20 Nisan 2025 Pazar

Bir İklim Politikasına İhtiyacımız Var

İklim değişikliği, içinde yaşadığımız çağın en kapsamlı, en karmaşık ve en acil çözüm bekleyen sorunlarından biri, muhtemelen de en önemlisidir. Bu sorunun etkileri artık yalnızca bilimsel raporların satır aralarında ya da uzak coğrafyaların manşetlerinde değil, hepimizin gündelik yaşamında somut olarak hissedilmektedir. Kuraklıklar, orman yangınları, seller ve tarımsal verimin azalması gibi belirtiler, iklim değişikliğinin sadece bir çevre sorunu değil, aynı zamanda bir kalkınma, ekonomi, güvenlik ve toplumsal istikrar sorunu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Böyle bir sorun karşısında ilk yapılması gereken şey, güçlü ve tutarlı bir iklim politikası geliştirmek olmalıdır.

Bir ülkenin iklim değişikliğiyle etkin bir biçimde mücadele edebilmesi, yalnızca niyet beyanlarıyla değil, sistematik ve uzun vadeli bir yaklaşımla mümkündür. Bu yaklaşımın ilk adımı, kapsamlı bir iklim politikasının varlığıdır. İklim politikası; ülkenin sera gazı salımlarını azaltma, iklim değişikliğine uyum sağlama, doğal kaynakları koruma ve çevresel adaleti sağlama yönündeki temel ilke ve hedeflerini ortaya koyan ana çerçevedir. Bu politika, yalnızca çevre bakanlığının ya da belirli bir hükümetin görevi olmaktan çıkıp, devletin tüm kurumlarının ortak hedefi haline gelmelidir. Bu politikanın belirlenmesinde her ülkenin kendine has koşulları olacaktır. Hiçbir ülkenin iklim politikası başka ülkelerin iklim politikasına benzemek zorunda değildir. İklim değişikliğinden daha kısa ve orta vadede daha az etkilenecek ülkelerin politikası sera gazı azaltımına daha çok yönelirken, iklim değişikliğinin getirdiği sorunlarla bugünden boğuşan ülkelerde öncelik uyuma verilebilir. Bunu uluslararası ortamda tartışmak anlamsızdır çünkü uluslararası arenada tüm ülkelerin eşit ağırlığı olduğu kabul edilir, yani hiçbir ülkenin görüşü bir diğerinin üstünde ya da altında yer almamalıdır. Ancak bu iklim politikası, iklim değişikliğini durdurmak için atılan küresel adımların da elden geldiğince bir parçası olmalıdır çünkü günü geldiğinde tüm ülkelerin bu bağlamda birbirlerine ihtiyaçları olacaktır.

İklim politikası oluşturulduktan sonra bu politikanın kurumsal çerçevede uygulanabilmesi için bir iklim kanununa ihtiyaç vardır. İklim kanunu, iklim politikasında belirlenen hedef ve stratejilerin hukuki dayanağa kavuşmasını sağlar. Kanun; salım azaltımı, uyum, sektörel sorumluluklar, denetim mekanizmaları, finansman kaynakları ve yaptırımlar gibi başlıklarda bağlayıcı hükümler içermelidir. Böylece iklim politikası yalnızca bir vizyon belgesi değil, aynı zamanda uygulanabilir bir yol haritası haline gelir. Bir politika olmadan hazırlanan kanun temelde dayanaksızdır.

Ancak her kanun gibi, iklim kanunu da genel çerçeveyi ve temel ilkeleri ortaya koyar. Bu çerçevenin pratikte nasıl işleyeceği ise yönetmeliklerle belirlenir. Yönetmelikler, iklim kanununun ruhuna uygun olarak çeşitli sektörlerde nasıl uygulamalar yapılacağını detaylandırır. Örneğin tarım sektöründe su kullanımının nasıl düzenleneceği, ulaştırma sektöründe karbon salımlarının nasıl raporlanacağı ya da enerji sektöründe yenilenebilir kaynaklara geçişte ne tür teşvikler sağlanacağı gibi başlıklar yönetmeliklerle açıklığa kavuşturulur. Bu noktada yönetmelikler, devletlerin iklim yaklaşımını yansıtan ve değişen koşullara göre güncellenebilen dinamik belgelerdir.

İklim politikası, bir ülkenin uzun vadeli çevresel ve ekonomik sürdürülebilirlik hedeflerinin temel taşıdır. Bu nedenle, iklim politikalarının birer devlet politikası haline gelmesi büyük önem taşır. Devlet politikası olması, söz konusu politikanın hükümetlerden bağımsız ve parti üstü bir anlayışla ele alınmasını gerektirir. Çünkü iklim krizi, beş yıllık iktidar sürelerinin çok ötesinde, kuşakları etkileyen bir tehdittir. Bu nedenle iklim politikalarının içeriği, hükümetler değişse dahi temel ilkeleri bakımından korunmalıdır. Yeni gelen hükümetler, bu temel politikaya bağlı kalmalı; ancak uygulama araçlarını, yani yönetmelikleri kendi önceliklerine göre şekillendirebilmelidir.

