bodrum, Çeşme, Antalya gibi turizm beldelerinde yaşanan içme suyu sıkıntıları, Orta Anadolu'daki obruklar bunun en somut örnekleri.

Çözüm arayışında sık sık gündeme gelen deniz suyunun arıtılması ise yüksek maliyeti ve çevresel etkileri nedeniyle Türkiye için sürdürülebilir bir seçenek değil. Bizim önceliğimiz mevcut kaynaklarımızı verimli kullanmak olmalı. Kayıp-kaçakları azaltmak, modern sulama yöntemlerine geçmek, şehirlerde yağmur suyu hasadı ve gri su kullanımını yaygınlaştırmak çok daha düşük maliyetli ve etkili çözümler sunuyor. Düşünün ki elinizde delinmiş bir boru var ve musluktan gelen suyun yarısı daha hortumun ucuna gelmeden dışarı sızıyor. Önce hortumu mu tamir edersiniz, yoksa musluğa daha fazla su getirecek bir kaynak mı ararsınız? Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: İklim değişikliği nedeniyle eninde sonunda deniz suyundan ya da doğrudan havadan temiz su üretmek zorunda kalabiliriz. O nedenle bu alandaki araştırma çalışmalarını ve yerli üretimi desteklemeliyiz.

Sonuç olarak, Türkiye aslında tamamen “susuz” bir ülke değil. Ancak elimizdeki kaynakları kötü yönetmeye devam edersek kıtlıkla yüzleşmek kaçınılmaz olacak. Yani mesele suyun miktarından çok, onun nasıl kullanıldığıyla ilgili. Kısacası, “Suyumuz kıt mı?” sorusunun cevabı şu: Bugün elimizde su var ama yarını garantilemek için köklü bir su yönetimi dönüşümüne ihtiyacımız var. Eğer kayıpları azaltır, verimliliği artırır ve iklim değişikliğinin getirdiği riskleri hesaba katarak planlama yaparsak, gelecekte Türkiye’nin suyu yetebilir. Aksi halde, kıtlığı kendi ellerimizle yaratacağız.

5 Eylül 2025 Cuma

Türkiye’de Kuraklık ve Planlamanın Önemi

2025 yazı Türkiye için hafızalarda uzun süre kalacak bir yaz oldu. Yağışların azalması, sıcaklıkların mevsim normallerinin üzerinde seyretmesi ve yeraltı su kaynaklarının giderek tükenmesi, ülkenin birçok bölgesinde ciddi bir kuraklığı beraberinde getirdi. Özellikle Ege Bölgesi’nde, İzmir, Aydın, Uşak ve Muğla gibi iller başta olmak üzere, birçok şehirde içme suyu sıkıntısı açıkça hissedilir hale geldi. Barajlardaki doluluk oranları kritik seviyelere inerken, kıyı bölgelerinde yaşayan insanlar su kesintileriyle birlikte suyun kıymetini her zamankinden daha fazla anladı.

Türkiye’nin yarı-kurak bir iklim kuşağında yer aldığını biliyoruz. Daha küçük yaştan itibaren “yazları sıcak ve kurak, kışları serin ve yağışlı” diye ezberlediğimiz Akdeniz iklim kuşağı bize bu yarı-kurak iklimi getiriyor. Ancak bu bilgi çoğu zaman ülkemizdeki günlük kararların, şehir planlamalarının ya da turizm yatırımlarının merkezine konulmadı. Özellikle yaz aylarında milyonlarca turist ağırlayan Bodrum, Çeşme ve benzeri turizm merkezlerinde suyun var olduğu ve olacağı hayatın doğal akışı olarak kabul edildi. Oysa bugün görüyoruz ki doğru planlama yapılmadığında su kıtlığı sadece tarımı ya da sanayiyi değil, aynı zamanda turizmi ve yaşam kalitesini de doğrudan tehdit ediyor. Nitekim son dönemde insanlar bu bölgelerden uzaklaşmayı tercih eder oldular. 

