9 Haziran 2021 Çarşamba

Marmara'da bozulan denge

Denizdeki besin zinciri, en altta güneşten gelen enerjiyi alarak fotosentez yapan ve bunu besine çeviren fitoplanktonlarla başlar. Yani bunlar bir tür bitkidir. Aynen toprakta olduğu gibi bunların büyümeleri için havadaki karbondioksit ve su gereklidir. Bunun da ötesinde bu canlıların genelde başka kimyasallara da ihtiyacı vardır. Gene toprakta olduğu gibi, suni gübrenin içeriğinde bulunan azot ve fosfor fitoplanktonların da en önemli besinidir. 

Denizde gerekli olan besin de bir döngü içerisinde sağlanır. Yani denizde yaşayan tüm canlılar öldüklerinde dibe çökerek gelecekte üreyecek olan canlıların ihtiyaç duyacakları mineralleri oluştururlar. Bizim de içerisinde bulunduğumuz orta enlemlerde deniz yüzeyi normalde kış aylarında soğuktur. Deniz yüzeyi de denizin dibi de soğuk olduğu zaman denizin dibi ile yüzeyi arasında bir madde değişimi olabilir. Ancak havadaki sıcaklık değişimiyle birlikte denizin yüzeyi ile dibi arasında önemli bir sıcaklık farkı oluştuğunda alttaki soğuk ama besin yüklü su ile üstteki sıcak ama besin açısından yetersiz olan su karışmamaya başlar. Buna yaz aylarına doğru artan güneş ışığını da eklediğimizde Nisan - Mayıs aylarında denizlerde bir fitoplankton artışı görülür. Deniz yüzeyi ısınıp karışma durduğunda da fitoplankton üremesi yavaşlar.

Ancak bu fitoplanktonlar aynı zamanda denizdeki besin zincirinin en alt basamağını oluştururlar. Kendileri fotosentez yapmayan ve bunları besin olarak kullanan zooplanktonların sayısı da bunları takip ederek artmaya başlar. Sonunda zooplanktonlar o derece artar ki deniz yüzeyinde üremiş olan fitoplanktonların neredeyse tamamını temizlerler. Yaz ayları boyunca diğer balıklar da bu zooplanktonlarla beslenerek onların sayısını da azaltırlar ve sonbahar aylarına geliriz. Sonbahar aylarında denizin yüzeyi ile altı arasındaki sıcaklık farkı yüksek olduğundan ve zooplankton sayısı da düşmüş olduğundan fitoplanktonlara bir üreme fırsatı daha doğar. Yalnız sonbaharın sonuna doğru hem ışık miktarı azaldığından hem de deniz suyu hızla soğuduğundan bu üreme fırsatı ilkbaharda yaşanan kadar kuvvetli olmaz. Kış aylarında balıklar da kalan planktonlarla beslenerek tekrar bir sonraki ilkbahara sistemi geri hazırlarlar.

Burada, normalde denizlerdeki yaşamın nasıl sürdüğünü anlatmaya çalıştım. Bu döngü genelde açık denizlerde insan etkisi dışında görülen döngüdür. Peki Marmara’da neler oldu?

Marmara pek de derin olmayan bir iç deniz. Bundan dolayı da işler yukarıda anlattığım gibi yürümüyor çoğunlukla. Öncelikle fitoplanktonların deniz dibinden gelen besine fazla ihtiyaçları yok çünkü biz devamlı deniz yüzeyine, onlar için besleyici olacak maddeler salıveriyoruz. Bu maddelerin başında da tarımda bolca kullanılan suni gübre geliyor. Gübrelerin aşırı ve yanlış kullanımı bunların yağışlarla birlikte derelere, oradan da denize akıp gitmelerine neden oluyor. Bu nedenle de fitoplanktonlar yağışlı dönemlerde, bir de hava güneşliyse iyice bayram yapıyorlar. 

Marmara’da gördüğümüz fitoplankton artışının temel nedeni budur. Ancak doğa bunu hızla temizler. Fitoplanktonlarla beslenen zooplanktonlar artar, ardından da balıklar artar ve sistem tekrar dengeye gelir. Bu fitoplanktonlar her ışık ve besin olan bölgede kolayca üreyebilirler ve öldüklerinde dibe çökerek bir sonraki nesle besin olurlar. Bu döngünün oluşması için de hem bunların dibe çökmesine hem de çevredeki zooplanktonların bunları bulmasına yardımcı olacak akıntı ve dalga gereklidir. Deniz sakin ve rüzgarsız olduğu dönemde de bu fitoplanktonlar öldükleri zaman bile yüzeyde kalabilirler. İşte yaşadığımız tam da bu. Deniz suyunun sıcak olması, Ocak ve Şubat aylarında Marmara Denizi çevresinde görülen yoğun yağışlarla birleşince, buna da rüzgar hızlarının nispeten düşük olması eklenince fitoplankton sayısı çok arttı ve zooplanktonlar bunları yemeye yetişemiyor artık. Kısacası, Marmara Denizi’nin besin dengesi bozuldu.

