16 Mayıs 2016 Pazartesi

Zika virüsü ve sarı humma sivrisineği

Bu sene sivrisineklerle yayılan hastalıklara bir yenisi eklendi: Zika virüsü. Zika'yı bulaştıran sivrisineğe sarı humma sivrisineği deniliyor ve ülkemizin güneydoğusunda bulunabiliyor. Ancak yeni bir araştırma 2070 yılında en iyimser tahminle bu sivrisineğin etkileyeceği alanın yüzde 8 oranında artacağını öngörüyor...
Ülkemizde fazla duymasak da Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre Türkiye sıtma hastalığının görüldüğü bölgelerden birinde yer alıyor. Sıtma hastalığının yayılmasına neden olan şey ise sivrisinekler. Sivrisineklerin ömrü iki ila dört hafta arasında değişiyor, ama yumurtaları bir seneye kadar nemli ya da kuru ortamlarda dayanarak bir sene sonra sivrisineklerin tekrar üremelerini sağlayabiliyor. Yumurtalara zarar veren ana faktör ise sıcaklık. Bu yumurtalar çok soğuğa dayanamıyorlar. Bu nedenle de ülkemizin sadece güneydoğu kesimlerinde çoğu mevsim sivrisinek görmek olası.
Bu sene sivrisineklerle yayılan hastalıklara bir yenisi eklendi: Zika virüsü. Zika virüsünün neden olduğu Zika humması yakın akrabaları olan dang humması, sarı humma ve Batı Nil humması gibi ağır bir hastalığa neden olmuyor. Dinlenmeyle geçen hafif bir ateş yapıyor. Ancak Zika hummasının bu sene fark edilen kötü özelliği, hamilelerde anneden karınındaki bebeğe geçtiğinde mikrosefali denilen beyin bir gelişim bozukluğuna neden olması. Bu nedenle tropik bölgelere seyahat edecek hamile kadınlara bu konuda önemli uyarılar yapılıyor. 
Ülkemizde sarı humma sineği bulunabiliyor ama...
Zika hummasıyla birlikte diğer hummaların da bulaşmasına neden olan sivrisinek türüne sarı humma sivrisineği (Aedes aegypti) adı veriliyor. Oldukça akıllı sayılan bu sinek türü gündüzleri yatak altları ve dolaplar gibi loş ortamlarda saklanıyor ve gün batımı ve doğumu sırasında beslenmeye çıkıyor. Hedeflerine ise genelde arkadan saldırıyor ve en sevdiği hedef insanlar. Ancak bu özel türün çok kötü bir özelliği var: Bir kişiden çok az miktarda kan emiyor ve doyması için çok kişiyi ısırması gerekli. Bu da hastalıkların kişiden kişiye yayılmasını son derece kolaylaştırıyor. 
Ülkemizde sarı humma sivrisineği bulunmadığından biz şanslı sayılırız. Bu sivrisinekler şu an için bize sadece taşımacılık yoluyla gelebiliyor. Bilindiği kadarıyla da ülkemizde şimdiye dek mikrosefaliye yol açan Zika hummasına rastlanmadı. 
Ancak Climatic Change dergisinde yayınlanan bir araştırma ülkemizin de uzun süre bu problemden uzak kalamayabileceğini gözler önüne seriyor. Sarı humma sivrisinekleri ülkemizin güneydoğusunda bulunabiliyor, ancak kışın hava soğuduğundan yumurtalarının kışı geçirmesine imkan olmuyor. Yumurtaları kışın dayanamadığı için de bir sonraki sene sivrisineklerin yayılma alanı da kısıtlı oluyor. 
İyimser senaryo bile yüzde 8 artış diyor
Monaghan ve arkadaşları Climatic Change dergisinde açıkladıkları çalışmalarında iyimser ve kötümser iklim değişikliği senaryolarında sarı humma sivrisineğinin gelecekte etki edeceği bölgelerin ve bu bölgelerde etkilenecek olan insanların bir analizini yapıyorlar. Bu analize göre sarı humma sineğinin etkileyeceği alan 2070 yılında iyimser senaryoya göre %8 kötümser senaryoya göre ise %13 artacak. Dünya nüfusunun sabit kalacağını kabul etsek bile 400 milyon kişi daha bu değişiklikle sarı humma sivrisineğinden etkilenecek. Ancak insan nüfusu da artmakta olduğundan ve bu sineğin etki alanının nüfus artışının daha fazla olduğu alanlarda olduğunu düşünecek olursak etkilenen insan sayısı toplamda 8 milyar kişiye ulaşacak. Bu da geleceğin en önemli sorunlarından birinin bu ve benzeri sineklerden dolayı yayılacak salgın hastalıklardan korunmak olacağını bizlere gösteriyor. 
Aynı çalışmaya göre ülkemizde sadece güneydoğuda görülmekte olan sarı humma sivrisineği 2070 yılında artık ülkemizin batı kıyılarında ve orta bölgelerinde de görülmeye başlanacak. Bu nedenle şimdiden bu sivrisineğe ve taşıdığı hastalıklara ilaçlı cibinlik gibi basit ama etkili önlemler geliştirmemiz gelecek için önemli bir hazırlık olacaktır. 
Yazının orijinalini CNNTürk web sitesinde bulabilirsiniz.