Kuraklıkla başa çıkabilmenin en temel yöntemi doğru planlamadır. Planlama, su kaynaklarını merkeze alan bütüncül bir bakış açısı gerektirir. Bir yerleşim alanına imar verilirken, orada yaşayan insanların su ihtiyacı nasıl karşılanacak? Bir otele ruhsat verilirken, o tesisin günlük tüketimi mevcut altyapıyla uyumlu mu? Tarımda hangi ürünler, hangi sulama yöntemleriyle yetiştirilmeli ki su hem verimli kullanılsın hem de toprağın geleceği güvence altına alınsın? İşte bu soruların yanıtı, kuraklığın etkilerini azaltmanın tek anahtarıdır.

Bugün elimizde hâlâ fırsatlar var. Türkiye, toplam su potansiyelini iyi yönetebilirse, hem şehirlerde hem de kırsalda su krizini hafifletebilir. Bunun için ilk adım, kayıp-kaçak oranlarını düşürmek ve mevcut kaynakları verimli kullanmaktır. Şehir şebekelerinde suyun üçte birini aşan kayıplar yaşanırken, tarımda hâlâ yaygın olan salma sulama yöntemleri toprağın ve suyun israfına yol açıyor. Bu sorunların çözümü için altyapı yatırımları ve çiftçilerin bilinçlendirilmesi büyük önem taşıyor. Aklınızda bulunsun, Türkiye’nin kullanılabilir temiz su kaynağı yaklaşık 120 milyar metreküp. Bunun yarısını, yani yaklaşık 60 milyar metreküpü kullanıma sunuyoruz. Bunun da yarısı, yani yaklaşık 30 milyar metreküpü verimli kullanılıyor. Kısacası, suyu verimli kullanma konusunda daha gidilecek çok yolumuz var.

Ayrıca, hangi bölgede hangi ürünün yetiştirileceği konusu da kritik. Su yoğun ürünlerin, su kıtlığının zaten kronik olduğu havzalarda ekilmesi sürdürülebilir değil. Daha az su tüketen bitkilerin desteklenmesi ve yerel iklime uygun tarım politikalarının geliştirilmesi, hem üreticiyi hem tüketiciyi koruyacaktır.

Unutmamak gerekir ki kuraklık, yalnızca bir doğa olayı değil, aynı zamanda insan eliyle yönetilebilen bir risk faktörüdür. Doğru planlamayla bu risk azaltılabilir, toplum ve ekonomi uyumlu hale getirilebilir. Karamsar olmak yerine, bu dönemi bir uyarı olarak görmek belki de en doğrusudur. Eğer suyu tüm planlarımızın merkezine koymayı başarabilirsek, gelecekte daha dirençli, daha sürdürülebilir bir yaşam kurabiliriz.


4 Ağustos 2025 Pazartesi

Bodrum Bodrum

Bu yazı Bodrum’un su sorunu üzerinedir ancak Bodrum’u çıkartıp Çeşme, Datça, Didim, Marmaris veya herhangi bir kelimeyi koyarsanız çıkarımlar fazla değişmeyecektir.

Geçmişte bir yerleşim yeri kuracağınız zaman ilk baktığınız şey, su kaynaklarına ulaşımı olurdu. Tarihte su kaynağı olmayan bir yerleşim kurulmamıştır. Arada savaşlar ya da değişen iklim nedeniyle bu su kaynakları da değişmiş, Akadlar gibi nice devlet, bu değişikliklerden dolayı tarih sahnesinden silinmiştir. Dünyada hiçbir yerleşim merkezi sonsuza dek kalıcı değildir ancak doğru planlama ile yerleşimin mümkün olduğunca uzun vadeli sürdürülebilirliği sağlanabilir.

Sürdürülebilirliği sağlamak için uygulanacak ilk şey, bir su planlaması yapmaktır. Elimizdeki su kaynakları ve bu kaynakların aylara göre dağılımı, o yerleşim bölgesinde kaç kişinin yaşayabileceğini belirleyen en önemli faktördür. Bu su planına uygun olarak bir imar planı yapılır ve yerleşimdeki kişi sayısı düzenlenir. Bunu yapmadığınız bir yerleşim merkezi sürdürülebilir değildir ve ancak zorlama çözümlerle kısa süre sürdürülebilir gibi görünebilir. Mesela İstanbul... Su havzalarının hepsini korusak bile İstanbul’un kendi havzasında topladığı su ancak 5-6 milyon kişiye yetecek miktardadır. Bu bilinerek yapılacak imar planlarının, şehirde 5-6 milyon kişiden fazla kişinin yaşamasına izin vermemesi gerekir. Bugün İstanbul’a su, kendi havzaları dışından, 200 km uzaktan taşınıyor. Bu, sürdürülebilir bir çözüm değildir. Ancak İstanbul’un bir avantajı, yaz-kış 18 milyon civarında insan barındırmasıdır. Yani bir altyapı yatırımı yapıldığında bunun sene boyunca kullanılacağından emin olabilirsiniz.

