24 Mayıs 2019 Cuma

Gezegenlerin kendi etraflarında dönüş hızı iklimlerini nasıl etkiler?

İklim ve çevre sorunları arasında çokça “artık yeni bir gezegene taşınmalıyız” türü çözüm önerileri duymaya başladık. Aslında teknik olarak yeni bir gezegene taşınmak çok güç olsa da gideceğimiz gezegenin yaşamamıza izin vermesi olasılığı da fazla yüksek değildir. Diğer çoğu koşulun yanı sıra bir gezegenin yaşanabilirliği açısından baktığımızda o gezegenin kendi etrafında dönüş süresi çok önemlidir. Bu konuda sürüyle teori üretmemize fazla gerek kalmadan Güneş Sistemimiz bize değişik gözlem imkanları sunar. Sistemimizde Merkür ve Venüs gibi çok yavaş dönen bir gezegenlerden inanılmaz bir hızla kendi etrafında dönen Jüpiter gibi bir gezegene kadar bir çok değişik ortam bulunur. Bu ortamların bazılarında çok yoğun bir atmosfer, bazılarında ise neredeyse hiç atmosfer yoktur. Atmosfer yoğunluğu ve dönüş hızının etkilerini anlatmadan önce şunu söylemeliyiz: Güneş kütle çekimi yolu ile etrafında dönen tüm gezegenlerin dönüş hızını kendi etrafındaki dönüş hızına uydurmaya çalışır. Yani Dünya’nın güneş etrafındaki dönüş süresi bir yılsa, çok uzun zaman sonra kendi etrafındaki dönüş süresi de 24 saatten bir yıla çıkacak. Bu şekilde de nasıl Ay’ın hep aynı yüzü Dünya’ya bakıyorsa Dünya’nın hep aynı yüzü de Güneş’e bakıyor olacak. Ancak bunun olması için milyarlarca yılın geçmesi gerekiyor. Güneş’in şimdiki halini sadece beş milyar yıl sürdüreceğini düşünecek olursak Dünya’nın aynı yüzünün Güneş’e bakacağı bir zamanı görmemiz imkansız diyebiliriz.

Bir gezegen kendi etrafında çok yavaş dönüyorsa ve çok yoğun bir atmosferi yoksa, gündüz ile gece arasındaki sıcaklık farkı çok yüksek olacaktır. Tam tersi eğer gezegen çok hızlı dönüyorsa, bu sefer de hızlı esen rüzgarlardan dolayı hayatın yere tutunması zorlaşabilir. Mesela çok yavaş dönen ve çok ince bir atmosferi olan Merkür'de geceleri sıcaklık eksi 150 dereceye düşmekte, gündüzleri de artı 450 derece olmaktadır. Bunun sebebi Merkür'de Güneş’in iki doğuşu arasındaki süre, yani bizim anladığımız anlamda bir gün yaklaşık olarak 3600 saate, yani bizim 150 günümüze denk gelmektedir. Bunun tam tersi şekilde Jüpiter de kendi etrafındaki bir turunu 10 saatte tamamlanmaktadır. Bu nedenle de Jüpiter'in atmosferinde hızı saatte bin kilometreye varan rüzgarlar esmektedir. 

Bir gezegenin kendi etrafında dönüş süresi Güneş’in etrafındaki dönüş süresine eşitse, yani gezegenin en sıcak yeri Güneş’e bakan yüzünün tam ortası ve en soğuk yeri de tam arkadaki noktaysa o zaman Güneş’e bakan yüzünün orta noktasında Dünya’da da olduğu gibi bir alçak basınç merkezi oluşur. Bunun nedeni o noktanın çok sıcak olmasından dolayı ısınan havanın hızla yükselmesidir. Buna benzer şekilde arka tarafın ortasında da soğuk hava aşağıya doğru çökeceğinden bir yüksek basınç merkezi bulunur. Bu gezegenin yüzeyinde de devamlı arkadaki yüksek basınç noktasından öndeki alçak basınç noktasına doğru esen rüzgarlar olur. Böyle bir gezegende belki tam Güneş’in tam ufukta durduğu yerlerde, yani tam Güneş’e bakan kısımla tam arka tarafın ortasında hayat olabilir.

Yavaş da olsa dönen gezegenlerin ekvatorunda bir alçak basınç merkezi kutuplarında ise bir yüksek basınç merkezi bulunur ve yüzeyde devamlı kutuplardan ekvatora doğru esen soğuk rüzgarlar olur. Eğer atmosfer yeterince kalınsa gezegenin güneşe bakan tarafı ile arka tarafı arasındaki sıcaklık farkı fazla olmaz ve dünyada olduğu gibi bu gezegenin de çeşitli yerlerinde yaşanabilir. Ancak Merkür gibi hem atmosferi ince hem de yavaş dönüyorsa yaşamak çok zor olacaktır. Merkür’ün ancak kutuplarına yakın kesiminde gündüz ile gece arasındaki sıcaklık farkı yaşamaya belki izin verebilecek durumdadır. Merkür o denli yavaş döner ki tekerlekler üzerindeki bir şehri sıcaklığın ne çok yüksek ne de çok düşük olmayacağı bir hızda Merkür etrafında devamlı turlatmak da bir çözüm olabilir. Kim Stanley Robinson’un 2312 adlı bilim kurgu kitabının önemli bölümü raylar üzerinde hareket eden böyle bir şehirde geçer. 

Dünya kendi etrafında oldukça hızlı döndüğünden gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farkı fazla değildir. Bu da neredeyse gezegenin her yerinde yaşanabilmesine imkan tanır. Ayrıca Ekvator sıcak olduğundan burada bir alçak başınç bölgesi, kutuplar da soğuk olduğundan buralarda da birer yüksek basınç merkezi vardır. Ama bunun da ötesinde Ekvator’da yükselen sıcak hava 30 derece enleminde çöker ve bu alanda bir yüksek basınç merkezi oluşturur. Bundan dolayı kuzey ve güney 30 derece enlemlerinde çöller bulunur. 60 derece enlemine gelindiğinde ise bir alçak basınç merkezi daha vardır. Bu bölgeler de daha fazla yağış alan ılıman kuşağı oluşturur. Görüldüğü gibi Dünya’nın ılıman iklimi ve iklim kuşakları Dünya’nın kendi etrafındaki dönüş hızı ve atmosfer yoğunluğu nedeniyle bu şekilde oluşmuştur.

Daha yoğun atmosfere sahip ve daha hızlı dönen Jüpiter gibi gezegenlerin kara yüzeyleri olacak olsa bile hızla dönen yoğun atmosferde oluşacak rüzgarlar ve fırtınalar hayatın yüzeye tutunmasını son derece zorlaştıracaktır. Bu nedenle Dünya’yı bırakıp başka gezegenlere göç etmeyi düşünmeden önce Dünyamıza çok iyi bakmak zorundayız.