Bu yaklaşım, iklimle mücadelede sürekliliği ve kurumsal dayanıklılığı artıracaktır. Aynı zamanda özel sektör, sivil toplum ve yurttaşlar açısından da öngörülebilir bir çerçeve sunacaktır. Yatırımcılar, iklim kanunu ile belirlenen uzun vadeli hedeflere güvenerek daha sürdürülebilir yatırımlar yapabilir; çiftçiler hangi ürünlerin destekleneceğini ve iklim koşullarına göre hangi uygulamaların teşvik edildiğini daha rahat görebilir; vatandaşlar ise kendi yaşam biçimlerini bu çerçeveye göre şekillendirebilir.

Bu noktada, önce etkili bir iklim politikası oluşturmak ve bu politikayı güçlü bir iklim kanunuyla desteklemek, Türkiye gibi iklim krizinden doğrudan etkilenen ülkeler için artık bir tercih değil zorunluluktur. Bu kanunun uygulanabilirliğini sağlayacak yönetmelikler ise, pratik gerçeklikleri göz önünde bulundurarak sürekli güncellenmeli ve toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla hazırlanmalıdır. İklim değişikliğiyle mücadelede başarının yolu; vizyoner, kapsayıcı ve sürdürülebilir bir hukuki çerçeve oluşturmaktan geçer. Geleceğimizi korumak istiyorsak, bunu bugünden başlatmalı ve iklim politikamızı sağlam bir zemine oturtmalıyız.


19 Nisan 2025 Cumartesi

İklim Değişikliklerini Sigortalamak

İklim değişikliği, dünya genelinde hem ekonomik hem de sosyal sistemleri derinden etkileyen, giderek artan bir tehdit olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tehdidin en önemli özelliklerinden biri ise, yüksek düzeyde belirsizlik taşımasıdır. Aşırı hava olayları, kuraklık, seller, orman yangınları gibi etkilerin ne zaman, nerede ve ne şiddette gerçekleşeceği kesin olarak öngörülememektedir. Bu belirsizlik, hem bireylerin hem de kurumların uzun vadeli planlama yapmasını zorlaştırırken, ekonominin pek çok sektörünü de risk altına sokmaktadır. Tam da bu noktada sigorta sektörü, iklim değişikliğine uyum sürecinde kilit bir rol oynamaktadır.

Sigorta şirketleri, belirsizliği ölçülebilir ve yönetilebilir hale getirerek toplumların risklere karşı daha dirençli hale gelmesine katkı sunar. Sigorta sistemi, riski birçok aktör arasında dağıtarak, iklim kaynaklı felaketlerin etkilerini bireyler ve kurumlar açısından daha katlanabilir düzeyde tutar. Ancak bu görev, sigorta şirketlerinin sınırsız teminat sunabileceği anlamına gelmez. Sigorta sektörü, işleyiş gereği matematiksel modellemelere, risk analizlerine ve fiyatlandırma sistemlerine dayanır. Dolayısıyla iklim değişikliği gibi karmaşık ve çok boyutlu bir risk söz konusu olduğunda, bazı unsurlar ya teminat dışı bırakılır ya da yüksek primlerle sigortalanır. Bu, sigorta sisteminin sürdürülebilirliği açısından kaçınılmaz ve hatta gerekli bir durumdur.


Unutulmamalıdır ki sigorta şirketleri, kar amacı güden özel işletmelerdir. Nihayetinde bu kurumlar, sundukları risk transferi hizmeti karşılığında gelir elde etmek zorundadır. Dolayısıyla, gerçekleşme ihtimali yüksek olan ve büyük kayıplara yol açabilecek riskleri ya tamamen kapsam dışında bırakmak ya da yüksek maliyetle sigortalamak durumunda kalabilirler. Bu durum, özellikle tarım, altyapı, konut ve enerji gibi iklimden doğrudan etkilenen sektörlerde daha belirgin hale gelir. Sigorta şirketlerinin görevi, bu alanlarda hem riskleri doğru fiyatlamak hem de toplumu risk azaltıcı önlemler almaya teşvik eden mekanizmalar sunmaktır.

Tarım sektörü, iklim değişikliğinden en çok etkilenen alanlardan biri olması nedeniyle, sigorta sektörünün özel ilgi göstermesi gereken bir alandır. Tarım sigortaları sadece üreticinin gelirini güvence altına almakla kalmamalı, aynı zamanda neyin, nerede ve nasıl üretileceğine dair karar süreçlerinde yönlendirici olmalıdır. Örneğin, su kıtlığı olan bir bölgede yüksek su tüketen bir ürünün sigortalanması ya çok yüksek primle yapılmalı ya da teşvik edilmemelidir. Bu tür uygulamalar, üreticileri daha sürdürülebilir üretim desenlerine yönlendirme açısından oldukça etkilidir.

Hepimizin anlaması gerekir ki sigorta sektörü; iklim değişikliğine uyumda sadece bir hasar ödeyicisi değil, aynı zamanda bir yön gösterici, risk yöneticisi ve davranış biçimi şekillendirici bir aktör olmalıdır. Doğru yapılandırılmış sigorta sistemleri, hem bireylerin hem de toplumların iklim değişikliğine karşı dayanıklılığını artıracak en önemli araçlardan biridir. Bu nedenle, iklim politikalarının şekillendirilmesinde sigorta sektörünün deneyimi ve analiz gücü mutlaka dikkate alınmalıdır.

