14 Nisan 2021 Çarşamba

Paris Anlaşması'nı Onaylamaya Ne Kadar Yakınız?

Son haftalar (Nisan 2021) ülkemizde iklim krizi bağlamında ilginç şeyler olmaya başladı. Temmuz ayı başına kadar da ilginç olaylar yaşamaya devam edeceğiz. Bu ilginç durum Paris Anlaşması çevresinde şekilleniyor, bu nedenle Paris Anlaşması’nı biraz daha anlatmakta fayda olduğunu düşünüyorum.

1992’de Rio’da toplanan devletler küresel ısınmanın ciddi bir problem olduğuna ve durdurulması gerektiğine karar verdiler. Ülkemiz de dahil olmak üzere tüm ülkeler UNFCC adını verdiğimiz sözleşmeye imza koydular. Yalnız bu sözleşme bir düşünce yapısı ve dilekler bütününü içeriyordu. Bu bağlamda atılması gereken hukuki ve bağlayıcı kararların sonraki senelerde yapılacak toplantılarda alınmasına karar verildi.

Bu toplantı sırasında ülkemiz, diğer ülkelerden gelen uyarılara karşın, ısrarla zengin ve gelişmiş ülkeler grubunda yer almak istediğinden Ek 2 denilen gelişmiş, zengin ülkeler grubunda olduğumuz tescil edildi. Gelişmiş ve zengin ülkeler bu anlaşma bağlamında hem sera gazı salımlarını azaltmak hem de gelişmekte olan ülkelerin sera gazı salımlarını azaltmalarını sağlamak için maddi yardım yapma sorumluluğunu üstlerine aldılar.

Heyetimiz ülkeye dönünce atılan bu yanlış adım anlaşıldı ve ondan sonraki yaklaşık 9 sene bu yanlışı düzeltme çabasıyla geçti. 2001 yılında Marakeş’te yapılan toplantıda ülkemizin “özel durumu”, yani gerçekte gelişmiş ve zengin bir ülke olmadığı kabul edildi. Böylece gelişmiş ve zengin ülkelerin olduğu Ek 2 listesinden çıktık. Ancak hala AB aday ülkesi ve OECD üyesi olduğumuzdan gelişmiş ülkelerin yer aldığı Ek 1 listesinde kaldık. Ek 1 listesinden çıkmak için de 2019 yılında bir başvuruda bulunduk ama bu başvurumuz fazla ciddiye alınmadı çünkü 1992’de kendi ısrarıyla gelişmiş ve zengin ülke statüsü kabul edilen bir ülkenin 30 sene içerisinde hem gelişmiş hem de zengin bir ülke olmadığını tüm ülkelere kanıtlaması mümkün değil. Ayrıca bir tek ülke bile “hayır” dese bu kararı geçirmek mümkün değil. O nedenle de şimdilik ve yakın gelecekte Ek 1 denilen gelişmiş ülkeler listesinde yer almaya devam edeceğiz.

Biz Ek 1 konusuyla uğraşırken geri kalan ülkeler 1997 yılında Kyoto’da yapılan toplantıda sera gazı salımlarını nasıl azaltacaklarına dair bir anlaşmaya vardılar. Ancak bu anlaşmanın iki önemli problemi vardı. İlki, tüm azaltım sorumluluğunu gelişmiş ülkelere bırakması; ikincisi ise anlaşmanın, gelişmiş ülkelerin hiç hoşuna gitmemesiydi. Bundan dolayı da ABD anlaşmayı meclisinde oya bile sunmadı. ABD gibi büyük oyunculardan bir tanesi çekilince, 2008-2012 yılları arasında geçerli olacak Kyoto Sözleşmesi de beklenilen etkiyi yapmadı.

Bu uluslararası anlaşmaların kabul edilmesi bir büyük toplantıda gerçekleşmez. Heyetler arasındaki seneler süren görüşmelerde detaylar görüşülür ve devlet liderlerinin katıldığı son toplantıda son nokta konur sadece. 2009 yılında Kyoto Sözleşmesi’nin yerini alacak bir sonraki anlaşmanın Kopenhag’da imzalanması bekleniyordu. Ne yazık ki devletler burada bir anlaşmaya varamadılar. Gene de iki önemli karar alındı: İklim değişikliği kötü bir şeydi ve ısınmanın 2 derece ile sınırlanması gerekiyordu. Ayrıca bunun gerçekleşmesine gelişmekte olan ülkelerin de katkıda bulunmaları ve iklim krizine karşı uyum sağlamaları için Ek 2 ülkelerinin içine her sene 100 milyar dolar koyacakları Yeşil İklim Fonu oluşturulmasına karar verildi.

Kyoto Sözleşmesi’nin yerini alacak olan anlaşmanın temeli ancak 2014 yılında Lima’da atılabildi. Yalnız herkesin kabul edebilmesi için çok yanlış bir yöntem seçildi. Bu yöntemle tüm ülkelere iklim krizini durdurmak için ne yapmaya niyetli oldukları soruldu. 30 Eylül 2015’e kadar ülkeler bu Niyet Beyanlarını Birleşmiş Milletler’e sundular. 2015 yılının Aralık ayında da Paris’te bu anlaşma kabul edildi. 

Paris Anlaşması’na göre küresel ısınmayı 2 derecenin oldukça altında ve mümkünse 1.5 derecede tutmamız gerekiyordu. Ancak ülkelerin niyet beyanlarının toplamı bu hedefe ulaşabilmekten son derece uzaktı. Gene de ülkemiz ve bizimle aynı kategoride sayılamayacak Güney Sudan, Eritre, Yemen gibi ülkeler dışında herkes bu anlaşmayı onayladı.

Biz, 2015’te Birleşmiş Milletler’e sunduğumuz Niyet Beyanı’na uygun davranmamıza rağmen Yeşil İklim Fonu’ndan destek almakta ısrarcı olduğumuz için bu seneye kadar imzalamamak için direndik.

Bu sene oluşan önemli değişiklik Avrupa Yeşil Mutabakatı’ydı. Buna göre ülkemiz eğer Paris Anlaşması şartlarına uyarak sera gazı salımlarına bir sınırlama getirmeyi kabul etmezse, Avrupa Birliği’ne yapacağımız ihracata ciddi bir vergi yükü geliyordu. Bunun üzerine bir de Ek 2 ülkelerinin Yeşil İklim Fonu’na aslında pek de bir bağış yapmamış oldukları anlaşılınca rüzgar birden Paris Anlaşması’nı mecliste onaylamaktan yana dönmeye başladı.