Elbette bu bozulmanın nedeni fitoplanktonlar değil. Öncelikle; başta suni gübre olmak üzere, bu iç deniz etrafındaki tüm sıvı atıkları, sonsuza dek o atıkları temizleyeceğini düşündüğümüz denize bırakmamız bu olayın asıl nedeni. Biz bu şekilde davranmaya devam ettiğimiz müddetçe de bu sorun her sene görülecek. O zaman ne yapmalı? Marmara Denizi’ni dev bir foseptik çukuru gibi görmeyi acilen durdurmamız gerekiyor. Deniz suyunun sıcaklığını değiştirmek elimizde olmadığına göre atık miktarını azaltmak ve hatta durdurmak elimizden gelen tek şey. Bu da çok ciddi bir altyapı yatırımına karşılık geliyor. Elimizde olan parayı çılgın projelerdense bu tür çalışmalara ayırmak çocuklarımızın ve torunlarımızın mavi bir deniz görebilmelerini sağlamak için gereklidir. Aksi takdirde bu sorunu her sene olmasa da sıklıkla yaşayacağız. Marmara Denizi ölmüş olmasa da önlem almazsak kısa sürede hem ölü hem de başka sağlık sorunları yaratır hale dönüşebilir. Çok geçmeden birlikte harekete geçelim.

2 Haziran 2021 Çarşamba

Kırmızı gömlekten vazgeçmeli

Her konuşmamım sonunda mutlaka insanlar “İklim krizini durdurmak için ben ne yapabilirim?” diye soruyorlar. Her seferinde aynı cevabı veriyorum ve her seferinde cevabım insanlara yetersiz geliyor. Sanki bir yerlerden sihirli bir değnek gelecek, dünyaya dokunacak ve sorun birden yok olacak gibi bir his var sanırım hepimizde. Oysa sorun çok basit, çözümü de aynı basitlikte. Son 100 senedeki yaşam biçimimiz dünyayı bir kriz noktasına taşıdı, aynı yaşam biçiminde devam ettiğimiz sürece de uçuruma doğru hızla gitmeyi sürdüreceğiz. Bunun için yapmamız gereken hemen bu yaşam biçimini değiştirmektir.

Bugün sahip olduğumuz gerekli ya da gereksiz türlü nesneyi üretmek için dünyayı kirletiyoruz. Yarattığımız kirlilik de doğanın kendisini temizleyebileceği seviyenin çok üzerine çıkmış durumda. Bu nedenle ilk yapmamız gereken; gereksiz şeyler satın almayı hemen, bugün, şu anda durdurmaktır. Üzerinize giydiğiniz bir gömlek var mı? Var. Aynısının bir de kırmızısını almanıza gerek yok. Hatta bir gömlek daha almanıza gerek yok. Tüketim toplumu sizi bir giydiğinizi ertesi gün giymemeye yönlendiriyor. Bu dolduruşa gelmeyin. Pandemi süresince pijama ile toplantılara girdiniz, bu süreç bitince sokağa da pijamayla çıkın demiyorum, ama alışın artık aynı giysileri uzun süre giymeye. Kesinlikle ihtiyacınız olmayan bir şeyi satın aldığınız sürece çözümün değil sorunun bir parçasısınız.

Satın almak zorunda olduğunuz şeyleri de bir kez daha düşünün: “Gerçekten gerekli mi? Bu olmadan gerçekten yaşayamaz mıyım?” Bu soruya 10 yaşındaki bir çocuk gibi değil de bir yetişkin gibi cevap verin ama. Göreceksiniz ki hayatınızdaki çoğu nesne olmadan da yaşayabilirsiniz. O zaman bu nesneleri de bir daha satın almayın. Böylelikle sorunun yarısını çözdük bile.

Özel araç kullanmayı bırakın. Bisikletle veya yürüyerek bir yere gidemiyorsanız toplu taşımayı düşünün. “Ama ben buradan taa oraya arabasız nasıl giderim?” diyorsanız ya yanlış yerde çalışıyorsunuz ya da yanlış yerde yaşıyorsunuz. Hatta bunların ikisi birden doğru olabilir. Büyük şehirde yaşamak ya da çalışmak zorunda değilsiniz.

Uçakla seyahati hayatınızdan çıkartın. Bundan sonraki hayatınızı geçirmeye ya da dört sene üniversite okumaya denizaşırı bir ülkeye gidebilirsiniz, ama bu uçaklı seyahat senede bir veya daha fazla yapılıyorsa, sorunun çok önemli bir parçası oluyorsunuz demektir.

Et ve süt ürünlerini tüketmeyi azaltın. Şu anda tükettiğinizin yarısı bile çok fazla, daha da azını tüketin, ya da hiç tüketmeyin. Bu dünya hem sizi hem de yediğiniz hayvanları doyurabilecek kadar büyük değil, sorun bu kadar basit. Biz çok kalabalığız ve dünya aslında çok küçük.

Çözüm bu kadar basit. Ama çoğunuzun “saçmalık bu” dediğinizi  ya da sızlandığınızı, hatta bunların neden olmayacağına dair fikir yürüttüğünüzü biliyorum. Kusura bakmayın, ama çözümün ne olduğunu soran sizsiniz. Çözüm bu. Bunun dışındakiler sizin var olmasını umduğunuz sihirli değnekten başka bir şey değil. O nedenle ne olur cümlenize “ama şirketler, ama devletler” diye başlamayın. Siz tükettiğiniz için o şirketler üretiyorlar. Siz öyle oy verdiğiniz için devletler o şirketlerin üretmesine ve sizin tüketmenize izin veriyorlar. Siz istemezseniz hiçbir şey olmaz. Önce bunu kabul etmekle işe başlayın. Yukarıda yaptıklarımın tümünü yapıyorsanız ve bunu çevrenizdeki herkesin yapması için aktif çaba gösteriyorsanız çözümün bir parçası olursunuz. Ama sadece sizinle de olmaz çünkü hepimizin böyle düşünmesi ve davranması gerekiyor.