Tatil beldelerinde ise nüfus, kıştan yaza 10 kat artmaktadır. Bu durumda su planlamasını neye göre yapacaksınız? 200 bin kişilik kış nüfusuna mı, yoksa 2 milyonluk yaz nüfusuna mı? Bu, tüm tatil beldeleri için aynı yaklaşımı gerektirir. Beldeye sağlanan su kaç kişilik bir nüfusa yetecekse o kadar kişinin yaşaması için imar izni verilir. Bunu yapmadığınız zaman bugünkü su sorunu ile karşılaşırsınız. Bizde, bir kez daha politikayı katmadan söylüyorum, bu tür bir planlama yok ve belediyeler her fırsatta beldelerin genişlemesine kaynakların sürdürülebilirliğine bakmadan izin vermekteler. Bunun nedenlerini hepimiz biliyoruz, ondan dolayı oraya fazla girmeyeceğim.

Şimdi Bodrum özeline gelelim: Bodrum’un bir su master planı var mı? Yok. Yani şehre ne kadar su gelebileceği, iklim değişikliği ile bunun ne kadar azalacağı ve bu suyun kaç kişiye yeteceği bilinmiyor. Ayrıca bu suyu kimlerin kullandığı da bilinmiyor. Mesela, köylerde suyu ucuza alan çoğu kişi içme suyunu bahçe sulamakta da kullanıyor. Daha da ötesi, Bodrum’un eski altyapısından dolayı kayıp kaçak oranı son derece yüksek. DSİ bu oranın %60 civarında olduğunu söylerken, Bodrum Belediyesi ise %30 diyor. Hangisi olursa olsun, kayıp kaçak oranı düşürülecek olsa ilçenin su sorunu büyük ölçüde giderilir. Bu, su sorununa yönelik en önemli çözümdür.

Elbette Bodrum gibi bir yerde atık suların arıtılması da ciddi bir problemdir. Senede 40 milyon ton atık su çıkması beklenen bir ilçede, bunu arıtacak tesislerin de çalışır durumda olması gerekir. Bu tesisler olmadığı zaman bu atık sulara ne olduğu hepimizin malumudur. Bu “çözüm olmayan çözüm”ün de bölgenin doğasına yapmakta olduğu tahribat bizi sürdürülebilir olmayan bir geleceğe sürüklemektedir. Temiz suyu atık su ile birlikte bir problem olarak görmezsek o cennet dediğimiz koylar çok uzak olmayan bir gelecekte çöplüğe dönebilir.

Bodrum’a ilk gittiğim 1971 yılıydı. Sonrasında da defalarca gittim. Özellikle gençlik yıllarında başka bir yeri gözüm görmezdi. Ama 1985’te “taa dağın başı” dediğimiz yerler bugün beldenin neredeyse ortasında kaldı, dağ taş binalarla doldu. En son seferlerden birinde Gümüşlük’ten Oasis’teki bir konuşmaya iki saate yakın bir sürede, dur-kalk trafiğinde gidince pes ettim. Yaz aylarında Bodrum, ülkemizde metrekareye en fazla insan düşen yerlerden biri haline geliyor. Bu kadar insanın ihtiyacı olan suyu sağlamak ve atıklarını arıtmak çok ciddi bir planlama gerektirir ve bu planlama yok. Bunun bir özrü olamaz. Bir planlama olsa ve bu planlamaya uymak için gerekli finansman bulunamıyor olsa kabullenebilirim, ama planın olmamasının özrü olamaz. Bugüne kadar çok az yönetici çıkıp “Bodrum’un kaynakları 2 milyondan fazla insanı barındırmaya yetmez, başka bir arayışta olmalıyız.” diyebildi ve duyduğum kadarıyla da o başkan bir daha seçim kazanamadı.