Benim düşüncem Paris Anlaşması’nın Avrupa Birliği yaptırımlarının yürürlüğe girmeye başlayacağı Temmuz 2021’e kadar Meclis’te onaylanacağı yönünde ve olaylar da o yönde ilerliyor. Önümüzdeki birkaç ay ülkemizde bu bağlamda önemli gelişmelere sahne olacak gibi görünüyor. Biz de bir yandan Paris Anlaşması’nın imzalanmasına destek olurken diğer yandan da bekleyip göreceğiz gelecek günlerin neler getireceğini.


13 Nisan 2021 Salı

Neden Paris Anlaşması Değil?

 Bilim diyor ki: 

Atmosferdeki karbondioksit oranı milyonda 350 molekülün (ppm) üzerine çıkacak olursa iklim değişikliğinin zararlarını görmeye başlarız.

Ortalama sıcaklık artışı 2 dereceyi aşacak olursa yeryüzüne geri dönülemeyecek hasar vermeye başlarız.

Şu andaki seviyede atmosfere sera gazlarını salmaya devam edersek en fazla 10 sene içerisinde ortalama sıcaklık artışının 2 dereceyi aşmasına yetecek kadar karbondioksit atmosfere salınmış olacak.

Bu bilimsel yaklaşım bugün için doğru, geçmişte sadece üçüncü maddedeki 10 sene daha uzun bir süreydi, ama bilimin uyarısı onun dışında aynıydı, kısacası, eskiden çok vaktimiz vardı, şimdi vakit kalmadı. Peki bu duruma nasıl geldik?

O noktada ne derece ciddi olduklarını bilmiyorum ama 1992 yılında devletler Rio’da toplandıklarında bilimin dedikleri karşısında paniğe kapılmışlardı. Rio’da alınan kararlar iklim krizinin şu andaki durumuna gelmemesi için gerekli olan yaklaşımı içeriyordu. Türkiye de dahil olmak üzere tüm devletler bu yaklaşımı kabul ederek onayladılar. Ancak Rio’dan ayrıldıktan ve gerekli hesapları yaptıktan sonra alınması gereken önlemler alındığında özellikle kuvvetli lobilere sahip fosil yakıt şirketlerinin ne kadar kayba uğrayacakları anlaşıldı. Sıra Rio’da alınan kararları yaptırımları olan bir anlaşmaya çevirmeye geldiğinde çoğu gelişmiş ülke ya toptan yan çizdi ya da yapması gerekenin çok altında taahhütler aldı. Ayrıca 1997 yılında imzalanan Kyoto Protokolü 11 sene sonra yani 2008’de başlayacak dönem için bu taahhütleri öngörüyordu.

Bunun ötesinde Kyoto Protokolü “piyasa mekanizmaları” adını verebileceğimiz sürüyle kaçış mekanizmasına da izin veriyordu. Aslında bilimin söylediği basit. Isınmayı 2 derecenin altında tutmak için ne yapılması gerekiyorsa, onu yapmak zorundasınız. Piyasa, ekonomi, büyüme, borsa ve aklınıza bu bağlamda daha ne geliyorsa, bu hedefin yanında ikincildir. Oysa Kyoto Protokolü azaltım hedefini ilk sıraya koymadı. Ayrıca en büyük oyuncu olan ABD de taraf olmayınca başlangıçtan dişsiz doğmuş oldu. 

“Ama” dedik, “en azından bir anlaşmaya varıldı, bizim de bunu desteklememiz gerekiyor, çünkü dişsiz de olsa bir anlaşma, olmayan bir anlaşmadan iyidir.” Böylece 2009 yılına kadar kendimizi kandırarak geldik. 2009 Aralık’ta Kopenhag’da süresi 2012 sonunda bitecek Kyoto Protokolü’nün sonrasında azaltıma nasıl devam edeceğimizi belirleyecektik. Kopenhag görüşmelerinden bir anlaşma çıkmadı. “Ama” dedik, “en azından bazı ülkeler azaltıma devam etme sözü verdiler, 2 derece ısınmanın bir limit olmasında anlaştılar ve daha da önemlisi, gelişmekte olan ülkelere iklim yardımı sağlamak için Yeşil İklim Fonunda her sene 100 milyar dolar toplamaya söz verdiler.”

2014 Lima’ya kadar da kendimizi bununla avuttuk. Zaten hava yavaş yavaş ısınıyor olsa da krizin ciddi etkilerini görmüyorduk. 2014’te Çin müzakerecisi Xie Zhenhua ilginç bir fikirle ortaya çıktı. Madem herkes birbirinin ne yapması konusunda hemfikir olamıyordu, o zaman tüm ülkeleri kendi kararlarını almak için serbest bırakmak en doğrusuydu. Böylece Paris Anlaşması’nın temel fikri doğdu. Tüm ülkelere iklim krizine engel olmak için ne yapmak istedikleri sorulacak ve ertesi sene Paris’te bu bazda bir anlaşma imzalanmasına çalışılacaktı.


Bu fikir işe yaradı ve Paris’te bir anlaşma, hem de uzun süreli bir anlaşma imzalandı. Artık 2030 yılına kadar kimse bu ateşe çomak sokup karıştırmayacaktı. Sadece, arada devletler toplanıp durumun nasıl olduğuna bakıp, verdikleri taahhütleri ekonomi ve büyüme hedeflerini fazla etkilemeyecek şekilde güncelleyecek, birbirlerinin sırtını sıvazlayıp ayrılacaklardı. Ne 350 ppm ne de ısınmanın 2 derecenin altında tutulması bu anlaşmanın gerçekçi bir parçasıydı. İmzalandığı gün bile ısınmanın herkes sözünü tutsa bile 2.7 dereceden az olmayacağı belliydi.

“Ama” dedik, “artık bir anlaşma var, bundan sonraki her değerlendirmede ülkelere baskı yapıp önlemlerini sıkılaştırmalarını talep edebiliriz.” Aradan 5 seneden fazla zaman geçti. Ülkelerin büyük çoğunluğu sözlerini tutma noktasında olmamalarına rağmen bir de göz boyama amaçlı “net-sıfır” salım yapacakları seneleri birbiri ardına ilan ediyorlar.

“Ama” diyoruz, “bakın Çin 2060 yılında net sıfır olacakmış.” Bu sözlere rağmen Çin gerek ülkesinde, gerekse de dışarıda kömür yatırımlarına devam ediyor. ABD kesin bir hedef açıklamış değil. Brezilya Başkanı “Bana 1.5 milyar dolar vermezseniz Amazon Ormanlarının yanmasına izin veririm” diyor. Avustralya hala kömüre dayanmaya devam ediyor. Bir tek AB biraz direniyormuş gibi görünüyor ama onların hedefleri bile 2 derecenin altında kalma planı ile uyumlu değil.