14 Mayıs 2016 Cumartesi

İptal Edilen Karbon Tutma ve Saklama Projeleri

Amerikan Enerji Bakanlığı bir karbon tutma ve saklama projesine verdiği desteği daha kesti. Teksas Temiz Enerji Projesi adı verilen projenin kurulacak olan kömürlü termik santralden salınacak olan karbondioksidin tutularak saklanması sonucu senede 2 milyon ton daha az karbondioksidin atmosfere salınmasına neden olacaktı.
Başlangıç maliyeti 2 milyar dolar olan bu proje altı sene içerisinde tamamlanamamakla kalmamış, ayrıca maliyeti de 4 milyar dolara yükselmişti. Enerji Bakanlığı ise bu proje maliyetinin 450 milyon dolarlık kısmını üstlenmişti. Bakanlığın bu desteği kesmesiyle projenin tamamlanma şansı kalmamış oluyor. Bu son senelerde Enerji Bakanlığı'nın destek vermeyi durdurduğu beşinci proje oldu.
Enerji Bakanlığı'nın bu durdurma kararı gerek Meclis'teki politikacılar, gerekse de temiz enerjiyi savunan gruplar tarafından tepkiyle karşılandı. Çoğu çevreci gruplar ise Obama yönetiminin bu kararını destekler açıklamalarda bulundular.
Elektrik enerjisi üretmek için kömür yaktığımızda atmosfere karbondioksit salıyoruz ve bu gaz Dünya'nın ikliminin değişmesine ve her geçen senenin bir önceki seneden daha sıcak olmasına neden oluyor. Bunu önlemenin en kolay yolu kömürlü termik santralleri kapatmak, ya da en azından yenilerinin yapılmasına engel olmak. Ancak kömür, petrol ve doğal gazın güzel bir özelliği var: Yerden bu fosil yakıtlar neredeyse bedavaya çıkartılıp yakılıyor ve size enerji verirken bu yakıtları yerin altından çıkartıp satanlara da büyük paralar kazandırıyor. Bu nedenle de bu alanlara yatırım yapan iş çevreleri kömürlü termik santral çağının sona ermesini istemiyor, bu Dünya'daki bildiğimiz yaşamın sonu demek olsa bile. Amerika'daki politikacıların Enerji Bakanlığı'nın kararına karşı çıkmalarının arkasındaki en önemli sebep bu. Çünkü bu politikacılar tekrar seçilebilmek için fosil yakıt lobilerinden almakta oldukları maddi desteğe muhtaçlar.
Bir yanda kömürden elde edilen büyük kazanç, diğer yanda da bu yakıtın insanlığın sonunu getirebilecek olması yan yana geldiğinde şirketler bir ara çözüm bulma yoluna gittiler. Bu ara çözüm de atmosfere salınacak olan karbondioksidi tutup saklayacak termik santraller inşa etmekti. Bu işlem üç ana parçadan oluşuyor, termik santralde salınacak olan karbondioksidi yakalamak (teknolojik olarak biraz zor ve pahalı ama mümkün), karbondioksidi basınç altında sıvılaştırıp depolanacağı yere taşımak (teknolojik olarak mümkün, ama hem pahalı hem de kaçak olması ihtimali açısından riskli) ve yer altında depolamak (daha bunu sağlayan bir teknoloji yok). Bu üç parçayı bir araya getirmeye de Temiz Kömür Çözümleri deniyor, yani bu çözüm aslında şu anda elimizde olmayan bir teknolojiye dayanıyor. Bu nedenle de temiz kömür aslında halkı sakinleştirmek için kullanılan ve aslında var olmayan bir teknoloji.
Karbondioksidi saklamak mümkün ama bu işlemde ufak bir problem var. Karbondioksit bir zaman sonra bir yolunu bulup saklandığı yerden dışarıya sızıyor. Karbon saklama yönteminin çalışır olabilmesi için bu gazın saklandığı yerden sızmayacak şekilde depolanmasının garanti altına alınması gerekiyor. Bilim ve teknoloji şimdilik sadece karbondioksidi kısa bir süre yer altında tutmanın garantisini verebiliyorlar. Bu nedenle de şu an için bizim iklim sorunumuzu çözebilecek anlamda çalışır bir karbon tutma ve saklama sistemi mevcut değil.
Aslında Amerikan Enerji Bakanlığı'nın aldığı karar teknolojik ya da politik bir karar değil. Bakanlığın Denetleme Dairesi Başkanlığı projeye son altı senede ne kadar yatırım yapıldığına ve bu yatırımla projenin ne kadar ilerlediğine bakarak projeye daha fazla yatırım yapılmamasını önerdi. Bakanlık da bu öneriye uydu. Bunun anlamı şu: Günümüzde yenilenebilir enerjinin ve enerji depolama sistemlerinin maliyeti her geçen gün düşmekteyken geçmiş yüzyıllardan kalan ve atmosferi kirleten bu enerji sistemlerine daha fazla yatırım yapmak Amerikan ulusal çıkarlarına uygun değildir. Amerikan Enerji Bakanlığı araştırma bütçesini temiz kömür gibi imkansız bir fikir yerine daha uygulanabilir projelere yatırmaya karar verdi, politikacıların direnişlerine rağmen.

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Alberta orman yangınları

1 Mayıs günü Kanada'nın Alberta Eyaleti'nin Fort McMurray kenti yakınlarında başlayan orman yangını hala kontrol altına alınamadı.

