28 Eylül 2019 Cumartesi

Hava olaylarının şiddetindeki değişim iklim değişikliğinin bir sonucudur

Bilim konusunda bir şeyi çok iyi anlamamız gerekir: Bilim insanı çoğu konuda %100 emin değildir. %99 emin olduğunda %99.9 emin olmak için çaba gösterir. Siz “emin misin?” diye sorduğunuzda karşısında iki şapkası olan bir insan vardır. Bilim insanı olan şapkasını giydiğinde “kesin emin değiliz ama belirsizliği azaltmaya çalışıyoruz” cevabını verir. Gündelik yaşam şapkasını takacak olursa da “tabii ki eminiz” diyecektir. Mesela bir asansöre bindiğinizde o asansörün sizi sağ salim üst kata çıkartacağına emin misiniz? Şüphe ediyor olsanız zaten merdivenleri yürüyerek çıkardınız. Ama bu, dünyadaki asansörlerin hiç arıza yapmadığı ve yapmayacağı anlamına da gelmiyor. Bu nedenle teknik olarak “%100 eminim” demeseniz de gündelik anlamda “eminim” diyerek asansöre binersiniz.

Peki hiç sorgulamaya diğer taraftan başladınız mı? Yani “asansör doğal olarak güvenlidir ve ben asansöre güvenerek binerim, dolayısıyla asansörün güvenli olmayacağını düşünen biri bana bunu kanıtlamalı, o kanıtlayana kadar ben güvenli olduğuna inanırım” yaklaşımı neden doğal yaklaşımımız değil? İnsan hayatında genelde hep bu ikilem yaşanır ve biz kendimiz için doğal olan düşüncenin tehlikeli olandan sakınmak olduğunu düşünürüz. Bundan dolayı da bize gereken söz konusu “şeyin” tehlikeli “olmadığının” kanıtlanmasıdır.

Ne yazık ki bu genel yaklaşım ekonomik sistemin baskılarıyla çökmeye başlamıştır. Ekonomik sistem bazen tehlikeli olduğu apaçık ortada olan bir şeyden kazanç elde etmeye devam etmek istediğinden bizim o şeyin tehlikeli olup olmadığını araştırmamızı bile istemez. Araştırdığımızda da bizi “bu şeyin tehlikeli olduğuna emin misiniz?” şeklinde bir araştırma sorusuna mecbur bırakır. Bu araştırma şekli geçen yüzyılın ortalarında tütün kullanımı konusunda açık bir şekilde ortaya konmuştur. Eldeki tüm veriler tütün kullanımının sağlığa zararlı olduğu yönünde olmasına rağmen tütün endüstrisi bütün gücüyle “tütünün sağlığa zararlı olduğuna emin değilsiniz” sloganına sarılmıştır. Mahkemede görüşüne başvurulan bir bilim insanına “tütünün sağlığa zararlı olduğuna %100 emin misiniz?” sorusunu sorduğunuzda buna verilecek bilimsel cevap “%100 emin değiliz” olacaktır. Ama bu sorunun gündelik cevabı “eminim”dir. 

Oysa burada insanın ölümüne neden olabilecek kadar ciddi bir sorundan bahsediyoruz. Öyleyse soruyu neden böyle soruyoruz? Tütün mamullerini üreten kimsenin, ürettiği ürünün insan sağlığına %100 zararsız olduğunu kanıtlaması gerekmiyor mu? İşte burada kapitalist sistem sizin soruyu bu şekilde sormanıza izin vermiyor. Biri size diyor ki “gel şu uçurumdan atlayalım” ve siz “ölmeyeceğimize %100 emin misiniz?” yerine “ölme ihtimalimizin %100 olduğuna emin misiniz?” diye sorabiliyorsunuz ancak. Cevap “ölme ihtimaliniz %100 değil” olduğunda da siz buna güvenerek atlıyorsunuz. Bunun aptalca göründüğüne eminim ama ne yazık ki içinde yaşadığımız düzen bizi çoğu kez bu durumda bırakıyor.

İklim değişikliğinin bilimsel nedenleri alanındaki çalışmalar aslında 1896 yılında sona erdi. Svante Arrhenius (Greta Thunberg’in büyük büyük büyük amcası) atmosferdeki karbondioksit miktarını iki katına çıkartacak olursak dünyanın ortalama sıcaklığının da 5-6 derece artacağını bilimsel olarak ortaya koydu. Bundan sonra bilimsel konuşacak herhangi bir tanığı mahkeme sandalyesine oturtacak olsanız “atmosfere saldığımız karbondioksidin dünyayı ısıtacağına emin misiniz?” sorusuna vereceği cevap “evet” olacaktır. Bundan dolayı bu soru artık mahkemede sorulabilirliğini yitirmiştir.

