7 Nisan 2021 Çarşamba

Net Sıfır Ne Ki?

Devletler, 2015 yılında iklim krizine çözüm getirebilmek için, Birleşmiş Milletler Paris İklim Anlaşmasıyla 2°C'nin çok altında, ideal olarak küresel ısınma için sanayileşme öncesi seviyelere göre 1,5°C ısınmayı bir tavan olarak belirledi. Dünya liderleri ayrıca yüzyılın ikinci yarısında sera gazı emisyonlarını dengeleme konusunda anlaştılar. Bu sınır insan faaliyetlerinden yayılan tüm sera gazlarının toplamının net sıfır olmasını öngörüyor. Bu hedefi yerine getirebilmek için, her geçen gün daha fazla ülke, kurum ve şirket “net sıfır” hedeflerini duyuruyor. 

Ülkelerin ve şirketlerin bu bağlamdaki iyi niyetlerini görebilmek güzel, ancak “net sıfır” için yapılan planları karşılaştırmak oldukça zor ve burada kullanılan tanımlar da fazlasıyla gevşek. "Net sıfır" etiketlerinin ardındaki ayrıntılar çok farklıdır. Bazı ülkelerin hedefleri yalnızca karbondioksite odaklanır. Diğer ülkelerin hedefleri tüm sera gazlarını kapsar. Şirketler, yalnızca doğrudan kendi  kontrolleri altındaki salımları dikkate alabilir veya tedarik zincirlerinden ve ürünlerinin kullanımından veya elden çıkarılmasından kaynaklanan salımları dahil edebilir. Bundan dolayı da saha kenarından izleyen bizler için konu çoğu noktada elmalarla armutları kıyaslama noktasına kadar gelebilir.



Konuya daha fazla dalmadan bir noktayı ortaya koymakta büyük fayda var. Şu anda devletlerin ve şirketlerin verdikleri taahhütler ile küresel ısınmayı 2°C'nin çok altında tutmamıza imkan yok. Christiana Figueres son kitabında şu andaki taahhütlerin yerine getirilmesi durumunda dahi Dünya’nın 3 - 3,5°C ısınacağı öngörüsünde bulunuyor. Gerekli olan çok daha sert önlemler almak. Bu önlemlere göre 2°C ısınmanın altında kalabilmek için 2030 yılına kadar gelişmiş ülkelerin sera gazı salımlarını kesmeleri ve gelişmekte olan ülkelerin ise en az yarıya düşürmeleri gerekiyor. Bunu uluslararası ortamda bu açıklıkla konuşmamamız için de sayfaların altına küçük yazı ile şunlar yazılıyor: “Bu azaltımın dünya ekonomisi için ne denli zor olduğunu bildiğimizden, tüm ülkelerin 2050 yılında karbondioksit salımlarını “net sıfır” yapmaları, 2060 yılında da tüm sera gazı salımlarını “net sıfıra” düşürmelerini bekliyoruz. Arada oluşacak olan farkı da şu anda var olmayan ama gelecekte keşfedileceğini umduğumuz karbon tutma ve saklama teknolojileri ile kapatmayı umuyoruz.” Kısaca, dünya ekonomisi zarar görmesin diye azaltım planları çok sert uygulanmayacak ve umutlar var olmayan bir teknolojiye bağlanacak. Bunu şimdilik bir kenara bırakalım isterseniz, çünkü konumuz “net sıfır”. 

“Net sıfır” kavramından bilim insanlarının anladıkları şu: Atmosferdeki sera gazlarının oranı bağlamında Dünya için tehlikeli sınırı epey zaman önce geçtik. Şimdi ülkelerin saldıkları sera gazlarının toplamı ile ormanların emdiği vs. sera gazlarının toplamı sıfır olacak olursa kurtulma şansımız olur. Çünkü dünyadaki en büyük karbondioksit yutağı okyanuslarda bulunur ve biz karadaki net salımımızı sıfır yaparsak okyanuslar orta ve uzun vadede atmosferdeki karbondioksidi emerek eski haline döndürme şansına sahip olurlar.

Gelelim “net sıfır” söylemine: Avrupa Birliği “net sıfır” dediği zaman bu “net sıfır” Çin’in “net sıfır” kavramı ile aynı mı? Öncelikle neyi sıfırladığımızı sorgulamamız gerekiyor. Karbondioksidi mi yoksa tüm sera gazlarını mı? Karbondioksidi sıfırlamak diğer sera gazlarını sıfırlamaktan çok daha kolay olduğundan çoğu ülke “net sıfır” ile karbondioksit salımlarını sıfırlamayı kabul ediyor.

Eğer sera gazı salımlarını sıfırlamaktan bahsediyorsak bu, sera gazlarının hiç salınmaması anlamına geliyor. Oysa “net sıfır” tam olarak bu değil. Saldıklarımızla yutakların emdiklerinin farkını almamız gerekiyor. Peki, yutakların ne kadar sera gazı emdiklerini doğru hesaplıyor muyuz? Mesela bir ağaç diktiğimiz an o ağacın 20 sene boyunca emeceği karbondioksidi mi hesaba katıyoruz yoksa o sene emeceği karbondioksidi mi? Hesabımız içerisinde enerji verimliliği ne kadar yer tutuyor? Mesela 1 milyon kişinin araba ile işe gitmesi yerine toplu taşıma kullanmasını yutak olarak mı hesaplıyoruz?

Daha da kötüsü, ülkemizde hiç azaltım yapmadan Afrika’daki bir ülkede diktiğimiz ağaçları mı yutak olarak kabul ediyoruz? Hatta daha da ileri gidelim, bu diktiğimiz ağaçların emdiği karbondioksidi çifte muhasebe yöntemiyle hem Afrika’daki bir ülke hem de ağaçları diktiren ülke yutak hesaplarına kullanıyor olmasınlar?

Kısacası bu “net sıfır” konusu kötü niyetli kullanıma çok açık bir konu. Tabii, daha herhangi bir azaltım hedefi belirlememiş bir ülkenin vatandaşları olarak başka ülkelerin azaltım planlarını eleştirmek büyük ihtimalle bizlere düşmeyebilir, ama o konuda da uğraşlarımız devam ediyor.

31 Mart 2021 Çarşamba

İklim Krizinde Tarım ve Gıda Güvenliği

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin son raporuna göre tarım, hayvancılık ve ormancılıkla ilgili sera gazı salımları tüm salımların dörtte birini oluşturuyor. Bu bağlamda bakıldığında hem gıda hem de iklim güvenliğini sağlamak amacıyla küresel tarıma acilen yeni yaklaşımlar geliştirilmesini sağlamak zorundayız. 