Bu yangın şu ana kadar yaklaşık 2000 km2 alanın tamamen yanmasına neden oldu. Bu alan içerisinde orman arazisinin dışında Fort McMurraykentindeki 1600 ev de bulunuyor. Söz konusu yangın göz ardı edilecek büyüklükte bir yangın değildir. 2000 km2 demek 45 km eninde ve 45 km boyunda bir alanın yanıp kül olması demek ve bu yangın yayılarak sürüyor.
Alberta Eyaleti Kanada'nın orta batısında yer alıyor. Fort McMurray kenti de eyaletin kuzey doğusundaki fazla büyük sayılmayacak bir kent. Dünya açısından bu kentin önemi ise buranın hemen kuzeyinde yer alan katran kumullarından kaynaklanıyor. Fort McMurray de bu katran kumullarından petrol üretilen endüstrinin merkezinde bulunuyor. 
Bilim insanları ve politikacılar küresel ısınmanın iki derece ile sınırlanması konusunda fikir birliğindeler. Artışın iki derece ile sınırlanabilmesi içinse şu anda yer altında olan ve daha çıkartmamış olduğumuz fosil yakıtların, yani kömür, petrol ve doğal gazın büyük bölümünün çıkartılmadan yer altında bırakılması gerekiyor. İki derecenin altında kalabilmek için şu an yer altında bulunan fosil yakıtların sadece 450 milyar ton CO2 yayacak bir kısmını çıkartıp kullanabiliriz, oysa yer altında olduğundan emin olduğumuz ve kolayca ulaşabildiğimiz 750 milyar ton CO2 yayabilecek kadar bir rezerv var. Bu rezervi çıkartıp yakacak olursak gerek biz gerekse de çocuklarımız bugüne kadar tanıdığımız Dünya’dan çok daha değişik bir Dünya’da yaşamak zorunda kalacaklar. Bu nedenle yer altındaki kömür, petrol ve doğalgaz yataklarının bir kısmına dokunmamız aslında yasak. 
Dünya’daki cehennem...
Ancak bildiğiniz gibi özellikle petrol dünyada kolay para kazanmanın en basit yollarından biri. Çok sayıda ülke fazla bir yatırım yapmadan sadece topraklarının altındaki kaynakları çıkartıp satarak zengin olmuş durumda. Bu durumda bu ülkelerin bu kaynakları çıkartıp satmalarını engellemek çok zor. Ama yapılabilecek bir şey var: Şu ana kadar keşfedilmemiş veya kullanılmamış kaynakları çıkartmaya başlamayalım. Bu kaynakların yaklaşık 2000 milyar ton CO2 yayabilecek büyüklükte olduğu düşünülüyor. Eğer bu kaynakları çıkartıp yakacak olursak hepimiz için Dünya’daki cehennem beklenenden çok daha hızlı gelebilir. 
Özellikle petrol çıkartmak dediğimizde aklımıza gelen görüntü yerde açılan bir delikten petrol fışkırması şeklindedir. Ortadoğu’dan elde edilen petrol bu şekildedir, siz delik açtığınızda bu petrol basınçla dışarıya fışkırır. Bu nedenle de petrol çıkartmanın maliyeti fazla değildir. Ancak petrol fiyatları tırmandığında daha zahmetli petrol üretme metotları da devreye girmiştir. Bu metotların başında yerin neredeyse yüzeyinde kumla karışık bir biçimde bulunan "bitumin" maddesinden petrol üretilmesidir. Bu maddeye "katran kumulu" da denilmektedir. Bu yöntem hem çevreye büyük zarar verir hem de çıkartılması kuyu açma yöntemine oranla çok daha pahalıdır. 
Başta bahsettiğimiz yangının çıktığı yer Dünya’nın en büyük bitumin yataklarının bulunduğu bölgedir. Kanadalılar bu bölgede gerek iklim bilimcilerin gerekse de çevreci grupların uyarılarını tamamen göz ardı ederek katran kumulu denilen bu yapılardan petrol kazanmaya devam etmektedirler. Bu tercihlerinin hem kendi ülkelerinin doğasına hem de Dünya’ya büyük zarar verecek olduğu gerçeğini göz ardı etmekteler. 
Doğanın uyarısı
Normalde yangının çıktığı Kanada’nın kuzey bölgeleri tahmin edebileceğiniz gibi bol kar yağışı alan soğuk bölgeler. Ancak iklim değişikliği nedeniyle son senelerde bu bölgeye normalden çok daha az kar yağışı düşüyor ve hava çok daha sıcak. Şu sıra bölgede normalde 10 derece olması gereken günlük en yüksek sıcaklıklar 30 dereceye kadar yükselmiş durumda. Buna uzun süredir ağaçların ve toprağın kurumasını da ekleyecek olursak yangına çok elverişli bir ortamın oluştuğunu anlamamız gayet kolay. Bu elverişli ortamda Fort McMurray kentinin özellikle güneyinde yayılan yangınları söndürebilmek pek mümkün olmuyor. Binlerce insan evlerini bırakarak güvenli bölgelere doğru kaçıyorlar. Yalnız rüzgarın yönünün elverişli olmamasından dolayı yangınlar katran kumullarının bulunduğu kuzeye doğru yayılmıyorlar. Bu yangınların kuzeye yayılması esas çevresel felaketin ortaya çıkmasına neden olabilirdi, gene de bu bölgeyi dikkatle izlemeye devam etmek gerekiyor. 


İklim değişikliğnin ateşlediği bu yangınlar Kanadalılara da bir uyarı niteliğinde olacaktır. Alberta’nın katran kumulları gibi yerin altına bırakılması gereken fosil yakıtları çıkartılıp yakılmaya devam edildikçe bu felaketlerin sayısı da şiddeti de artacaktır. Doğanın verdiği bu uyarı hepimizi ciddi anlamda üzüyor olsa da umarım herkese ciddi bir uyarı olmuştur. 
Yazının orijinalini CNNTürk web sitesinde bulabilirsiniz.

1 Mayıs 2016 Pazar

Yakın Gelecek

Dünya ve Güneş Sistemi bundan yaklaşık 4.5 milyar yıl önce oluştu. Hayat Dünya üzerinde ilk olarak bundan 3.5 milyar yıl önce ortaya çıktı, ancak karaları ve denizleri sarması ancak bundan 540 milyar yıl önce Kambriyen adı verilen dönemde oldu. Kambriyen döneminden bu yana ise ara sıra önemli problemler yaşasalar da canlılar yaşam savaşlarında başarılı oldular.

Dünya'nın tarihi boyunca yaşamın tehlikeye girdiği beş önemli dönem oldu. Bunlardan ilki yaklaşık 440 milyon yıl önce meydana geldi. İklim değişikliği sonucu Dünya'nın çok hızlı soğuması canlı cinslerinin %70'inin yol olmasına neden oldu. Dikkat! Canlıların değil, canlı cinslerinin, yani tüm canlı cinslerinin üçte ikisinden fazlasından bir tek birey kalmadı, kalan canlı cinslerinin sayıları da çok çok azaldı.

İkinci büyük problem bundan 370 milyon yıl önce yaşandı. Hayatın önemli bir kısmının hala denizlerde yaşadığı bu dönemde denizlerdeki oksijen oranının düşmesi canlı cinslerinin %75'inin yok olmasına neden oldu. Bunun ana nedeni karadaki bitkilerin sayısındaki ani artışın atmosferin yapısını hızla değiştirmesiydi. Bu değişimle okyanusların yüzeyinde yaşayan canlıların sayısında korkunç bir artış oldu, bu da suyun altındaki yaşamı sona erdirdi.

Üçüncü ve en büyük felaket bundan 252 milyon yıl önce yaşandı. Kontrolden çıkan sera etkisi denizdeki canlı cinslerinin %96'sının, karadaki canlı cinslerinin ise %70'inin yok olmasına yol açtı. Bu felaketin nedenleri hala tartışılsa da ana nedenin Sibirya'da toprağın birkaç metre altında buzla karışık şekilde bulunan metanın atmosfere karışarak Dünya'yı daha da ısıtması olduğu düşünülmektedir.

Dördüncü felaket bundan 201 milyon yıl önce yaşandı. Atmosferdeki karbondioksit miktarının hızlı değişmesi sonucu oluşan küresel ısınma canlı cinslerinin %75'ini yok etti. İlginç olan, bu dönemin başında dinozorlar daha yeni yeni ortaya çıkmaya başlıyorlardı ve bu olaydan fazla zarar görmediler. Bundan sonraki 135 milyon yıl süresince de Dünya'ya hakim oldular. Bu hakimiyet bundan 67 milyon yıl önce Dünya'ya dev bir gök taşının çarpmasıyla son buldu. Bu beşinci felakette dinozorlarla birlikte Dünya'daki canlı cinslerinin %75'i de yok oldu.

Tüm bunları anlatıyor olmamın iki ana nedeni var. Bunlardan ilki sizlere atmosferin kalınlığının fazla olmadığını ve atmosferdeki küçük değişikliklerin bile canlılar üzerinde büyük etkileri olabileceğini göstermek.