Peki mahkemeye neden bu kadar taktık? Çünkü bundan 50 sene önce tütün sektörü kullanıcıların sağlık sorunlarından kolayca kaçabilirken bugün artık durum tam tersine dönmüştür. Bugün de kömür, petrol ve doğalgaz üreticileri sorumluluktan kolayca kaçarken 50 sene sonra durum tersine dönecektir. Bugün mahkemede “Antalya’da görülen hortumun iklim değişikliği nedeniyle meydana geldiğine emin misiniz?” sorusu sorulduğunda bilim insanları mecburen “tam emin değiliz” demek zorundadırlar. Ama burada bilim insanlarının asıl cevabı “eminiz” olmalıdır. Yalnız fosil yakıt sektörü sorunun oluşturulma şeklini kontrol altına aldığından başka türlü cevap vermek mümkün değildir. Bu iklim bilimi ile fosil yakıt üreticileri arasında yürütülen gizli bir savaştır ve çoğu iklim bilimci de bu savaşta normal bilimsel düşünceyi kullanarak kolayca tuzağa düşürülmektedir. Bunun en önemli nedeni sorunun sorulma şeklidir. Tehlikeli bir durumla karşı karşıya kaldığımızda o tehlikeyi yaratması neredeyse kesin olan bir olgu karşısında hala “bu olgunun tehlikeyi yarattığına emin misiniz?” diye sormak yerine “bu olgunun tehlikeyi yaratmadığına emin misiniz?” diye sorulacak olsa bilim insanları çok daha rahatlıkla cevap verebilecek durumda olacaklardır.

Bundan 50 sene sonra bir petrol şirketi mutlaka bir mahkemede “siz karbondioksit salan bir ürünü üretip satarak bu kasırganın oluşmasına ve bu kasırganın da 100.000 kişinin evsiz kalmasına neden oldunuz” suçlamasıyla karşı karşıya kalacaktır. Bu suçlamadan kurtulmanın tek yolu “bu kasırganın iklim değişikliği nedeniyle oluştuğunu kanıtlayamazsınız” savunmasıdır. Bu savunma da hukuktaki suçlu bulunana kadar suçsuzdur düşüncesinin bir karşılığıdır, yalnız bilim böyle çalışmaz.

Bilim der ki: İklim değişikliği dünya atmosferinin ısınmasına neden olur. Isınan atmosferdeki tüm moleküller bu ısıyı eşit biçimde paylaşırlar. Bu moleküllerin hareketlerinden oluşan hava olayları da bu moleküllerin her birinin hızına, yani ısı enerjisine bağlıdır. Siz bu ısı enerjisini artırdığınız zaman molekülün hızı değişecek, belki de bu değişim bundan bir ay sonra binlerce kilometre uzakta bir kasırganın şiddetlenmesine neden olacaktır. Buna “kelebek etkisi” denildiğini biliyorsunuz. Bundan dolayı da kanıtlanması gereken o kasırganın oluşumunda bu kelebeğin kanatlarını çırpmasının ya da bir molekülün hızının artmasının herhangi bir etkisi olamayacağıdır. Mahkemede “atmosferdeki tüm moleküllerin hızlarının az da olsa artmasının bu kasırganın oluşmasında bir etkisi olmadığına emin misiniz?” diye sorulduğunda bilimsel cevap “kesinlikle emin değiliz” olacaktır. Yani iklim değişikliğinin hava olaylarının oluşmasına etki etmediğini göstermeniz imkansızdır. Ama ne yazık ki kapitalist sistem sizi soruyu diğer yönden sormak zorunda bırakınca problemin ne derece büyük olduğunu görmekte zorluk çekiyorsunuz. Şimdilik şu bilin yeter: Hava olaylarının şiddetindeki değişim iklim değişikliğinin bir sonucudur. 

27 Eylül 2019 Cuma

Seller ve Altyapımız

Dünya'nın atmosferi bizim kömür, petrol ve doğalgaz yakarak salınmasına neden olduğumuz karbondioksit nedeniyle ısınıyor. Bu ısınmanın etkilerini iklim değişikliği olarak adlandırıyoruz. Dünya ne kadar çok ısınırsa denizlerden o kadar fazla su buharlaşıyor. Bu su buharı atmosferde kalmayacağından bir noktada kar veya yağmur olarak toprağa geri dönüyor. Kolayca anlayacağımız üzere iklim değişikliği pek çok bölgenin hızla ısınmasına neden olsa da her yere düşen yağışın azalmasına ve Dünya'nın kuraklaşmasına neden olmayacak. Yalnız gelecekte toplam yağış fazla azalmayacak olsa da dağılımı ve şekli önemli değişiklikler gösterecek.