1 Mayıs 2019 Çarşamba

İklim Değişikliği Gölgesinde Gıda Güvenliği

İklim değişikliği konusunda bizleri en fazla dertlendiren konu içecek su bulabilmenin ardından yiyecek yemeğimizin de olmasıdır. Yalnız tatlı su gibi besin konusu da sadece iklim değişikliği ve bizim neler yetiştirebildiğimizle alakalı değildir. Dünyanın artan nüfusu karşısında neredeyse sabit kabul edebileceğimiz tarım alanları iklim değişmiyor olsa bile büyüyen bir problemimiz olduğunu bize gösterebilir. Tarım alanında kullanılan suni tohumlar, tarım ilaçları, suni gübre ve diğer bir sürü problem olarak gördüğümüz konu iklim değişikliği olmadan da karşımızdadır. Tüm bu problemlere küreselleşmeden dolayı oluşan yerel ürün kaybını da ekleyecek olursak iklim iyiye doğru değişse bile olası problemlere karşı dirençliliğimizin azalmakta olduğunu görürüz. Ayrıca yediğimiz ekmekteki buğday Konya Ovası’ndan değil de dünyanın diğer ucundan geliyorsa bu üretim zincirinin zarar görmesi yanında bu zincirin doğaya ve iklime verdiği zararı da hesaba katmak zorundayız. Besin üretim zincirlerinin üretim sistemlerinden küresel ticaret ve ekonomiye, doğadan nüfus artışına kadar her alanla sıkı sıkıya ilintili olduğunu aklımızdan çıkartmamamız gerekiyor. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin ikincisi de bize ulaşmamız gereken hedefin açlığı azaltmak falan değil, açlığı yok etmek olduğunu söylüyor. Yalnız, besin üretim sistemlerinin bu derece yanlış olduğu bir gezegende bunu nasıl yapabileceğimiz son derece kuşkuludur. Buna bir de iklim değişikliğinin getirdiği ve getireceği stresleri eklediğimizde sorun iyice çözülmez hale gelebilir. 

Dünyanın çeşitli bölgelerinde iklim değişikliğinin tarımsal ürün ve karasal gıda üretimi üzerindeki etkileri belirgindir. İklim değişikliğinin şimdiye kadar tarım yapılamayan bölgeleri de tarıma açabileceği söylense de bugüne kadar olumsuz etkileri olumlu etkilerinden daha yaygın olmuştur. Özellikle bazı yüksek enlem bölgelerinde olumlu eğilimler ve rekolte artışları belirgindir. Küreselleşmenin etkisiyle tüm dünyada tüketilen özellikle tahıllar ve pirinç gibi ürünler daha çok belirli bazı bölgelerde üretilmeye başlandı. Bu tür kilit üretim bölgelerinde görülen aşırı iklim olayları sonrasında gıda ve tahıl fiyatlarındaki hızlı artış, mevcut gıda piyasalarının diğer olaylarla birlikte aşırı iklim olaylarına duyarlılığını ortaya koyar. Bu tür aşırı iklim olaylarının insan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle artacağı bilindiğinden gıda ve tahıl fiyatlarındaki duyarlılığın da benzer şekilde artmasının muhtemel olduğu görülmüştür.

Tarımsal uyum çalışmalarının mevcut verimi ortalamada %15-18 artırması beklenebilir. Ancak uyumun etkinliği bölgeden bölgeye değişmektedir. Ortalamada %15-18 arası verim artışı denmesine rağmen uyum çalışmalarının bazı bölgelerde verimi düşüreceği, bazılarında değiştirmeyeceği, bazılarında ise çok artıracağı öngörülmektedir. Doğal olarak uyum çalışmaları hem ortama hem de kişilerin konuyu ne derece ciddiye aldıklarına bağlı olarak değişik sonuç verebilir. Bu nedenle de “eğer uyum sağlamaya çalışırsak verim %15-18 artacak” türü bir yaklaşımdansa “en doğrusunu yapalım ve sonucun iyi olacağını umalım” yaklaşımı daha doğru olacaktır. Uyumun öngörülen faydaları, tropikal bölgelerden ziyade ılıman bölgelerde daha yüksek olacaktır. Ayrıca buğday ve pirinç tabanlı sistemlerin iklim değişikliğine uyum sağlaması mısır tabanlı sistemlere oranla daha kolaydır. Bugün fazla su tüketimiyle yüksek gelir getiren mısır tarımı gelecekte aynı beklentiyle sürdürülecek olursa hayal kırıklığına yol açabilir.

Bir yandan artan gıda talebi ve öte yandan sıcaklıkların 4oC artması küresel ve bölgesel olarak gıda güvenliğine yönelik büyük riskler doğuracaktır. Gıda güvenliğine yönelik bu riskler kutuplardan Ekvatora doğru yaklaşıldığında artma eğilimindedir. 2050 yılına gelindiğinde küresel gıda fiyatlarının, enflasyonu hesaba katmadığımızda %80 artabileceği öngörülmektedir. Gıda üretiminin her basamağı iklim değişikliğinden etkilenecektir. Yalnız üretim ve dağıtım basamakları dışındaki noktaların iklim değişikliğinden ne derece etkileneceğini öngörebilmek fazla mümkün değildir. Mesela bugün Avrupa tahıl ihtiyacını Ukrayna’da karşılamaktadır. İklim modelleri ve tarımsal modelleri kullanarak gelecekte Ukrayna’da ne kadar tahıl üretilebileceğini öngörmek mümkündür. Ama üretilebilecek bu tahılın ekonomik veya politik nedenlerle üretilip üretilmeyeceğini ya da üretildiğinde nerelere dağılacağını hesaplayabilmek matematiksel modellerin beceri seviyesinin ötesindedir. Bunu ancak yaşayarak göreceğiz.

Balıkçılık, su ürünleri yetiştiriciliği ve hayvancılıkta da uyum planlamasının temelinde; uyumun değişik basamaklarda ele alınması yatmak zorundadır. Özellikle balıkçılıkla ilgili ilk basamakta önemli olan deniz ekosistemini değişikliklere karşı dirençli kılmaktır. Benzer önlemler tarım için de geçerlidir. Ne yazık ki günümüzde gerek balıkçılığın gerekse de tarımın tek ürün üzerine yoğunlaşması iklim değişikliği dışındaki problemleri de beraberinde getirmektedir. Tek bir ürün deseni üzerine yoğunlaşmak bu ürünü etkileyebilecek problemlere karşı da savunmayı azaltmak anlamına gelir. Tarlaları ekerken değişik ürünler bir arada yetiştirildiğinde zararlıların tüm tarlayı yok etme olasılığı azalır. Benzer şekilde tek bir balık türüne bağlı ekosistemlerdeki balıkçılık o türe zarar verebilecek herhangi bir sorun çıktığında durma noktasına gelir. Bu nedenle atılması gereken ilk adım ekosistemlerin olası problemlere karşı dirençli hale getirilmesidir.

Biz her ne kadar ekosistemleri dirençli hale getirirsek getirelim aşırı iklim olayları mutlaka karşımıza çıkacaktır. Dirençlilik bu olaylar karşısında almamız gereken ilk önlemdir. Ancak dirençli sistemlerin bile önceden uyarıya ihtiyaçları vardır. Bu nedenle ikinci adımımız gerek denizdeki gerekse de karadaki ekosistemleri devamlı gözlemlemek ve denge noktasından uzaklaşmaya başlandığında gerekli uyarıları yapmaktır.
Sonunda ne kadar önlem alırsak alalım bazı sistemlerdeki değişiklikler o sistemin sürdürülmesini imkansız hale getirebilir. Bu noktada atılması gereken adım da o sistem ve sektörde çalışanları ve oradan fayda sağlayanları hızla başka sistemlere ve sektörlere kaydırmaktır. Su azaldı diye tarım yapmayı bırakmamız gerekmiyor, ama hızlıca daha az suyla verim alabileceğimiz yeni bir ürün desenine geçişi sağlamamız gerekiyor. Ya da diyelim suyumuz tamamen kalmadı, o zaman da tarlamızı güneş santraline dönüştürerek kendimize gelir sağlayabileceğimiz sistemlerin çalışır durumda olması gerekiyor. Burada “sistemden” kastımız da en başta eğitimli işgücü ve sonra bunlara sağlanabilecek kredi olmalıdır. Bir bitki deseninden diğerine ya da bir besi hayvanından diğerine geçişte maddi kaynak sıkıntısı çözülecek olursa diğer problemlerin üstesinden gelinmesi de kolaylaşır.