Son olarak da “bu dediğinizi fakir halk zaten yapamıyor ki, siz kime anlatıyorsunuz?” demeyin, çünkü ben bunları zaten yapacak parası olmayan “fakir halka” anlatmıyorum. Size anlatıyorum. Cebinde parası olmadığı için tatile Mauritus’a gidemeyecek olan vatandaş zaten sorunun kendisi olmadığını biliyor. Sorun bu tercih hakkına sahip olup da tercihini yanlış kullananlardan kaynaklanıyor. “Televizyonu düğmesinden kapatıyorum ben” deyip sonra haftasonu Bodrum’a uçan arkadaş, sorun sensin. Ama tercihlerinle çözümün bir parçası olmak da senin elinde. Bırakın lütfen küçük iyileştirmelerle kendinizi kandırmayı ve hayat tercihlerinize odaklanın. Önemli olan çocuklarımızın “annem/babam bizlere iyi bir dünya bırakmak için basit yaşadılar ve iyi ki de öyle yaptılar.” demeleri “annemin/babamın ne güzel kırmızı bir gömleği vardı.” demeleri değil. 


13 Mayıs 2021 Perşembe

Sayılar arasından mantık çıkartabilmek

İstatistiki veriler bize doğruları gösterebilir ancak aynı zamanda kafamızı karıştırarak yanlış düşüncelere de yönlendirebilir. Kişileri bilerek yanlış yönlendirmenin de yolu gene bu verilerden geçiyor. İklim krizi de insanlığın karşısındaki en önemli sorun olduğundan bu krizi kendi amaçları için kullanmak isteyen pek çok kişi verileri değişik biçimlerde kullanarak avantaj elde etmeye ya da sorumluluğu kendinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Bundan dolayı gerçek verilere hakim olmak, iklim krizine karşı savaşta elimizdeki en etkin silahlardandır.

Birleşmiş Milletler 1988 yılında Hükümetlerarası İklim Değişikliği Panelini (IPCC) tam da bu görev için oluşturdu. IPCC’nin görevi, bilim insanlarının ürettikleri tüm verileri elden geçirerek topluma eksiksiz ve güvenilir veri sağlamaktır. Bu nedenle de güven sıramızın en üst basamağında IPCC yer alır. Ancak bilim dünyasının ürettiği tüm verileri elden geçirip bunları bir rapora dökmek oldukça vakit alan bir çalışmadır. Bundan dolayı da IPCC’nin değerlendirme raporları 6 - 7 yılda bir yayımlanır. Bir sonraki rapor yayımlanana kadar da bir önceki raporun verileri bilim alanında geçerli olarak kabul edilir. IPCC son değerlendirme raporunu 2014 yılında çıkartmıştır, bir sonraki rapor da parça parça 2021 - 2022 döneminde açıklanacaktır.

Bu raporda ele alınan hususlardan biri sera gazlarının kaynaklarıdır. Son rapora göre (AR5); sera gazı salımlarının %25’i elektrik üretiminden, %24’ü tarım ve ormancılıktan, %6.4’ü binalardan, %14’ü taşımacılıktan, %21’i endüstriden ve %9.6’sı da diğer enerji üretiminden kaynaklanır. Bu grafik toplam sayının ve dağılımının ne olduğunu anlamamız bakımından son derece önemlidir. Yapacağımız diğer analizlerin bu grafikle uyumlu olması zaruridir. 

Ancak bu veriler bize günlük yaşamımız konusunda fazla bilgi sağlamaz. Sabah yataktan kalkıp akşam yatana, hatta ertesi sabah tekrar kalkana kadarki süreyi düşünecek olursak bizim hayatımız bu gruplandırmalara tam olarak uyum sağlamıyor. Mesela barınma ihtiyacımızı dikkate alırsak, bu ihtiyacın karşılanmasında evimizin yapılmasının da bir katkısı var, yani endüstri salımları burada söz konusuydu. Evimizi oluşturan ham maddeler bir şekilde buraya taşındılar. Sonra evimizi şu anda ısıtıyoruz ve aydınlatıyoruz. Dolayısıyla, günlük olarak neden olduğumuz salımların ne kadarının barınma kaynaklı olduğunu hesaplamak istersek bu grupların her birinden değişik parçaları bir araya getirmek zorunda kalırız ve bu kolay bir hesap değildir. Yalnız tüm sera gazı salımlarımıza elektrik-tarım-binalar-taşıma-endüstri-diğer diye bakmak da mümkün, barınma-gıda-hareketlilik-temizlik-giyim-eğlence-atık-diğer diye bakmak da. Ancak önemli olan aynı sera gazı salımını iki defa saymamak. Yani evi ısıtmak için yaktığımız doğal gaz ile yemeği ısıtmak için yaktığımız doğal gazı barınma ve gıda olacak şekilde iki ayrı grupta hesaplamamız gerekiyor.


Şimdi gelelim ana konumuza: Mart 2021’de Nature Food’da yayımlanan bir makale sadece gıda amaçlı yapılan salımları ele alıyor. Tüm adımları ile gıda üretimi ve tüketimi ele alındığında bu zincirin tüm sera gazı salımlarının %34’üne neden olduğu görülüyor. Yalnız bu sayının içerisine gıda üretimi ve tüketimiyle ilgili her şeyin girdiğini unutmayalım. Yemek pişirmek için kullandığınız tencerenin üretimi de artık endüstri altında değil gıda altında değerlendiriliyor.