Eskiden “yaz yağmuru bu, ıslatır, geçer” derdik. Artık günümüzde yazın yağan yağmurdan çekinmeye başladık çünkü yaz yağmurları sağanak şeklinde yağmaya başladı. Bir yağmurdan bir sonraki yağmura olan süre gittikçe artıyor ve sonunda gelen yağış kısa süreli sağanak şeklinde oluyor. Bu tür yağışlar, daha da şiddetlenerek, gelecekteki normalimiz haline gelecek. Yani eskiden karşılaştığımız ıslatıp geçen yaz yağmurları mazide kaldı ve bu yaz sağanaklarına alışmak zorundayız. Bundan sonra eskiden bir yazda düşen yağış artık iki saatte düşüyor olacak. Önemli olan ise bu durum karşısında hazırlıklı olabilmek.

Ülkemizin çoğu bölgesi iklim değişikliği nedeniyle alışılanın ötesinde yağış alacak. Bu durumdan en fazla etkilenen de denize yakın kesimler olacak. Doğal olarak yaz yağmurları daha çok denizden buharlaşan su ile beslendiğinden özellikle deniz kıyısı bölgelerde ani ve şiddetli yağışların görülmesi olasılığı gittikçe artmaktadır. Çoğumuz şehirlerde yaşadığımız için pek fark etmiyoruz ama şehirler karaların çok küçük bir kısmını kaplar. Şehirlerin dışında uzun kuraklıklar sonunda susuz kalan toprak ani yağışlarda suyu fazla ememediğinden düşen yağışın önemli bir kısmı yer altına sızmadan akışa geçer. Şehirlerin büyük kısmı da yollar ve betonla kaplı olduğundan  yağmurun toprağın altına sızma şansı zaten yoktur. Bundan dolayı şehirlerde ve kırsal kesimdeki yağış doğaya fazla zarar vermese de insanların kurduğu altyapıya büyük hasar verebilme kudretine sahiptir.

Bu durum karşısında yapılması gereken en önemli şey doğaya saygı duymaktır. Doğayı ıslah edemezsiniz, doğa sizi eninde sonunda ıslah eder. Bu nedenle doğayı kontrol etme sevdamızı bir kenara koyarak doğanın hışmından nasıl korunabileceğimizi düşünmeye başlamamız gerekiyor. 2009 yılında yaşadığımız Ayamama felaketi doğayı ıslah edebileceğimize inanmamız nedeniyle meydana gelmiştir. Ayamama Deresi binlerce yıldır sakince denize akan bir dereydi. Ama çevresindeki yapılaşma artınca bu dereyi “ıslah etmemiz” gerekti. “Islah etmek”ten anladığımız ise derenin normal yatağını bir kanalın içine almaktır. Bu kanalın genişliğini ve derinliğini hesap ederken öncelikle ekonomi, sonra da meteoroloji işin içine girer. En kolay çözüm kanalı olabildiğince geniş ve derin yapmaktır ama bu hem pahalıya mal olur hem de kıymetli arazilerin kaybına. O zaman meteorologlara dönüp sorarız “Bu dereden 100 yıllık bir sürede geçmiş en fazla su miktarı ne kadardır?” diye. O dereden sadece 100 yılda bir geçebilecek kadar suyu hesaplayıp kanalı buna göre tasarlarız eğer işimizi ciddi yapıyorsak. “100 yıla kim öle kim kala, bu dere 20 sene taşmasa bize yeter” diyorsak daha fazla arazi kazanırız, kanal da daha ucuza mal olur.

Burada iki önemli problemimiz var. İlki biraz teknik: Çoğu dere için elimizde 100 senelik akış değerleri yok. Dolayısıyla elimizdeki kısıtlı veriden en fazla ne kadar su akmış olabileceğinin tahminini yapmaya çalışırız ve bu tahmin bazen doğru çıkmayabilir.

İkinci problem ise çok daha önemli. Geçmiş 100 yılı düşünerek yaptığınız herhangi bir plan gelecekteki 100 yılda çalışmayacaktır. Ne düşen yağış miktarı, ne deniz seviyesi, ne de rüzgar hızı geçmişteki gibi olacak. Dolayısıyla da planlama yaparken meteorolojiye danışma çağı artık ne yazık ki geçti. Artık meteorolojinin verdiği cevapları bölgesine göre 2, 3, 5 veya 10 ile çarpmamız gereken bir çağa girdik. Bu cevapları kaçla çarpmamız gerektiğini öngörmek de bize apayrı bir görev veriyor.