Günümüzde gıda sistemindeki en önemli problem yetersiz üretimden ziyade üretilen besinin masaya ulaşmasında ve burada bozulmadan tüketilmesinde yatmaktadır. Özellikle masaya ulaştıktan sonra bozulan gıdanın ardında çok daha önemli sistemsel sorunlar yatmaktadır ve o sistemsel sorunları çözmeden boşa giden gıda problemini azaltmak pek de kolay değildir. Alışveriş ve tüketim alışkanlıklarımız, içinde yaşadığımız sistemin bir parçasıdır ve o sistemi iyice sarsmadan bu alışkanlıkların değişmesi çok da kolay değildir. İleride iklim şoklarının sistemi sarsacağına eminim ama önemli olan o şoklar karşımıza çıkmadan dersler çıkartıp önlemleri alabilmektir. Sadece gıda üretiminde değil, gıda işleme, paketleme, taşıma, depolama ve ticaretindeki olası yeniliklerden elde edilebilecek faydalar henüz yeterince araştırılmamıştır. Önümüzde gıda sisteminin tüm faaliyetlerinde bir dizi olası uyum seçeneği bulunmaktadır. Anamur’da muz yetişirken dünyanın diğer ucundan muz taşımak pek makul bir seçenek değildir. Bugün yaşadığımız problemlerin büyük bir kısmını muzu Anamur’dan değil Guatemala’dan getirdiğimiz için yaşamıyor muyuz zaten?

28 Nisan 2019 Pazar

İklim değişikliği geleceğinde turizm

Dün Habertürk'te Bakış programının kaydındaydık. Konumuz iklim değişikliği ve turizm ilişkisiydi. Süre o kadar kısaydı ki konuşamadığımız konular konuştuklarımızdan çok daha fazla oldu. Konuşamadıklarımızdan aklımda kalanları paylaşmaya çalışacağım, hem turizm hem de genelde iklim değişikliğinin etkilediği tüm alanlar açısından işimize yarayabilir.

Bir yandan iklim değişikliğini durdurma, diğer yandan da iklim değişikliği nedeniyle karşımıza çıkacak olan belalara önlem alma açısından ortaya çözüm yöntemleri koyduğumuzda kişiler hemen "olmaz öyle" diye ortaya atılıyorlar. "Kimse bunu kabul etmez", "kimse onu öyle yapmaz", "kimse ona o kadar para vermez", "kimse bu dururken şunu yapmaz". Şimdi size turizmden basit bir örnek vereceğim. Belki bu örnek işinize yarayabilir.

Son buzul çağı ile bugün arasındaki ortalama sıcaklık farkı sadece altı derece. Yani son buzul çağında dünya bugünkünden sadece altı derece daha soğuktu. Ama bu altı derece fark dünya açısından büyük farklılıklar yarattı. İklim değişikliği ile bu yüzyılın sonuna gelmeden dünya altı derece daha ısınabilir. Gözümüzde altı derece daha sıcak kavramını canlandırmakta biraz zorlandığımız için belki buzul çağındaki altı derece soğukta hayatın bugünkünden ne kadar farklı olduğunu anlayabilsek bu gelecekteki belayı da algılamamıza yardımcı olur.

Diyelim bu teknolojik gelişmişlikteyiz ama bundan tam 30 bin yıl öncede yaşıyoruz. Yani uçağımıza atlayıp Mauritus'a tatile gidebiliyoruz veya İnternet üzerinden çeşitli tatil imkanlarını araştırıp en ilgimizi çekeni seçebiliyoruz. Ama bir ufak sorunumuz var, buzul çağının ortasındayız. Buzul çağı şöyle bir bir olgu: Kuzey yarım kürede buzullar yaklaşık 45. enleme kadar inmiş durumda. Yani kabaca Karadeniz'in kuzeyinden itibaren her yer yaklaşık 3 kilometre kalınlıkta buzullarla kaplı. Avrupa'da Alplerin kuzeyinde hayat yok, ABD'nin sadece en güneyinde mantıklı bir yaşam olabiliyor. Bugünkü New York'un hemen kuzeyinde 3 kilometre kalınlıkta buzullar var, Kanada hiç yok. Ülkemizin iklimi ise Norveç'e benziyor. Yazlar soğuk ve yağışlı, kışlar ise çok daha soğuk ve karlı. Akdeniz diye bir deniz yok, sadece Girit Adası'nın güneyinden batıya doğru uzanan büyük bir göl var. Marmara Denizi'nin olduğu yerde de mısır yetiştiriliyor. Karadeniz şimdikinden çok daha küçük bir göl sadece, ama gene de çok derin. Yalnız bugün Sahra Çölü dediğimiz yerde dev bir göl var. O gölün kenarında ise tüm dünyanın en çok ziyaret edilen turistik tesisleri bulunuyor. Soğuktan bunalan İtalyanlar ve İspanyollar tatil zamanında soluğu Libya'nın güneyindeki kumsallarda alıyorlar. Bizim turistlerimiz ise daha çok Sudan ve Somali'yi tercih ediyorlar. Tabii doğal olarak kış turizmi diye bir kavram yok çünkü İstanbul'da zaten 6 ay boyunca kar hiç kalmadığından herkes kızaklar ve kayakla hareket etmeye alışmış durumda. Bizim kadar kar görmeyen ülkeler ise genelde Lübnan'ı kayak için tercih ediyorlar. Ülkemiz kış turizmi için biraz fazla soğuk kabul ediliyor.

Bundan 30 bin yıl önce yaşıyor olsaydık karşılaşacağımız durum buna benzer olurdu. Peki bir turizm yatırımcısı olarak size, "önümüzdeki 100 yıl içerisinde öyle bir yaşama doğru gidiyoruz" desem gene de Antalya'da 5 yıldızlı, her şey dahil konseptli bir otele yatırım yapar mıydınız? Ya da Doğu Karadeniz'de kış turizmi için milyonlarca lira saçar mıydınız? Bundan 20 yıl sonra bugün bildiğimizden farklı bir dünyada yaşayacağımızı ve bu yeni dünya için bugünden hazırlananların sadece başarılı olacaklarını anlayabilseniz gene aynı şekilde davranır mıydınız?

Bundan 20 yıl sonra Akdeniz Bölgesinde Haziran-Ağustos aylarında her gün gündüz sıcaklığı 45 derecenin üzerinde olacak ve Rus turistler Antalya'ya gelmek yerine artık Sochi'yi tercih edecek çünkü Sochi yazın sadece 30-35 derece aralığında olacak. "Sizin artık Haziran-Ağustos değil Ekim-Aralık ve Mart-Mayıs aralığında hizmet vermek üzere yapısal değişikliklere gitmeniz gerekiyor" dediğimizde "kim gelir o zaman Antalya'ya" diyenler gelecekte kaybetmek zorunda kalacaklar.