Daha detaylı inceleyecek olursak, gıda başlığı altındaki salımların %32’si arazi kullanımı ve bu kullanımdaki değişiklikten kaynaklanıyor. Yani, besin üretmek için orman arazilerini tarlaya çeviriyoruz. Ayrıca toprağı gereksiz sürdüğümüz için erozyona sebep olmamızın ötesinde toprakta saklanan karbondioksidin de atmosfere çıkmasına neden oluyoruz.

Gıda üretimindeki en önemli salım, çiftliğin kapısına gelene kadar harcanan enerjiden kaynaklanıyor (%39). Bunun nedeni, tarımda kullanılan gübrenin ve tarım ilaçlarının üretiminin de buraya dahil edilmesidir. Geri kalan %29 ise tüm diğer adımların toplamını ortaya koyuyor. Paketleme %5.4, taşımacılık ise %4.8 katkı yapıyor. Evimize gelene kadar ve evdeki soğutma ve dondurma %5, hazırlama ve atık yönetimi ise %13.8 salıma neden oluyor.

Ülkemizde salınan gıda kaynaklı tüm sera gazlarının %50’si arazi kullanımından kaynaklanıyor. Bunu %32 ile enerji tüketimi, %10 ile atık yönetimi ve %5 ile gıda endüstrisi takip ediyor.

Bu şekilde bakıldığında salımlarımızı azaltmak için yapmamız gereken en önemli şeyin de arazi kullanımından doğan salımları azaltmak olduğunu görmek mümkün. Bu amaçla yapılacak başlıca çalışma da toprağı gereksiz sürmekten vazgeçip toprağın su ve karbon tutma kapasitesini artırmaktır. Elbette anız yakma gibi bir uygulamanın çoktan tarihe karışmış olması gerektiğini düşünüyorum ama çiftçilerimizi ikna edebilmek için daha çok çalışmamız gerekiyor.  

1 Mayıs 2021 Cumartesi

Net-sıfır hesaplarıyla doğayı kandıramayız

Türkiye hızla Paris Anlaşmasını onaylamaya doğru gidiyor. Çevremizdeki çoğu kişi de sorgusuz sualsiz bunun yapılması gerektiğini düşünüyor. Peki bu anlaşmayı onaylamanın ne anlama geldiğini gerçekten biliyor muyuz?

1992 yılında Birleşmiş Milletler Rio Zirvesinde İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kabul edildi. Bu sözleşmeye göre taraflar kabaca üç gruba ayrıldılar. Gelişmiş ve zengin ülkeler hem sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin altına indirmek hem de gelişmekte olan ülkelere bu yolda destek sağlamak sorumluluğunu yüklendiler (Ek 2). Gelişmiş ama zengin olmayan ülkeler sadece sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin altına indirmekten sorumlu oldular (Ek 1). Geri kalan ülkeler de sadece sera gazı salımlarını raporlayacak sistemleri kurmakla yükümlüdürler (Ek-dışı). Türkiye uzun müzakereler sonucunda Ek 2 ülkeleri arasından çıkmayı başararak Ek 1 ülkeleri arasında yer aldı. Bizim duruşumuz “biz ne gelişmişiz ne de zenginiz, onun için bizi hem Ek 1 hem de Ek 2’den çıkartın” şeklindeydi. Ek 2’den çıkmamız tüm ülkeler tarafından kabul gördü ama Ek 1’den çıkmamız onaylanmadı. Yalnız, kararın yanına da bir not düşüldü: “Türkiye’nin özel koşullarının tanınması tüm taraf ülkelere önerilir.” Bunun anlamı da şudur: “Türkiye esasında Ek 1 ülkesi de değildir ama  kanuni olarak bu kategoriden çıkması mümkün değildir. Ancak Türkiye’yi Ek 1 ülkelerinin tabi olduğu koşullara uymaya zorlamasak iyi olur.”

Türkiye seneler boyunca bu yaklaşımı “bizim azaltım sorumluluğumuz yok” şeklinde kullandı. Aslında Türkiye onayladığı UNFCCC hükümlerine göre Ek 1 ülkesidir ve Ek 1 ülkelerinin mutlak sera gazı azaltım yükümlülükleri vardır.

Gelelim şimdi Paris Anlaşmasına. Bu anlaşma son derece içi boş bir anlaşmadır. Aslında taraf olan ve yüksek salıma sahip ülkeler aralarında bu konuda bir anlaşmanın sağlanamayacağına karar verdikleri için oluşturdukları anlaşma kapsamı bir anlaşma değil daha çok bir anlaşmamadır. Kısaca söylenen şudur: “Hepimiz iklim krizinin kötü olduğunu biliyoruz ve bunu durdurmak için elimizden geleni yapacağız.” Her ülke ilk “ellerinden geleni yapma” beyanlarını 2015 yılında verdi. Bundan sonra da düzenli aralıklarla bu beyanları vermeye devam edecekler. Burada bir tek kural var, her ülke bir sonraki beyanda verdiği taahhütleri bir sonraki beyanda geliştirmek zorundadır. Bu bağlamda kimsenin bir azaltım yapma zorunluluğu yoktur. Ek 1 ve Ek 2 ülkelerinin azaltım zorunlulukları Paris Anlaşmasının değil UNFCCC’nin bir sonucudur.