Şimdi konuşulan şey Dalaman Çayı’ndan DSİ’nin Bodrum’a su getirerek bu problemi çözmesi. Bunun teknik olarak neden yanlış olduğunu anlamak zor değil. 2016’da yapılması planlanan bir hidroelektrik santrali için yapmış olduğumuz fizibilite çalışmasında, Dalaman Çayı’nda yeterli su olmadığı sonucuna ulaştık. On sene sonra, iklim değişikliği bu sonucumuzu daha da pekiştirdi. Yaklaşık Ömerli-Melen uzaklığı kadar bir uzaklıktan, çok daha engebeli bir araziden, o hattın taşıdığı su miktarının beşte biri kadar suyu ancak taşıyabileceğiniz bir yatırıma DSİ sıcak bakmamalı, bakmıyor da. Ayrıca Bodrum’un bugünkü su sorununu çözecek kadar su taşıyacak olsanız ne olacağını hepimiz biliyoruz: Daha fazla yapılaşma ve daha fazla su sorunu. Planlama tam da bunun için gerekli. DSİ’ye “Bize su getirin.” demek yeterli değil. “Biz ilçeyi şu plana göre şöyle geliştireceğiz ve bu gelişim için şu kadar suya, şu kadar süreyle ihtiyacımız var.” demek gerekiyor.

Bugün değil, yakın geçmişte yapılması gereken aynı İstanbul’da olduğu gibi, ilçenin su havzalarının korunması ve geliştirilmesidir. İlçeye yakın yapılması planlanan iki baraj için hızla harekete geçilmesi gerekiyor. Kısa vadeli çözüm, yaklaşık 200 km öteden su taşımak değil, daha yakındaki su havzalarını koruyup düzenlemektir.

Bunun ötesinde, su kullanımında da değişikliğe gitmek zorundayız. Bugün İstanbul’un suyu var ama geçen sene bu zamanlarda oldukça kötü durumdaydık. Gelecek sene de durumun kötü olmayacağını söylemek kolay değil. Hepimiz şehirsel su kullanımında yeni bir düşünce yapısına kavuşmak zorundayız. Cape Town’da su bittiği zaman olduğu gibi, arabasını yıkatmayan değil yıkatan ayıplanmalı. Su kullanımımız böylesi artmaya devam ederse yaptırdığımız depolar da yetmeyecektir. Bu depolara güvenerek huzurlu uyumayın, lütfen.

Bodrum için bir diğer konu da deniz suyundan temiz su elde edilmesidir. Sadece Bodrum değil, tüm Türkiye için aynı cevabı vermemiz gerekiyor: Deniz suyundan temiz su elde etmek öncelikle pahalıdır. Sonra inanılmaz düzeyde elektrik tüketir ve sonucunda da tuzlu suyu doğaya geri bıraktığınız için ekosisteme son derece zararlıdır. “Ama Dubai’de yapıyorlar.” Evet, yapıyorlar. Çünkü onların yakacakları kadar paraları var. Çünkü onların petrolleri var ve enerji için bütçelerinin yarısını yurtdışına vermiyorlar ve çünkü onların doğaya verdikleri zarar umurlarında değil. “Ama güneş ve rüzgar enerjisiyle elektrik üretip oradan da deniz suyundan temiz su üretmek mümkün.” Evet, mümkün. Ama bu daha da pahalı ve çevresel sorunları da çözmüyor. Bir de düşünün, temiz su üretmek için kamyon yüküyle para harcıyorsunuz ve sonunda ürettiğiniz suyun üçte biri ile üçte ikisi arasındaki bir kısmı kaçaklardan dolayı yere sızıyor ya da bahçe veya çim sulamak için kullanılıyor.

Kuyu suyu? Kendiliğinden geri dolan bir kaynak değildir. Siz su çektikçe yakındaki denizden tuzlu su da kaynaklara karışır ve bir süre sonra bu su da kullanılmaz hale gelir. Bu nedenle uzun vadeli sürdürülebilir çözüm tektir. Suyumuzu son derece dikkatli kullanmak ve suyumuzun yettiğinden fazla nüfusa sahip yerleşime izin vermemektir. İlk yapılacak şey, yeni imarı durdurmaktır. Zaten bir su sorunu var, ilçeye getirdiğiniz her yeni insan çözümün değil sorunun bir parçası olacaktır.