Bu durumda siz kendinizi 30 senedir devletler ve şirketler tarafından kandırılmış hissetmiyor musunuz? Paris Anlaşması bu son kandırma seansının adıdır. Ciddi ve yeterli olmaktan son derece uzaktır. Gene de imzalanmalı mıdır? Kesinlikle, evet. Ancak imzaladıktan sonra “2030’a kadar rahatız, gerekli olanı yaptık” demek yanlıştır. Neden mi?

Türkiye 1992 yılında Rio’da varılan anlaşmaya göre sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin altına indirecekti. Eğer biz Paris Anlaşması’nı meclisten geçirip onamayacak olursak karşımızda gene 1990 seviyesinin altına düşme kanuni zorunluluğu kalır. Ancak Paris Anlaşması’nı meclisten geçirdiğimiz an, bizimle birlikte tüm devletler 2015’te verdiğimiz taahhütle bağlanırlar. Bu taahhüte göre de 2030 yılına kadar Türkiye sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin 6 kat üzerine çıkartabilir. Yani Paris Anlaşması’nın meclisten geçmesi bizim için gerçek bir azaltım değil serbestçe artırım yapma izni almak anlamına gelir.

Şimdi Paris Anlaşması neden gündeme geldi peki? Çünkü AB “eğer Paris Anlaşması’nı meclisten geçirmezseniz benimle ticaret yapamazsınız” kartını kullandı. Bizim de ihracatımızın yarısı AB’ye olduğundan sanayicilerimiz bu tehdide kayıtsız kalamadı. Özellikle Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı saf değiştirerek “Paris Anlaşması’nı imzalamalıyız” diyenlerin tarafına geçti. Benim görüşüm Haziran ayı sonuna kadar bu anlaşmanın mecliste onaylanacağı. Ancak unutmayalım, ülkemizin Paris Anlaşması’nı imzalaması ya da imzalamaması iklim krizi açısından bir anlam taşımaz. Hatta eğer bu anlaşmayı imzalamış olmamıza dayanarak kömür yatırımlarında “serbest kaldık” kartını kullanacak olursak bu anlaşma ters etki bile yapabilir. Bu nedenle Paris Anlaşması’nın meclisten geçmesi bir hedef değildir. Önemli olan sera gazı salımlarını gerçekçi olarak azaltmak ve ciddi bir net-sıfır salım hedefi koymaktır.

12 Nisan 2021 Pazartesi

Karbon Vergisini Fosil Yakıt Şirketleri Neden İstemiyorlar?

 İklim krizinin en önemli nedeni kömür, petrol ve doğal gazı çevreye ve iklime verdikleri zararı bile bile yakmamızdır. Bir restoran sahibi, mekanından çıkan çöpü çöp kutusuna bıraktığında belediye gelip bunu toplar ve buna karşılık da restoran sahibi belediyeye belirli bir vergi verir. Siz gidip o restoranda yemek yediğiniz zaman yediğiniz yemeğin fiyatının içine restoran sahibinin verdiği çevre ve temizlik vergileri de dahildir. Ancak aynı şeyi fosil yakıt şirketleri için söylemek mümkün değildir. Onların sattıkları ürünün fiyatına satılan ürünün doğaya verdiği zararın maddi karşılığı dahil değildir. Ekonomide bu kavrama dışsallık diyoruz.

Bir üretici üçüncü kişilere bir maliyet oluşturuyor ya da bir fayda sağlıyor ancak bunun karşılığını finansal olarak almıyor ya da ödemiyorsa, buna dışsallık diyoruz. Her ne kadar tanımda “maliyet ya da fayda” deniyor olsa da günlük hayatta çoğunlukla üreticilerin neden oldukları maliyetlerin karşılığını ödememelerine dışsallık adını veriyoruz. Fosil yakıt tüketiminde de gerek üreticiler, gerekse de tüketiciler bu dışsallığın bedelini ödemediklerinden yüksek bir dışsallık oluşmaktadır.

Fosil yakıt kullanımından kaynaklanan iklim krizinin finansal karşılığı kolaylıkla hesaplanamayabilir. Ancak şunu biliyoruz ki iklim krizi durumunda, fosil yakıt kullanımından kaynaklanan sağlık sorunları ve yanlış taşımacılık uygulamaları devletlere her yıl önemli maddi zarar vermektedir. Bu zararın her yıl tüketilen fosil yakıt miktarına oranlanarak bir fosil yakıt vergisi türetilmesi mümkündür.

PNAS’de bu yıl yayımlanan bir çalışmada, ABD için benzer bir hesap yapılmıştır. Ekonomide fosil yakıtın fiyatını (Q’) ve satış miktarını (p’) arz ve talebin dengede olduğu nokta belirler. Ancak bu noktayı belirlerken yukarıda sözünü ettiğimiz dışsallıklar hesaba katılmaz. Oysa bu dışsallıkların bedelini (MEC Marginal External Cost) hesaba katacak olsak, satış miktarı (Q*) düşerken satış fiyatı (pb*) da artacaktır. İklim krizi açısından baktığımızda bu fosil yakıtlar daha pahalıya satıldığından daha az satılacak ve bu şekilde de sera gazı salımları azalacak anlamına gelir. Ayrıca iklim krizinin neden olduğu problemler arttıkça dışsallıkların da bedeli artacak, bu da satış miktarının düşmesine yol açacaktır, ya da en azından ekonomi bize bunu söylüyor. Peki, bunu neden yapamıyoruz?


Bu grafikte dışsallıkların içselleştirilmemesinden, yani atmosfere saçılan sera gazları ve kirlilikten dolayı üreticilerin bir bedel ödememesinden dolayı fosil yakıt şirketlerinin kazancını (PI) görebiliyoruz. Bu kazancın ABD için senede 62 milyar dolar olduğu düşünülmektedir. Yani ABD hükümeti basit de olsa bir karbon vergisi alacak olsa fosil yakıt şirketleri yıllık 62 milyar dolar kaybedecekler. Bu miktar da vergi olarak ceplerinden çıkacak değil. Sadece sattıkları ürün miktarını azaltmak zorunda kaldıklarından bu parayı kaybedecekler. Ancak bu aynı zamanda ülke bütçesinden çıkan ve fosil yakıtların verdiği zararı karşılamak için harcanan paranın bir kısmıdır. ABD hükümeti aslında yıllık 568 milyar doları tüm bu zararlar için harcamaktadır. Bu harcamanın %11’i fosil yakıt şirketlerinin kasasına gidiyor kabul edilebilir. Bu miktar doğal gaz ve petrol şirketlerinin kazançlarının %18’ine, kömür şirketlerinin ise tüm gelirlerinden fazlasına karşılık gelmektedir. 