"Ülkemizde 20 yıl sonra yatırımı karşılayacak süre kayak yapılabilecek merkezlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek, ama geri kalan merkezler yazın yayla turizmi için çok çekici olabilir" dediğimizde "olur mu öyle şey canımi bizim turist denizle kum ister" diyene yukarıdaki senaryoyu baştan anlatmakta fayda var bence. Her gün çöl tozları içerisinde 40 derece sıcakta bunalan insanlar tatilde de 45 derecede kumların içinde uzanmak istemeyebilir gelecekte. Belki de klimayı açmak zorunda kalmadan 25 derece bir hafta geçirmek 20 yıl sonra tercih edilecek tatil biçimi olabilir. "Olmaz" demeden 20 yıl sonra başka bir dünyada yaşayacağımızı ve o dünyanın şartlarının bu dünyadan çok farklı olacağını unutmayın lütfen...

9 Nisan 2019 Salı

İklimBU İklim Modellemesi Grubu Olarak Tarihçemiz (2004-2018)

Doktora yaptığım sırada karmaşık sistemler ve karmaşık sistemlerle ilgili kullanılan yöntemleri akla gelen her türlü alana uygulamak herkes tarafından kullanılan bir yöntem olmuştu. Ben de karmaşıklık içerisinden bir düzen düşüncesi yaratma hayaliyle kendi doktoram üzerinde çalışırken bir yandan da bu yöntemleri iklim verilerine uygulamayı düşündüm. Ama o zamanda iklim verilerine ulaşım şimdiki kadar kolay değildi, yalvar yakar ABD’nin doğu kıyısındaki meteoroloji istasyonlarının verilerine ulaştım ve boş vakitlerimde bu verilerle uğraşmaya başladım. Yalnız doktorayı bitirme, postdoc ve sonrasında Boğaziçi’ne dönme derken fazla vakit bulamadım.

Boğaziçi’nde bir düzene oturduğumda konuya geri döndüm. Bu arada da iklim verilerine ulaşmak çok daha kolaylaşmıştı. İstatistik fizik yöntemlerini kullanarak iki makale yazdım. Bunların ilki Fractals’da yayımlanan Application of Detrended Fluctuation Analysis to Monthly Average of the Maximum Daily Temperatures to Resolve Different Climates makalesi (https://doi.org/10.1142/S0218348X04002665) oldu. Bu makalede “Köppen-Geiger sınıflandırmasını sadece aylık ortalama sıcaklıklardan yararlanarak elde etmek mümkün olabilir mi?” sorusuna cevap aradım ve sanırım epey bir yol da kat ettim. Devamında Journal of Statiscal Mechanics’de Detrended Fluctuation Analysis as a Statistical Tool to Monitor the Climate (https://doi.org/https://doi.org/10.1088/1742-5468/2004/07/P07009) makalesinde bu yöntemin ABD’nin Batı kıyısındaki iklime uygulanabilirliğini inceledim. Sonra Levent Tüter, Bora Akgün ve Zeynep İsvan ile bu istatistiki yöntemin iklim değişikliğini incelemek üzere kullanılması konusunda bir makale yazdık, ama ne yazık ki fizik dergileri “bu konu artık fizikten çok iklim ve meteoroloji oluyor” diyerek yayına kabul etmediler. Levent, Bora ve Zeynep de o sırada yurtdışında hayatlarına devam etme aşamasında olduklarından bu makaleye yakın zamanlara kadar geri dönmek mümkün olmadı, şimdi makaleyi iklim alanında yayınlanmak üzere Sinan Ural düzenliyor.

Hem istatistiki yöntemler hem de doktoradan gelen termodinamik ve akışkanlar dinamiği yöntemlerindeki bilgiler beni iklim modellemesi alanına yöneltti ama o noktada karşımda zor bir karar vardı. Benimle birlikte çalışmakta olan öğrencilerin tamamı benimle çalışmaya iklim modellemesi alanında bilim üretmek için başlamamışlardı. Ellerinde olan çalışmaları ve tezleri bitirmeleri gerekiyordu. 2006 yılından sonra benimle çalışmaya başlayacak olan tüm öğrencilere artık iklim alanına yoğunlaşacağımızı söyledim ve ne yazık ki arada bazı pırlantaları da kaybettim. Hamza Altınsoy, Tuğba Öztürk ve Şükrü Murat Cebeci hem doktoraya devam edip hem de iklim alanına kayanlar oldular.

Benim tez danışmanım da profesör odoi.org/10.1088/1742-5468/2004/07/P07009lduktan sonra alan değiştirmişti ama yeni bir alana her ne kadar temel bilginiz olsa da geçmek seneler sürüyor. Biz de altyapımızı tamamladıktan sonra iklim modellemesini öğrenmek için ICTP’den (Trieste, İtalya) araştırmacıları davet ettiğimiz ikişer haftalık iki yoğun çalıştay düzenledik. İkinci çalıştay öncesinde de o sırada yeni çıkmış olan RegCM4.0’ı öğrenmek için iki haftalığına ICTP’ye gittik. Sonunda anlayarak bölgesel iklim modellemesi yapabilen 15 kişilik bir ekibimiz oldu. Bu ekibin çoğu kendi yollarına dağılmış olsalar da  Hamza ve Tuğba doktoralarını aldılar, Tufan Turp doktorasını almak üzere, Kamil Çöllü yeterliliğini geçerek tez çalışmalarına başladı. 
2010 yılında ICTP’deki RegCM4.0 eğitimi sırasında CORDEX kavramı ile tanıştık. O noktaya kadar bölgesel iklim modelleri çalışanların ortaya çıkardıkları sorun herkesin istediği bölgeyi kafasına esen koordinatlarda çalışmasıydı. CORDEX ise bölgesel koordinatları belirleyip bu bölgesel model çıktılarını da toplu halde değerlendiren bir sistem oluşturuyordu. CORDEX bölgeleri ekrana yansıtılarak tanıtıldığında iki ilginç nokta fark ettik. İlki Türkiye bir sürü bölgenin kesişme noktasında olmasına rağmen bizi anlamlı şekilde modelleyen herhangi bir CORDEX bölgesi yoktu. İkincisi de dünyadaki bazı bölgeleri modelleyen kimse yoktu. Bu bölgelerden biri de ülkemizi de içine alan Orta Asya bölgesi idi. Biz Orta Asya bölgesinin sorumluluğunu aldık ve hala da CORDEX projesi içerisinde o bölgenin sorumluluğunu yürütüyoruz.

CORDEX projesi kapsamında ilk makalemiz 2012 yılında Climate Research dergisinde yayımlandı (https://doi.org/10.3354/cr01082). “Simulation of temperature and precipitation climatology for the Central Asia CORDEX domain using RegCM 4.0” (Tuğba, Hamza, Murat Hoca ve MLK) makalesi tüm Orta Asya bölgesini içine alan ilk bölgesel iklim modellemesi çalışması olarak IPCC Beşinci Değerlendirme Raporu’nda (AR5) yer aldı. Bu çalışmada daha çok RegCM modelinin CORDEX Orta Asya bölgesine uygulanması değerlendiriliyordu. Reanaliz veri setleri ERA-40 ve Era-Interim ile istasyon değerlerinden oluşturulmuş olan CRU (University of East Anglia Climate Research Unit) veri seti kıyaslanıyordu. Son olarak da SRES iklim senaryo setlerinden A1B girdi olarak kullanan ECHAM5 küresel modelinin 2070-2100 arasındaki öngörü sonuçlarına yer veriliyordu. AR5 raporuna yetiştirmek istediğimizden sadece bir tek modelin bir tek senaryo çıktısını değerlendirmek zorunda kalmıştık çünkü o noktadaki bilgisayar kaynağımızla bir tek modelin bir senaryo çıktısını elde etmek bile aylar sürüyordu.