Bunun yanında büyük şehirlerimizin bir problemi daha var. Bu şehirlerin içme suyu bazı durumlarda yüzlerce kilometre öteden getirilirken bu şehirlere düşen yağmur suyu da kanalizasyon ile birlikte taşındığından hem taşkınlara yol açıyor, hem de çoğu zaman şehrin su kaynaklarına katkıda bulunmadan deşarj ediliyor. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki maddi sıkıntılar nedeniyle hatalı planlanan altyapıları geçen zaman içerisinde de kimse ayırmaya cesaret edemediğinden sorun neredeyse çözülemez hale gelmiş. Oysa atık suları yağmur suyundan ayrı toplayacak olsak hem şehirlerin su ihtiyacına destek oluruz, hem de taşkınları engelleyebiliriz. Yalnız böylesi bir altyapı çalışması için çoğumuzun yaşadığı sokağın kazılması gerekiyor. Her yağmur yağdığında “ah şu altyapı” demek çoğumuza kolay geliyor. Ancak biri gelip yaşadığımız sokağı üç ay kapatacak olsa çoğumuz rahatımız bozulduğu için yeri yerinden oynatırız. Ne yazık ki altyapı sorunlarını çözmenin başka bir yolu da yok.

Sonunda bir de iyi haber var: 2050’de yaşayacak şehirli nüfusun yaşayacağı yerlerin yarısı henüz inşa edilmedi. Buraların inşasında eskiden beri yapılan hatalar tekrarlanmazsa her yağan yağmur sele veya taşkına dönüşmez. Çözümler var, yeter ki geçmişte yapılmış hataları tekrar etmekte ısrarcı olmayalım. Özellikle iklim değişikliğinin şehircilik problemlerine eklenmesi gelecekte hayatımızı çok daha zorlaştıracağı için şehir planlamasını çok dikkatli biçimde yeniden düşünmeliyiz.

29 Ağustos 2019 Perşembe

Kutuplar eridiğinde geri dönülemez yola girmiş olacağız

Geçtiğimiz haftalarda iklimle ilgili kötü haberlerin önemli bir kısmı kuzeyden geldi. Önce Grönland’da şimdiye kadar hiç görülmemiş biçimde bir erime olduğu haberini okuduk. Sonra da Rusya’nın kuzeyinde sönmek bilmeyen yangınlar olduğunu duyduk. Hepimizin aklına aslında benzer şeyler gelmiştir: “Kuzeyin soğuk olması gerekmiyor muydu? Nereden çıktı bu yangınlar? Grönland’ın erimesi de nasıl oluyor?”

İklim değişikliği dünyanın her tarafını değişik biçimde etkiliyor. Bu etkiler gündelik yaşam içerisinde kolayca algılayabileceğimiz biçimde de olmayabiliyor üstelik. Kutup bölgeleri de kolayca anlayabildiğimiz ve alışık olduğumuz yerler değil. Oysa kutup bölgeleri belki de gezegenimizdeki tüm canlılığın geleceğini belirleyecek öneme sahip. Bundan dolayı da en azından bu bölgenin temel özelliklerini ve iklim değişikliğinin kutuplarda neden özellikle önemli olduğunu belirtmek istedim.

Öncelikle iki kutup bölgesinin birbirinden çok farklı özellikleri olduğunu bilmemiz gerekiyor. Kuzey Kutbu bir okyanusla kaplıdır. Bir yanda Kanada ve Alaska, diğer yanda da Rusya’nın arasında sadece derin bir deniz vardır. Bu deniz senenin büyük bölümünde tamamen buzla kaplı olduğundan bize arada kara parçası varmış gibi gelir ama aslında denizin üzerinde ortalama kalınlığı sadece 3 metre olan bir buz tabakası bulunur. Buna karşılık Güney Kutbu üzerinde epey büyük kara parçası bulunur. Bu kara parçasının üzerinde de kalınlığı yer yer beş kilometreye yaklaşan çok kalın bir buz katmanı vardır.

Tropiklerde ısınan deniz suyu Gulf Stream dediğimiz bir akıntıyla Atlantik Okyanusu’nda kuzeye doğru hareket eder. Bu sıcak su akıntısı yanından geçtiği Avrupa’nın batı kıyısını da ısıtarak kuzeye çıkar. Güneyde ise Antarktika’yı kemer gibi saran bir soğuk su akıntısı bulunur. Bu soğuk su akıntısı tropiklerden gelen sıcak suyun Antarktika’ya ulaşmasına izin vermez.