Bu çalışmadan gördüğümüz üzere bir karbon vergisi konulması halinde kömür şirketleri en büyük zarara uğrayacak olan gruptur. Ancak bildiğimiz gibi, kömür de hem iklim krizine hem de insan sağlığına en fazla zarar veren fosil yakıttır. Gene de karbon vergisine karşı savaşı en şiddetle sürdüren de kömür endüstrisidir çünkü olası bir karbon vergisinden en fazla zarar görecek olanlar onlardır.

Ülkemizde, benzer bir yaklaşımla, fosil yakıt şirketleri her yıl 4.8 milyar doları bu dışsallıkların karşılığı olmadığı için kazanıyorlar. Fosil yakıtların neredeyse tamamı dışarıdan geldiğinden de her yıl 4.8 milyar dolar karbon vergisi koymadığımızdan yurtdışına gidiyor demektir. İklim krizine ve insan sağlığına olan etkileri de buna ilave edersek her bağlamda zararda olduğumuz kolayca görülebilir.

7 Nisan 2021 Çarşamba

Net Sıfır Ne Ki?

Devletler, 2015 yılında iklim krizine çözüm getirebilmek için, Birleşmiş Milletler Paris İklim Anlaşmasıyla 2°C'nin çok altında, ideal olarak küresel ısınma için sanayileşme öncesi seviyelere göre 1,5°C ısınmayı bir tavan olarak belirledi. Dünya liderleri ayrıca yüzyılın ikinci yarısında sera gazı emisyonlarını dengeleme konusunda anlaştılar. Bu sınır insan faaliyetlerinden yayılan tüm sera gazlarının toplamının net sıfır olmasını öngörüyor. Bu hedefi yerine getirebilmek için, her geçen gün daha fazla ülke, kurum ve şirket “net sıfır” hedeflerini duyuruyor. 

Ülkelerin ve şirketlerin bu bağlamdaki iyi niyetlerini görebilmek güzel, ancak “net sıfır” için yapılan planları karşılaştırmak oldukça zor ve burada kullanılan tanımlar da fazlasıyla gevşek. "Net sıfır" etiketlerinin ardındaki ayrıntılar çok farklıdır. Bazı ülkelerin hedefleri yalnızca karbondioksite odaklanır. Diğer ülkelerin hedefleri tüm sera gazlarını kapsar. Şirketler, yalnızca doğrudan kendi  kontrolleri altındaki salımları dikkate alabilir veya tedarik zincirlerinden ve ürünlerinin kullanımından veya elden çıkarılmasından kaynaklanan salımları dahil edebilir. Bundan dolayı da saha kenarından izleyen bizler için konu çoğu noktada elmalarla armutları kıyaslama noktasına kadar gelebilir.



Konuya daha fazla dalmadan bir noktayı ortaya koymakta büyük fayda var. Şu anda devletlerin ve şirketlerin verdikleri taahhütler ile küresel ısınmayı 2°C'nin çok altında tutmamıza imkan yok. Christiana Figueres son kitabında şu andaki taahhütlerin yerine getirilmesi durumunda dahi Dünya’nın 3 - 3,5°C ısınacağı öngörüsünde bulunuyor. Gerekli olan çok daha sert önlemler almak. Bu önlemlere göre 2°C ısınmanın altında kalabilmek için 2030 yılına kadar gelişmiş ülkelerin sera gazı salımlarını kesmeleri ve gelişmekte olan ülkelerin ise en az yarıya düşürmeleri gerekiyor. Bunu uluslararası ortamda bu açıklıkla konuşmamamız için de sayfaların altına küçük yazı ile şunlar yazılıyor: “Bu azaltımın dünya ekonomisi için ne denli zor olduğunu bildiğimizden, tüm ülkelerin 2050 yılında karbondioksit salımlarını “net sıfır” yapmaları, 2060 yılında da tüm sera gazı salımlarını “net sıfıra” düşürmelerini bekliyoruz. Arada oluşacak olan farkı da şu anda var olmayan ama gelecekte keşfedileceğini umduğumuz karbon tutma ve saklama teknolojileri ile kapatmayı umuyoruz.” Kısaca, dünya ekonomisi zarar görmesin diye azaltım planları çok sert uygulanmayacak ve umutlar var olmayan bir teknolojiye bağlanacak. Bunu şimdilik bir kenara bırakalım isterseniz, çünkü konumuz “net sıfır”. 

“Net sıfır” kavramından bilim insanlarının anladıkları şu: Atmosferdeki sera gazlarının oranı bağlamında Dünya için tehlikeli sınırı epey zaman önce geçtik. Şimdi ülkelerin saldıkları sera gazlarının toplamı ile ormanların emdiği vs. sera gazlarının toplamı sıfır olacak olursa kurtulma şansımız olur. Çünkü dünyadaki en büyük karbondioksit yutağı okyanuslarda bulunur ve biz karadaki net salımımızı sıfır yaparsak okyanuslar orta ve uzun vadede atmosferdeki karbondioksidi emerek eski haline döndürme şansına sahip olurlar.

Gelelim “net sıfır” söylemine: Avrupa Birliği “net sıfır” dediği zaman bu “net sıfır” Çin’in “net sıfır” kavramı ile aynı mı? Öncelikle neyi sıfırladığımızı sorgulamamız gerekiyor. Karbondioksidi mi yoksa tüm sera gazlarını mı? Karbondioksidi sıfırlamak diğer sera gazlarını sıfırlamaktan çok daha kolay olduğundan çoğu ülke “net sıfır” ile karbondioksit salımlarını sıfırlamayı kabul ediyor.

Eğer sera gazı salımlarını sıfırlamaktan bahsediyorsak bu, sera gazlarının hiç salınmaması anlamına geliyor. Oysa “net sıfır” tam olarak bu değil. Saldıklarımızla yutakların emdiklerinin farkını almamız gerekiyor. Peki, yutakların ne kadar sera gazı emdiklerini doğru hesaplıyor muyuz? Mesela bir ağaç diktiğimiz an o ağacın 20 sene boyunca emeceği karbondioksidi mi hesaba katıyoruz yoksa o sene emeceği karbondioksidi mi? Hesabımız içerisinde enerji verimliliği ne kadar yer tutuyor? Mesela 1 milyon kişinin araba ile işe gitmesi yerine toplu taşıma kullanmasını yutak olarak mı hesaplıyoruz?