Gezegenimizin Sınırları

22 Nisan Dünya Günü yaklaşırken, gezegenimizin karşı karşıya olduğu çevresel sınavlar ve sınavın ötesine geçmenin doğuracağı sonuçları değerlendirmek her zamankinden daha hayati bir önem taşımaktadır. İçinde yaşadığımız gezegen, milyonlarca yıl boyunca kendini dengede tutmayı başarmış bir yaşam sistemine sahiptir. Ancak son yüzyılda insan faaliyetlerinin hızla artması, bu dengeyi tehdit eder hale gelmiştir. Bu bağlamda, "Gezegenin Sınırları" (Planetary Boundaries) kavramı, insan faaliyetlerinin Dünya üzerindeki etkilerini anlamak ve sürdürülebilir bir gelecek için gerekli önlemleri belirlemek açısından kritik bir çerçeve sunmaktadır.

2009 yılında Stockholm Dirençlilik Merkezi'nden Johan Rockström ve ekibi tarafından geliştirilen bu çerçeve, Dünya sisteminin dokuz temel süreci için güvenli sınırlar tanımlar. Bu süreçler arasında iklim değişikliği, biyosfer bütünlüğü (biyolojik çeşitlilik), arazi sistemlerinin değişimi, tatlı su kullanımı, biyokimyasal akışlar (azot ve fosfor döngüleri), okyanus asitlenmesi, atmosferik aerosol yükü, stratosferik ozon seviyesi ve yeni kimyasal varlıkların çevreye girişi yer almaktadır. Bu sınırlar, insanlığın Holosen (son Buzul Çağından sonra) dönemindeki istikrarlı çevresel koşulları sürdürerek gelişmesini sağlayacak bir güvenli yaşama alanını temsil eder. Ancak, bu sınırların aşılması geri dönüşü olmayan çevresel değişikliklere yol açabilir.


2023 yılında yapılan bu çerçevede yapılan bilimsel güncellemeye göre, bu dokuz sınırdan altısı aşılmış durumdadır. İklim değişikliği, biyosfer bütünlüğünün kaybı, arazi sistemlerinin bozulması, biyokimyasal döngülerin aşırı kullanımı, tatlı su rezervlerinin tükenme riski ve yeni kimyasalların çevreye kontrolsüz salımı, küresel çevre sistemlerini ciddi şekilde tehdit etmektedir. Özellikle iklim değişikliği ve biyosfer bütünlüğü, diğer sınırlarla da doğrudan ilişkili olan temel sınırlar olarak kabul edilir. Bu sınırların aşılması, diğer sistemlerin de istikrarını tehdit eder ve tüm gezegenin dirençliliğini zayıflatır.

Bu durum sadece çevresel bir tehdit değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik sistemlerimizi de kökten sarsabilecek bir krizdir. Örneğin, iklim değişikliği, tarım üretimini etkileyerek gıda güvenliğini tehlikeye atarken, su kaynaklarının azalması toplumları içme suyu kriziyle karşı karşıya bırakmaktadır. Artan sıcaklıklar ve değişen yağış rejimleri; kuraklık, orman yangınları ve seller gibi aşırı hava olaylarının sıklığını ve şiddetini arttırmakta, bu da sağlık sistemleri, altyapılar ve ekonomiler üzerinde büyük baskılar yaratmaktadır. Benzer şekilde, biyosfer bütünlüğünün kaybı, ekosistem hizmetlerinin bozulmasına ve biyolojik çeşitliliğin hızla azalmasına neden olurken, bu kayıplar insan sağlığını, tarımı ve hatta psikolojik refahı da doğrudan etkileyebilmektedir.

Bu bağlamda, 22 Nisan Dünya Günü, gezegenimizin sınırlarını aşmamak için bireysel ve kolektif sorumluluklarımızı hatırlamak ve harekete geçmek için önemli bir dönüm noktasıdır. Dünya Günü, çevresel farkındalığı artırmak, doğayla olan ilişkimizi yeniden düşünmek ve daha sürdürülebilir yaşam biçimlerine yönelmek adına bir çağrıdır. Sürdürülebilir üretim ve tüketim alışkanlıkları geliştirmek, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek, doğayı koruma çabalarını desteklemek ve çevre dostu politikaları teşvik etmek, bu sınırların içinde kalmamıza yardımcı olacaktır. Bireysel düzeyde alacağımız önlemler—plastik tüketimini azaltmak, su tasarrufu yapmak, enerji verimliliğine dikkat etmek—küçük gibi görünse de küresel etkiler yaratabilir.

Ancak bu sorunların çözümü yalnızca bireysel çabalarla sınırlı kalmamalı; politik, ekonomik ve toplumsal düzeyde köklü dönüşümleri de kapsamalıdır. Hükümetlerin kararlı çevre politikaları üretmesi, iş dünyasının sürdürülebilirlik ilkelerini iş modellerine entegre etmesi ve bilimsel verilerin politika yapım süreçlerine entegre edilmesi, bu sınırların içinde kalmak için kritik önemdedir. Eğitimin bu süreçteki rolü de göz ardı edilmemelidir. Gelecek kuşaklara gezegenin sınırlı kaynaklarını nasıl yöneteceklerini, doğayla uyum içinde yaşamayı ve çevresel sorumluluk bilincini aktarmak, uzun vadeli bir değişimin temelini oluşturacaktır.