Bu felaketlerin çoğunluğu atmosferdeki sera gazlarının miktarının artması ya da azalması nedeniyle oluştu. Dünya'nın atmosferinde normalde %0.028 oranında karbondioksit bulunur. Bu oran Dünya'yı ısıtarak sıcaklığın 15-16 oC olmasını sağlar. Eğer atmosferde hiç karbondioksit olmasaydı ortalama sıcaklık -17 oC olurdu ki bu sıcaklıkta da yaşamın oluşması veya devamı çok zorlaşırdı. Ancak unutmamamız gereken önemli nokta şudur: %0.028 oranıdaki karbondioksit Dünya'yı 32-33 oC ısıtıyorsa bu miktarın artması da ısınmayı arttıracaktır. Yani atmosfer sonsuz değil, bizim atmosfere saldığımız her karbondioksit molekülü Dünya'yı biraz daha ısıtıyor.

Daha önceki felaketlerden bahsetmemin ikinci nedeni de o felaketleri bugünle kıyaslayabilmek: Atmosferdeki karbondioksit oranı artık %0.04 olmuş durumda. Bunun bile Dünya'yı ne kadar ısıtmakta olduğunu basit bir hesapla anlamak mümkün. Ancak daha kritik olan konu bu artışın hızı çünkü dinozorları öldüren gök taşı hariç diğer tüm felaketler birden bire değil uzun bir zaman sürecinde gerçekleşti. Son üç milyon yıldaki buzul çağlarına girişte veya sonrasındaki ısınmada bile karbondoksidin artış oranı yılda sadece % 0.000015 oranındayken şu anda bu artış % 0.0003 yani doğada görülen büyük salınımların bile tam 20 katı. Yani dinozorlar Dünya'nın yüzünden silindiğinden bu yana Dünya'nın atmosferi bu denli büyük bir değişiklik yaşamadı. Peki bu neden önemli?

Canlıların büyük çoğunluğu doğada görülen değişikliklere ayak uydurabilme becerisine sahipler. Yani atmosferin ortalama sıcaklığı arttığı zaman daha serin yerlere doğru hareket ediyorlar. Yağış azaldığı zaman ya suyu daha ekonomik kullanıyorlar ya da daha sulak bölgelere doğru hareketleniyorlar. Son IPCC raporunda ormanların yaşam alanlarını en fazla yılda 1.5 kilometre, bitkilerin 3 kilometre, yırtıcı memelilerin ise 10 kilometre değiştirebilecekleri bildiriliyor. Ancak küresel ısınmanın hızı bu gidişle yaklaşık 7 kilometreyi bulabilecek. Yani havanın genelde kuzeye doğru gidildikçe daha serinlediğini biliyoruz. Artık bu sene belirli bir sıcaklık ortalaması bugün burada görülüyorsa, gelecek sene buradan yedi kilometre kuzeyde, on sene sonra 70 kilometre kuzeyde, 100 sene sonra da 700 kilometre kuzeyde görülecek. Bugün Mısır'da görülen iklim şartları 100 sene sonra Antalya yöresinde görülecek. İnsanlar uçağa binip uzaklara gidebilseler de ağaçların bu şansı yok. İklim değişikliği bir süre sonra ağaçları ve bitkileri yakalayıp geçecek, bu da o bitki türünün cinsinin tükenmesi anlamına gelecek. Dolayısıyla önemli olan değişikliğin büyüklüğünden ziyade ne hızda meydana geldiği. Günümüzdeki değişiklik şu anda Dünya'nın geçmişte yaşadığı beş büyük felakete benzer boyutlarda. Ama bizler günlük problemlerin içerisinde Dünya'nın yaşamakta olduğu bu büyük problemi görmemezlikten geliyoruz.

Bilim insanları gördüğümüz, bildiğimiz ve içinde yaşadığımız doğada yaşamaya devam edebilmemiz için küresel ortalama sıcaklık artışının en fazla iki derece olması gerektiğinde hemfikir. Hatta eğer mümkünse bu artışın 1.5 derecede sınırlandırılması gerekiyor. Ancak geçtiğimiz Şubat ayı küresel sıcaklık ortalamasının ısınma başlamadan önceki döneme göre tam iki derece daha yüksek olduğu ölçüldü. Yani doğanın kabul edebileceği limite artık gelmiş olduğumuz söylenebilir. Gene de bilim insanları 2 derecelik sıcaklık artışını tüm sene boyunca ölçülecek düzenli bir artış olarak kabul ediyorlar. Bu da 2016 yılının Şubat ayı ortalama sıcaklığının normalden 2 derece daha yüksek olmasının panik olmak için yeterli olmadığı anlamına geliyor. Ancak yapılan hesaplar eğer böyle gidecek olursak 2030 yılında, yani bundan 14 sene sonra senenin tüm aylarının geri dönülmez bir biçimde Sanayi Devrimi öncesine göre iki derece daha sıcak olacağını ortaya koyuyor. Bu noktayı engellemek içinse önümüzde 14 senemiz var.

Bu 14 sene içerisinde ise küçük değişikliklerle yetinmememiz gerekiyor. Mesela geçtiğimiz sene çoğu ekonomik nedenlerle olmak üzere, toplam küresel sera gazı salımları artmadı. Sera gazı salımlarının artmamış olmasına rağmen atmosferdeki sera gazı oranı ciddi miktarda artmaya devam etti. Bunda El-Nino diye adlandırdığımız doğa olayının az da olsa etkisi var, ancak esas problem, sera gazı salımları artmasa bile sabit bir miktarda kaldı. Bu sabit miktar bile doğanın emebileceğinden çok daha fazla olduğu için atmosferdeki sera gazı oranı artmış oldu. Buradan anlaşılacağı üzere, bizim üzerimize düşen şey toplam küresel sera gazı salımlarımızı doğanın emebileceği seviyeye ve hatta mümkünse bu seviyenin altına düşürmek. “Bunu yapsak keşke”, ya da “yaparsak iyi olur” değil! Bunu yapmak zorundayız yoksa altıncı felaket bizleri bekliyor.


Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Mayıs 2016 sayısında bulabilirsiniz.

1 Nisan 2016 Cuma

Peki Ne Yapmalı?


Bilim insanlarının iklim değişikliği konusunda yaptıkları hesap basit: Eğer dünyanın ortalama sıcaklık artışını 2 derece ile sınırlandıramayacak olursak şimdiye kadar yaşamakta olduğumuzdan çok daha farklı bir dünyada yaşıyor olacağız ve bu bizimle birlikte tüm canlıların hayatını çok zorlaştıracak. Dünyanın ısınmasını da 2 derecede durdurabilmek için atmosfere en fazla 500 milyar ton karbondioksit daha salabiliriz. Şu anda senede ortalama 31 milyar ton salıyoruz, bu salımın senede %3 arttığını düşünürsek, önümüzde 2 derecenin altında kalabilmek için sadece 13 yıl var demektir. Yani, önümüzdeki 13 yıl içerisinde karbondioksit salımlarımızı azaltmanın bir yolunu bulursak ne ala, bulamazsak önemli sıkıntılarla karşılaşacağız.