Artan nüfus ve tüketim, tarıma ve doğal kaynaklara benzeri görülmemiş talepler getiriyor. Bugün, yaklaşık bir milyar insan kronik olarak yetersiz beslenirken; tarım sistemlerimiz aynı zamanda küresel ölçekte toprak, su, biyolojik çeşitlilik ve iklimi bozuyor. 2011 yılında Nature dergisinde yayımlanan bir rapora göre dünyanın gelecekteki gıda güvenliği ve sürdürülebilirlik ihtiyaçlarını karşılamak için, gıda üretiminin önemli ölçüde büyümesi ve aynı zamanda tarımın çevresel ayak izinin önemli ölçüde küçülmesi gerekiyor. Bu raporda, gıda üretimini artırırken tarımın çevresel ayak izinin  nasıl azaltılacağına dair çözümler analiz edilmiştir. Tarımsal genişlemeyi durdurup, düşük performans gösteren topraklardaki “verim açıklarını” kapatıp mahsul verimliliğini artırmanın yanı sıra diyetleri değiştirerek ve atıkları azaltarak muazzam bir ilerleme kaydedilebileceği gösteriliyor. Bu stratejiler birlikte uygulanacak olursa, tarımın çevresel etkileri büyük ölçüde azaltılırken gıda üretimi de ikiye katlanabilir.

Bu temel öneriler, sonraki raporlarda da tekrarlanan bir paradigma halini almaya başladı. O nedenle bu yeni paradigmanın gelecekte gıda güvenliği ve çevresel sürdürülebilirliğin sağlanmasına yardımcı olabilecek yaklaşımları barındırdığını kabul edebiliriz. Ayrıca, küresel tarımsal gıda sisteminin Paris iklim değişikliği hedeflerine ulaşma çabalarını baltalamamasını istiyorsak, bu tür reformlara hepimizin bağlılık göstermesi gereklidir. Ne yazık ki, zaman içerisinde bu reform planının temel unsurlarında ilerlemeler sınırlı olmuştur. Küresel beslenmede yaşamakta olduğumuz değişiklikler şu anda Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarına ulaşmak için gerekli olanların tam tersi yöndedir. Bu yüzyıl içerisinde de küresel tarım alanlarının genişlemeye devam etmesi bekleniyor. Tarımsal verim açıklarının kapatılması, özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde, düşük verimli tarım arazilerinde kalıcı bir sorun olmaya devam ediyor. Bu üretim sisteminde tarımsal kaynak verimliliğini artırmak ile gıda kaybını ve israfı azaltmak başlıca zorluklardır. Dahası, hektar başına ortalama mahsul verimindeki mevcut artış oranları, 2050 yılına kadar nüfus artışı ve ekonomik gelişmeye paralel büyüyen talep tahminen %60'lık artışı karşılamak için yetersizdir. İklim krizinin yarattığı ve yaratacağı problemleri hesaba katacak olursak bu durum daha da kötüleşecektir. Bundan dolayı tarımsal gıda üretim sisteminde gerekli artış düzeyini sağlayabilmek için ek önlemlere ihtiyaç vardır.

Tarımsal üretimi sürdürülebilir kılmak ve verimi artırmak için gerekli olabilecek önlemleri uzun uzadıya anlatmak oldukça uzun zaman alabilir, ancak kısaca bu önlemlerin neler olabileceğine değinmekte fayda var:

Topraktaki karbon oranını artırmak zorundayız: Arazi yönetimi ve agronomi halihazırda toprak bozulmasını azaltmaya ve tersine çevirmeye yardımcı olmaktadır. Geçici drenaj alanları boyunca konturlar oluşturma, azaltılmış toprak sürme, örtü bitkileri ve ürünler arasındaki tampon şeritler gibi önlemler toprak karbonunu artırmaktadır. Özellikle toprağı sürmenin azaltılması toprağın karbon tutma kapasitesini artırmanın yanında ülkemizdeki erozyonun da önlenmesinde önemli rol oynayacaktır.

Karbon tutumu için gelişmiş kaya ayrışması: Gelişmiş kaya ayrışması hızlı ayrışabilen bir kaya türü olan bazaltın tozlarının toprağa saçılmasından ibarettir. Bu işlem, bitki üretimi için gerekli olan inorganik besinleri serbest bırakarak mahsul üretimi ve toprak sağlığı için ortak faydalar sağlarken, doğal CO2 tutma süreçlerini hızlandırır.

Su kullanım veriminin artırılması: Hem bitkilerin ihtiyaç duyduğu suyun buharlaşma ve kayıplara izin vermeyecek şekilde sağlanması hem de yeterli suyun olmadığı bölgelerde de fazla suya ihtiyaç duymayan bitki desenine dönülmesi verimi artıracaktır.

Azotlu suni gübre ihtiyacının azaltılması: Onarıcı tarım yöntemleri ve bilinçli gübre kullanımının yaygınlaştırılması ile daha az suni gübre kullanımına yönelmek ve bu şekilde de toprağın kalitesinin korunması mümkündür.

Tarımsal alanların azaltılması: Tükettiğimiz besin türlerini hayvansal besinlerden bitkisel besinlere çevirerek tarımsal alanları azaltmak da mümkündür. Ancak bunun ötesinde tarımsal ürünlerin üretimden masaya gelene kadar kayıp yaşamaması da tarımsal üretim için gerekli alanların azalmasında önemli rol oynayacaktır.

Tarım arazilerinin doğru kullanılması: Bütüncül bir ekolojik bakış açısı ile tarımsal arazilerden sebze, tahıl ve meyve üretirken aynı bölgede hayvancılığın da gelişmesi mümkündür. Yalnız bu permakültür benzeri yaklaşım tüm araziye bir bütün olarak yaklaşmakla mümkündür. Bu üretim biçiminin örnekleri ülkemizde de hızla artmaktadır.


Akıllı tarım uygulamaları denince akla hemen modern aletler gelmek zorunda değil. Akıllıca davrandığımız müddetçe üreteceğimiz ürünler de hem doğaya saygılı hem de besleyici olacaktır. Sorun şu anda on bin yıldır uygulanan tarım alışkanlıklarını değiştirmektedir. Bu değişiklik için de fazla zamanımız kalmadı. 

17 Mart 2021 Çarşamba

Biyoenerji Temel Çözüm Olmamalı

İklim krizini bir tek gerçek çözümü vardır: Kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakmak. Bunun dışındaki tüm çözüm önerileri içlerinde önemli bir “ama” barındırır. Gezegenimizin ise artık “amalara” ayıracak vakti kalmadı. Eğer birkaç yıl içinde karbondioksit salımlarımızı azaltmak yönünde kalıcı ve büyük adımlar atmazsak gezegendeki bugünkü yaşamı bile sağlayabilmek için çok çaba sarf etmemiz gerekecek.