Anlaşıldığı üzere, Dünya’nın iki kutbunun birbirine benzer davranmasını beklememeliyiz. Bu iki kutbun ortak özelliği üstlerindeki hava ısındığı zaman yüzeyden erimeye başlamalarıdır. Dünya’nın atmosferi kutuplar üzerinde daha ince olduğundan bu ince atmosferin sıcaklığının değişmesi de atmosferin daha kalın olduğu Ekvator bölgesine oranla daha kolaydır. Yani atmosferin her yerine fazladan %1 enerji versek, atmosferin daha ince olduğu kutupların sıcaklığı Ekvator’a oranla daha fazla yükselir.

Bunun dışında, daha soğuk olan hava her zaman daha az su buharı taşıyabilir. Daha az su buharı taşıyan havayı ısıtmak da daha çok su buharı taşıyan havayı ısıtmaktan daha kolaydır. Ayrıca sıcak havanın ısısının bir kısmı da deniz suyunu buharlaştırmaya harcanır. Oysa buzu eritmek suyu buharlaştırmaya kıyasla çok daha az enerji gerektirir. Bu nedenlerle atmosferin her noktasına eşit miktarda ısı versek, kutupların sıcaklığı Ekvator’un sıcaklığına oranla çok daha fazla artar.

Ama tüm bunların ötesinde hepimizin bildiği gibi, koyu renkler ısıyı emer, açık renkler ise yansıtır. Kuzey Kutbu’nu kaplayan 3 metrelik buz tabakası yer yer eridiğinde altından görünmeye başlayan deniz koyu laciverttir. Yani beyaz renk gidip yerini lacivert renk aldığında daha fazla ısı tutulmaya başlanır, bu da Kuzey Kutbu’nun Ekvator’a göre çok daha hızlı ısınıyor olmasının temel nedenidir. 

Grönland üzerinde ise eriyen su ufak göletler oluşturur. Bu ufak göletler buzun bembeyaz yüzeyini mavi havuzlarla kaplayarak yüzeyin daha da hızlı erimesine neden olurlar. Sibirya ve Kanada’nın kuzeyinde eriyen karların altından çıkan yeşil ormanlar da ortamın normalden fazla ısınmasına neden olur. Tüm bu unsurları birleştirdiğimizde kutupların ısınmasının orta enlemlere oranla ne derece daha tehlikeli olduğunu kolayca anlayabiliriz. Eriyen buzun altından lacivert deniz görünmeye başladığında o denizi tekrar dondurmak için kutuptaki havanın her geçen sene biraz daha soğuk olması gerekirken tam tersi durumla karşılaşıyoruz. Hava her geçen sene bir önceki seneden daha sıcak olduğundan daha fazla buzun donması yerine erimesiyle karşılaşıyoruz.

Kuzey Kutbu’ndaki buz miktarı Eylül ayında, yani uzun yaz mevsiminin sonunda kapladığı alanla belirlenir. Bu sene buzun kapladığı bu alanın tarihte ölçülmüş en düşük seviyeye düşeceği düşünülüyor. Bu da bize iklim krizinin artık kontrolden çıkmaya başladığını gösteren örneklerin belki de en önemlisidir.

23 Ağustos 2019 Cuma

Mutfaktaki Tercihlerimiz İklim Değişikliğini Nasıl Etkiliyor?

Uzun süren bir hazırlık döneminden sonra IPCC bu hafta “İklim Değişikliği ve Arazi” raporunu yayınladı. Bu rapor iklim değişikliği ile ilişkili çölleşme, toprak bozunumu, sürdürülebilir arazi kullanımı, gıda güvenliği ve toprağı işlemeyle alakalı sera gazı salımlarını ele alıyor. 

IPCC raporuna göre dünyadaki buzla kaplı bölgeler hariç karaların %70’i insanlar tarafından kullanılıyor. Tarım için kullanılan su miktarı ise tüm tatlı su kullanımımızın %70’ini oluşturuyor. Bu kadar çok toprak kullanmamıza ve bu kadar çok su harcamamıza rağmen ürettiğimiz gıdanın %25-30’u bozulduğundan çöpe gidiyor. Çöpe giden bu organik madde de çürüdüğünde atmosfere ayrıca sera gazı salınmasına neden oluyor. Tarım ve ormancılık genel olarak bakıldığında tüm sera gazı salımlarımızın %23’ünü oluşturuyor. Bu kadar büyük kaynaklar kullanılmasına rağmen hala dünyada yeterli beslenemeyen insan sayısı 821 milyon civarında. Buna karşılık aşırı kilolu insanların sayısı da 2 milyarı aşmış durumda. Bu problemin geneline baktığımızda doğru yolu bulmamız için ciddi değişiklikler yapmamız gerektiği de kolayca ortaya çıkıyor. 