Elimizdeki bu veri ile Springer tarafından yayınlanan Advances in Meteorology, Climatology ve Atmospheric Physics dergisinde 2013 yılında Orta Asya’da 2070-2100 aralığında beklenen sıcak hava dalgalarını konu alan “Simulating the Climatology of Extreme Events for the Central Asia Domain Using the RegCM 4.0 Regional Climate Model” (Hamza, Tuğba, Murat Hoca ve MLK) (https://doi.org/10.1007/978-3-642-29172-2_51) makalesini yayımladık. Burada da amaç elimizdeki veriler üzerinde yaptığımız analizlerin sonuçlarını değerlendirmekti.

Bu noktada karşımıza iki olay çıktı. İlki donanım eksikliğimizdi. Bir tek modeli bir tek senaryo ile koşmak bile çok uzun zaman alıyordu. İkincisi de küresel modellerin yeni senaryo setlerini kullanan çıktıları da artık elimizdeydi. Yalnız bir yandan donanımımızı geliştirmek, diğer yandan da yeni setleri koşmak bir hayli uzun sürdü. 2017 yılında Atmospheric Research dergisinden Orta Asya ile ilgili yeni makalemiz yayımlandı (https://doi.org/10.1016/j.atmosres.2016.09.008). “Projected changes in temperature and precipitation climatology of Central Asia CORDEX Region 8 by using RegCM4.3.5” (Tuğba, Tufan, Murat Hoca ve MLK) makalesinde hem RegCM’in yeni sürümü olan 4.3.5, hem de yeni senaryo setleri olan RCP4.5 ve RCP8.5 kullanarak Orta Asya’nın iklimini modelledik. Bu makalede CMIP5 küresel veri setindeki MPI (Almanya) ve HadGEM2 (İngiltere) veri setlerini kullanarak 2011-2100 aralığında iklim parametrelerinin analizini yaptık.

Özellikle Orta Asya gibi bölgelerin iklim modellerini koşmak bir seneden uzun süren bir süreç, bu nedenle o bölgeler koşulurken biz de indirgenmiş model çıktılarından Akdeniz Havzasında oluşması beklenen iklim değişikliğini analiz ederek International Journal of Climatology’de yayımladık (https://doi.org/10.1002/joc.4285). “Projections of climate change in the Mediterranean Basin by using downscaled global climate model outputs” makalesine Tuğba, Murat Hoca ve benim dışımda 2009-2011 arasındaki yaz ve kış okullarında eğittiğimiz ekipten Pelin Çeber de katkıda bulundu. Bu makalede 16 CMIP3 küresel model çıktısının A2, A1B ve B1 çıktıları kıyaslanıyordu.

Bu sırada iklim değişikliğinin turizm üzerine etkisi üzerine de çalışmalar yapıyorduk. Bu çalışmalardan birinin sunumunda Cenk Demiroğlu ile tanıştık. Cenk bir kayakçı, coğrafyacı ve turizmci olarak özellikle kış turizmi ve kar ile ilgileniyordu. Cenk ile birlikte birkaç ilginç kar turizmi çalışması da yaptık. İlki Springer tarafından çıkartılan Sustainable Mountain Regions: Challenges and Perspectives in Southeastern Europe kitabındaki Cenk, Tufan, Tuğba, Nazan ve MLK tarafından hazırlanan “Technical Climate Change Adaptation Options of the Major Ski Resorts in Bulgaria” (https://doi.org/10.1007/978-3-319-27905-3_6) makalesi oldu. Burada iklim değişikliği bağlamında suni kar yapımının ne derece mümkün olduğunu değerlendirdik. İkincisi de Türkiye’nin doğu bölgelerindeki doğal kar ve yapay kar imkanlarının iklim değişikliği ile değişimini inceleyen ve Atmosphere dergisinde yayımlanan “Impact of Climate Change on Natural Snow Reliability, Snowmaking Capacities, and Wind Conditions of Ski Resorts in Northeast Turkey: A Dynamical Downscaling Approach” makalesi (https://doi.org/10.3390/atmos7040052) (Cenk, Tufan, Tuğba ve MLK) oldu.

Bu arada Kasım 2014’de Güney Kıbrıs’ta ilk CORDEX MENA-CA çalıştayı yapıldı. CA: Central Asia - Orta Asya, ama MENA pekçok anlamda karışık bir bölge çünkü coğrafi bir karşılığı yok ama özellikle Arap ülkelerinin baskısıyla oluşturulmuş bir CORDEX bölgesi. ME: Middle East - Orta Doğu, NA: North Africa - Kuzey Afrika, ancak bölge Alplerin kuzeyinden Ekvator’un güneyine uzanıyor, doğuda Hindistan’dan batıda Atlantik Okyanusu’na kadar dev bir alan. Toplantıda bizden RegCM ile bu bölgeyi de koşmamızı rica ettiler. Bu bölge tüm Akdeniz Havzasını içine aldığından ve gelecekteki çalışmalarımızda da kullanabileceğimizden kabul ettik. Bu alanla ilgili ilk makalemiz 2018’de Atmospheric Research’de çıktı (https://doi.org/10.1016/j.atmosres.2018.02.009). Tuğba, Tufan, Murat Hoca ve MLK tarafından hazırlanan “Future projections of temperature and precipitation climatology for CORDEX-MENA domain using RegCM4.4” makalesinde bu büyük bölgeyi değerlendirerek Afrika’ya da adım atmış olduk. 

Yukarıda SCI dergilerinde yayımlanan makalelerimizden kısa bir özet yapmaya çalıştım. Atladıklarım da olabilir, özellikle bu yayınlara katkıda bulunanlar eksikleri söylerlerse bu yazıyı geliştirmeye çalışırım. Bu makalelerden herhangi birine ihtiyaç duyarsanız bizimle temasa geçmekten çekinmeyin lütfen.


7 Mart 2019 Perşembe

Atmosferdeki Karbondioksit Miktarı Rekor Düzeyde

Dünya’daki karaların çoğunluğu Kuzey Yarım Küre’de olduğundan ormanların da çoğunluğu kuzeydedir. Bu ormanlardaki ağaçlar yapraklarını döktüklerinde havadaki karbondioksidin emilimi azalır ve atmosferdeki karbondioksit oranı artar. Sonra bu ağaçlar tekrar yeşillendiğinde karbondioksidi emmeye başlarlar ve karbondioksit oranı azalır. Seneler içinde baktığımızda karbondioksit oranı bir artıp bir azalarak ilerler ve testere dişlerine benzer bir şekil çizer. Ancak insanlığın kömür, petrol ve doğal gaz yakmasıyla bu testere şekli her geçen sene yukarıya doğru giden bir testere görüntüsünü almıştır. Bu testere en yüksek değerine Mayıs ayında ulaşır ve sonrasında azalmaya başlar. Her sene bir önceki senenin en yüksek değerini Nisan-Mayıs aylarında yakalar ve geçer.

Atmosferdeki karbondioksit miktarı 2014-2015-2016 yıllarında fazla artmadı, ancak 2017 yılındaki artış %1.6, 2018 yılındaki artış ise %2.7 oldu. Buna bağlı olarak da ölçülen karbondioksit değerleri hızla yükselmeye başladı.