Günümüzde gezegenimizin sınırlarını tanımak ve bu sınırlar içinde kalmak, sadece çevresel değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik refahımız için de hayati öneme sahiptir. Gezegenin sınırları, doğanın bize sunduğu hareket alanının sınırlarını temsil eder. Bu sınırların ötesine geçtiğimizde, yalnızca doğayı değil, kendi geleceğimizi de tehlikeye atarız. 22 Nisan Dünya Günü’nü, bu farkındalığı artırmak ve sürdürülebilir bir gelecek için gerekli adımları atmak adına bir başlangıç noktası olarak değerlendirmeliyiz. Hep birlikte, sınırların ötesinde olmayan, sınırların oldukça içinde sağlıklı bir gezegen ve yaşanabilir bir gelecek inşa edebiliriz.

17 Nisan 2025 Perşembe

Türkiye'de Su Kıtlığı Riski

Türkiye, Akdeniz Havzası’nda yer alan bir ülke olarak iklim değişikliğinin etkilerini en şiddetli şekilde hissedecek ülkelerden biridir. Akdeniz Havzası, iklim bilimciler tarafından "iklim değişikliği açısından sıcak nokta" (hotspot) olarak tanımlanmakta, bu da bölgedeki sıcaklık artışlarının ve yağış azalmasının küresel ortalamanın üzerinde gerçekleşeceği anlamına gelmektedir. Türkiye’nin iklimsel ve coğrafi yapısı, su kaynaklarının düzensiz dağılması ve kuraklık eğilimindeki artışla birleştiğinde, ülkenin su kıtlığı riski her geçen yıl daha da ciddi hale gelmektedir. Artık su kıtlığı, uzak bir geleceğin değil, bugünün meselesidir ve bu meseleyi ciddiyetle ele almak zorundayız.

Türkiye’de suyun yaklaşık %74’ü tarım sektöründe kullanılmaktadır. Bu oran, sanayi ve hane halkı kullanımından çok daha yüksektir ve su kıtlığının en doğrudan etkilerinin tarım alanlarında hissedileceği anlamına gelir. Tarımsal üretim, hem iç gıda güvenliği hem de ihracat potansiyeli açısından ülke ekonomisinin temel dayanaklarından biridir. Ancak geleneksel sulama teknikleri, yanlış ürün desenleri ve iklim değişikliği nedeniyle azalan su varlığı, bu temel dayanağı tehdit etmektedir. Bu nedenle su kıtlığıyla mücadelede önceliğin tarımda olması, hem kaynak yönetimi hem de ekonomik sürdürülebilirlik açısından en akılcı yaklaşım olacaktır.

Son yıllarda suya göre tarım politikalarının benimseneceği yetkililer tarafından sıkça dile getirilmektedir. Bu politikalar kâğıt üzerinde önemli bir gelişmeyi ifade etse de, bu politikaların uygulanması açısından yeterli düzeye ulaşıldığı söylenemez. Mevcut uygulamalar genellikle teşvikler ve yönlendirmeler yoluyla yapılmaktadır; çiftçilere az su tüketen ürünler için destek verilmektedir. Ancak bu gönüllülük esaslı yaklaşım, kuraklık tehdidinin büyüklüğü karşısında yetersiz kalmaktadır. Su kaynakları bu denli kritik bir seviyeye gerilemişken, bazı bölgelerde mutlak ekim yasaklarının da gündeme alınması gerekmektedir. Tarımda suyu etkin kullanmayan ürünlerin belirli havzalarda yasaklanması, kısa vadede zorlayıcı olsa da uzun vadede ülke su güvenliği için elzem bir adım olacaktır.

Su krizini sadece miktar üzerinden değil, toprağın niteliği üzerinden de değerlendirmek gerekir. Türkiye'de binlerce yıldır süregelen tarım faaliyetleri, toprağın organik madde içeriğini ciddi şekilde azaltmıştır. Bugün Türkiye topraklarının önemli bir kısmında organik madde oranı %2’nin altındadır. Oysa sağlıklı bir toprağın %5 civarında organik madde içermesi gerekir. Organik madde oranı düşük topraklar suyu tutamaz, bu da hem verimliliği düşürür hem de su kaynaklarının hızla buharlaşarak kaybolmasına neden olur. Bu nedenle, toprağın organik yapısını iyileştirmek, hem verim artışı hem de su yönetimi açısından en stratejik hamlelerden biridir. Organik gübre kullanımı, yeşil gübreleme, nadas uygulamalarının artırılması ve toprak örtüsünün korunması gibi yöntemlerle toprağın su tutma kapasitesi artırılabilir.



Su kıtlığını daha da derinleştiren bir diğer unsur ise nüfus artışıdır. Türkiye’nin nüfusu her yıl artmakta, şehirleşme hızla devam etmektedir. Artan nüfus, içme ve kullanma suyu ihtiyacını artırırken, su kaynakları aynı oranda artmamaktadır. Türkiye, su zengini bir ülke değildir; kişi başına düşen yıllık temiz su miktarı, 1.400-1.500 metreküp arasında değişmekte ve bu da Türkiye’yi su stresi yaşayan ülkeler sınıfına sokmaktadır. Eğer mevcut eğilimler devam ederse, Türkiye 2030’lu yıllarda su fakiri ülke kategorisine gerileyebilir. Bu da sadece tarım değil sanayi, enerji ve sağlık dahil olmak üzere tüm sektörleri etkileyen sistemik bir krize dönüşebilir.