Şimdi gelelim ülkemize: Türkiye, Paris Anlaşması çerçevesinde verdiği ilk niyet beyanında sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin 6 katına çıkartacağını söyledi. Paris Anlaşmasına taraf olan ülkeler de bunu kabul ettiler. Yani, biz Paris Anlaşmasını meclisten geçirip onayladığımız zaman aslında 1992 yılındaki mutlak azaltım yükümlülüğümüzden 2030 yılına kadar kurtulmuş oluyoruz ve salımlarımızı 1990 seviyesinin 6 katına arttırmak için de uluslararası camiadan resmen izin koparmış oluyoruz.

Dolayısıyla, aslında yapmamız gereken Paris Anlaşmasını meclisten geçirmek değil mutlak azaltım hedefi belirlememizdir. Mutlak azaltım hedefi belirlemediğimiz her anlaşma aslında ülkemiz açısından iklim krizini durdurmak yönünde atılmamış bir adım demektir. İklim krizi konusunda ciddiysek önce bir azaltım hedefi belirleriz.

Peki bu azaltım hedefi nasıl bir şey olmalı? Mesela, “2030 yılına kadar kılımızı kıpırdatmasak %21 daha az salacağız” düzgün bir azaltım hedefi midir? Ya da “2060 yılına kadar net-sıfır salıma ulaşacağız” doğru bir anlatım mıdır? Düzgün bir azaltım hedefi nasıl olmalıdır?


Eğer küresel ısınmayı 2 derecenin altında tutmak istiyorsak sera gazı salımlarımızı 2030 yılında 15 milyar ton azaltmak zorundayız. 2050 yılında toplamda 20 milyar ton salıma düşmüş olmalıyız. 2070 yılında da artık kimse net sera gazı salmıyor olmalı. Yani doğa, bizim saldığımız karbondioksidin bir kısmını zaten emiyor. Dolayısıyla biz sadece doğanın emdiği kadarını salıyor olabiliriz. Doğanın ne kadar emdiğini de hesaplamak fazla zor değil. Ülkede yetişmiş kaç tane ağaç olduğu, yaklaşık ne kadar karbondioksit salabileceğimiz hakkında bize bir fikir verecektir. Burada da araya, ne yazık ki, yaratıcı muhasebe yöntemleri giriyor.

Türkiye’nin sera gazı salımı küresel net salımın yaklaşık %1.15’idir. En son bildirilen dönemde yaklaşık 500 milyon ton sera gazı salınmış, ormanlar ise yaklaşık 95 milyon ton karbondioksit emmiştir. Ormanlarımıza iyi baktığımızı kabul edersek, 2030 yılında küresel azaltımdan payımıza düşen miktar 170 milyon tondur. Yani Türkiye’nin gerçekçi hedefi 370 milyon ton sera gazı salmak veya 275 milyon ton net sera gazı salımı yapmaktır.

Bugün için ülkemizde hangi sektörlerin ne kadar salım yaptıkları bellidir. Her sektör 170 milyon ton azaltımdan payına düşeni hesaplayabilir, bu hesabı da sektördeki firmalara taşımak mümkündür. Dolayısıyla ülkemizdeki büyük şirketlerin tamamı, bu azaltımdan ne kadarının kendi payına düşeceğini hesaplayabilir. Firmaların sorumluluğu da bu azaltım yükümlülüğüne uymaktır.

Peki firmaların salımları mı azaltılmalı net-salımları mı? Firmalar ülkedeki ormanların sahibi değildir (normal şartlar altında). Eğer bir firma 2030 yılı için şimdiden bir arazi satın alıp bu arazide bir orman yetiştirmeye karar verir ve bunu uygularsa, o zaman yapacağı azaltıma kurduğu ormanın katkısı da dahil edilir. Aksi takdirde her firma sadece kendi azaltımından sorumludur. Hatta bunun bir adım ötesinde, kurulacak olan ormanların tam manasıyla karbondioksit yutağı olmaları en az 20 yıl alır. Bundan dolayı da bugün kurulacak ormanlar şimdiden yutak olarak hesaba katılmamalıdır.

Sonuç olarak bu hesaplarda birbirimizi kandırmaya çalışabiliriz ama doğayı kandırmak mümkün değildir. Atmosfer, bizim ne kadar sera gazı saldığımızı ve doğanın bunun ne kadarını emdiğini biliyor. 

21 Nisan 2021 Çarşamba

Sıcak günlerde azalan enerji üretimi

“Dünya 4 derece ısındığında ne yapacaksınız?” diye sorduğumda pek çok kişi panik olmuş gibi görünse de aslında zihninin arkasında “açar klimayı evde otururum” fikri bulunduğundan kendini gerçekte fazla kötü hissetmiyor. O noktada “peki elektriğin aynı şekilde klimanızı çalıştıracağına emin misiniz?” dediğimde ise  çoğu kişi inanmaz gözlerle bakarak “neden çalıştırmasın ki?” diyor. İşte esas problemimiz burada, başımıza gelecek belanın büyüklüğünü ne kadar anlatırsak anlatalım, kişilerin beyni bu denli büyük bir değişikliği hayal edemeyebiliyor. Ama biz gene de bir deneyelim.