Dünya’nın pekçok yerinde karbondioksit değerlerini ölçmek mümkündür ancak bu ölçümlerin çevredeki karbondioksit salımlarından etkilenmemesi önemlidir. Bu nedenle 1958 yılından beri en güvenilir ölçümler Pasifik Okyanusu’nun ortasında bulunan Havai’deki Mauna Loa adı verilen yüksek bir dağın tepesinde yapılır. Bu ölçümleri ilk yapmaya başlayan kişi Charles David Keeling olduğundan ölçülen değerlerin oluşturduğu eğriye de Keeling Eğrisi adı verilmiştir.

Charles David Keeling emekliye ayrıldığından beri bu ölçüm merkezinin sorumluluğunu oğlu Ralph Keeling yüklenmiş durumda. Ralph Keeling’in açıklamasına göre 2019 Şubat ayından ölçülen ortalama karbondioksit değeri milyonda 410.66 molekül oldu. Havada bildiğiniz gibi yüzde 78 molekül azot, yüzde 21 molekül de oksijen var. Karbondioksit seviyesini de benzer şekilde gösterecek olsak yüzde 0.04 dememiz uygun olur ama burada da hassaslık kaybolduğu için yüzde yerine milyonda kaç molekül olduğunu söylemek daha doğru oluyor.

2019 Şubat ayında ölçülen milyonda ortalama 410.66 molekül 2018 yılında ölçülen aylık ortalama karbondioksit oranlarının tümünden daha yüksek bir değer. Bu da geçen senenin rekorunun bu sene daha Şubat ayından kırılmış olduğu anlamına geliyor. Bunun da bizim açımızdan önemi tüm konuşmalara ve yapılan tüm anlaşmalara rağmen atmosfere saldığımız sera gazı miktarının azalmak bir yana daha da hızla artmakta oluşudur.

Atmosferde bu kadar karbondioksit en azından son bir milyon yıldır bulunmuyordu. Ayrıca University of Michigan’dan Philip Gingerich’in Paleoceanography and Paleoclimatology dergisinde yayınladığı çalışmasına göre, eğer sera gazı salımları bu şekilde artmaya devam edecek olursa atmosferdeki karbondioksit miktarının oluşacağı seviye son bir değil 56 milyon yılda görülmemiş bir seviye olacak. 56 milyon yıl önce dünyanın ortalama sıcaklığı 23 dereceydi, yani bugünkünden tam 7 derece daha sıcak. O kadar yüksek bir karbondioksit seviyesinden bugünkü seviyeye inmek ise birkaç yüzyıl değil milyonlarca yıl sürdü. Dolayısıyla atmosfere bunca karbondioksidi bu kadar hızlı saldığımızda doğanın bunu kolayca emebileceğini düşünüyorsak tamamen yanılıyoruz. Bugünkü eylemlerimiz dünyanın tamamını milyonlarca yıl sürebilecek bir kabusa doğru sürüklüyor. 

24 Şubat 2019 Pazar

Karbonun Sosyal Bedeli

Olmasını beklemiyorum ama diyelim aramızda anlaştık ve artık karbondioksit salımlarını vergilendirmeye karar verdik. Bu verginin de göstermelik değil de karbondioksit salımının gerçek bedeli olması gerektiğini düşündük. Karşımıza epey büyük bir soru çıkıyor: Nedir bu karbonun gerçek bedeli?

Bu soruya cevap vermek için üç ayrı yoldan gidebiliriz: Bugün atmosfere bir ton karbondioksit saldınız ve devlet aynı çöp toplar gibi bunu temizlemek zorunda kaldı. Bu atığı temizlemenin masrafı ne kadarsa karbonun bedeli de o kadardır diyebiliriz ya da saldığımız karbondioksidi temizlemeyi düşünmeyiz ama bunun gelecekte vereceği zarar neyse o zararın bedelini bugüne çevirerek bu bedeli bir ceza olarak tahsil edebiliriz. Bu ikisini de yapmayıp kafamızdan insan davranışlarını değiştireceğini düşündüğümüz bir bedel belirler ve gelecekteki davranış değişikliklerine göre bu bedeli ayarlarız. Aklınıza başka bir yöntem de gelebilir ama bu üç yöntem genelde kabul gören hareket tarzlarını yeterince temsil ediyor.

Sonuncudan başlamak daha kolay olabilir: Evinizin kışın sıcaklığını 24 derecede değil 21 derecede tutmak için doğal gazın fiyatı ne kadar olmalı? Veya sabahları işe giderken kendi arabanızla değil otobüsle, servisle veya bisikletle işe gitmek için benzinin fiyatı ne kadar yükselmeli? Bu soruların cevapları doğal olarak kişiden kişiye değişiyor ve durum böyle olduğunda da değişiklik yaratabilmek zorlaşıyor. Değişiklik de ilk olarak en düşük gelirlilerden başlıyor çünkü onların zaten bu konuda kullanabilecekleri kaynaklar kısıtlı. 

Sizlere fazla detay vermeden şunu söyleyeyim, davranış değişikliği için ortaya konulan rakam bir depo benzinde yaklaşık 35 TL daha fazla ödemenizi gerektiriyor. Şimdi biraz düşünelim: Bir depoyu yaklaşık 300 TL’ye doldurduğumuzu düşünecek olursak, 300 TL yerine 335 TL ödeyecek olmak sizde bir davranış değişikliğine yol açar mı? Pek sanmıyorum. Peki bir depo benzine 300 TL yerine 600 TL ödüyor olsaydınız bu bir değişikliğe yol açar mıydı? Sanırım bunun etkisi epey daha yüksek olurdu. 300 TL yerine 1300 TL ödüyor olsak sanırım çoğumuz bisikletle işe gitmeyi tercih ederdi. Benzer şekilde bu karbon vergisi domatesin fiyatına da yansıyacağı için eminim çürüyerek çöpe giden domates miktarında önemli bir azalma görülürdü.

Karbona bir bedel biçme açısından düşünebileceğimiz ikinci yol karbondioksidin gelecekteki zararını bugüne çevirmek olacaktır. Bu çalışmayı burada yapmak kolay olmaz, o nedenle bu konuda daha önce yapılmış çalışmalardan örnekler verelim:

  • Bu tür çalışmaları yapanların temel düşüncesi gelecekte oluşabilecek ortalama bir zarara göre hesap yapmaktır. Bu tür hesapların ortalamasını alan bir çalışma bir depo benzinde 87.5 TL karbon vergisi verecek olsak gelecekteki zararları karşılayabileceğimizi söylüyor.
  • Simon Dietz ve Nicholas Stern hesaplamalarında belirsizlikleri de hesaba katarak eğer bugün bir vergi veriyor olsak bunun bir depo benzinde 31.5 TL ile 112 TL arasında olması gerektiğini söylüyor.
  • Liz Stanton ve Frank Ackermann bu bedelin 24 TL ile 755 TL arasında olabileceğini söylüyor.