Üstelik, bu tabloya yakın gelecekte gerçekleşmesi muhtemel iklim göçlerini de eklemek gerekir. Özellikle Güney Asya, Orta Doğu ve Afrika’da iklim değişikliğine bağlı olarak yaşanacak su krizleri, milyonlarca insanın göç etmesine yol açabilir. Türkiye, hem coğrafi konumu hem de mevcut göç politikaları nedeniyle bu hareketlilikten doğrudan etkilenecek ülkelerden biridir. Artan nüfus, mevcut kaynaklar üzerindeki baskıyı daha da artıracak ve su yönetimini daha da karmaşık hale getirecektir.

Tüm bu veriler ışığında, Türkiye’nin su kıtlığı riskini yalnızca bir çevre sorunu olarak değil, aynı zamanda bir ekonomik güvenlik, toplumsal istikrar ve hatta ulusal güvenlik meselesi olarak ele alması gerekir. Suyun çok olduğu dönemlerde yapılan plansız uygulamaların bedeli artık daha yüksek ödenmektedir. Bu nedenle, suyu merkeze alan yeni bir kalkınma anlayışı benimsenmeli, tarım politikaları bu çerçevede radikal şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. Alınacak her geçici önlem, gelecekte daha büyük maliyetler doğuracaktır. Oysa suyu ve toprağı merkeze alan stratejik bir planlama, Türkiye’yi kuraklık tehdidine karşı daha dirençli hale getirebilir.

Türkiye'nin su kıtlığı riski artık ertelenemez ve görmezden gelinemez bir gerçekliktir. İklim değişikliği, yanlış tarım uygulamaları, düşen toprak kalitesi, artan nüfus ve potansiyel göç baskısı, bu sorunu sadece teknik değil, bütüncül bir yaklaşımla ele almamızı zorunlu kılmaktadır. Kaynaklarımız sınırlı olabilir ama aklımız, vizyonumuz ve planlama gücümüz sınırsızdır. Doğru politikalarla, suyu daha adil, daha verimli ve daha sürdürülebilir şekilde yönetmek mümkündür.


13 Nisan 2025 Pazar

İklim Kanunu

Mecliste görüşülmekte olan İklim Kanun Teklifi hakkında yazmamaya ve konuşmamaya kararlıyım. Bu yazı da kanun tasarısının bir eleştirisi değil. Ama konuya ters açıdan yaklaşan iki grup da tasarıyı eleştiriyorsa konunun arka planını anlatmakta fayda var. Arka plandaki gerçekleri öğrendikten sonra da kavga etmek isterseniz, serbestsiniz, ancak lütfen neyin kavgasını yaptığınızı bilin.

Öncelikle iklim değişiyor. “Yok efendim hep böyleydi” diyenler lütfen Anadolu’daki çiftçilerle bir konuşsun, onlar neyin ne kadar değişmiş olduğunu size anlatırlar. İklim değişikliğinin nedenini de bilim bundan neredeyse 130 sene önce açıkladı. Bu kadar fazla kömür, petrol ve doğal gaz yakarsak çıkan karbondioksit atmosferin ısınmasına yol açar. Bu yazı bunu da anlatmak için değil.

1980’lerin ortasından beri atmosferin ısınmasının kötü olduğunu ve durdurulması gerektiğini kesin biçimde biliyoruz. 1992 yılında tüm devletler toplanarak küresel ısınmanın durdurulması için bir anlaşma imzaladı. Ancak bu anlaşma bugüne kadar fazla bir işe yaramadı, yaramayacak da. Bunun nedeni gayet basit. Küresel ısınmayı durdurmak için kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı sona erdirmemiz gerekiyor. Gelişmiş ve zengin ülkeler maddi kaynaklarının verdiği güvenle güneş ve rüzgar enerjisinden elektrik üretmeye ve bu elektrikle tüm ekonomilerini sürdürmeye daha yakınlar. O nedenle de gelişmekte olan ülkelere dönüp “büyük bir felakete doğru gidiyoruz, hep birlikte kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakalım” diyorlar. Gelişmekte olan ülkelerin buna cevabı da “siz iki yüzyıldır bunları yakarak geliştiniz, şimdi sıra bize geldiğinde yakmayın diyorsunuz, siz önce elinizi taşın altına koyup ciddi azaltımlar yapın, biz arkadan geliriz” oluyor. Bu iki görüş de birleşemediği için yapılacak herhangi bir anlaşma işe yarayamaz.

Bu iki görüşün uzlaşamayacağı 2014 yılında Lima’daki Taraflar Konferansı’nda anlaşıldığı için Çin’in iklim temsilcisi Xie Zhenhua başka bir fikir attı ortaya. Basitçe anlatırsak, “tüm ülkeler 2030 yılına kadar iklim değişikliğini durdurmak için ne yapmayı düşünüyorlarsa onu yapsınlar” denildi. Yani kimsenin kimseye bir şeyi zorladığı yoktu, tüm ülkeler neler yapmak istediklerini Birleşmiş Milletler’e bildirdiler ve Aralık 2015’te bu yapmak istedikleri üzerinden Paris Anlaşması kabul edildi. Mesela Paris Anlaşması’na göre ülkemiz karbondioksit (sera gazı) salımını 2030 yılında 2015 yılına göre 2,5 kat artırmayı önerdi. Dikkat edin, azaltım demiyorum, 2,5 kat artış ve eğer dış finansman sağlanacak olursa bundan %21 azaltım yapabileceğimizi söyledik. Bu bile net 2 kat artışa denk geliyor. 2022 yılında ise bu azaltım oranını %41’e yükselttik, yani 2015’e oranla 1,6 kat daha fazla salacağımızı beyan ettik. Paris Anlaşması işte bu. Bu olayların arasında 2015-2023 arasında sera gazı salımlarımızı 1,33 kat artırdık. Neredeyse Paris Anlaşması hiç yokmuş gibi davransak ülke olarak ne yapacaksak, aşağı yukarı onu yapıyoruz gibi bir duruma karşılık geliyor bu.