Bu durumda karşımızda iki ayrı ama birbiriyle ilgili problem var. Bir yanda karbondioksit salımlarımızı azaltma zorunluluğu, öte yanda da bunu acilen yapma zorunluluğu. Biz bu hızla yakmaya devam edecek olursak dünyadaki tüm kömür, petrol ve doğal gaz nasılsa en geç 2200 yılına kadar tükenecek ve doğa ondan sonra kendisini temizlemeye başlayacak. Ama her şeyi oluruna bırakacak olursak da dünyanın atmosferi bildiğimiz hayatı devam ettiremeyecek kadar ısınmış olacak. Yapmamız gereken çok geç olmadan harekete geçerek bildiğimiz hayatı karbondioksit salmadan sürdürülebilir kılmak.

Bunun nasıl gerçekleşebileceğini planlarken ilk bakmamız gereken kömür, petrol ve doğal gazın nerede ve nasıl kullanıldıkları olmalı. Ülkemizde kömür ve doğal gaz başta elektrik üretiminde daha sonra da ısınmada kullanılıyor. Petrolün ana kullanım alanı ise taşıma sektörü.

Çözüm üretmeye başlamadan önce bu üç ana başlığın hangisinde alternatif çözümlerin olduğunu ele almak zorundayız.

Elektrik üretiminin yaklaşık %75'lik kısmı kömür ve doğal gaz kullanılarak yapılıyor. Elektrik üretimi için gereken doğal gazın tamamı için yurt dışına bağımlıyız. Kömürün ise yarısına yakınını yurt dışından sağlıyoruz. Bu elektrik üretimi için yurt dışına bağımlılığımızın tüm üretimin yarısından fazlasını kapsadığını gösteriyor. Elektrik üretimini güneş, rüzgar, jeotermal ve nükleer kaynaklarını kullanarak da yapabiliriz. Burada güneş, rüzgar ve jeotermal kendi öz kaynaklarımızdır, nükleerde ise tamamen yurt dışına bağlıyız.

Nükleer konusu nispeten kolay olduğundan oradan başlayalım. Dünyada bir nükleer santralin anlaşma aşamasından üretim aşamasına geçmesine kadar olan süre ortalama 15 senedir. Bizim ise önümüzde çözüm üretmek için sadece 13 senemiz var. Yani Ruslarla aramızda her şey iyi olsa, adamlar en emin oldukları ve en güvenilir gördükleri standart çözümü bize sunuyor olsalar bile üretime geçmeleri 15 yıl alacak. Çözüm üretmek için bizim o kadar vaktimiz yok. “İleride sisteme faydası olur” düşüncesini kabul edebilirim, ama nükleer Türkiye'nin önümüzdeki 15 sene içerisindeki enerji problemine çözüm değildir, çünkü şu anda masadaki projeler üretime o kadar sürede başlayamaz.

Geriye güneş, rüzgar ve jeotermal kaynaklar kalıyor. Bu kaynaklar nükleer ve termik santrallere oranla çok daha küçük boyutlu projelerle hayata geçirildiklerinden çok kısa sürede elektrik sistemine enerji sağlamaya başlayabilirler. Ancak buradaki temel sorun, bu kaynakların bulundukları nokta ile elektrik sistemi arasındaki uyumsuzluktur. Güneş, rüzgar ve jeotermal kaynaklardan üretim yapacak tesisler doğal gaz veya kömür santrallerine oranla çok daha dağınık bir yapıda olduğundan üretilecek enerjiyi taşımak için altyapı yatırımlarına ihtiyaç vardır. Bu altyapı yatırımlarının sağlanmasında da yük devletin sırtına binmektedir. Buna karşılık nükleer veya termik santraller çok daha yoğun bir alanda enerji ürettiklerinden devletin üretilen enerjiyi taşımak için yapması gereken yatırım çok daha düşüktür. Bu da devletin nükleer ve termal kaynaklardan üretilecek enerjiye daha sıcak bakmasının nedenlerinden biridir. Elektrik üretiminde güneş, rüzgar ve jeotermal kaynaklara yönelmek çok hızlıdır ve gerek bireysel üreticiler, gerekse de özel sektör tarafından üretim yapılabilir, ancak burada sağlanması gereken üretilen enerjinin taşınacağı altyapıdır.

Enerji üretiminde su kaynaklarına değinmememin temel sebebi, iklim değişikliğinden kaynaklanacak kuraklıklarda bu kaynakların özellikle sulama ve içme suyu olarak kullanılmaları gerektiğinden düzenli enerji üretimine yardımcı olamamaları ihtimalidir. Ayrıca ülkemizdeki akarsular barajdan ziyade nehir tipi santral yapımına daha uygundur. Ancak burada karşımıza çıkan engel gene üretilen enerjinin şebekeye ulaştırılması için gerekli altyapının sağlanmasıdır.

Bir yandan elektrik enerjisini saklama sistemlerinin gelişmesi, diğer yandan da güneş ve rüzgardan elektrik enerjisi üretmenin önemli oranda ucuzlaması ülkemizin enerji ihtiyacının önemli bir kısmını bu kaynaklardan sağlamasının yolunu açmaktadır. Burada görev üretilen enerjiyi şebekeye ulaştıracak altyapıyı sağlamak göreviyle devlete düşmektedir. Rüzgar ve güneş enerjisi potansiyeli bizden çok daha düşük olan Almanya, onca sanayi üretimine rağmen enerjisinin önemli bir kısmını bu kaynaklardan sağlayabiliyorsa, doğru bir planlamayla bizim de aynı başarıyı göstermememiz için bir sebep yoktur.

Isıtma için kömür veya doğal gaz yerine elektrik kullanmamak için teknik bir neden görünmemektedir. Çoğu kalorifer sisteminin temelindeki sıcak su dolaşımı için suyu elektrik enerjisi kullanarak ısıtmak kömür veya doğal gaza oranla fiziksel olarak çok daha verimli bir süreçtir. Dar gelirli ailelere kömür dağıtılarak yapılan sübvansiyon elektriğin birim fiyatı üzerinden de sağlanabilir. Bu nedenle elektrik enerjisini karbondioksit salmayan yöntemlerle ürettikten sonra ısıtma için ayrıca kömür veya doğal gaz kullanmaya gerek kalmayacaktır.