Teknolojik medeniyetimizin büyük bir kısmının bu fosil yakıtlar sayesinde oluştuğunu kabul etmeliyiz. Lakin bu ileri teknoloji bizlere artık fosil yakıtlar olmadan da enerji üretebilmemizin de yollarını açtı. Rüzgar ve güneş enerjisi, enerji verimliliği ile birleştiğinde ihtiyacımızın tamamını karşılayacak seviyeye çıkartılabilir. Buradaki engelimiz kesinlikle teknolojik değil. Fakat, kömür, petrol ve doğal gaz hala ucuz kabul edildiğinden bu kaynaklara dayanarak yaşamımızı devam ettirmemiz de çoğunluğa daha makul bir çözüm olarak görünüyor. Oysa kömür, petrol ve doğal gazın hala ucuz olabilmesinin başta gelen sebebi bunların yarattığı dışsallıkların ekonomik sistem içerisinde hesaba katılmamalarıdır. Yani, kömür, petrol ve doğal gazı yakıyoruz ve çıkan duman havaya karışıyor. Biz ise bu dumanın sonrasında nelere yol açtığını ya düşünmüyoruz, ya da düşünmek istemiyoruz.

Evde ürettiğimiz çöpü düzenli bir biçimde götürüp belediyenin rahatça toplayabileceği bir yere bırakıyoruz. Ürettiğimiz bu çöp bizim dışsallığımızdır, ama çöpü pencereyi açıp dışarıya atmıyoruz. Bunun iki nedeni var: Birincisi, herkes aynı şeyi yapacak olursa yaşadığımız ortamlar oluşacak başka problemlerin yanında sağlıksız ve dayanılmayacak kokularla dolu hale gelir. Ama ikincisi, bunu yapacak olursak, belediye ekiplerinin gelip ceza kesmesi mümkündür. Bundan dolayı da bir dışsallık olan çöpümüzü düzenli bir şekilde bertaraf etmeyi seçiyoruz.

Ne yazık ki yaktığımız kömür, petrol ve doğal gazdan çıkan karbondioksit de benzer şekilde üzerinde yaşadığımız gezegeni yaşanmayacak hale getiriyor. Buna rağmen hemen hemen her evsel veya endüstriyel sistemden çıkan karbondioksit gazını bir dışsallık olarak kabul etmiyoruz. Halbuki karbondioksit de evdeki ya da endüstrideki çöpler gibi bir dışsallık olarak kabul edilse ve belirli kurallara tabi olsa, havaya saldığımız karbondioksit miktarı ciddi biçimde azalırdı.

Sonuç olarak, iklim krizini durdurmanın yolu karbondiokside ciddi bir fiyat biçip kimsenin bedavaya atmosferi kirletmesine izin vermemektir. Ancak kömür, petrol ve doğal gaz üretim sistemleri zaman içerisinde büyük lobiler oluşturup politikayı etkileme gücüne sahip olduklarından politikacıları karbondiokside uygun bir fiyat biçmeye ikna etmek neredeyse imkansızdır. Bugün meclislerde konuşulan 50 avro karbon fiyatı bile gerçeği yansıtmaktan son derece uzaktır.

O zaman sistemler ve politikamız kömür, petrol ve doğal gazın uzun süre daha bizimle beraber olacağı düşüncesine dayandırılıyor. Yani, biz kısa vadede kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakmayacağımıza ve saldığımız karbondioksit atmosferi zararlı olacak oranda ısıttığına göre bu karbondioksidi atmosferden çekmenin bir yolunu bulmak zorundayız düşüncesi politikaya hakim oluyor.

Paris Anlaşması atmosferdeki sera gazı oranının gezegenin ortalama sıcaklık artışının 2 derecenin oldukça altında ve hatta mümkünse 1.5 derecede tutulmasını kabul etti. Ancak bugünkü sera gazı salımlarımızla 2 derecenin altında bir hedefe ulaşmamız mümkün değil. Bu hedefe ancak negatif salım yaparak ulaşabiliyoruz. Negatif salım ise atmosfere karbondioksit salmak yerine atmosferden karbondioksit emmeye dayanan teknolojilere verilen isim. Yalnız unutmayalım, bunlar şu andakine benzer biçimde kömür, petrol ve doğal gaz yakıp, gene de 2 derecenin altında kalmak istersek yapmamız gerekenler. Yoksa kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı hızlıca bırakacak olursak 2 derecenin altında kalmamamız için bir neden yok.

Havadaki karbondioksidi emmeye dayanan teknolojilerin, Paris Anlaşması kapsamında en fazla konuşulanı BECCS. Yani, havadan karbondioksidi emen bitkisel ürünler yetiştireceğiz. Bu ürünlerden besin değil yakıt üreteceğiz, sonra da bu ürettiğimiz yakıtı yakarak enerjiye dönüştüreceğiz. Bu sırada çıkan karbondioksidi de tutup havaya salmayacağız. Sonra tuttuğumuz bu karbondioksidi de yer altında bir yerde, bir daha dışarıya çıkamayacak şekilde depolayacağız. 

BECCS (Bio Energy Carbon Capture and Storage), yani havadaki karbondioksidi bitkiler aracılığıyla yakalayıp, sonra da buradan enerji üretip, çıkan karbondioksidi de yakalayıp depolama yöntemi ya da genel anlamıyla CCS (Carbon Capture and Storage), yani karbondioksidi yakalayıp depolama yöntemi, iklim krizinin çözümünü oluşturamaz. Bunun çeşitli nedenleri vardır, ama en önemlisi en sondaki S harfinde, yani saklamada gizli. Hatta belki de gizli bile değil, alenen ortada. Siz bir gazın hiç çıkmayacak bir şekilde depolanmasının ne derece güç olduğunu biliyorsunuz değil mi? Şimdi bir de bunu her yıl atmosfere saldığımız yaklaşık 50 milyar ton karbondioksit için yapmayı deneyin bir de.

Buna imkansız demek aslında bilimsel olarak mümkün değil. CCS elbette bilimsel açıdan mümkün, hatta teknolojik açıdan da her geçen gün daha da mümkün olma yolunda ilerliyor. Ancak en önemli sorunumuz pahalı olması. Pahalı olması da kolay kolay kısa vadede çözülebilecek bir problem değil. 50 milyar ton değil de 50 milyon ton karbondioksidi depolayacak olsak ve bununla sorunumuz çözülse, kurtulmamız kolaydı. Ancak yakalayıp depolamamız gereken miktar bunun bin katı olduğunda maliyet çok önemli bir problem oluyor. Biz bugün tüm dışsallıkları gözardı edebildiğimiz için kömür, petrol ve doğal gaz yakıyoruz. “Bunlardan çıkan gazı tutup saklamanın da bu yakıtlar kadar ve hatta bu yakıtlardan fazla maliyeti var” desek ve bu maliyeti tahsil etmeye kalksak, insanların CCS konusundaki fikirleri aniden değişebilir. Termik santrallerden çıkan karbondioksidi yakalayıp saklamanın maliyeti, üretilen elektriğin maliyetini iki kattan fazla artırıyor. Otomobillerden çıkan karbondioksidi yakalamak çok daha zor ve masraflı. Bundan dolayı ve hukuki sorumluluğu da içine kattığımızda büyüyen dev problemlerle birlikte bir yandan havaya karbondioksit salarken diğer yandan bunu yakalayıp yerin altına tıkmaya çalışmak ekonomik açıdan da çevresel açıdan da uygulanabilir bir çözüm değildir. 