Kolayca anlaşılacağı üzere, Paris Anlaşması’nın bizim ülkemiz üzerinde fazla bir etkisi yok, olmaz da. Çünkü biz asla azaltım taahhüdü vermedik, tersine “kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı artırarak sürdüreceğiz” dediğimizde diğer ülkeler “peki” dediler. Bunu demelerinin en önemli nedeni çoğu ülkenin de aslında ya zayıf sözler vermesi ya da verdiği sözleri tutma niyeti olmamasıydı.

Son bir seneye kadar bunun istisnası Avrupa Birliği idi. Avrupa Birliği sera gazı azaltımı için ciddi hedefler koydu ve kendisiyle ticaret yapanların da benzer hedeflere sahip olmasını şart koştu. AB hedeflerine ulaşmak için sanayi sektörlerindeki sera gazı salımlarını azaltmaya öncelik verdi. Bu yapmak için de bir sera gazı borsası kurdu. Bunu karbon piyasası olarak da biliyorsunuz. Bu piyasanın nasıl çalıştığı uzunca başka bir yazının konusu olur ama kısaca, devlet azaltım hedefleri uyarınca şirketler dönüp “sizler de şu kadar azaltmalısınız” diyor ve şirketler bu hedeflere uymak için azaltım yapıyorlar. Eğer o kadar azaltmayı başaramazlarsa daha fazla azaltmayı başaran şirketlerle aradaki farkın ticaretini yapıyorlar, karbon borsası temelde bu anlama geliyor.

Şimdi gelelim bizim İklim Kanun Tasarısı’na. İhracatımızın yarıya yakınını AB’ye yaptığımız için bizim de bir karbon borsamız olması gerekiyor. Ancak bu borsayı kurmak için de bir yasaya ihtiyaç var. Ayrıca 2022’de Birleşmiş Milletler’e bir iklim kanunu da çıkartacağımızı söyledik. O zaman bir taşla iki kuş vurmak için Karbon Ticareti Yasası’nın adını İklim Kanunu olarak değiştirip meclise getirdik.

Şu anda mecliste görüşülen ve büyük ihtimalle değişikliğe uğramadan kanunlaşacak tasarı bu. Azaltım hedefi olmayan ülkemizin “eğer azaltım yapmayı düşünseydik bunu şirketlere nasıl uygulatırdık” düşüncesinin kanun tasarısına dönüşmüş hali sadece.



Peki ben bu yazıyı neden yazdım? Çünkü bana gönderilen bir iletide “İklim Kanunu adı altında evinize, arabanıza, banka hesaplarınıza, çocuklarınıza, gıdanıza, içme suyunuza el koyulacak, balkonda saksıda çiçek yetiştirmek bile yasaklanacak” diye bir saçmalık vardı ve anlaşıldığı kadarıyla bu saçmalığa inanan çok kişi var. İklim kanun tasarısı bunlardan hiçbiri ile ilgili değil. Kimse sizin balkonunuzda saksıda yetiştirdiğiniz güllerle ilgilenmiyor, merak etmeyin. Kimse sizin evinize, arabanıza ve banka hesaplarınıza da bu kanuna dayanarak el koymayacak. Lütfen böyle garip şeylere inanmayın.

Dikkat ederseniz şimdiye kadar İklim Kanun Tasarısı konusunda yorum yapmadım, yapmak da istemiyorum çünkü bu kişilerin korktuğu türden bir kanun tasarısı değil. Bu bir Karbon Ticareti Kanun Tasarısı ve bu tasarıya da öyle bakmak lazım. Karbon ticareti ile ilgileniyorsanız, bu kanun sizi yakından ilgilendiriyor, ama benim gibi normal vatandaşsanız, bu kanunun bizi ilgilendiren bir yanı yok.


3 Mart 2025 Pazartesi

Değişmek Zorundayız

Uzun süre önce ABD’de doktora yapıyordum. Elimdeki para kısıtlı olduğu için haftada sadece 5-10 dakika telefonla Türkiye ile konuşabiliyordum. Benim yaşımda aynı adımlardan geçen dostlar da benzer şeyler söylüyorlar hep. Bugünkü dünyanın elektronik bağlantıları o zaman olsa hayat belki de çok daha kolay olurdu. Belki de dört senede biten doktora sekiz seneye uzardı, bilinmez ama en azından geride bıraktıklarımıza olan hasret azalırdı.

Bugün aynı durumdaki gençler bizim yaşadığımız hasreti o yoğunlukla yaşamıyorlar. Los Angeles yangınları sırasında orada yaşayan dostlara Whatsapp üzerinden yazıp beş dakika sonra “iyiyiz” cevabını almak insanın hayata bakışını bile değiştirebiliyor.