Öncelikle sizlere hep ortalama sıcaklıkların artışından söz ediyoruz. Mesela küresel ısınmanın ciddi boyutlara ulaşmadığı geçen yüzyılın ortasında, İstanbul’un ortalama yaz sıcaklığı 29 dereceydi. Bu, yazın serin günler 26 derece, sıcak günler de 32 derece olurdu anlamına geliyor. Her yaz da 26 dereceden serin ve 32 dereceden sıcak birkaç gün bulmak olasıydı. Bugün ortalama sıcaklık 30 dereceye çıktı, yani sadece 1 derece arttı. Oysa sıcaklığın 35 derece olduğu günleri normal kabul eder olduk. 35 derecenin üzerine çıktığında “aşırı sıcak oldu” demeye başladık. Kısacası, ortalama sıcaklık 1 derece arttığı zaman en sıcak günlerin sıcaklığı normalden 3 derece daha sıcak olmaya başladı. Ortalama sıcaklık 4 derece arttığında ise uç sıcaklıklar 8-10 derece artabilir. Bunun bizim açımızdan anlamı da şu: İstanbul’da ortalama sıcaklık 4 derece artarak 33 derece olduğunda, havanın 40 derece olduğu bir günü normal karşılamak durumunda kalacağız. Hava 45 derece olduğunda “aşırı sıcak” kabul edilecek.

İşte derdimiz 33 veya 35 derece olan günlerle değil, bu 45 derece olan günlerle, çünkü o günlerde serin kalabilmek için herkes klimalara yüklenecek. Bildiğiniz gibi klimalar da elektrik ile çalışıyor. Ülkemizde elektrik enerjisinin en fazla tüketildiği zamana bakacak olursak bu genellikle Temmuz ayının son haftasına, yani serinletme ihtiyacının en yüksek olduğu döneme denk geliyor. Bu probleme bir de enerji üretimi açısından bakacak olursak karşımıza çok da istenmeyen bir durum çıkıyor.

Fosil yakıtlardan elde edilen enerji genelde yanma sırasında elde edilen sıcaklık ile dışarıdaki havanın sıcaklığı arasındaki fark en fazla olduğunda en yüksek değerine ulaşır. Bunun ötesinde çoğunuzun rastlamış olduğu gibi, sıcak günlerde otomobilin motoruna fazla yüklenecek olursanız, motor kendini soğutamamaya başlar ve su kaynatabilir. Aynı problem hem kömür ve doğal gaz yakarak enerji üreten termik santrallerde hem de nükleer santrallerde vardır. Yani, bu santraller kendilerini soğutmak için çevrelerindeki bir su kaynağına ihtiyaç duyarlar. Yazın sıcak günlerde bu su kaynağının sıcaklığı da yükseleceği için termik ve nükleer santrallerin de enerji verimleri düşer. 

Dünya ortalama 4 derece ısındığında nükleer ve termik santrallerin verimlerinin bugüne kıyasla ortalama %3.3 azalacağı öngörülüyor. Kötümser hesaplarda ise bu azalmanın ortalamada %6.5 olabileceği düşünülüyor. Bunu şöyle düşünebiliriz, bir kömürlü termik santralde aynı miktarda kömür yakıyoruz, ama ürettiğimiz elektrik enerjisi %6.5 daha azalıyor. Bu da kömürlü termik santrallerden üretilen enerjinin %6.5 daha pahalıya gelmesi anlamına geliyor.

2019 yazı tüm Avrupa’nın sıcak hava dalgası ile kavrulduğu bir zamandı. Bu sırada Fransa’daki nükleer santrallerin verimi %8 azaldı. Eğer enerji üretimi ortalamada %6.5 düşecek olursa bu çok sıcak günlerde düşüş %9-13 aralığında gerçekleşebilir anlamına geliyor.

Unutmayın, yazının başında dediğimiz gibi, dışarısı 45 derece olduğu için siz klimalara yüklenerek serinlemeye çalışıyorsunuz ama enerji üretimini dayandırdığınız termik ve nükleer santrallerin enerji çıktısı da tam o gün %13 azalıyor. Yani arz azalırken talep arttığı için kısıntılar kaçınılmaz hale gelir.

Peki, neden güneş ve rüzgar enerjisinde ısrar ediyoruz? Çünkü özellikle yoğunlaştırılmış güneş enerjisi sistemleri en yüksek verime en sıcak günlerde ulaşıyor, yani talep artarken arzı da artıyor. Rüzgar enerjisi ise sıcaklıktan çok fazla etkilenmiyor. Güneş panellerinden elde edilen enerjide azalma görülse de bu termik ve nükleerdeki azalmaya oranla daha az. Yani enerji sistemlerimizi yenilenebilir kaynaklara yöneltecek olursak bu darboğaza girdiğimiz günlerde ihtiyacımız olan enerjiye de sahip olabiliriz.

20 Nisan 2021 Salı

Hidrojenin yeşili işimize yarar mı?

Hidrojenin kahverengisi, grisi, mavisi ve yeşili varmış. Ben de hidrojeni renksiz, kokusuz bir gaz sanıyordum, ama öyle değilmiş sanırım. Şakası bir yana hidrojenin üretim yöntemlerini anlatan bu isimleri şöyle açıklayabiliriz:

  • Kahverengi hidrojen: Kadıköy’deki eski Hasanpaşa Gazhanesi, kömürden, havagazı dediğimiz yakıtı üretirdi. Bu üretimi ilk basamağında kesersek, yani kömürü su buharı ve oksijenle reaksiyona sokarsak bolca karbondioksit ve hidrojen elde ederiz.
  • Gri hidrojen: Doğal gazdan yüksek sıcaklıkta hidrojen elde etmek mümkündür. Hidrojen dışında yüksek saflıkta karbon elde edilir. Bu karbonu yakarsak karbondioksit çıkar, yakmayıp yerin altına gömersek de çok akıllıca bir hidrojen üretim yöntemi olur. Ama bugüne kadar karbonun yakılmayıp yerin altına gömüldüğü hiç görülmemiştir.
  • Mavi hidrojen: Kahverengi veya gri hidrojen üretimi sırasında çıkacak olan karbondioksidi tutup yerin altında saklayabiliriz. Böyle bir teknoloji endüstriyel ortamda yok ama “ya olursa” diye ummaya devam ediyor fosil yakıt şirketleri. 
  • Yeşil hidrojen: Güneş ve rüzgar enerjisinden elektrik elde edip bunu kullanarak suyu hidrojen ve oksijen olarak iki ayrı gaza ayırabiliriz. Tamamen temizdir ve doğaya hiçbir zararı yoktur.

Bu dört yöntemden ikisi iklim krizinin derinleşmesine katkıda bulunur, biri endüstriyel büyüklükte imkansızdır, sonuncusu da şimdilik lükstür. Neden mi? Önce kendimize şu soruyu soralım: “Hidrojene neden ihtiyaç duyuyoruz?”

Bu sorunun cevabı aslında oldukça basit. Bugünkü hayatımızı olduğuna yakın sürdürebilmek için. Yani, sabah gene evden çıkacağız, arabamıza binip işe gideceğiz, dönüşte hidrojen istasyonuna uğrayıp arabamızın hidrojenini dolduracağız ve hayat böyle sürüp gidecek. Ama en başta anlamamız gereken şey, bu yaşam biçiminin her bağlamda yanlış olduğudur. Bu şekilde yaşamaya devam edecek olursak bir sonraki adımda başka bir soruna çarpacağız, ardından bir başkasına ve bir diğerine. Şimdiki yaşam tarzımız sürdürülebilir değil. Hidrojen de bu hayat tarzını biraz daha sürdürmeye çalışmaktan başka bir işe yaramaz. Neden mi?

Otomobil bir önceki çağın aracıydı. Petrol boldu, şehirler henüz tıklım tıklım değildi, araçların hareket edebileceği yollar boştu ve park yeri bulmak kolaydı. Tüm bu faktörler biraraya geldiğinde Otomobil Çağı'nı yarattı. Çoğumuz otomobilin ne derece yanlış tasarlanmış ve sadece Otomobil Çağı'na uygun bir araç olduğunu düşünmedik bile. İçten yanmalı motorlar harcadıkları yakıttan elde ettikleri enerjinin sadece %15-17 arasını aracı bir yerden bir yere götürmeye harcarlar. Aracın ağırlığı bir ton civarında olduğuna göre araçta ortalama 1.5 yolcu olduğunda bu harcanan enerjinin sadece yaklaşık %1’lik kısmının sizi taşımaya kullanıldığı anlamına gelir. Yani 100 birim enerji harcıyoruz, ama bunun sadece 1 birimi gerçekten bizim istediğimiz işi yapmaya gidiyor, 99 birimi ise boşa. Düşünsenize, bir şirket sahibisiniz, 100 çalışanınız var ama bunlardan sadece biri iş yapıyor, siz gene de 100 kişiye maaş veriyorsunuz. Sanırım kimse böyle yanlış bir iş yapmak istemezdi. Bu arada, bu sayılar doğa kanunudur, yani daha verimli, en verimli dediğiniz bu sayılardır, bunlardan daha az verimli olabilirsiniz, ama aracınızın daha fazla verimli çalışmasını beklemeyin.

Peki benzin yerine hidrojen kullansak? Havaya karbondioksit salmazsınız, bu bir avantaj, tabii yeşil hidrojen kullanıyorsanız. Motorunuz da biraz daha verimli çalışır. Yani performansınız %1 yerine %4-5 aralığında olur. Bu gene de şirkette 95 kişinin boş oturup sadece 5 kişinin çalışması anlamına gelir. Bir de yeşil hidrojeni en baştan alırsak, en iyi ihtimalle %20 verimle çalışan bir güneş panelinden elde ettiğiniz hidrojenin verdiği enerjinin %95’ini çöpe atıyorsunuz. Peki neden bunların hepsi? Çünkü siz Otomobil Çağı'nı devam ettirme hayali ile yaşıyorsunuz ve başka bir dünyanın mümkün olmadığına kendinizi inandırmışsınız. Bunun yanlış olduğunu size uzun uzadıya anlatabilirim ama konumuz sadece hidrojen bugünlük.

Bu hidrojenin hiç mi kullanım alanı yok peki? Mutlaka olacaktır. Mesela uzun mesafe uçuşlarında karbondioksit salmaktan vazgeçmenin yolu öncelikle uzun mesafe uçuşlarından vazgeçmektir. Ama gene de mecbur olacağımız durumlar olacaktır. Bu durumlarda da hidrojen yakıtıyla uçan uçaklar bize çözüm sağlayabilirler. Metrodan ya da trenden indikten sonra sizi evinize götürecek toplu taşıma araçları ya da tek kişiyi taşımak için tasarlanmış araçlar hidrojenle çalışabilir. Bu örnekleri çoğaltabiliriz, ama en başta yapmamız gereken şey Otomobil Çağı’nın artık bittiğini kabullenmektir. Sonrası daha sakin ve zevkli olacaktır.