Daha da kötüsü, ülkemizde hiç azaltım yapmadan Afrika’daki bir ülkede diktiğimiz ağaçları mı yutak olarak kabul ediyoruz? Hatta daha da ileri gidelim, bu diktiğimiz ağaçların emdiği karbondioksidi çifte muhasebe yöntemiyle hem Afrika’daki bir ülke hem de ağaçları diktiren ülke yutak hesaplarına kullanıyor olmasınlar?

Kısacası bu “net sıfır” konusu kötü niyetli kullanıma çok açık bir konu. Tabii, daha herhangi bir azaltım hedefi belirlememiş bir ülkenin vatandaşları olarak başka ülkelerin azaltım planlarını eleştirmek büyük ihtimalle bizlere düşmeyebilir, ama o konuda da uğraşlarımız devam ediyor.

31 Mart 2021 Çarşamba

İklim Krizinde Tarım ve Gıda Güvenliği

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin son raporuna göre tarım, hayvancılık ve ormancılıkla ilgili sera gazı salımları tüm salımların dörtte birini oluşturuyor. Bu bağlamda bakıldığında hem gıda hem de iklim güvenliğini sağlamak amacıyla küresel tarıma acilen yeni yaklaşımlar geliştirilmesini sağlamak zorundayız. 

Artan nüfus ve tüketim, tarıma ve doğal kaynaklara benzeri görülmemiş talepler getiriyor. Bugün, yaklaşık bir milyar insan kronik olarak yetersiz beslenirken; tarım sistemlerimiz aynı zamanda küresel ölçekte toprak, su, biyolojik çeşitlilik ve iklimi bozuyor. 2011 yılında Nature dergisinde yayımlanan bir rapora göre dünyanın gelecekteki gıda güvenliği ve sürdürülebilirlik ihtiyaçlarını karşılamak için, gıda üretiminin önemli ölçüde büyümesi ve aynı zamanda tarımın çevresel ayak izinin önemli ölçüde küçülmesi gerekiyor. Bu raporda, gıda üretimini artırırken tarımın çevresel ayak izinin  nasıl azaltılacağına dair çözümler analiz edilmiştir. Tarımsal genişlemeyi durdurup, düşük performans gösteren topraklardaki “verim açıklarını” kapatıp mahsul verimliliğini artırmanın yanı sıra diyetleri değiştirerek ve atıkları azaltarak muazzam bir ilerleme kaydedilebileceği gösteriliyor. Bu stratejiler birlikte uygulanacak olursa, tarımın çevresel etkileri büyük ölçüde azaltılırken gıda üretimi de ikiye katlanabilir.

Bu temel öneriler, sonraki raporlarda da tekrarlanan bir paradigma halini almaya başladı. O nedenle bu yeni paradigmanın gelecekte gıda güvenliği ve çevresel sürdürülebilirliğin sağlanmasına yardımcı olabilecek yaklaşımları barındırdığını kabul edebiliriz. Ayrıca, küresel tarımsal gıda sisteminin Paris iklim değişikliği hedeflerine ulaşma çabalarını baltalamamasını istiyorsak, bu tür reformlara hepimizin bağlılık göstermesi gereklidir. Ne yazık ki, zaman içerisinde bu reform planının temel unsurlarında ilerlemeler sınırlı olmuştur. Küresel beslenmede yaşamakta olduğumuz değişiklikler şu anda Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarına ulaşmak için gerekli olanların tam tersi yöndedir. Bu yüzyıl içerisinde de küresel tarım alanlarının genişlemeye devam etmesi bekleniyor. Tarımsal verim açıklarının kapatılması, özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde, düşük verimli tarım arazilerinde kalıcı bir sorun olmaya devam ediyor. Bu üretim sisteminde tarımsal kaynak verimliliğini artırmak ile gıda kaybını ve israfı azaltmak başlıca zorluklardır. Dahası, hektar başına ortalama mahsul verimindeki mevcut artış oranları, 2050 yılına kadar nüfus artışı ve ekonomik gelişmeye paralel büyüyen talep tahminen %60'lık artışı karşılamak için yetersizdir. İklim krizinin yarattığı ve yaratacağı problemleri hesaba katacak olursak bu durum daha da kötüleşecektir. Bundan dolayı tarımsal gıda üretim sisteminde gerekli artış düzeyini sağlayabilmek için ek önlemlere ihtiyaç vardır.

Tarımsal üretimi sürdürülebilir kılmak ve verimi artırmak için gerekli olabilecek önlemleri uzun uzadıya anlatmak oldukça uzun zaman alabilir, ancak kısaca bu önlemlerin neler olabileceğine değinmekte fayda var:

Topraktaki karbon oranını artırmak zorundayız: Arazi yönetimi ve agronomi halihazırda toprak bozulmasını azaltmaya ve tersine çevirmeye yardımcı olmaktadır. Geçici drenaj alanları boyunca konturlar oluşturma, azaltılmış toprak sürme, örtü bitkileri ve ürünler arasındaki tampon şeritler gibi önlemler toprak karbonunu artırmaktadır. Özellikle toprağı sürmenin azaltılması toprağın karbon tutma kapasitesini artırmanın yanında ülkemizdeki erozyonun da önlenmesinde önemli rol oynayacaktır.

Karbon tutumu için gelişmiş kaya ayrışması: Gelişmiş kaya ayrışması hızlı ayrışabilen bir kaya türü olan bazaltın tozlarının toprağa saçılmasından ibarettir. Bu işlem, bitki üretimi için gerekli olan inorganik besinleri serbest bırakarak mahsul üretimi ve toprak sağlığı için ortak faydalar sağlarken, doğal CO2 tutma süreçlerini hızlandırır.

Su kullanım veriminin artırılması: Hem bitkilerin ihtiyaç duyduğu suyun buharlaşma ve kayıplara izin vermeyecek şekilde sağlanması hem de yeterli suyun olmadığı bölgelerde de fazla suya ihtiyaç duymayan bitki desenine dönülmesi verimi artıracaktır.

Azotlu suni gübre ihtiyacının azaltılması: Onarıcı tarım yöntemleri ve bilinçli gübre kullanımının yaygınlaştırılması ile daha az suni gübre kullanımına yönelmek ve bu şekilde de toprağın kalitesinin korunması mümkündür.

Tarımsal alanların azaltılması: Tükettiğimiz besin türlerini hayvansal besinlerden bitkisel besinlere çevirerek tarımsal alanları azaltmak da mümkündür. Ancak bunun ötesinde tarımsal ürünlerin üretimden masaya gelene kadar kayıp yaşamaması da tarımsal üretim için gerekli alanların azalmasında önemli rol oynayacaktır.