Ekonomik sistemin çarkına dahil olması gereken insanlar günlük kalori ihtiyaçlarının çok ötesinde bir miktar karbonhidrat ve yağ ile beslendiklerinde toplumun genelindeki aşırı kilolu insan sayısı da giderek artıyor. Diğer unsurların yanında karbonhidrat beyni mutlu tuttuğu için bu kişiler sistem içerisinde üstlerine düşen görevi genelde ses çıkartmadan yerine getirip günlük yaşamlarına devam ediyorlar. Ekonomik sistemin onlardan fazla bir beklentisi olmadığından Afrika’nın büyük kısmı ve Güneydoğu Asya’da yaşayan milyonlar ise ihtiyaç duydukları besine ulaşmakta zorluk çekiyorlar. Dolayısıyla sera gazı salımlarımızın neredeyse dörtte biri beslenmemiz için harcansa da ne tam ne de düzgün beslenebiliyoruz, bunun ötesinde bir de ürettiğimiz besinin neredeyse üçte biri çöpe giderek ayrıca sera gazı salınmasına neden oluyor.

Bunların yanında besin üretimi sadece sera gazı salımına da yol açmıyor. Tarım önemli miktarda tatlı su kullanımı da gerektiriyor ve dünyanın pek çok noktasında bu su vahşi sulama yöntemleriyle neredeyse boşa harcanıyor ya da ülkemizde olduğu gibi pompalarla yenilenebilir bir kaynak olmayan yer altından çekiliyor. Aşırı kullanılan suni gübre yağmurlarla birlikte derelere, oradan da deniz ve göllere taşınarak oradaki ekosistemin zarar görmesine yol açıyor. Çoğu yerde kullanılan tarım ilaçları da benzer şekilde akarsulara ve yer altı sularına katılarak tüm canlılık açısından önemli bir tehdit unsuru oluşturuyor.

Herhangi bir besin ürününün tohum aşamasından midemize girene kadarki yolculuğunu ve bu yolculuğu sırasında doğaya verdiği hasarı ölçmek kolay bir çalışma değil, özellikle de sofraya oturduğumuzda tek yediğimiz şey ekmek değilse. Bir ülke mutfağının ayak izini ölçmek ise iyice karmaşık bir problem halini alıyor. Bu hafta Climatic Change dergisinde yayınlanan makalede Danimarkalı bir grup bilim insanı Danimarkalıların mutfağı üzerine bu çalışmayı yapmışlar.  

Yaşam Döngüsü Analizi konusu olan nesneyi üretime başlanan ham maddeden alarak tüketildiği ana kadar takip eder ve bu nesnenin çevreye verdiği etkiyi hesaplar. Genelde çevreye verdiği etki tüm çevresel etkisinin %1’inden az olan unsurlar hesaba katılmaz. Mesela, makarna için bir hesap yapacak olursak, bu hesabın makarna fabrikasında çalışan işçileri fabrikaya getiren servis aracının yaptığı karbondioksit salımını da içermesi gerekir. Ancak bu salımın etkisi toplam karbondioksit salımının %1’inden daha az olduğundan hesaba katılmaz. Ayrıca sadece sera gazı salımları değil, bu nesnenin üretim-tüketim arasındaki yolculuğunun denizdeki yaşama verdiği hasardan ozon tabakasının delinmesine kadar yaptığı tüm katkı etki kimyasal ve fiziksel bazda hesaplanır. Dolayısıyla bir besin maddesinin iyi ya da kötü olduğuna karar vermeden önce bu etkilerin tümünü hesaba katmakta büyük yarar vardır.

Danimarka mutfağı bol şeker, yağlı süt ürünleri, kırmızı et ve az miktarda meyve ve sebzeden oluşmaktadır. Etçil bir mutfak günde en az iki öğün et yiyen, vejetaryen hiç et yenmeyen, vegan mutfak ise vejetaryen eksi süt ürünleri ve bal olarak tanımlanıyor bu çalışmada. Etçil mutfakta beslenen bir kişinin senelik karbon ayak izi 1.83 ton olarak hesaplanmış. Danimarka mutfağı kişi başı, senelik 1.59 ton, ortalama Avrupa mutfağı 1.45 ton, vejetaryen mutfağı 1.37 ton, Akdeniz mutfağı 1.04 ton ve vegan mutfağı da 0.89 ton karbondioksit salımına neden oluyor.

Çok kaba bir hesapla, herkesin ortalama bir Avrupalı gibi besleneceğini kabul edip bu mutfağı vegana çevirecek olsak atmosfere senede 4.3 milyar ton karbondioksit salınmış olunur. Yalnız bu hesapta tüketilen tüm ürünler yerel olarak üretilmiş. Et Arjantin’den, tofu Kore’den geliyorsa hesaplarımızın tümüne bunları da eklememiz gerekir.