İklim krizinde sınır aşan sular

Genelde sınır aşan sular konusu ülkemizde fazla konuşulmasını istemediğimiz bir konudur, ancak iklim krizi bu konuyu dünyada giderek daha tartışılır konuma taşıyor. Pakistan - Hindistan ve Mısır - Sudan - Etiyopya gibi bu konunun günlük politikanın önemli bir unsuru olduğu yerler bağlamında iklim krizini konuşmak gelecekte ülkemizin karşılaşabileceği sorunlar açısından da yol gösterici olabilir.

Nil Nehri’nin iki ana kolu vardır. Beyaz Nil güneyde, Viktorya Gölü’nden doğar. Mavi Nil ise Etiyopya’dan doğar ve daha çok mevsimsel muson yağmurları ile beslenir. Toplam akışın yaklaşık %80’i Mavi Nil’den gelir ancak bu akış mevsimsel olduğundan büyük değişiklik gösterir. Antik Mısır Medeniyeti Nil’deki akışın bu mevsimselliği üzerine kurulmuştur. Yalnız 1970’te Mısır’ın en güneyinde yapılan Asvan Barajı ile Nil Nehri’nin bu mevsimselliği tam anlamıyla giderilmiştir. 

Nil Nehri üzerinde bulunan tüm ülkeler 19. yüzyılda Batılı güçlerin sömürgeleriydi. Özellikle Mısır İngiltere’nin tekstil endüstrisinde ihtiyacı olan pamuğu ürettiğinden, tarlaların sulanması ancak nehirden alınan suyla mümkün olabiliyordu. Bu nedenle de İngiltere Nil Nehri’nin tüm akışına Mısır’ın adına el koymuş durumdaydı. 1959 yılında yapılan bir diğer anlaşmayla iki eski İngiliz sömürgesi olan Mısır ve Sudan Nil Nehri’nin sularını aralarında senelik 55.5 ve 18.5 milyar metreküp olarak paylaştılar.

Bu anlaşmaya iki farklı bağlamda bakmak mümkündür. Öncelikle yapılan anlaşma nehri kaynağında yer alan ülkelere hiçbir hak vermemektedir. Bu nedenle de bugün için uygulanması tamamen imkansızdır. Nehrin kaynağında bulunan, başta Etiyopya olmak üzere tüm ülkeler kendi ekonomik gelişmeleri için bu akarsuya ihtiyaç duymaktadır. Ama daha da kötü bir sorun, iklim değişikliğinden Nil Nehri’nin akışının da etkileneceği anlaşıldığında ortaya çıkmaktadır. Mısır ne olursa olsun kendi hakkı olarak gördüğü senelik 55.5 milyar metreküp suyu almak isteyecek olursa, nehrin akışının bu toplamın altına düştüğü senelerde önemli anlaşmazlıklar oluşacaktır.

Son yıllarda bu karmaşaya bir de Mavi Nil üzerinde Büyük Rönesans Barajı’nı inşa etmiş olan Etiyopya da katıldı. Etiyopya, Mısır ile Sudan arasında yapılan 1959 anlaşmasına taraf olmadığından barajda su tutmaya başlayınca ortalık karıştı ve gerginlik her geçen gün artıyor. Eğer taraflar arasında makul bir çözüm bulunmayacak olursa bu yüzyılın ilk büyük çaplı su savaşı Mısır/Sudan ve Etiyopya arasında gerçekleşebilir.

Yalnız bu savaşı engellemenin makul bir yolu var. Etiyopya toprakları düzenli olarak muson yağmurları aldığından, Etiyopya’nın ihtiyacı su değil barajdan elde edeceği düzenli elektrik enerjisi. Etiyopya bu yolla bölgenin en büyük elektrik enerjisi üreticisi olmak ve bu şekilde kalkınmak istiyor. Mısır’ın kişi başına düşen milli gelirinin Etiyopya’nınkinin yaklaşık dört katı olduğunu düşünecek olursak iki tarafın da aslında haklı olduğu bir durum ortaya çıkıyor. Ancak bunun ötesinde şöyle bir durum da söz konusu. Etiyopya’da yağmurlu sezonda hava genelde kapalı ve rüzgarsız oluyor, kuru sezonda ise tam tersi hem açık hava ve bol rüzgar görülüyor. Bu durumda da Etiyopya’ya yapılacak rüzgar ve güneş enerjisi yatırımları hem barajdan elde edilecek elektrik enerjisini hem de Mısır ve Sudan’a verilecek olan su miktarını dengeleyerek taraflar arasında sürdürülebilir bir çözümün yolunu açabilir.

Ancak burada bir noktanın da altını çizmekte büyük fayda var. Etiyopya ve Mısır dünya nüfus sıralamasında 12 ve 14. sırada bulunuyorlar. Yani kişi başına düşen milli gelir açısından bakıldığında sorun üretimden değil nüfusun fazlalığından kaynaklanıyor. Bunun üzerine bir de nüfus artış oranının bu iki ülke için %2.57 ve %1.94 olduğu düşünülürse problemin sadece Nil Nehri’nin sularının paylaşılması problemi olarak görülmemesi gerekiyor. İklim değişikliği ile birlikte Etiyopya’nın aldığı muson yağmurlarının rejimi de değişecek olursa, Etiyopya halkı Büyük Rönesans Barajı’nın topladığı suya da sulama için ihtiyaç duymaya başlayacaktır. Bu problemi bir enerji üretimi sorunu olmaktan çıkararak gerçek bir kuraklık problemi haline getireceğinden soruna daha geniş açılardan bakarak çözümler üretilmesi de gereklidir.