Tarım arazilerinin doğru kullanılması: Bütüncül bir ekolojik bakış açısı ile tarımsal arazilerden sebze, tahıl ve meyve üretirken aynı bölgede hayvancılığın da gelişmesi mümkündür. Yalnız bu permakültür benzeri yaklaşım tüm araziye bir bütün olarak yaklaşmakla mümkündür. Bu üretim biçiminin örnekleri ülkemizde de hızla artmaktadır.


Akıllı tarım uygulamaları denince akla hemen modern aletler gelmek zorunda değil. Akıllıca davrandığımız müddetçe üreteceğimiz ürünler de hem doğaya saygılı hem de besleyici olacaktır. Sorun şu anda on bin yıldır uygulanan tarım alışkanlıklarını değiştirmektedir. Bu değişiklik için de fazla zamanımız kalmadı. 

17 Mart 2021 Çarşamba

Biyoenerji Temel Çözüm Olmamalı

İklim krizini bir tek gerçek çözümü vardır: Kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakmak. Bunun dışındaki tüm çözüm önerileri içlerinde önemli bir “ama” barındırır. Gezegenimizin ise artık “amalara” ayıracak vakti kalmadı. Eğer birkaç yıl içinde karbondioksit salımlarımızı azaltmak yönünde kalıcı ve büyük adımlar atmazsak gezegendeki bugünkü yaşamı bile sağlayabilmek için çok çaba sarf etmemiz gerekecek.

Teknolojik medeniyetimizin büyük bir kısmının bu fosil yakıtlar sayesinde oluştuğunu kabul etmeliyiz. Lakin bu ileri teknoloji bizlere artık fosil yakıtlar olmadan da enerji üretebilmemizin de yollarını açtı. Rüzgar ve güneş enerjisi, enerji verimliliği ile birleştiğinde ihtiyacımızın tamamını karşılayacak seviyeye çıkartılabilir. Buradaki engelimiz kesinlikle teknolojik değil. Fakat, kömür, petrol ve doğal gaz hala ucuz kabul edildiğinden bu kaynaklara dayanarak yaşamımızı devam ettirmemiz de çoğunluğa daha makul bir çözüm olarak görünüyor. Oysa kömür, petrol ve doğal gazın hala ucuz olabilmesinin başta gelen sebebi bunların yarattığı dışsallıkların ekonomik sistem içerisinde hesaba katılmamalarıdır. Yani, kömür, petrol ve doğal gazı yakıyoruz ve çıkan duman havaya karışıyor. Biz ise bu dumanın sonrasında nelere yol açtığını ya düşünmüyoruz, ya da düşünmek istemiyoruz.

Evde ürettiğimiz çöpü düzenli bir biçimde götürüp belediyenin rahatça toplayabileceği bir yere bırakıyoruz. Ürettiğimiz bu çöp bizim dışsallığımızdır, ama çöpü pencereyi açıp dışarıya atmıyoruz. Bunun iki nedeni var: Birincisi, herkes aynı şeyi yapacak olursa yaşadığımız ortamlar oluşacak başka problemlerin yanında sağlıksız ve dayanılmayacak kokularla dolu hale gelir. Ama ikincisi, bunu yapacak olursak, belediye ekiplerinin gelip ceza kesmesi mümkündür. Bundan dolayı da bir dışsallık olan çöpümüzü düzenli bir şekilde bertaraf etmeyi seçiyoruz.

Ne yazık ki yaktığımız kömür, petrol ve doğal gazdan çıkan karbondioksit de benzer şekilde üzerinde yaşadığımız gezegeni yaşanmayacak hale getiriyor. Buna rağmen hemen hemen her evsel veya endüstriyel sistemden çıkan karbondioksit gazını bir dışsallık olarak kabul etmiyoruz. Halbuki karbondioksit de evdeki ya da endüstrideki çöpler gibi bir dışsallık olarak kabul edilse ve belirli kurallara tabi olsa, havaya saldığımız karbondioksit miktarı ciddi biçimde azalırdı.

Sonuç olarak, iklim krizini durdurmanın yolu karbondiokside ciddi bir fiyat biçip kimsenin bedavaya atmosferi kirletmesine izin vermemektir. Ancak kömür, petrol ve doğal gaz üretim sistemleri zaman içerisinde büyük lobiler oluşturup politikayı etkileme gücüne sahip olduklarından politikacıları karbondiokside uygun bir fiyat biçmeye ikna etmek neredeyse imkansızdır. Bugün meclislerde konuşulan 50 avro karbon fiyatı bile gerçeği yansıtmaktan son derece uzaktır.

O zaman sistemler ve politikamız kömür, petrol ve doğal gazın uzun süre daha bizimle beraber olacağı düşüncesine dayandırılıyor. Yani, biz kısa vadede kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakmayacağımıza ve saldığımız karbondioksit atmosferi zararlı olacak oranda ısıttığına göre bu karbondioksidi atmosferden çekmenin bir yolunu bulmak zorundayız düşüncesi politikaya hakim oluyor.

Paris Anlaşması atmosferdeki sera gazı oranının gezegenin ortalama sıcaklık artışının 2 derecenin oldukça altında ve hatta mümkünse 1.5 derecede tutulmasını kabul etti. Ancak bugünkü sera gazı salımlarımızla 2 derecenin altında bir hedefe ulaşmamız mümkün değil. Bu hedefe ancak negatif salım yaparak ulaşabiliyoruz. Negatif salım ise atmosfere karbondioksit salmak yerine atmosferden karbondioksit emmeye dayanan teknolojilere verilen isim. Yalnız unutmayalım, bunlar şu andakine benzer biçimde kömür, petrol ve doğal gaz yakıp, gene de 2 derecenin altında kalmak istersek yapmamız gerekenler. Yoksa kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı hızlıca bırakacak olursak 2 derecenin altında kalmamamız için bir neden yok.

Havadaki karbondioksidi emmeye dayanan teknolojilerin, Paris Anlaşması kapsamında en fazla konuşulanı BECCS. Yani, havadan karbondioksidi emen bitkisel ürünler yetiştireceğiz. Bu ürünlerden besin değil yakıt üreteceğiz, sonra da bu ürettiğimiz yakıtı yakarak enerjiye dönüştüreceğiz. Bu sırada çıkan karbondioksidi de tutup havaya salmayacağız. Sonra tuttuğumuz bu karbondioksidi de yer altında bir yerde, bir daha dışarıya çıkamayacak şekilde depolayacağız. 