İşimize geldiğinde örnek gösterdiğimiz Avrupa’da çok sayıda şehirde, o şehrin yerlilerinin dışarıdan gelen turist sayısının sınırlandırılmasına yönelik hareketlerini görüyoruz. Bodrum, yaz aylarında 2 milyondan fazla kişiyi kaldırmıyor. Bunun sürdürülebilir çözümü Bodrum’u genişletmek değil mümkünse daraltmaktır. Bu, Bodrum Ticaret Odası’nın çok işine gelmeyebilir. Ancak geri kalan tüm çözümler yamalı bohça gibi olduğundan yeni problemlerin patlak vermesine sebep olacaktır.


21 Temmuz 2025 Pazartesi

Türkiye’de İklim Felaketleriyle Mücadelede Toplumsal Destek Ağlarının Rolü

İklim değişikliği hızlandıkça Türkiye, kasırga ya da hortum gibi felaketlerden ziyade, aynı derecede yıkıcı üç temel tehditle daha sık karşı karşıya kalıyor: sıcak hava dalgaları, ani seller ve kuraklık. Bu iklimsel aşırılıklar artık nadir görülen olaylar değil; toplumların, altyapının ve kurumların dayanıklılığını test eden düzenli krizler hâline geldi. Bu felaketlerle mücadele, yalnızca merkezi acil müdahale hizmetlerine dayalı, felaketin ardından tepkisel bir yaklaşımla sürdürülemez. Bunun yerine, toplum temelli, önleyici ve dayanışmaya dayalı bir yaklaşım benimsenmeli—bireylerin, felaket haline dönüşmeden önce iklim kaynaklı acil durumlara birlikte müdahale edebilecekleri toplumsal destek ağları oluşturulmalıdır.

Son yıllarda yaşanan olaylar, Türkiye’nin iklim kaynaklı felaketlere karşı kırılganlığının giderek arttığını açıkça ortaya koyuyor. Haziran 2025’te, 20’den fazla ilde sıcaklık 40°C’yi aştı ve sıcak hava dalgaları; özellikle yaşlılar, bebekler, kronik hastalar ve açık alanda çalışanlar üzerinde ciddi etkiler yarattı. Şehirler, kentsel ısı adası etkisi nedeniyle kırsal alanlara kıyasla birkaç derece daha sıcak hâle gelerek sorunu daha da derinleştirdi.

Ani seller; kısa ama şiddetli yağışlarla birlikte, çoğu zaman hazırlıksız yakalanılan bölgelerde meydana geliyor. Artvin’den Muğla’ya kadar birçok şehirde altyapı yetersiz kalıyor; evler zarar görüyor, yollar çöküyor ve ne yazık ki can kayıpları yaşanıyor. 2021 yılında Batı Karadeniz’de yaşanan seller, onlarca insanın hayatını kaybetmesine ve müdahale sistemlerindeki boşlukların ortaya çıkmasına neden oldu.

Kuraklık ise daha sinsi ama en az diğerleri kadar tehlikeli. İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu gibi bölgelerde azalan yağışlar ve artan buharlaşma oranları, tarımı tehdit ediyor ve su kaynakları üzerindeki baskıyı artırıyor. Bu eğilim, yalnızca çiftçileri değil, şehirlerdeki su güvenliğini de riske sokuyor.

Tüm bu örnekler, iklim felaketlerinin yalnızca hava olaylarından ibaret olmadığını, aslında sistemik kırılganlıkların bir sonucu olduğunu gösteriyor. Altyapı, yönetişim ve toplumsal farkındalık, iklim değişikliğinin hızına ayak uyduramıyor. Teknolojik çözümler ve kurumsal reformlar elbette gereklidir, ancak tek başına yeterli değildir. Bu nedenle Türkiye’nin, toplum temelli bir güvenlik ağı oluşturarak iklim krizine karşı direncini artırması gerekiyor.