Gelecekte kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakıp “Havadaki karbondioksit miktarını nasıl azaltabiliriz?” diyecek olursak, doğal yöntemlerden faydalanmak en önemli çözümlerden biridir. Mesela hızlı büyüyen ağaçları yetiştirip, bunları toprağın altındaki derin çukurlara gömerek havadaki karbondioksidi azaltmak mümkündür. Gene de bu işlem için geniş araziler ve bolca su gerekir.

Aynı problem bugün BECCS için de geçerlidir. Bir de üzerine çıkan ürünü yakıta çevirip araçlarda kullanmayı da ekliyoruz. Unutmayalım, karbondioksidi tutma teknolojisi bugün için sadece termik santraller için geçerlidir. Arabanızda yaktığınız biyodizelden çıkan karbondioksidi tutmak henüz mümkün değil. Bu nedenle de aslında söz konusu olan tarlalardan biyodizel üretip bunu araba yakıtı olarak kullanmak değil bunu termik santrallerde yakarak elektrik enerjisi üretmektir. Bunun da ne derece gereksiz bir çaba olduğunu söylemeye gerek bile yok sanıyorum.

Ancak daha da önemlisi, bugün bir milyara yakın insan gece yatağa aç girmektedir. Bu insanların yiyeceği gıdayı üretmek ve dağıtmak bugün için kolayca becerebildiğimiz bir şey değildir. Üretilen gıdanın yaklaşık yarısının çöpe gittiğini unutmadan artan nüfusa gıda üretmeye çalışıyoruz. Bu gıda üretimi her geçen gün daha fazla arazi ve su gerektiriyor. Tarımsal üretimde verim artışını düşündüğümüzde çözüm yolu olarak doğal yöntemlerden çok daha fazla kimyasal ve genetik yöntemler karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla gıda üretimini artırmak için çıkar yolumuz olarak genelde daha fazla arazi ve daha fazla temiz su kalıyor.



İnsanlığa gıda sağlama yönündeki çabalarımızın yanına bir de iklim krizini önlemek için yakıt olarak kullanılacak bitkileri üretmeyi de katarsak, gıda üretimindeki azalmanın ötesinde neredeyse tüm bölgelerde su stresinde bir artış gözlemleniyor (Nature Communications, DOI: 10.1038/s41467-021-21640-3). 

Bugün insanların yaşadığı bölgelerin 982 milyon hektarlık bölümünde ağır su stresi yaşanıyor. Bu toplam alanın %6.7’sine denk geliyor. Bu yüzyılın sonuna değin karbondioksit salımlarına fazla bir etki etmezsek ve yeryüzü ortalamada 3 oC ısınacak olursa 1579 milyon hektarlık alanda ağır su stresi yaşanmaya başlanacak. Bu da toplam alanın %10.7’si anlamına geliyor. Ancak, eğer BECCS uygulayarak sıcaklık artışını Paris Anlaşması’nda öngörüldüğü gibi 1.5 oC’de tutmayı başarırsak 1939 milyon hektar alan ağır su stresi yaşayacak. Bunun anlamı Dünya’nın %13.2’sinde ağır su stresi yaşanacağıdır.

İşin ilginç tarafı, yapılan analize göre, atmosferdeki karbondioksit miktarını azaltmaya çalışmadan sadece tarımsal üretime odaklanacak olursak stres altına giren bölgeler ve dolayısıyla da oralarda yaşayan insan sayısı çok daha az olacak.

Elbette biyo-yakıtlar sadece tarımsal ürünlerin bir şekilde yetiştikleri yerlerde yetişmek zorunda değil. Mesela denizde yetişen bazı yosun ve alg türlerinden de benzer şekilde yakıt üretmek mümkün. Ancak bu durumda da Türkiye’nin tüm sera gazı salımını bertaraf edebilmek için kullanılacak alglere gereken alanın büyüklüğü Marmara Bölgesi’nin yüzölçümü kadar oluyor.

Sonuçta, gelecekte az miktardaki uzak mesafeli uçuşlarda yakıt olarak kullanılabilmek üzere, ya da füzyon gibi bir teknolojiden neredeyse sınırsız enerji üretmek mümkün olursa, atmosferdeki karbondioksit miktarını azaltmak için CCS kullanmak düşünülebilir. Ancak bu durumda bile depoladığımız yerden kaçma riski her daim olacaktır. Bugünkü gibi bir yandan kömür, petrol ve doğal gaz yakmaya devam ederken diğer yandan da BECCS gibi teknolojileri kullanmaya çalışmanın halkı kandırmaktan başka bir şey değildir. 

15 Mart 2021 Pazartesi

Karbon kredisi nasıl çalışabilir?

Başlamadan şunu söylemeliyim: Ben ekonomist değilim. Ekonomi bilgim aldığım mikroekonomi ve makroekonomi dersleriyle sınırlı, onun üzerinden de hatırlayamayacağım kadar uzun süre geçti. O nedenle ekonomi konusunda benim anlamadığım ya da bilmediğim bir şey olursa şimdiden özür dilerim.

Hatırladığım kadarıyla mikroekonomide bir şeyin fiyatı o şeye ne kadar talep olduğu ve o şeyden ne kadar bol bulunduğunun dengesiyle belirleniyordu. Yani herkesin istediği ama hiç bulunmayan bir şey çok pahalı; her yerde insanların istemediği kadar bol bulunan şeyin fiyatı da ucuz oluyordu.

Şimdi bunu ülkemizdeki karbondioksidin fiyatına uygulayalım: Havaya istediğimiz kadar bol karbondioksit salabiliyor muyuz? Evet. Bu saldığımız karbondioksidi satın almak isteyen kimse var mı? Hayır. O zaman benim vatandaş mantığım “Havaya saldığımız karbondioksit bedavadır.” diyor. Bedava olan bir şeyin de ticaretinin olması mantıklı değildir. Bir metanın ticaretinin yapılabilmesi için bir fiyatı olması gerekir.