BECCS (Bio Energy Carbon Capture and Storage), yani havadaki karbondioksidi bitkiler aracılığıyla yakalayıp, sonra da buradan enerji üretip, çıkan karbondioksidi de yakalayıp depolama yöntemi ya da genel anlamıyla CCS (Carbon Capture and Storage), yani karbondioksidi yakalayıp depolama yöntemi, iklim krizinin çözümünü oluşturamaz. Bunun çeşitli nedenleri vardır, ama en önemlisi en sondaki S harfinde, yani saklamada gizli. Hatta belki de gizli bile değil, alenen ortada. Siz bir gazın hiç çıkmayacak bir şekilde depolanmasının ne derece güç olduğunu biliyorsunuz değil mi? Şimdi bir de bunu her yıl atmosfere saldığımız yaklaşık 50 milyar ton karbondioksit için yapmayı deneyin bir de.

Buna imkansız demek aslında bilimsel olarak mümkün değil. CCS elbette bilimsel açıdan mümkün, hatta teknolojik açıdan da her geçen gün daha da mümkün olma yolunda ilerliyor. Ancak en önemli sorunumuz pahalı olması. Pahalı olması da kolay kolay kısa vadede çözülebilecek bir problem değil. 50 milyar ton değil de 50 milyon ton karbondioksidi depolayacak olsak ve bununla sorunumuz çözülse, kurtulmamız kolaydı. Ancak yakalayıp depolamamız gereken miktar bunun bin katı olduğunda maliyet çok önemli bir problem oluyor. Biz bugün tüm dışsallıkları gözardı edebildiğimiz için kömür, petrol ve doğal gaz yakıyoruz. “Bunlardan çıkan gazı tutup saklamanın da bu yakıtlar kadar ve hatta bu yakıtlardan fazla maliyeti var” desek ve bu maliyeti tahsil etmeye kalksak, insanların CCS konusundaki fikirleri aniden değişebilir. Termik santrallerden çıkan karbondioksidi yakalayıp saklamanın maliyeti, üretilen elektriğin maliyetini iki kattan fazla artırıyor. Otomobillerden çıkan karbondioksidi yakalamak çok daha zor ve masraflı. Bundan dolayı ve hukuki sorumluluğu da içine kattığımızda büyüyen dev problemlerle birlikte bir yandan havaya karbondioksit salarken diğer yandan bunu yakalayıp yerin altına tıkmaya çalışmak ekonomik açıdan da çevresel açıdan da uygulanabilir bir çözüm değildir. 

Gelecekte kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakıp “Havadaki karbondioksit miktarını nasıl azaltabiliriz?” diyecek olursak, doğal yöntemlerden faydalanmak en önemli çözümlerden biridir. Mesela hızlı büyüyen ağaçları yetiştirip, bunları toprağın altındaki derin çukurlara gömerek havadaki karbondioksidi azaltmak mümkündür. Gene de bu işlem için geniş araziler ve bolca su gerekir.

Aynı problem bugün BECCS için de geçerlidir. Bir de üzerine çıkan ürünü yakıta çevirip araçlarda kullanmayı da ekliyoruz. Unutmayalım, karbondioksidi tutma teknolojisi bugün için sadece termik santraller için geçerlidir. Arabanızda yaktığınız biyodizelden çıkan karbondioksidi tutmak henüz mümkün değil. Bu nedenle de aslında söz konusu olan tarlalardan biyodizel üretip bunu araba yakıtı olarak kullanmak değil bunu termik santrallerde yakarak elektrik enerjisi üretmektir. Bunun da ne derece gereksiz bir çaba olduğunu söylemeye gerek bile yok sanıyorum.

Ancak daha da önemlisi, bugün bir milyara yakın insan gece yatağa aç girmektedir. Bu insanların yiyeceği gıdayı üretmek ve dağıtmak bugün için kolayca becerebildiğimiz bir şey değildir. Üretilen gıdanın yaklaşık yarısının çöpe gittiğini unutmadan artan nüfusa gıda üretmeye çalışıyoruz. Bu gıda üretimi her geçen gün daha fazla arazi ve su gerektiriyor. Tarımsal üretimde verim artışını düşündüğümüzde çözüm yolu olarak doğal yöntemlerden çok daha fazla kimyasal ve genetik yöntemler karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla gıda üretimini artırmak için çıkar yolumuz olarak genelde daha fazla arazi ve daha fazla temiz su kalıyor.



İnsanlığa gıda sağlama yönündeki çabalarımızın yanına bir de iklim krizini önlemek için yakıt olarak kullanılacak bitkileri üretmeyi de katarsak, gıda üretimindeki azalmanın ötesinde neredeyse tüm bölgelerde su stresinde bir artış gözlemleniyor (Nature Communications, DOI: 10.1038/s41467-021-21640-3). 

Bugün insanların yaşadığı bölgelerin 982 milyon hektarlık bölümünde ağır su stresi yaşanıyor. Bu toplam alanın %6.7’sine denk geliyor. Bu yüzyılın sonuna değin karbondioksit salımlarına fazla bir etki etmezsek ve yeryüzü ortalamada 3 oC ısınacak olursa 1579 milyon hektarlık alanda ağır su stresi yaşanmaya başlanacak. Bu da toplam alanın %10.7’si anlamına geliyor. Ancak, eğer BECCS uygulayarak sıcaklık artışını Paris Anlaşması’nda öngörüldüğü gibi 1.5 oC’de tutmayı başarırsak 1939 milyon hektar alan ağır su stresi yaşayacak. Bunun anlamı Dünya’nın %13.2’sinde ağır su stresi yaşanacağıdır.

İşin ilginç tarafı, yapılan analize göre, atmosferdeki karbondioksit miktarını azaltmaya çalışmadan sadece tarımsal üretime odaklanacak olursak stres altına giren bölgeler ve dolayısıyla da oralarda yaşayan insan sayısı çok daha az olacak.

Elbette biyo-yakıtlar sadece tarımsal ürünlerin bir şekilde yetiştikleri yerlerde yetişmek zorunda değil. Mesela denizde yetişen bazı yosun ve alg türlerinden de benzer şekilde yakıt üretmek mümkün. Ancak bu durumda da Türkiye’nin tüm sera gazı salımını bertaraf edebilmek için kullanılacak alglere gereken alanın büyüklüğü Marmara Bölgesi’nin yüzölçümü kadar oluyor.