Bir depo benzinde 24 TL karbon vergisi ödemek bizim davranış biçimimizi değiştirmemize yetmez, 755 TL gayet yeterli olabilir, ama bir de şunu düşünelim: İleride başımıza bir şey gelirse bunun bedelini karşılayamayacağımız için şimdiden bu konuda yatırım yapmamıza verilen bir isim var: Sigorta. Sigortayı neden yaptırırız? En iyi ihtimal için değil başımıza gelebilecek en kötü ihtimal için. İklim değişikliği nedeniyle başımıza gelebilecek en kötü şey nedir? Ölmek. “Peki bunun karşılığı olarak kaç para almak istersiniz?” diye sorulacak bir sorunun anlamsızlığının farkındayım ama yukarıdaki tüm hesaplar da bu önemli faktörü göz ardı ediyorlar. Yapılan hesaplar bir kayıp olduğunda mahsül kaybını yerine koymaya, yıkılan bir binayı yeniden yapmaya ya da sular altında kalan bir okulu onarmaya dayanıyor, ama bunun içerisindeki can kaybı hesabın herhangi bir noktasına konulmuyor. Bu eksiklik de söz konusu hesabı neredeyse tamamen çöpe atmamız için gayet iyi bir sebep.

Bu hesaplara son derece şüphe ile yaklaşmak için bir tane daha sebebimiz var: Çoğumuz arabamızı ya lastiğimiz patlarsa ya da yolda cama taş sıçrarsa diye sigorta ettirmeyiz. Sigorta nedenimiz çoğunlukla arabanın tamamen kaybolması veya hasar görmesine karşı kendimizi koruma isteğimizdir. Yani günlük hayat içerisinde bütçemizi zorlasa da çözebileceğimiz problemler için değil felaketler için sigorta yaptırırız. İnsanlık açısından iklim felaketi de küresel ısınmanın Sibirya’daki permafrost dediğimiz yüzeyin birkaç metre altındaki donmuş metan yataklarını çözmesidir. Bunun olması ihtimali sizin yeni aldığınız arabanın ilk sene içerisinde pert olması ihtimali ile kıyaslanabilir. Permafrostun çözülmesi küçük bir ihtimal olsa da göz ardı edilemeyecek kadar büyüktür ve bu gerçekleşecek olursa değil insan yaşamı, bu gezegendeki tüm yaşam tehlikeye girebilir. Peki böylesi bir felakete kaç TL fiyat biçeceğiz? Ekonomide böylesi bir felaketin sigorta bedelini hesaplayabilecek bir yöntem olmadığından kısaca sonsuz diyebiliriz. Yani en iyi ihtimalde bir depo benzine 24 TL karbon vergisi ödüyorsak en kötü ihtimali düşünecek olursak bir daha araba kullanmamamız gerekiyor.

Son olarak karbon salımlarımızı azaltmak yerine saldığımız karbonu yakalayıp saklamak istersek bunun da bir bedeli var. Mesela bir depo benzini yaktığımız zaman çıkan karbondioksidi emebilmek için 12.5 yetişkin ağacın bir sene boyunca beslenip büyümesi gerekiyor. Türkiye’de kayıtlı yaklaşık 23 milyon araç var. Bunlar ortalamada senede 10 depo benzin yaksalar her sene yetişmiş yaklaşık 3 milyar ağaca ihtiyacımız var, sadece araçlardan çıkan karbondioksidi tekrar geri doğaya geri döndürmek için. Taşıtlar toplam karbondioksit salımımızın yaklaşık beşte biri. Tüm karbondioksit salımımızı yakalamak istersek 15 milyar ağaç dikip bunların başına bir şey gelmemesine dikkat etmemiz gerekiyor. Şu andaki ağaç varlığımızın 8 milyar civarında olduğunu düşünecek olursak karşımızdaki problemin maddiyat dışındaki boyutu da ortaya çıkar. Ağaç dikmek yerine en gelişmiş yosunları kullanmak istersek ülkemizin salımını emmek için kullanacağımız yosunların yaklaşık Marmara Bölgesi büyüklüğünde bir sulak alana ihtiyacı oluyor. “Ama ne güzel denizler var” derseniz karşımıza maliyet çıkıyor. Ben oturup hesaplamadım ama Karadeniz’de yaklaşık 15 milyon hektarlık bir deniz yüzeyinde yosun yetiştirmek sizce ne kadara mal olur? Tabii bunun da yaratacağı diğer çevresel sorunları daha hesaba dahil etmiyoruz.

Daha önce defalarca neden olamayacağını anlattığımız karbondioksidi yakalayıp yer altına gömme sistemleri çalışacak olsa bile bir depo benzinin fiyatı 56 TL artacaktır. Hemen iştahlanmasanız iyi olur. Daha arabalardan salınan karbondioksidi tutup saklama teknolojisi dünyada yok ve olması için bir çaba da yok. Karbon tutma ve saklama ancak büyük termik santraller için tasarlanıyor, o durumda bile ciddi problemler var. Özellikle de tutulan bu karbondioksidin nerede depolanacağı konusunda. Bugüne kadar her an sızma ihtimali olan boğucu bir gazı kendi evinin altındaki bir kayada saklayabileceğini söyleyen kimseyi duymadım, duyacağımı da pek sanmıyorum.

Konuyu daha önceden bilenler için birimleri kısaca açıklayayım. Bir depo benzine 35 TL karbon vergisi konulması karbondioksidin tonunun 50 dolar olması anlamına geliyor. Bir depo benzinin karbon vergisinin 35 TL olmasının herhangi bir davranış değişikliğine neden olmaktan çok uzak olacağını konuşmuştuk. Bu nedenle de eğer karbona bir fiyat biçiyorsak bunun 50 dolar gibi komik bir rakamın çok üzerinde olması gerektiği aşikardır. 

21 Aralık 2018 Cuma

Nerede anlaşıp nerede farklı düşünebiliyoruz?

Değişik yerlerde konuştuğumda kişilerin kafasında iklim değişikliği bağlamında genel bir bulanıklık olduğunu hissediyorum. Çoğumuz bir yerden bir bilgiyi edindiğimizde üzerinde fazla kafa yormadan uzun süreli hafızamıza atıyoruz. Daha sonra da bu bilgileri çıkartıp mantık süzgecinden geçirmeye vakit bulamadığımızdan birbiriyle çelişen sürüyle bilgi parçası zihnimizin derinliklerinde depolanıyor. Bu bilgileri düzenlemenize yardımcı olması umuduyla benim aklıma gelenleri sizinle de paylaşmak istedim. Sizlere bilimin nerede anlaşıp nerede farklı düşünebildiğini ve bunların sınırlarını anlatmaya çalışacağım. Burada “bilimden” kastımın iklim biliminin kabul gören kaynakları olduğunu da belirtmem gerek, yoksa bir Amerikan Başkanı bir gün  ortaya atılıp “ben zekiyim onun için bilimin kabul ettiği doğrularla kısıtlanmam” diyebilir.

Dünya’nın iklimi değişiyor. Bu değişiklik son 20-30 sene içerisinde gittikçe hızlanmaya başladı. Bu değişikliğin ana sebebi de Dünya’nın atmosferinin gittikçe ısınması. Dünya’nın atmosferi insanoğlu mağaralardan çıkıp tarım yapmaya başladığından bu yana hiç bu kadar sıcak olmamıştı. Dünya’nın ısınmasının nedeni de atmosferdeki oranı her geçen gün artmakta olan sera gazları. Atmosferdeki sera gazlarının oranı son 3 milyon yıldır olmadığı kadar yüksek bir seviyeye ulaşmış durumda ve bu seviye her geçen sene daha da artıyor. Atmosferdeki sera gazlarının artış hızında da bir yavaşlama görmüyoruz. Aletlerle ölçtüğümüz sera gazı oranlarını bir yana fabrika ve termik santral bacalarından, otomobillerden, hayvan çiftliklerinden ve pirinç tarlalarından çıkan sera gazı miktarlarını da öbür yana koyup hesabımızı yaptığımızda, atmosferdeki sera gazlarının artışını bizim yaptığımız salımlarla açıklandığını görüyoruz. Yani atmosferi ısıtan biziz. Bunların tamamında anlaşıyoruz.