Taşıma diğer iki alana kıyasla çözümü daha zor bir problem sunmaktadır. Bu problemin zorluğu kullanılan araçların neredeyse tamamının karbondioksit salmasından ve bu araçların bireysel anlamda büyük bir yatırım kalemi olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle de sera gazı salımlarımızı azaltmada çabamızın büyük kısmını enerji üretimin karbondioksit salmayan yöntemlere kaydırmamız daha doğru olacaktır. Bireysel kullanıcıların şu anda kullandıkları araçları bırakıp yeni ve karbondioksit salmayan araçlara geçmelerini beklemek çok makul değildir. Ancak toplu taşımanın gelişmesi bireysel araç kullanımının azaltılması için en önemli şartlardan biridir. Diğer yandan da elektrikli veya hibrit araçlara konulan vergilerin azaltılması veya kaldırılması, araçlarını yenileme zamanı gelen kullanıcıların karbondioksit salmayan araçlara yönelmesini kolaylaştıracaktır.

Ülkemizdeki sera gazı salımlarının azaltılması imkansız değildir, yalnız bu yönde önemli bir altyapı çalışması ve vergilendirme değişikliği yapılması kaçınılmazdır.

Tüm bu çabalara ek olarak bir de üretimde ve kullanımda enerji verimliliği konusunda gelişme sağlayacak olursak ülke olarak küresel iklim değişikliğine etkimizi en aza indirme yolunda önemli adımlar atmış oluruz. Ancak bu değişimlerin tamamının siyasi otorite tarafından hayata geçirilmesinin uygun bulunduğunu kabul etsek bile yapılması gereken değişiklikler birden çok kurumun sorumluluk alanına girdiğinden en başta devlet kurumları arasındaki koordinasyonun arttırılması gerekmektedir. Biz birlikte çalıştıktan sonra iklim değişikliği üstesinden gelemeyeceğimiz bir sorun değildir.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Nisan 2016 sayısında bulabilirsiniz.

1 Mart 2016 Salı

Kendimizi Kandırmayalım

İklim ve çevre konusunda bir yandan kendimizi kandırıyoruz, bir yandan da kandırılıyoruz. Ama esas önemlisi, bunu bilerek ve isteyerek yapıyoruz. Gerçeklerle yüzleşmek işimize gelmiyor. Gerçeklerle yüzleşecek olursak bir şey yapmadan durmak artık mümkün olamayacak. Bu nedenle de kafamızı kuma gömüp problemlerin geçeceğini umuyoruz.
Mesela küresel ısınma yokmuş gibi davranıyoruz. Şubat ayında bir gün hava sıcaklığı normallerin 12-13 derece üzerine çıktığında “oh ne güzel” diyoruz “tam bahardan kalma bir hava”. Ama içten içe biliyoruz ki aynı fark temmuz ayında görülecek olsa “cehennem sıcakları” diye başlık atacak gazeteler. Her şubatın bir temmuzu olduğunu unutuyoruz veya unutmaya çalışıyoruz.
2015 tarihte yaşadığımız en sıcak yıl oldu. 2016 da 2015'ten daha da sıcak bir yıl olacak gibi görünüyor. Son 10 sene içerisindeki her sene, bundan 50 yıl önce yaşadığımızdan daha sıcaktı. Küresel ısınma belgesellerde gördüğümüz ve sadece kutup ayılarını ilgilendiren bir konu değil. Bu değişiklik artık burada ve hepimizi ilgilendiriyor.
İklim değişikliğinin en önemli etkilerinden biri sivrisinekler gibi taşıyıcılar aracılığıyla yayılan salgın hastalıklarda görülen artışlar. Son senelerde Ebola gibi bir salgını gördükten sonra şimdi de Zika diye bir virüs çıktı ortalığa. Bu virüs bulaştığı kişilerde önemli bir soruna yol açmıyor, ancak bu virüsün bulaştığı kadınların doğumları sonucunda beyin gelişimlerini tamamlayamamış çocuklar dünyaya geliyor. Bu virüs önce Brezilya'da görülmeye başlandı, şimdi oradan dünyaya yayılmaya başladı. Bu virüsü insanlara bulaştıran da bir sivrisinek türü. Havalar ısınıp daha da nemli olmaya başlayınca bu sivrisinekler de tropik bölgelerden kutuplara doğru taşınmaya başladılar ve Zika gibi virüsleri de beraberlerinde getirdiler. Kendimizi kandırmayalım bu, karşılaştığımız salgınların ne ilki ne de en kötüsü. Gelecek bu salgınların daha da sıklaştığı bir dönem olacak.
Kişisel bazda “ama ben ne yapabilirim ki?” diyerek günlük hayatımıza devam ediyoruz. Oysa yapılabilecek o kadar çok şey var ki. Eğer istersek tüm bu iklim felaketlerini bizlere ağır zararlar vermeden durdurmak mümkün, yeter ki biz kendimizi kandırmayı bırakalım. Hepimizin yapabileceği çok şey var. En başında, şu anda içinde yaşamakta olduğumuz sistemin tek doğru sistem olduğuna inanmaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Dünya ekonomisinin büyümemesi bir felaket değil, tam tersine bir gereklilik. Sınırları ve kaynakları belirli bir gezegende yaşıyoruz ve eminim çoğumuz bu büyümenin sonsuza kadar sürmeyeceğinin farkındayız. 1972 yılında yayınlanan Limits to Growth (Büyümenin Sınırları) bize büyümenin sürdürülemeyeceğini nedenleriyle açıklamıştı. Dolayısıyla ne bizler bahaneler üretebiliriz ne de dünya liderleri “bilmiyorduk” diyebilirler. Büyümenin sınırları vardır ve biz ya o sınırlara çok yaklaştık ya da o sınırları çoktan aştık. Bu nedenle büyümeye inanmayı bırakıp sürdürülebilirlik üzerine odaklanmamız gerekiyor.
Ama nedense bizim kafamıza sokulan Kalkınma = Ekonomik Büyüme düşüncesinden kurtulamıyoruz. Kalkınma bize dışarıdan gelen bir kavram, İngilizcesi Development. Biz bunu kalkınma diye tercüme ediyoruz, sonra da kalkınmayı kafamızda ekonomik büyümeye eşitliyoruz. Aslında “Development” “Kalkınma” değil, “Gelişme”dir. Yani bizler kalkınmadan da gelişebiliriz. Gelişmenin sürdürülebilir olması için de ekonomiye yaptığımız yatırım kadar hatta belki bu yatırımın daha da fazlasını insana ve doğaya yapmalıyız. Ne zaman insana ve doğaya verdiğimiz önem ekonomiye verdiğimiz önemin önüne geçerse o zaman sürdürülebilir gelişme yoluna girebiliriz.
Şimdi sizi duyar gibiyim. Bana klasik modelden habersiz olduğumu söylüyorsunuz, insanların cebinde daha fazla para ve daha fazla maddi imkan olduğunda daha kalkınmış olacaklarını ve bu imkanları kullanarak daha da gelişebileceklerini anlatacaksınız. Peki o zaman size şunu sorayım, çocukken mahallede bir tek çocuğun topu olurdu, çoğumuz boş arsalarda top peşinde koşardık, kızlar da seksek veya lastik oynardı, ip atlardı. Milli gelirimiz bugünkünün çok altındaydı, istediğimiz an bir alışveriş merkezine gidip oyuncak alamazdık, para olsa bile oyuncak yoktu. Ama o zamanki çocuklar mı daha mutluydu şu anda çok daha yüksek bir ekonomik kalkınma seviyesine sahip ve istediklerini satın alabilen çocuklar mı? Bu soruya cevap verirken kendinizi kandırmayın yeter.
Sonra devletler diyor ki “büyümek için enerjiye ihtiyacımız var, enerji üretmek için de karbondioksit salmak gerekiyor”. Kanmayın! Büyümek için enerjiye ihtiyaç yok. Sadece büyümenizi eski ve kimsenin istemediği sektörler üzerine kuracak olursanız enerjiye ihtiyaç duyarsınız.
Ülkelerin bir dolarlık bir GSMH üretmek için kaç kilogram karbondioksit saldıklarına ve bunun zaman içerisinde nasıl değişmekte olduğuna baktığınızda, Meksika, Brezilya, Arjantin gibi bizim yapımıza benzer ülkelerin GSMH'larını yükseltirken karbondioksit salımlarını arttırdıklarını, ABD ve Hollanda gibi gelişmiş ülkelerin bir yandan sera gazı salımlarını azaltırken diğer yandan gelirlerini arttırabildiklerini görürsünüz. “Ama onlar gelişmiş ülkeler” derseniz, Uruguay da ABD ve Hollanda'nın yaptığını becerebiliyor. Önemli olan doğru planlama ile ilerleyebilmek, “öyle büyümek imkansız” diyenlerin sizi kandırmasına izin vermeyin. Yapılabilir, yapanlar var.