Peki, karbondiokside ülkemizde nasıl fiyat biçebiliriz? İçinde yaşadığımız koşullarda fiyat biçemeyiz çünkü karbondioksit salmak tamamen serbest. Paris Anlaşması’nı meclisten geçirsek fiyat biçebilir duruma gelir miyiz? Gene de hayır. Çünkü Paris Anlaşması için verdiğimiz Niyet Beyanı’na göre 2030 yılına değin karbondioksit salımlarımızı 1990 seviyesinin 6 kat üzerine çıkartabiliriz, yani karbondioksit salmak gene de serbest olacak. “O zaman şu andaki koşullarda ne karbondioksidin bir fiyatı ne de ticareti olabilir” diyorsanız, kesinlikle haklısınız. Bu nedenle de karbon kredisinden bahsetmek abes olmasa da abese yakın bir konudur.



“Eee ama İBB Hindistan’a 1 milyon 625 bin ton karbon kredisi satmış, o nasıl oluyor o zaman? Hani serbestçe havaya salabildiğimiz karbonun bir fiyatı olamazdı?” derseniz, işin özünde haklısınız, ama gerçek tam da öyle değil. Diyelim siz içinizi rahatlatmak istiyorsunuz. Geçen sene uçakla Maldivler’e gidip geldiniz ve bu nedenle saldığınız karbondioksit nedeniyle vicdanınız rahat değil. Yan komşunuz da size dedi ki, “Ben çatıya yeni bir güneş paneli koydum ve bu sayede doğal gaz harcamamı %68 kıstım, istersen aradaki farkı sana satabilirim.” Aranızda el sıkıştınız ve komşu size salmadığı 2 ton karbondioksidi 10 TL’ye sattı. Sizin vicdanınız rahatladı, komşu da 10 TL kazandı. (Bu arada, 10 TL farazi bir miktar değil, yukarıda İBB’nin Hindistan’dan aldığı tutara denk geliyor.) Peki bu gerçekten işe yaradı mı? Yani atmosfere daha az karbondioksit salınmasını sağladı mı? Hayır. Komşu siz alsanız da almasanız da zaten 2 ton daha az karbondioksit salacaktı. Siz de zaten Maldivler’e giderek bolca karbondioksit saldınız. Dolayısıyla olan sizin vicdanınızı rahatlatmak için verdiğiniz sadaka boyutunda bir paradır ve sonuçta da iklim değişikliğini durdurmaya yönelik bir işlem yapılmamıştır.

Ülkemizde karbon piyasasına doğru hazırlık çalışmaları yapılsa da bu çalışmaların sonucunda oluşturulacak bir karbon piyasası sizinle komşunuz arasındaki alışverişin ötesinde atmosferdeki karbondioksit miktarının azaltılmasına yönelik bir rol oynamayacaktır. Çalışır bir karbon piyasasına sahip olabilmek için birincil ihtiyacımız gerçekçi bir karbon fiyatlamasıdır. Gerçekçi bir karbon fiyatı da ancak devletlerin Paris Anlaşması’nın ana hedefini ciddiye alarak bu yolda çaba sarf etmeleri ile gerçekleşebilir.

Bu bağlamda tüm dünyada yaklaşık 500 - 1000 milyar ton arasında karbondioksit eş değeri sera gazı salım yapma hakkımız kaldı. Bunun ötesinde negatif karbon teknolojileri büyük ölçeğe kısa vadede çıkamayacakları için gerçekçi değildir. Bundan dolayı da ülkeler yaklaşık 750 milyar tonluk bir karbon bütçesini aralarında bölüşürler ve herkes taşın altına elini koyar. Ülkemize de muhtemelen buradan 7.5 milyar tonluk bir karbon bütçesi düşer. Şu anda senede yaklaşık 500+ milyon ton karbondioksit eş değeri salım yaptığımızdan bu bütçe bize 13 yıl yeter. Yani böyle devam edersek 13 yıl sonra net karbon salmayan bir ülke olmak zorundayız. Hemen azaltmaya başlarsak bu süre 13 seneden 20 seneye ya da 30 seneye uzayabilir. Diyelim bu bütçeyi 30 sene içinde kullanıp 2050 senesinde net sıfır karbon salan bir ülke haline gelmeye karar verdik. İşte o zaman karbondioksit salmamak az bulunan ve aranan bir beceri olur. Bu da karbondioksit salmadan iş yapabilmenin bir avantaj olarak fiyatı olmasına neden olur. Ederi olan bir şeyin de ticareti yapılabilir.

Kısacası, karbonun ülkemizde bir fiyatı olabilmesi için öncelikle ülkemizin bir karbon bütçesini ve buna bağlı olarak da net sıfır karbon salacağı seneyi belirlemesi gerekir. Bu iki nokta kanun hükmünde yürürlüğe girmeden de karbon piyasası vicdanınızı rahatlatmanın ötesinde bir fayda sağlamaz.

28 Şubat 2021 Pazar

Sürdürülebilir taşıma ve dahası

"Atmosfere daha az karbondioksit salalım” dediğimizde aklımıza gelen önlemlerden biri arabamızı ya hibrit ya da elektrikli bir araçla değiştirmek oluyor. Oysa sürdürülebilir bir gelecekte arabalara yer yok. Bunun da gayet basit bir sebebi var. Arabalar 19. yüzyılın sonundaki geniş dünya için tasarlanmış makinelerdi. Hem insanlara hem de arabalara yer vardı. Hatta kullanılan atlı arabalarla kıyaslandığında içten yanmalı motor kullanan arabalar çok daha az yer kaplıyordu. Atları barındırmak için de bir ahır tutmaya gerek yoktu. Arabalar bu düşünce ile tasarlandı. Bugün bundan yüz sene önce ile kıyaslandığında çok daha farklı bir dünyada yaşıyoruz, ama hala eski alışkanlığımız olan arabaya sıkı sıkı sarılıp onu bir statü sembolü olarak görmekten vazgeçemiyoruz. Oysa ki araba kullanımı artık çoğumuz açısından bakıldığında ciddi bir külfet yaratıyor, eğer yaşam usüllerimizi hızlıca değiştirmezsek gelecekte de bu problemler artarak devam edecek.

Öncelikle arabamız tüm zamanın %92’sini park halinde geçiriyor. Yani öyle bir makineye öyle büyük bir para harcıyoruz, ama bu makine bize günün sadece %8’inde hizmet ediyor. İçinde olduğumuz zamanın %5’i hareket halinde, %2’si park yeri ararken ve park ederken, %1’i de trafik sıkışıklığında geçiyor. Bu sayılar Avrupa Birliği’nin ortalamaları. Eminim İstanbul gibi büyük şehirlerde özellikle trafik sıkışıklığı hareket halinde olduğumuz süreye daha yakındır, hatta daha fazla bile olabilir. Peki gerçekten istediğimiz bir otomobile sahip olmak mı yoksa rahatlıkla bir yerden bir yere gidebilmek mi? Büyük şehirlerdeki vaktinin önemli bir kısmı trafik tıkanıklığının içinde otururken geçenler için bu sorunun cevabının “bir yere gidebilmek” olacağını düşünüyorum.