Demem o ki artık dünya değişti, korkunç bir hızla da değişmeye devam ediyor. Geliştirilen teknoloji bizim yaşama ve iş yapma biçimlerimizi kökten değiştiriyor ama bizler gene de bu değişime karşı direnmeye çalışıyoruz, en azından çoğu alanda. Örnek mi?

Özellikle COVID19 sırasında iş hayatının önemli bir kısmının bilgisayar başında ve ofis dışında yapılabileceğini gördük. Bazı alanlarda bu tür uzaktan çalışma hem performansı hem de gelirleri artırdı. Buna rağmen şirketler çalışanları gittikçe artan oranlarda ofise geri çağırmaya başladı. Burada patron psikolojisine girmek istemiyorum, eminim o konuyu benden çok daha güzel irdeleyenler vardır. Ama benim oturduğum koltuktan, yani her şeyin sürdürülebilirlik ve çevre açısından görüldüğü yerden, anlaşıldığı kadarıyla uzaktan çalıştığında da aynı işi yapan insanları İstanbul gibi büyük şehirlerde ofise gelmeye zorlamak sürdürülebilir bir davranış ve iş yapma biçimi değildir. Neden mi?

Bu soruyu cevaplamaya başlamadan önce içinizden “adam üniversitede profesör, ne anlar iş hayatından?” sorusu geçecektir. İş hayatında 37 senemi doldurdum. Bu süre içerisinde gerek akademik, gerek araştırma, gerekse de şirketlerde aynı anda bazen iki bazen de üç iş yaptığım oldu. Burada gördüğüm en temel gerçek, bazı istisnalar hariç kişilerin vakitlerinin önemli bir kısmını iş dışındaki şeylerle geçirdiği idi. Elbette burada ağırlıklı olarak beyaz yaka dediğimiz gruptan bahsediyorum. Ben üç saat içinde tüm günün işini bitirmeye çalışırken çevremdekiler vakitlerinin önemli kısmını çay-kahve-sigara üçgeninde ya da alışveriş sitelerinde geçirdiler. Demem o ki, özellikle beyaz yaka çalışanlar vakitlerini çok verimli kullanmıyorlar. Bir de buna ortalama günde iki saat geliş-gidiş trafiği eklendiğinde çalışanın zaman verimi oldukça düşüyor. Dolayısıyla günde 10-12 saat aralığında işe zaman ayırmamıza rağmen bunun belki 5-6 saatini verimli kullanıyoruz. O zaman bırakın insanları istedikleri yerde bu 5-6 saati geçirsinler. Niye mi?

Zaten çoğumuz performans temelli çalışıyoruz. Yani günün sonunda yapılması gereken işler yapılmayacak olursa bu bizim hanemize eksi olarak yazılıyor ve bu eksinin de ileride bir sonucu oluyor. Önemli olan herhangi bir çalışanın ürettiği katma değer ise, o çalışanın nerede çalıştığı ikincil olmalıdır.

Sonra, bu “sürdürülebilir” şirketler çalışanlara “hibrit” veya “elektrikli” otomobiller vererek sürdürülebilir olduklarını düşünüyorlar ya da en azından “sürdürülebilirlik” raporlarına bunu yazıyorlar. Sevgili dostlar, sürdürülebilirlik bu değildir. O araçları üretmek için ne kadar gereksiz kaynak tüketildiğinden, o araçların elektrikli bile olsa yakıtlarını üretmek için ne kadar sera gazı salındığından bahsediyor olursak korkunç bir ayakizi çıkıyor ortaya. Sürdürülebilirlik iş dünyası için, bir bağlamda, uzun vadede, en az çevresel ve sosyal ayakizi üretirken en yüksek katma değeri sağlamak olarak da tanımlanabilir. İş dünyamız da mutlaka çok uzak olmayan bir gelecekte daha mutlu çalışanların daha üretken çalışanlar olduğunu ve bunu sürdürmenin üretilen katma değere de yansıdığını görecektir. Boşu boşuna kiralanan, ısıtılan, soğutulan, döşenen ve aydınlatılan büyük binaların yeryüzüne verdiği zarardan bahsetmiyoruz bile.

Artık başka bir dünyada yaşıyoruz ama hepimizin bu dünyaya alıştığını söyleyemeyiz. Ancak değişmek zorunda olduğumuz bir gerçek. Çünkü bu dünyanın iyi bir yönde ilerlemediğini hepimiz içten içe hissediyoruz. Çözüm var mı? Elbette var, ama bu çözüm başkalarının değişmesini beklemekle değil, öncelikle kendi yaşamımızı ve iş yapış biçimlerimizi değiştirmekle başlıyor.

26 Ocak 2025 Pazar

Los Angeles'da Neler Oldu?

2025 Ocak ayının başından itibaren Los Angeles’da; ülkemizde İstanbul, Ankara ve İzmir dışındaki büyük şehirlerimizin alanı büyüklüğünde bir bölge yandı. Bu yangınlar sonucunda meydana gelen maddi hasarın en az 250 milyar dolar civarında olduğu düşünülüyor. Neyse ki bu kadar büyük bir alanın yanmasına rağmen can kaybı çok fazla değil. Peki, bu yangınlar neden çıktı?