Sonuç olarak şunu unutmamalıyız: Kırmızı et tüketimi, beyaz et tüketiminden daha fazla karbon salımına ve kaynak kullanımına yol açar, özellikle bugünkü tarımsal ekonomi içerisinde. Beyaz et tüketimi de tahıl tüketimine oranla daha fazla sera gazı salımına neden olur. Tüm bunların içinde en temel çözüm daha az hayvansal gıda tüketmektir VE daha az gıdanın bozulması için çaba sarf etmektir VE daha fazla yerel besin satın almaktır.

14 Ağustos 2019 Çarşamba

Yok Oluşa İsyan

Dünya’da hayat hep böyle değildi. Kimi zamanlar canlılar rahat bir yaşam sürerken bazen de büyük felaketler canlıların çoğunu yok etmiş. Hikayemizin başlarında, bundan 580 milyon yıl önce Kambriyan Patlaması denen bir süreçte canlılar dünyanın tamamına egemen olmuşlar, sonra da dünyadaki hayatta dönem dönem ciddi sorunlar yaşanmaya başlamış. 

İlk olarak yaklaşık 443 milyon yıl önce o zaman dünyadaki büyük kara parçası olan Gondwana kıtası güney kutbuna yerleşip buz tutunca deniz seviyesi hızlı bir biçimde düşmüş. Deniz kıyılarına yakın yerlerde yaşayan canlıların çoğu ciddi biçimde zarar görmüş. Bu yok olma olayında dünyadaki canlı türlerinin %86'sı dünya üzerinden silinmiş. 

Benzer bir küresel soğuma olayı yaklaşık 359 milyon yıl önce Devonyan döneminin sonunda yaşandığında dünyadaki tüm canlı türlerinin %75'i yok olmuş. 

Kendisini bir kez daha yenileyen hayat bu kez de Sibirya'da oluşan dev yanardağların etkisiyle 251 milyon yıl önce en büyük yok olma olayını yaşamış. Permiyan dönemindeki bu olayın temel sebebinin atmosferdeki H2S ve CO2 oranlarındaki ani ve ciddi artış olduğu düşünülüyor. Bu olayın sonunda dünyadaki canlı türlerinin %96'sı yok olmuştu. 

Bu olayların her birinden sonra canlıların kendisini yenileyip dünyaya egemen olması on milyonlarca yıl kadar almıştır. Permiyan yok olma olayında kendini toparlayan hayat, 200 milyon yıl önce Triasik dönemde Orta Atlantik çukurundan çıkan mağma ile atmosferdeki CO2 artınca türlerinin %80'ini kaybetmiş. Ama bu olay yeni gelişmekte olan dinozorların önünü açtı ve yeryüzünde bu dev hayvanların egemenliği başladı. Bu egemenliğe yaklaşık 65 milyon yıl önce Kretase döneminde Dünya’ya çarpan bir göktaşı son vermiş, dinozorlarla birlikte dünyadaki canlı türlerinin %76'sı yok olmuştur. 

Yukarıda kısaca saydığımız beş yok olma olayının her birinde dünyadaki canlı türlerinin en az %75'i yok olmuştur. Bu sebeple bu beş olaya beş ana yok olma olayı deniliyor. Yalnız bir noktada dikkatli olmak gerek! Bu olaylar sırasında canlıların %75’i değil, canlı TÜRLERİNİN %75’i yok oldu. Bunun anlamı canlıların belki de %99’unun öldüğü, ama herhangi bir türden z sayıda üye kalsa bile onların tekrar üremeye devam ettikleridir.

Canlıların yok olması denince hepimizin aklına her daim kutup ayıları geliyor. Ancak durum kutup ayılarından çok daha vahim, çünkü birileri konuyu hep kutup ayıları bağlamında ele alarak gerçeklerin üzerine kalın bir perde çekiyor. Kutup ayılarının yok oluş kavramının simgesi olarak kullanılması son derece sakıncalı bir yaklaşımdır çünkü problemi günlük hayatımızdan uzaklaştırarak aşina olmadığımız kutuplar gibi bir yere taşır. Bu şekilde de çevremizde yaşayan ve kayıp olduklarını fark bile etmediğimiz sürüyle canlı türü bu sis perdesi ardında kolayca kaybedilebilir. 