İkinci büyük problemimiz arabaların ağırlığından ve motor teknolojisinin yanlışlığından kaynaklanıyor. Trafikte kullandığımız içten yanmalı motorlar yanan benzinin verdiği enerjinin ortalama %20’den azını hareket enerjisine çevirebilirler. Bu termodinamiğin temel yasalarının bir sonucudur. Yani “daha iyi bir motor yapsak daha verimli çalışır” diye bir düşünce olamaz çünkü burada bize sınırı doğa koyuyor. Arabaları ortalama 1.5 kişi kullanıyor. Bu da her araç yaklaşık 100 kiloluk insan yükü taşımasına rağmen kendi yükü yaklaşık 1200 kilo olur anlamına geliyor. En uygun şartlarda, en verimli çalışan araçlar bile enerjinin %84’ünü ısı olarak çevreye yayıyorlar, yaklaşık %14.5’luk kısmını kendilerini bir yerden bir yere götürmeye harcıyorlar ve sadece %1.5’unu bizi taşımak için kullanıyorlar. Öyle bir sistem tasarlamışız ki zamanının %92’sini boş durarak geçiriyor, çalıştığında da ona verdiğimiz enerjinin sadece %1.5’unu bizim istediğimiz şeyi yapmaya harcıyor ve gerisi tamamen boşa gidiyor.

Hibrit araçlarda bu verim çok daha yüksek. Araca verdiğimiz enerjinin %3’lük kısmı bizi taşımaya kullanılıyor. Hatta elektrikli araçlar çok daha iyi. En yeni motorlarla bizi taşıma bağlamındaki verim %5 civarına bile çıkabiliyor. Ama başımızda hala %92 boş duran bir araç var, üstelik elektrikli olduğunu, kullandığı elektriği de güneşten sağladığını kabul etsek bile ürettiğimiz enerjinin en iyi ihtimalle %5’i bizi taşımaya kullanılıyor. Günümüzün en modern teknolojisini bile kullanacak olsak, bu tamamen yanlış bir tasarım. Sürdürülebilir bir dünyada yaşamak istiyorsak bu tür yanlış tasarımları sistemimizden çıkartmamız gerekiyor artık. 

Ancak çoğunuzun “ama ben şurada oturuyorum ve buraya gidebilmek için mutlaka arabaya ihtiyacım var” diyeceğinizi biliyorum. Haklısınız. Özellikle İstanbul gibi büyük bir megapolde yaşayan kişiler bu yaşamı sürdürebilmek için arabaya ihtiyaç duyabiliyorlar. Yalnız burada biraz düşünmemiz gerekiyor. İstanbul doğru bir şehir mi? Bu sorunun cevabının fazla düşünme gerektirmeyeceğine eminim. Her ne kadar dünyanın en güzel şehirlerinden biri olsa da İstanbul yaşamak için yanlış bir yer. Yakın gelecekte karşımıza çıkacak olan depremden, her daim tepemizde Demokles’in kılıcı gibi sallanmakta olan susuzluk tehdidinden, trafik sıkışıklığından ve daha birçok sorundan söz edebiliriz. Böylesi bir sorun yumağının içinde yaşamayı biz tercih ediyoruz ve bu akıllıca bir tercih değil. Ha, bir de İzmir ya da Ankara’nın durumu da çok daha farklı değil. Diğer büyük şehirler de önceden büyüyen şehirlerin yanlış izinden devam ediyorlar.



Öyleyse çözüm ne? Hoşumuza gitmese de büyük şehirleri bırakmamız ve kendimize yeni şehirler inşa etmemiz gerekiyor, büyük şehirlerin hatalarını barındırmayan. Mesela ilk depremde binalarının en az %20’si yıkılmayacak bir şehir olmalı bu. Sonra evden çıktığımızda yürüyerek 5 dakika içinde rahat kullanılacak bir toplu taşımaya ulaşabileceğimiz bir şehir olmalı. Yaşadığımız yer ve çalıştığımız yer diye iki ayrı bölgenin olmadığı bir şehir olmalı ve işe, okula, alışverişe, sinemaya, hastaneye ve aklınıza başka neresi geliyorsa oraya, yürüyerek gidebilmeliyiz.

Kısacası, çözümler sadece benzinli araba yerine elektrikli araba kullanıp hayatımızın geri kalanını olduğu gibi bırakmak kadar kolay değil. Eğer sürdürülebilir bir hayat yaşamak istiyorsak modern yaşamın bize dikte ettiği bu sistemi bir kenara bırakarak yeni bir sistem kurmak zorundayız. Bu sistemi oluşturmak başlangıçta zor görünebilir ama hem kendimize hem de doğaya vakit ayırmanın yaşam açısından daha doyurucu olduğunu hepimiz görebiliriz.  

24 Ocak 2021 Pazar

AB Yeşil Mutabakatının getirdiği değişiklikler

2009 yılında yayımlanan bir makale, o tarihten sonraki çevresel sürdürülebilirlik ve iklim tartışmalarının temelini oluşturdu. Başını Stockholm Resilience Center’ın çektiği bu makalenin çok sayıda yazarı sürdürülebilirlik ve gezegenin sınırlarını inceleyerek, sürdürülebilir bir yaşam için çevreye ne kadar zarar vermiş olduğumuzu ortaya koydu1. Bu sınırları da 9 başlık altında topladı2. Bu 9 başlığın en önemlisi ve belki de en tehlikelisi iklim değişikliği. 2012’de yapılan Rio+20 Konferansı, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarının (SDG) temellerini atarken bu sınırları merkeze koydu. Paris İklim Anlaşması da bu sınırlar çerçevesinde oluşturuldu. Avrupa dışında bu sınırların politik arenada konuşulması fazla kabul görmediğinden AB ve kısmen de ABD ağırlıklı oluşturulan tüm politikalar gezegenin sınırları kavramı üzerine kurgulanmasına rağmen bilimsel alan dışında bu konu fazla dillendirilmiyor.

AB Yeşil Mutabakatı da aynı şekilde gezegenin sınırları üzerine kurgulandı. Buradaki amaç tüm Avrupa kıtasındaki yaşamın, üretimin ve tüketimin bu sınırları gözeterek kurgulanmasıydı. Yani tek sorun iklim değişikliği sınırı değil, ancak iklim değişikliği sınırı en belirgin görülen sınır. Buna göre AB yetki alanındaki tüm üretimin de bu sınırlar bağlamında yapılması gerektiğinden bu, doğal olarak AB içindeki üretimin masrafını hem mutlak hem de karşılaştırmalı olarak artırdı. Ancak AB Yeşil Mutabakatı bir yandan dünyayı bu sınırlar içerisinde üretim yapmaya zorlarken öte yandan da kendi üreticisini korumayı amaçlıyor.