Sonuçta, gelecekte az miktardaki uzak mesafeli uçuşlarda yakıt olarak kullanılabilmek üzere, ya da füzyon gibi bir teknolojiden neredeyse sınırsız enerji üretmek mümkün olursa, atmosferdeki karbondioksit miktarını azaltmak için CCS kullanmak düşünülebilir. Ancak bu durumda bile depoladığımız yerden kaçma riski her daim olacaktır. Bugünkü gibi bir yandan kömür, petrol ve doğal gaz yakmaya devam ederken diğer yandan da BECCS gibi teknolojileri kullanmaya çalışmanın halkı kandırmaktan başka bir şey değildir. 

15 Mart 2021 Pazartesi

Karbon kredisi nasıl çalışabilir?

Başlamadan şunu söylemeliyim: Ben ekonomist değilim. Ekonomi bilgim aldığım mikroekonomi ve makroekonomi dersleriyle sınırlı, onun üzerinden de hatırlayamayacağım kadar uzun süre geçti. O nedenle ekonomi konusunda benim anlamadığım ya da bilmediğim bir şey olursa şimdiden özür dilerim.

Hatırladığım kadarıyla mikroekonomide bir şeyin fiyatı o şeye ne kadar talep olduğu ve o şeyden ne kadar bol bulunduğunun dengesiyle belirleniyordu. Yani herkesin istediği ama hiç bulunmayan bir şey çok pahalı; her yerde insanların istemediği kadar bol bulunan şeyin fiyatı da ucuz oluyordu.

Şimdi bunu ülkemizdeki karbondioksidin fiyatına uygulayalım: Havaya istediğimiz kadar bol karbondioksit salabiliyor muyuz? Evet. Bu saldığımız karbondioksidi satın almak isteyen kimse var mı? Hayır. O zaman benim vatandaş mantığım “Havaya saldığımız karbondioksit bedavadır.” diyor. Bedava olan bir şeyin de ticaretinin olması mantıklı değildir. Bir metanın ticaretinin yapılabilmesi için bir fiyatı olması gerekir.

Peki, karbondiokside ülkemizde nasıl fiyat biçebiliriz? İçinde yaşadığımız koşullarda fiyat biçemeyiz çünkü karbondioksit salmak tamamen serbest. Paris Anlaşması’nı meclisten geçirsek fiyat biçebilir duruma gelir miyiz? Gene de hayır. Çünkü Paris Anlaşması için verdiğimiz Niyet Beyanı’na göre 2030 yılına değin karbondioksit salımlarımızı 1990 seviyesinin 6 kat üzerine çıkartabiliriz, yani karbondioksit salmak gene de serbest olacak. “O zaman şu andaki koşullarda ne karbondioksidin bir fiyatı ne de ticareti olabilir” diyorsanız, kesinlikle haklısınız. Bu nedenle de karbon kredisinden bahsetmek abes olmasa da abese yakın bir konudur.



“Eee ama İBB Hindistan’a 1 milyon 625 bin ton karbon kredisi satmış, o nasıl oluyor o zaman? Hani serbestçe havaya salabildiğimiz karbonun bir fiyatı olamazdı?” derseniz, işin özünde haklısınız, ama gerçek tam da öyle değil. Diyelim siz içinizi rahatlatmak istiyorsunuz. Geçen sene uçakla Maldivler’e gidip geldiniz ve bu nedenle saldığınız karbondioksit nedeniyle vicdanınız rahat değil. Yan komşunuz da size dedi ki, “Ben çatıya yeni bir güneş paneli koydum ve bu sayede doğal gaz harcamamı %68 kıstım, istersen aradaki farkı sana satabilirim.” Aranızda el sıkıştınız ve komşu size salmadığı 2 ton karbondioksidi 10 TL’ye sattı. Sizin vicdanınız rahatladı, komşu da 10 TL kazandı. (Bu arada, 10 TL farazi bir miktar değil, yukarıda İBB’nin Hindistan’dan aldığı tutara denk geliyor.) Peki bu gerçekten işe yaradı mı? Yani atmosfere daha az karbondioksit salınmasını sağladı mı? Hayır. Komşu siz alsanız da almasanız da zaten 2 ton daha az karbondioksit salacaktı. Siz de zaten Maldivler’e giderek bolca karbondioksit saldınız. Dolayısıyla olan sizin vicdanınızı rahatlatmak için verdiğiniz sadaka boyutunda bir paradır ve sonuçta da iklim değişikliğini durdurmaya yönelik bir işlem yapılmamıştır.

Ülkemizde karbon piyasasına doğru hazırlık çalışmaları yapılsa da bu çalışmaların sonucunda oluşturulacak bir karbon piyasası sizinle komşunuz arasındaki alışverişin ötesinde atmosferdeki karbondioksit miktarının azaltılmasına yönelik bir rol oynamayacaktır. Çalışır bir karbon piyasasına sahip olabilmek için birincil ihtiyacımız gerçekçi bir karbon fiyatlamasıdır. Gerçekçi bir karbon fiyatı da ancak devletlerin Paris Anlaşması’nın ana hedefini ciddiye alarak bu yolda çaba sarf etmeleri ile gerçekleşebilir.

Bu bağlamda tüm dünyada yaklaşık 500 - 1000 milyar ton arasında karbondioksit eş değeri sera gazı salım yapma hakkımız kaldı. Bunun ötesinde negatif karbon teknolojileri büyük ölçeğe kısa vadede çıkamayacakları için gerçekçi değildir. Bundan dolayı da ülkeler yaklaşık 750 milyar tonluk bir karbon bütçesini aralarında bölüşürler ve herkes taşın altına elini koyar. Ülkemize de muhtemelen buradan 7.5 milyar tonluk bir karbon bütçesi düşer. Şu anda senede yaklaşık 500+ milyon ton karbondioksit eş değeri salım yaptığımızdan bu bütçe bize 13 yıl yeter. Yani böyle devam edersek 13 yıl sonra net karbon salmayan bir ülke olmak zorundayız. Hemen azaltmaya başlarsak bu süre 13 seneden 20 seneye ya da 30 seneye uzayabilir. Diyelim bu bütçeyi 30 sene içinde kullanıp 2050 senesinde net sıfır karbon salan bir ülke haline gelmeye karar verdik. İşte o zaman karbondioksit salmamak az bulunan ve aranan bir beceri olur. Bu da karbondioksit salmadan iş yapabilmenin bir avantaj olarak fiyatı olmasına neden olur. Ederi olan bir şeyin de ticareti yapılabilir.

Kısacası, karbonun ülkemizde bir fiyatı olabilmesi için öncelikle ülkemizin bir karbon bütçesini ve buna bağlı olarak da net sıfır karbon salacağı seneyi belirlemesi gerekir. Bu iki nokta kanun hükmünde yürürlüğe girmeden de karbon piyasası vicdanınızı rahatlatmanın ötesinde bir fayda sağlamaz.