Türkiye’de felaket yönetimi genellikle devlet ya da yerel yönetimler odaklı, tepkisel müdahalelere dayanıyor. AFAD ve yerel belediyeler, acil durumlara müdahale eden kilit aktörler. Ancak aynı anda birden fazla olay yaşandığında ya da olaylar geniş alanlara yayıldığında bu kurumlar çoğu zaman kapasite sınırlarına ulaşıyor. Ayrıca bu model, genellikle felaket yaşandıktan sonra devreye giriyor. Kritik saatler, yani felaketin oluşmadan önceki dönemi, çoğunlukla değerlendirilmeden geçip gidiyor.

Bu noktada toplum temelli afet yönetimi öne çıkıyor. Bu yaklaşım, yerel halkı eğiterek, güçlendirerek ve organize ederek, felaketlere dışarıdan yardım gelmeden önce müdahale edebilecek hâle getirmeyi amaçlıyor. Toplumsal destek ağları, sıcak hava dalgalarında yaşlıları kontrol etmek, sel öncesi su giderlerini temizlemek veya kuraklık zamanlarında su tasarrufu bilinci oluşturmak gibi önleyici eylemler gerçekleştirebilir. Bu ağlar, resmi kurumların alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Resmi kurumların karşısında değil yanında yer alır.

Toplumsal destek ağı, belirli bir mahalle veya topluluk içinde örgütlenen, iklim felaketleri öncesinde ve sırasında komşularına yardım edebilecek bilgi ve kapasiteye sahip bireylerin oluşturduğu esnek ve gönüllü bir yapıdır. Bu yapılar, WhatsApp grupları, cami gönüllüleri, gençlik ekipleri ya da mahalle dernekleri biçiminde örgütlenebilir. Hepsinin ortak özelliği, resmi uyarılarla bireysel davranışlar arasındaki boşluğu doldurmalarıdır.

Etkili destek ağlarının bazı temel özellikleri şunlardır:

Yerel bilgi: Kim nerede oturuyor, kim klima kullanamıyor, hangi sokaklarda su taşkını oluyor? Bu tür bilgiler genellikle merkezi otoritelerde bulunmaz. Olsa da günümüzde KVKK gibi engellere takılabilir.

Güven: İnsanlar, tanıdıkları bir komşunun kapısını açma konusunda çok daha isteklidir.

Hız: Resmi kurumlar harekete geçmeden önce, destek ağı üyeleri anında müdahale edebilir.

Kültürel uyum: Türkiye’de mahalle dayanışması, cemaat yapıları ve akrabalık bağları hâlen güçlüdür. Bu sosyal dokular üzerine inşa edilen sistemler daha kalıcı olur.

Bu ağların işlevsel olabilmesi için resmî tanınırlık, eğitim ve süreklilik gereklidir. Belediyeler, sivil toplum kuruluşları ve üniversiteler, bu ağlara iklim okuryazarlığı, ilk yardım eğitimi ve senaryo tatbikatları gibi araçlar sunabilir ve sunmalıdır. Ancak en başta gelen devletin acil müdahale gereken durumlar için bu toplulukları kendi destek yapısı olarak kurgulamasıdır.

2021 yılında Batı Karadeniz’deki seller sırasında birçok mahalleli, dışarıdan yardım gelene kadar kendi aralarında kurtarma ve yardım organizasyonları kurdu. 2023 yazındaki sıcak hava dalgasında bazı belediyeler, “serinleme merkezleri” açarak vatandaşlara yardımcı oldu. Bu tür örnekler, toplumun içindeki dayanışma kapasitesinin ne kadar yüksek olduğunu gösteriyor. Ancak bu kapasite, kurumsallaşmadığı sürece sürdürülebilir olmuyor.

Türkiye iklim değişikliğine karşı dirençli bir gelecek inşa etmek istiyorsa, yalnızca altyapıya ve teknolojiye değil, aynı zamanda toplumsal dayanışmaya da yatırım yapmalıdır. Toplumsal destek ağları, yalnızca bir afet yönetim aracı değil, aynı zamanda güven, empati ve kolektif bilincin bir göstergesidir.

Felaketlerin daha sık ve daha şiddetli olacağı bir döneme girerken, “Komşu komşunun külüne muhtaçtır.” atasözü, hiç olmadığı kadar anlamlı hâle geliyor. Bu nedenle, iklim krizine karşı verilecek en güçlü yanıt, birlikte hareket etmeyi öğrenmekten geçiyor.

Yarın çok geç olabilir. Dayanışmaya bugün başlamalıyız.