Yeşil Mutabakat AB’ye ihracat yapan üreticilerin de AB’deki üretim kurallarına uymasını, uymuyorsa da gümrükte bir vergi ödemesini gerektiriyor. Gümrükte vergi uygulamasına da bu senenin ortasında belirlenen ağır sanayi ürünlerinden karbon vergisi alınması ile başlanacak.

Burada AB “Karbon vergisini ya kendi ülkende ödersin ya da AB sınırında bana ödersin.” temelinde bir sistem uyguluyor. Bunun arkasındaki temel prensip de bir şekilde karbonun fiyatlanarak bu dışsallığın bedelinin ödenmiş olması. Bugün için düşünülen fiyat üretimdeki her ton CO2 salımına karşılık 50€ gibi bir bedel ödenmesi. Bu bedelin de 2030 yılına kadar kademeli olarak artırılarak 100-150€ bandına çekilmesi bekleniyor. Bunun nedeni de AB’nin 2030 yılında 1990 seviyesinin %55 daha altında CO2 salacağını resmen kabul etmiş olması.

AB’ye ihracat yapan ülkelerin başında gelen Çin 2021 yılında bir karbon vergisi uygulamasına geçerek hem bu vergiyi AB’ye vermemek hem de rekabet avantajını korumak için hazırlık yapıyor.


Türkiye bu bağlamda neredeyse aynı ligde üretim yaptığı tüm ülkelerden geri kalmış durumda. Bu bariyer çok kısa zamanda ihracata yönelik üretim yapan sektörlerin karşısına çıkmış olacak. Bu bariyeri de “Ama biz üretimde kullandığımız elektriği yenilenebilir kaynaklardan satın aldık.” diyerek aşmamız mümkün değil çünkü elektrik piyasasının şeffaflığından dolayı ülkede hangi kaynaktan ne kadar elektrik üretildiği ve bunun nerede kullanıldığı biliniyor. Bu durumda bir karbon borsası kurularak karbonun fiyatlanması gerekiyor, ama bunun için de Paris Anlaşmasının meclisten geçirilmesinin ötesinde verilen niyet beyanının çok daha sıkılaştırılarak ciddi bir azaltım politikası uygulanması gerekiyor ki bu da senelerdir ortaya koyduğumuz çaba ile kıyaslandığında politikada 180 derece bir dönüş yapılması anlamını taşıyor. Bundan dolayı da ülkemizin en kısa zamanda AB ile uyumlu bir karbon vergisi uygulamasına geçmesi gerekiyor. Çünkü biz bu vergiyi alacak olursak üreticiye teşviklerle geri dönüş sağlayabiliriz. Ama biz vergi almamakta direnecek olursak ihracat yapan üreticilerin önemli bir kısmı bu alandaki rekabet avantajını kaybedecek. Bu da ülke ekonomisi açısından kabul edilebilecek bir risk değildir.

Bunun da ötesinde AB sadece ağır sanayi ile kısıtlı kalmayacak şekilde ihracat yapan tüm sektörlere bu karbon vergisini getirmeye hazırlanıyor. Ayrıca kısa zamanda da kural seti hazırlanarak aynı düşünce sisteminin üretimin gezegenin sınırlarına zarar veren her alanına yayılması bekleniyor. Yani domates üretirken sadece üretilen domatesin içinde zararlı kimyasalların kullanılmamış olması yetmeyecek, bunun ötesinde üretimde hiçbir zararlı kimyasalın kullanılmadığının kanıtlanması da gerekecek. Bu bakımdan tüm üretim sektörünü önemli değişiklikler bekliyor.


  1. Rockström, J; et al. (2009), "Planetary Boundaries: Exploring the Safe Operating Space for Humanity" (PDF), Ecology and Society, 14 (2): 32, doi:10.5751/ES-03180-140232
  2. https://en.wikipedia.org/wiki/Planetary_boundaries

1 Ocak 2021 Cuma

AB Yeşil Mutabakatı Ne Zorluklar Getirecek?

 Küresel Kuzey gelişmesini tamamladıktan sonra çevre konularına çok daha fazla önem vermeye başladı. 1972 yılı “nereye kadar büyüyebiliriz?” sorusunun ortaya atıldığı ilk seneydi. Buna verilen cevap çok da iç açıcı olmadığından çevre konusundaki araştırmalar ve buna bağlı endişeler de zaman içerisinde arttı. 1992 yılında dünya devletleri Rio’da toplanarak önemli kabul ettikleri üç soruna; biyoçeşitliliğin kaybı, çölleşme ve iklim değişikliği sorunlarına çözüm olacak anlaşmalar imzaladılar ya da imzalama çalışmasına başladılar. Ülkemiz de bu anlaşmaların tümüne taraf oldu.

Bu anlaşmaların tümü ve özellikle de Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ülkelerin Dünya’nın atmosferini korumak bakımından ciddi adımlar atmaları gerektiğini söylüyordu. Bu adımların ilk olarak gelişmiş ülkeler tarafından atılmasının öngörüldüğü Kyoto Protokolü 1997 yılında imzalandı. Özellikle Avrupa Birliği üyeleri bu protokol ile sera gazı salımlarını ciddi ölçüde sınırlamayı kabul ettiler. İleri teknolojiler açısından rekabet içerisinde olabilecekleri ABD ve Japonya da bu protokol çerçevesinde yer aldıklarından bu AB için önemli bir sorun teşkil etmedi. 

1997 yılından sonra dünya ekonomisi hızla değişti ve önce üretimin, sonra da bilim ve teknolojinin ağırlık merkezi hızla doğuya doğru kaymaya başladı. İklim açısından atılması gereken ikinci adım da küresel kuzeydeki ülkeler başta Çin olmak üzere doğuda gelişmekte olan tüm ekonomilerin de yeni bir iklim anlaşmasının parçası olmaları gerektiğini şart koşunca yeni bir anlaşmanın çıkması son derece güçleşti. Sonunda çıkan Paris Anlaşması da iklim hedeflerine ulaşma konusunda Avrupa Birliği’ne üye ülkeler dışında son derece yetersiz bir çaba içeriyordu. 

Bugün biz hariç dünyadaki (neredeyse) tüm ülkeler Paris İklim Anlaşmasının kapsadığı rejim içerisinde ekonomilerini çalıştırıyorlar. Ancak bu nokta da 2030 yılına kadar sera gazı salımlarını %55 azaltmayı kabul eden Avrupa Birliği açısından önemli bir rekabet dezavantajı yaratıyor. AB bunun ötesinde tüm üretim yöntemlerinin çevresel etkilerini en aza indirmeyi hedefleyen politikalar yürürlüğe koyduğundan birlik ekonomisi çevresel sorunları azaltmak yolunda zorlanabilecek bir duruma geldi.