Temiz enerji kaynaklarına dayanarak büyüyeceğiz, bunun da başında temiz kömür geliyor” diyenlere de kanmayın. Temiz kömür yoktur. Temiz doğal gaz da yoktur, temiz LPG de yoktur, temiz dizel de yoktur. Atmosfere karbondioksit salıyorsanız temiz değilsiniz, olsa olsa daha kirli yakıtlara göre daha temizsiniz, ama bu temiz olduğunuzu göstermez. Gerçekten temiz olan sadece rüzgar, güneş ve jeotermal enerjidir. Ne kömür, ne petrol, ne doğal gaz, ne de nükleer temiz değildir. Lütfen kanmayın.
“O zaman biyokütleden benzin üretiriz” diyenlere de kanmayın. Biyokütle dediğiniz şey çoğunlukla tarlada yetiştirdiğiniz mısırdır ve onu yetiştirmek için çok fazla sulama yapmak zorundasınız. Ayrıca benzin veya dizel üretmek için kullandığınız her dekar tarım alanı besin üretmek için kullanamayacağınız tarım alanı demektir. Dünyada giderek artan bir açlık varken tarlalarda benzin üretmenin iyi bir fikir olduğuna kanmayın lütfen.
Aslında tüm bu problemlerden nasıl kurtulabileceğimizi siz de biliyorsunuz. Daha az tüketeceğiz ve lüksümüzden vazgeçeceğiz. Bu kadar basit. Bunun hesaplarını yapan bilim insanları diyorlar ki: “Eğer Dünyadaki tüm insanlar 1970 yılında Almanya'da yaşayan bir ailenin tükettiği kadar tüketecek olsalar bu dünyanın kaynakları sürdürülebilir bir şekilde hepimize yeter.” Düşünecek olursanız bu çok da kötü bir hayat değil. Size daha fazlasının gerekli olduğunu söyleyenlere kanmayın yeter.   

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Mart 2016 sayısında bulabilirsiniz.

1 Şubat 2016 Pazartesi

Çevre ve Enerji Politikamız

2015 yılını Paris'teki iklim anlaşması ile kapattık. Bu anlaşma özellikle enerji üretimi açısından tüm dünya ülkelerine önümüzdeki 15 sene için önemli bir yol haritası verdi. Peki ülkemiz bu verilen mesajlardan ne kadarını aldı ve içselleştirdi?
İklim değişikliğini, dünyayı ciddi bir biçimde etkilemeyecek bir seviyede durdurmanın ve öyle kalmasını sağlamanın bir tek yolu var: Üretim ve tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmek. Bizler sürdürülebilir olmayan hayat tarzları sürdüğümüz müddetçe iklim değişikliği ve diğer çevre sorunları her geçen gün artarak gezegenimizin ve insanlığın başına bela olmaya devam edecektir. Bu Paris'e gelirken tüm tarafların bildiği ve içselleştirediği bir kavramdı. Paris'te varılan anlaşmanın esası da sistemin yapısına dokunmadan kozmetik değişiklikler yapmaktan öteye geçmiyordu.
Bir sene önce Lima'da kabul edilen Niyet Beyanı diye adlandırılan ülke taahhütleri her ülkenin iklim değişikliğini engellemek üzere neler yapmak istediğini kendilerinin belirlemesine imkan tanıyordu. Bunun anlamı, şu andaki küresel üretim ve tüketim sistemi içerisinde neyi nasıl yapacağına herkes başkalarının baskısı olmadan karar veriy olmasıydı. Herkesin belirlediği bu katkıların toplamının da küresel ısınmayı 2 derece ile sınırlaması gerekiyordu. Paris'te sonuç olarak bu Niyet Beyanları kabul edildi ve bu beyanlar üzerinden dünyayı 2020-2030 aralığında bağlayan bir anlaşma için fikir birliğine varıldı. Bu noktadan sonra önümüzde üç adım daha var. Bu anlaşma resmi yetkililer tarafından imzalanacak ve gerekli durumlarda meclislerden geçecek. 2016 Aralık ayında Fas'ta yapılacak olan toplantıda da detaylar yerine konulacak ve tüm bu işleri yapabilmek için gerekli olan finansmanın nereden bulunacağı belirlenecek.
Tüm bu kararlar alınırken karşımızdaki önemli problemler şunlardı:

  • Her ne kadar Niyet Beyanlarının getirisinin bizi 2 derecenin altında tutması bekleniyorsa da bilim tüm Niyet Beyanlarını topladığımızda ve tüm bu beyanların gerçekleştirildiğini kabul ettiğimizde bile ısınmanın en az 2.7 derece olacağını söylüyor. Yani koyduğumuz hedefler bizi varmak istediğimiz yere götürmekten uzak.
  • Koyulan hedeflerin gerçekleşmesi Karbon Tutma ve Saklama adını verdiğimiz, “biz fosil yakıtları bildiğimiz gibi tüketmeye devam edelim, ama bunu atmosfere karışmadan yakalamanın bir yolunu bulup saklarız nasıl olsa” teknolojisine dayanıyor. Bu teknolojinin endüstriyel boyutta çalışan bir örneği daha yok. Yani olmayan teknolojilere dayanarak yapılan hesap bile dünyayı en az 2.7 derece ısıtıyor.
  • Eninde sonunda bunlar adı üzerinde niyet beyanları. Gerçekleşemeyecek olurlarsa, “çalıştık ama olmadı” denilecek.


Bu durumda ülkemizin tutumu diğer tüm ülkelerden farklıydı. Bizim yorumumuz, “biz gelişmekte olan bir ülkeyiz ve Niyet Beyanında verdiğimiz sözleri tutabilmek için finansal desteğe ihtiyacımız var” şeklinde özetlenebilir. Ancak bu görüş kesin bir biçimde kabul görmedi ve Türkiye iklim ve çevre alanında da “Yalnız Adam” olarak kaldı. Bunun nedenlerini ve çözümlerini şöyle özetleyebiliriz:

  • Ülkemiz verdiği Niyet Beyanı'nı %7 ekonomik büyümeye dayandırdı. Koyulan hedef ise 2030 yılında hiçbir şey yapmasak yapacağımız sera gazı salımından %21 azaltım sağlamaya çalışmak. Ancak, Dünya Bankası'nın geçmiş yılların performansı ve verilere dayanarak ülkemiz için öngördüğü büyüme sadece %3.5. Yani bazı yıllar arzuladığımız gibi %7 büyüyebiliriz, ama yolda mutlaka ekonomik krizler olacaktır ve bu bizi hedeflenen %7'den çok daha düşük bir büyüme rakamına getirecektir. Bu arada devletimizin bu niyet beyanı hariç ortalama resmi büyüme beklentisinin %5-5.5 bandında olduğunu da belirtmek gerekir. Gerek Dünya Bankası'nın büyüme rakamlarını gerekse de Kalkınma Bakanlığı'nın büyüme rakamlarını tutturacak olursak niyet beyanında belirtilen %21'lik azaltımı hiçbir şey yapmadan tutturacağımız ortadadır.
  • Eğer bu hesabı ben yapabiliyorsam aynı hesabı diğer ülkelerin uzmanlarının da yapıyor olması hiç de zor bir şey değildir. Yani bu koyulan hedeflerin aslında normalde tutturulması gereken hedefler olduğu ve hiçbir şey yapmasak bile tutturulabileceği açıktır. Dolayısıyla “işte bunlar hedeflerimiz, elimizden geleni yapacağız” diyecek olsak diğer ülkelerin hafif eleştirileri ile karşılaşabilirdik, ancak ülkemiz niyetini ilk defa beyan ettiğinden dolayı gene de kabul edilebilir bir durumda olurduk.
  • Ancak biz burada durmadık ve diğer devletlerden “hiçbir şey yapmamak için” finansal kaynak istedik. Bu diğer ülkeler açısından bakıldığında dilimizdeki karşılığıyla nazikçe “saf yerine koymaktan” başka bir şey değildir.
  • Yalnız biz bununla da kalmadık ve diğer ülkelere “eğer finansman sağlamazsanız bu anlaşmayı meclisimizden geçirmemiz zor olacaktır” şeklinde bir de tehdit savurduk. Bizler kadar dünyadaki diğer ülkeler de meclisimizden kararların nasıl geçtiğinin bilincindeler. Ülkemizde ABD gibi diğer bazı ülkelerde olduğu gibi yasama ve yürütme iki farklı politik görüşün kontrolü altında değildir. Yürütmeye gerekli olan her türlü kanun ve yönetmelik büyük bir hızla yasama tarafından kabul edilmektedir. Diğer ülkelerden finansman isteğimizi yasamaya dayandırmamızın bu nedenle bir temeli bulunmamaktadır.
  • Eğer en baştan Niyet Beyanımızı %7 değil %5 büyüme hedeflerine göre belirleyip sonra da %21 azaltım için finansal kaynak istemiş olsaydık iki alanda başarılı olma şansımız artardı. Öncelikle, Türkiye ilk defa gerçekçi ve anlamlı bir taahhütte bulunacağından çevresel konularda öne çıkmış olurdu. Sonra, %21 indirim yapabilmek için önemli altyapı yatırımlarına girişmek gerektiğinden istediğimiz finansal kaynağın da destek bulması nispeten daha kolay olurdu. Ne yazık ki bizim verdiğimiz beyan açıkça bir şey yapmayacağımız yönündeydi. Sonrasında da toplantıda finansal kaynak istemiş olduğumuzdan Paris Anlaşması'nın kaybedenlerinden biri olduk.


Ancak güzel olan şu ki ülkemiz ve dünya için hiçbir şey bitmiş değil. Paris Anlaşması ülkelerin düzenli olarak Niyet Beyanları'nı 2 derece hedefine uygun olarak güncellemeleri gerektiğini de içinde barındırıyor. Yani yanlıştan hızlıca dönerek daha gerçekçi bir sera gazı salımı hedefi belirlememiz ve bu yönde çalışmaya başlamamız her zaman mümkün. Ama küresel fosil yakıt fiyatlarının böylesine düştüğü bir zamanda siyasi iradeyi fosil yakıtlardan vazgeçip yenilenebilir enerji kaynaklarına yöneltebilmek de bugünkü siyasi ve ekonomik ortamda çok mümkün görünmüyor. Gene de gerek Rusya gerekse de İran ile yaşanan sorunlar bizlere enerji güvenliği alanında ciddi mesajlar vermiştir diye umalım. Çünkü sürdürülebilir bir gelecek için ülkemizin enerji güvenliği kendi öz kaynaklarımıza bağlı olmak zorundadır ve bu öz kaynaklar kirli linyit değil rüzgar ve güneş enerjisidir. 

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Şubat 2016 sayısında bulabilirsiniz.