Ayrıca atmosferde dinozorların yaşadığı dönemde bundan çok daha fazla sera gazı olduğunu ve buna paralel olarak da Dünya’nın çok daha sıcak olduğunu da biliyoruz. Dünya’nın çok daha sıcak olmasının yaşamın sonu anlamına gelmeyeceğini de biliyoruz. Ama mesela dinozorlar zamanında havanın ortalamada bundan kaç derece daha sıcak olduğunu ve atmosferde ne kadar karbondioksit olduğunu kesin olarak söylememize imkan yok. Bu konuda çalışan bilim insanlarının bilimsel tartışmalarına şahit olmanızı isterim çünkü 90 milyon yıl önce atmosferdeki sera gazı oranı bugünkünden 10 kat mı fazlaydı 12 kat mı fazlaydı diye saatlerce tartışabiliyorlar. Bizim açımızdan bakıldığında kısaca bundan yaklaşık 90 milyon yıl önce atmosferdeki karbondioksit oranın bugünkünden 10-12 kat fazlaydı diyebilmek yeterli ve bilim bu konuda kolayca anlaşabiliyor. Dolayısıyla, size “ama bilimde de bu konuda anlaşmazlık var” denildiğinde buradaki anlaşmazlığın boyutunu algılamak çok önemli. Bizim açımızdan bakıldığında “sera gazı miktarı kat kat daha fazlaydı ve sıcaklık yaklaşık 10 derece daha yüksekti” yeterli bir bilgi. Bilimdeki anlaşmazlık ise “kat kat” 10 kat mı 12 kat mı mertebesinde oluyor. 

Dünya’nın ısındığını kabul ediyoruz ama ne kadar ısındığı konusunu hala tartışıyoruz. Tüm dünyaya yayılmış bir meteorolojik gözlem ağı daha bugün bile tam anlamıyla kurulamamış olduğundan öncelikle hangi tarihle bugün arasındaki sıcaklık artışını hesaba katacağımızı tartışıyoruz. Sonra yeni zamanlarda daha fazla ve modern istasyonlar kurulmaya başlandığı için yeni zamanları daha ağırlıklı mı hesaba katalım, yoksa tüm geçmiş eşit ağırlıklı mı olsun gibi sorularımız da var. Ama tüm bu soruları hesaba kattığımızda ısınmanın 0.8 ila 1.1 derece aralığında olduğuna karar veriyoruz. Kendi aramızda da 0.8 ila 1.1 derece aralığını daha da küçültmek için uğraşıyoruz. Son 250 seneye kadar geçmişteki sıcaklıklar seneden seneye değişse de  bu değişikliklerin ortalama boyutunun 0.5 derece civarında olduğunu düşünecek olursak, şu anda yaşamakta olduğumuz ısınma geçmişte görülen olayların en azından iki katı boyutunda bir olay, yani ısınmanın varlığı konusunda bir şüphemiz yok.

Sera gazlarının kaynaklarını biliyoruz. Kömür yakan termik santrallerden ne kadar karbondioksit çıktığını, çeltik tarlalarından ne kadar metan gazı salındığını, tarımdaki aşırı gübre kullanımının neden olduğu diazot monoksit miktarını, yanardağlardan çıkan gazları hep biliyoruz. Bu gazların ne kadarının denizler ve bitkiler gibi doğal kaynaklar tarafından emildiğini de biliyoruz. Eğer detaylı sayılara ulaşmak isterseniz IPCC’nin raporları size yol gösterici olacaktır. Bu raporlara göre atmosferde 240 milyar tonu insanlardan kaynaklanan 829 milyar ton karbondioksit içeriğindeki karbon var. Ancak 829 sayısında tam emin değiliz, 819 da olabilir 839 da. Bilimin çabası bu sayısı 819 ile 839 arasına sıkıştırmayı becermiş durumda, yalnız hala o aradaki fark nedeniyle aramızda tartışıyoruz ve o farkı azaltmaya çalışıyoruz. İnsan kaynaklı 240 milyar ton karbonun da nereden geldiğini detaylı olarak biliyoruz.

Eğer sera gazı salımlarının nereden kaynaklandığı konusunda bir şüpheniz olursa bu raporlar tüm detayıyla size yol gösterici olacaktır.

2018 Aralık ayında Polonya’da yapılan iklim zirvesinde üzerinde anlaşılan konulardan biri dünyadaki tüm ülkelerin atmosfere saldıkları karbonu nasıl raporlayacakları üzerineydi. Size basit bir örnek vermek gerekirse, evinden kızıyla çıkan bir çiftçi kızını okula bıraktıktan sonra traktöre tarım aletlerini yükleyip tarlada çalışan işçileri komşu köyden alıp tarlaya gittiğinde kendisi tarlada çalışmazsa tarlaya gidene kadar yaktığı mazotu bir sürü ayrı kategoride değerlendirmek zorunda. Kızını okula bıraktığı için mazotun bir parçası tarımsal üretimle hiç alakası olmayan taşımaya giriyor. Kendisi tarımsal üretimde yer almadığı için kendi payı da taşıma kalemine giriyor, ancak tarım işçilerinin komşu köyden taşınması tarımsal üretimden kaynaklanan sera gazına sayılıyor. Ülkeler artık raporlamalarını bu detayda yapmak zorundalar. Ülkemizde bunun ne derece zor olduğunun ben de bilincindeyim ama uluslararası platformlardaki bildirim mekanizmaları bu denli detaylı çalışıyor ve daha da detaylı olmaya doğru ilerliyor. 

Bunu anlatmamın esas nedeni son zamanlarda iklim değişikliğinin çözümüne dair karşılaştığım garip öneriler. Genelde bunlar şöyle başlıyor: “Siz bilmiyorsunuz ama atmosferdeki sera gazlarının yarısından fazlası şu sebepten ortaya çıkıyormuş, dolayısıyla biz de bunu yaparsak bu problemin önemli bir kısmını halledebilirmişiz.” İklim bilimi ile uğraşan bilim insanları hangi kaynaklardan ne kadar sera gazı çıktığını biliyorlar. Mesela evde kullandığınız sprey deodorantlar iklime ciddi zarar veriyor. Ama kışın bir hafta boyunca evinizi sadece bir derece daha az ısıtırsanız, neredeyse hayat boyu kullandığınız tüm deodorantlardan çıkan sera gazının yarattığı kadar etkiyi tasarruf etmiş oluyorsunuz. İklim değişikliğine neden olan en önemli faktör bizim, özellikle enerji üretmek için yaktığımız kömür, petrol ve doğal gazdır. Bunları neredeyse sıfıra indirmek yerine önereceğiniz her türlü çözüm kozmetik olmaktan pek de fazla ileri gidemez ve gerçekçi değildir. İklim değişikliğini durdurmak istiyorsak elektrik üretimi, taşıma ve ısınmada kullandığımız yakıtları yenilenebilir kaynaklara çevirmek zorundayız. Bunu gerçekleştirdiğimizde sorunun yarısından fazlasını çözmüş oluruz.