Her çıkan yangında kafamızda bir soru işareti oluyor: “Bu yangını birileri mi çıkarttı?” Modern bilimin temeli 14. yüzyılda yaşamış Ochamlı William adında bir İngiliz filozofa dayanıyor diyebiliriz. Ockhamlı William çok temel bir prensibi ilk defa ortaya koymuş: Bir olayı tüm yönleriyle açıklamak için gereken en basit çözüm bilimsel olarak seçmeniz gereken çözümdür. Sosyal medya kullanımının artmasıyla birlikte komplo teorilerinde de ciddi bir artış gözleniyor. Ne yazık ki çoğu kişi Ockhamlı William’ı tanımadığı için bu basit prensibi de göz ardı ediyor. Yani, Los Angeles’a 1 Ekim 2024 ile 7 Ocak 2025 arasında hiç yağmur düşmezse, insanların günlük yaşamlarında normal olarak yaptıkları yanlışlar şehrin önemli kısmının yanmasına yol açabilir. Kışın yakılan bir şömineden çevreye saçılan bir kıvılcım, dikkatsiz birinin arabanın camından sönmemiş sigara izmaritini dışarı atması ve buna benzer nice hata bu yangınların çıkmasına neden olmuş olabilir. Ha, bu yangınları kötü niyetli biri de çıkartmış olabilir, ama ilk iki ihtimal çok daha olası duruyor bana.

Bu kadar kuru bir ortam yetmezmiş gibi bir de hızı zaman zaman saatte 120-130 kilometreyi bulan rüzgar, yanan alanlardan kıvılcımları oldukça uzak mesafelere taşıdı. Yangının bu derece hızlı yayılması da itfaiyelerin çaresiz kalmasına yol açtı. İtfaiye servislerini diğer işlerden ayıran önemli bir fark var: Bir doktora, bir öğretmene ya da bir polis memuruna her an ihtiyacımız varken itfaiyecilere sadece yangın olduğu zaman ihtiyacımız oluyor. Aynı anda olmasını beklediğimiz yangın sayısı ve bu yangınların oluştuğu alanlar da sınırlı olduğundan milyonlarca itfaiyeci boş oturup yangın çıkmasını beklemiyor. Bu tamamen ihtiyaçlarla belirlenen bir durum, normal şartlar altında bir bölgeye beş itfaiye aracı ve yüz itfaiyeci yeterken bunun on katını istihdam etmenin maddi bir karşılığı bulunmuyor. Ancak çıkan yangın beş değil beş yüz araç ve yüz değil on bin itfaiyeci gerektirdiğinde şehir böylesine çaresiz kalıp çevre illerden yardım istemek zorunda oluyor. Buradan bakıldığında San Fransisco - Los Angeles - San Diego çizgisi Tekirdağ - İstanbul - İzmit gibi görünse de aralarındaki mesafe 800 kilometreden fazla. Yani, yardım istediğinizde size ulaşacak yardım saatlerce uzakta. Yangınlara da ya o anda müdahale edersiniz ya da çok geç kalırsınız. Bu nedenle “koca ABD nasıl çaresiz kaldı!” diye düşünmeyin, koca ABD coğrafi açıdan da “koca” olduğu için çaresiz değil geç kaldı müdahale etmekte. Yangınlar da bir kez çıkıp geniş alana yayılırsa, artık doğanın bu gücü karşısında yapabileceğiniz fazla bir şey kalmaz.

Üstüne bir de Los Angeles’ın yapı stoğu var. O bölge aynı bizim Marmara Bölgesi gibi devamlı sallanan bir deprem kuşağında olduğu için insanlar yangınla deprem arasında bir seçim yaparak depremi daha acil sorun olarak belirlemişler. Bunun sonucu olarak da evlerini az katlı ve hafif malzemelerden üretmişler. Bu evler de betonarme olmadıkları için depremden az zarar görmüş ama gelen yangında da çıra gibi yanmışlar. Ayrıca hep gördüğümüz bahçeler de bu yangına malzeme sağlamış.

Peki bu 250 milyar zararı kim ödeyecek? Bu sorunun cevabı basit: Hepimiz ödeyeceğiz. Bu hasarın önemli kısmı sigortalı, yani sigorta şirketleri bu hasarın ciddi kısmını karşılayacaklar. Sonra bu karşıladıkları kısma düşen bir bedeli kendi reasürans şirketlerinden alacaklar. Seneye ben İstanbul’da evimi sigortalamak istediğimde benim çalıştığım sigorta şirketi reasürans bedelleri arttığı için benden daha fazla para isteyecek aynı sigorta koşulları için. Ama olsun, sigortanın anlamı bu zaten, olası hasarları çok geniş bir gruba dağıtmak. Yalnız bunun için iki koşul gerekiyor: Birincisi herkesin varlıklarını riskleri görerek gerçek bedelinden sigortalatması ve ikincisi, herkesin sigorta şemsiyesi altına girmesi. Ülkemizde ise bunun ikisi de olmadığı için felaketler sonrası hep aynı şeyi konuşuyoruz: “Nerede devlet?” Devlet siz kendinizi makul biçimde koruduktan sonra oluşacak yaraları sarmak için var. Ama ülkemizdeki düşük sigortalılık oranı ve devletin çoğu hasarı kendi bütçesinden karşılaması sigorta yaptıranların hem yüksek prim ödemelerine hem de sonunda kendilerini aptal gibi hissetmelerine yol açıyor. Ülkemize de gelebilecek yangınları ve gelmekte olan İstanbul depremini düşünerek daha akıllıca adımlar atmak zorundayız. Los Angeles yangını bizlere bir ders olsun.