Avrupa Yeşil Mutabakatı bu bağlamda iki önemli temel üzerine oturuyor. Bunların ilki doğal olarak gerek sera gazı salımı, gerekse de tüm çevresel etkilerin birliğin etki alanında en aza indirilmesidir. Bir diğeri de belki de en az bunun kadar önemli olacak şekilde, AB ile ticaret yapacak ülkelerin üretim standartlarını AB standartları ile uyumlu hale getirme yükümlülüğüdür.

“Ama biz ürünü ihraç etmeden zaten test ettiriyoruz, yoksa AB ürünü almıyor” geçmiş zamanın bir söylemidir. Artık ürettiğiniz malın içeriğinde ne olduğu kadar malı nasıl ürettiğinizle de ilgileniyor AB. “Aman, bana ne?” demek de pek mümkün değil çünkü ülkemiz ihracatın neredeyse yarısını Avrupa ülkelerine yapıyor. Bundan dolayı da oturup sakin kafayla olayları anlamak ve kısa/orta vadede değerlendirmemizi yaparak sisteme uyum sağlamamız gerekiyor. Ayrıca, “biz de başka yere satarız” düşüncesi hem kolay değil hem de standartlar bir kere oturtulduğunda diğer alıcılara da benzer yükümlülükler yüklenecek. Bu yükümlülükleri yerine getirmediğimizde de ya satacağımız malı daha ucuza satacağız ya da gümrükte oluşan masraflardan dolayı fiyat ve yakınlık avantajımızı yitireceğiz.

Gelelim ne yapmamız gerektiğine: Öncelikle neyi, nasıl ürettiğimizi ciddi biçimde kayıt altına almalıyız. Mesela, bir sektörde analiz yaparken fabrikada şu soruyu sorduk: “Peki üretimde çıkan tozları ne yapıyorsunuz?” Cevap “dışarı süpürüyoruz” şeklinde geldi. Dışarı süpürülen bu tozlar rüzgarlı bir günde hava kirliliğine de çevredeki toprakların zararlı kimyasallarla örtülmesine de neden olabiliyor. Hatta siz üretimi yaparken hiçbir tehlikeli kimyasal kullanmasanız bile ham maddeniz size ulaşana dek doğaya ciddi zarar verebiliyor. Tüm bunları artık kayıt altına almak zorundasınız, çünkü ürünü sizden ithal edecek ülkeler bu kayıtları sizden isteyecekler, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bu bilgileri sağlamanın doğru yolu tüm üretiminiz için bir yaşam döngüsü analizi yapmaktır. Ürettiğiniz fındık da olabilir yazılım da. Hatta bir hukuk firması bile olabilirsiniz. Ne olursa olsun hepimizin bir çevresel ayak izi var artık. Avrupa Birliği bu çevresel ayak izinin AB standartlarında olması gerektiğini ve aksi takdirde gümrükte bu ürünlerin ya da hizmetlerin uygun biçimde vergilendirileceğini söylüyor. AB bu vergilendirmenin nasıl yapılacağını daha yönetmeliklerle belirlemiş değil, ama kısa vadede belirleneceğine de şüpheniz olmasın.



Yaşam döngü analizi, sizin kullandığınız ham maddenin ilk üretildiği noktadan son kullanıldığı noktaya ve hatta çöpe atılmasına ya da geri dönüştürülmesine kadar süren yaşam macerasında doğaya verdiği hasarı ölçen bir yöntemdir. Kullanımınıza göre bu analizi sadece üretim yaptığınız yerin etkisiyle sınırlayabilirsiniz veya işletmenin kapısından çıktıktan sonra ne olduğuyla ilgilenmeyebilirsiniz. Ancak gün geçtikçe ürünün beşikten mezara sorumluluğu üreticinin tarafına yönelmekte olduğundan ürettiğimiz ürünlerin künyelerini tutmak da sorumluluğumuz haline geliyor. “Ama ben bu ham maddeyi başkalarından alıyorum, onların ne yaptığını bilemem” derseniz, o zaman ham maddeniz için alışılmış üretim yöntemlerinin kullanıldığını kabul etmiş oluyorsunuz. Bu ham madde de sizin üretim ayak izinizi çok yükseltiyor ve fiyat avantajınızı düşürüyorsa tedarikçinize dönerek isteklerde bulunmaya başlıyorsunuz veya tedarikçinizi değiştiriyorsunuz. Sonuç olarak, ürettiğiniz ürünlerin veya hizmetlerin belirli standartlara uymasına mecbursanız başlangıç noktanız tüm verilerinizi toplayarak çevresel ayak izinizi ölçmek olmalıdır.

Bu çevresel ayak izinin önemli bir bölümünü de karbon ve su ayak izi oluşturuyor. AB bugün için özellikle karbon ayak izine çok önem verip bunu sınırda vergilendirme çalışmasına başlama noktasına geldi. Bu şu anlama geliyor: Siz ürettiğiniz ürünü üretirken atmosfere ne kadar karbondioksit saldığınızı ölçmek ve belgelendirmek zorundasınız. Siz yapmazsanız bunu AB sizin yerinize yaparak sınırda sizin için bir karbon vergisi belirleyecek ve ihracat yapmak için o vergiyi AB’ye ödemek zorunda kalacaksınız. Bu sınırda karbon vergisi öncelikli olarak ağır sanayi ürünlerine uygulanacak ve zaman içerisinde diğer tüm ürünleri kapsar hale gelecek.

Bunu engellemenin hiçbir yolu veya yöntemi yok. Ancak etkisini azaltabilirsiniz. Bunun için de sadece ürününüzü değil üretiminizi de AB standartlarına uygun hale getirmeniz gerekecek. Yalnız iş bununla da bitmiyor çünkü ülkemiz ne karbon salımlarını azaltmayı öngören Paris Anlaşmasını onayladı ne de karbon salımları konusunda yaptırım uyguluyor. Bundan dolayı da en kısa vadede Paris Anlaşmasını yürürlüğe koymamız gerekiyor, aksi takdirde sınırda karbon vergisi ödesek bile AB’ye ihracat yapamaz duruma gelebiliriz. Ama olay bununla da bitmeyecek. Eğer biz ülkemizde AB seviyesine uygun bir karbon vergisini kullanıma geçirmeyecek olursak, bu vergi sınırda AB’ye verilecek.

Çoğu firma şimdiden bu sınırda vergilendirme sisteminin kendilerine getireceği yükü ve rekabet avantajı kaybını hesap etmeye başlamış durumda. Bunu az da olsa düzeltmemiz mümkün. İşe de üretimi yapış şeklimizle başlamamız gerekiyor.