Nesli tükenmiş canlı türleri için yapabileceğimiz bir şey kalmadığı için onları bir kenara ayırıp kritik biçimde tehlikede olan canlılara bakacak olursak şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşıyoruz. Bu listedeki canlılar kutup ayıları gibi uç bölgelerde yaşayan sadece belgesellerde göreceğimiz hayvanlar değil. Mesela mavi yüzgeçli ton balığı artık tehlikededir. Bu balığın neslinin tükenmekte olmasının temel sebebi en sevilen suşi türlerinin bu balığın etinden yapılıyor olması. Eskiden Karadeniz ve Hazar Denizi'nde de avlanan ton balığı artık sadece Atlantik Okyanusu'nda bulunuyor, oradaki avlanma miktarlarıyla da neslinin 2022 yılında tükeneceği öngörülüyor. Benzer şekilde mersin balığı da Karadeniz'de bulunmuyor artık, dünya genelinde de sayıları çok azaldığı için bu listede yer alıyor. 

Bu örneklerden rahatça anlayabileceğimiz üzere dünya üzerindeki 7.6 milyar insan kendilerine yer açmak ve beslenmek için pek çok canlı türünün sonunu getiriyorlar. Bu yolun sonu artık gelmek üzere, bunu bilerek yaşamak zorundayız. IPCC raporlarına göre, şu andaki yaşam tarzımıza devam edecek olursak dünyadaki canlı türlerinin %75'i önümüzdeki 240 sene içerisinde yok olacak. Bunu daha anlaşılır bir şekilde söyleyecek olursak; insanlık, 400 sene içerisinde dünyadaki canlılara 65 milyon yıl önce çarpan meteorun verdiği kadar zarar vermiş olacak. O meteor çarptığı zaman dünyaya dinozorlar egemendi ve 10 km çapındaki bir kaya parçası egemen türün sonunu getirdi. Bu açgözlülükle devam edecek olursak dünyada şu anda egemen olan türün sonunun gelmesi için bir meteora ihtiyaç olmayabilir. 

Bilim insanları artık net bir biçimde beş büyük yok oluştan sonra ortaya çıkarttığımız altıncı yok oluş içinde yaşadığımız konusunda fikir birliğine varmış durumdalar. Biz günlük hayatımızı bu şekilde sürdürdüğümüz müddetçe hayatın bağlı olduğu canlı türlerini de kaybediyoruz. Bu kayıpların bir kısmı bilinçli bir şekilde gerçekleşiyor, mavi yüzgeçli ton balığından olduğu gibi. Bir kısmı da hiç istemememize rağmen özellikle kullanılan tarım ilaçları yüzünden oluşuyor. Özellikle arıların kaybı yakın gelecekte  içinde yaşadığımız ekosistemin en büyük sorunlarından biri olacaktır. Tüm bu canlı türlerini yok ettikten sonra mutlu bir şekilde yaşayabileceğimizi düşünmek ancak fazla bilim kurgu okumuş olanlarımızın hayal edebileceği bir şeydir. Diğerlerimiz ise bu kayıplara karşı isyan etmek zorundadır çünkü diğer canlılar gittikten sonra emin olun sıra bize gelecek. Bu isyan bir egemene karşı isyan değildir, bu biz de dahil gezegenimizdeki tüm canlıların yok oluşuna bir isyandır.

28 Temmuz 2019 Pazar

‘İklim günahını’ ağacın sırtına yüklemek

Basit bir hesap yapalım. İnsanlık atmosfere yaklaşık senede 50 milyar ton karbondioksit salıyor. Bir ağacın yetişmesi en azından 20 yıl sürer. Yetişkin bir ağaç ise bir yılda sadece 10 kilogram karbondioksit emebilir. Saldığımız karbondioksidin tamamını emmek için 5 trilyon ağaç dikmemiz gerekir. Yalnız dikmekle de kalmayıp bu ağaçların yetişkin hale gelene kadar başlarına bir bela gelmemesini de garanti altına almak zorundayız. Yirmi sene koruyup kolladıktan sonra bu ağaçlar önemli miktarda karbondioksit emmeye başlarlar. Hesaba şöyle devam edelim: Bir ormanın her kilometre karesinde ortalama 50 bin ağaç vardır. Bu sayı küçük ağaçlar için daha da fazla olabilir ama sağlıklı ve bakımlı bir orman arzu ediyorsak bu sayıyı kullanabiliriz. 5 trilyon ağaç dikmemiz gerekirse bunun için gerekli olan arazi 100 milyon kilometre karedir. Türkiye’nin yüzölçümü 800 bin kilometre kareye yakın olduğuna göre bu 125 tane Türkiye’nin kapladığı alana eşittir. Başka bir açıdan bakarsak, Dünya’nın tüm kara alanı 150 milyon kilometre karedir. Bu alanın üçte ikisini ormanlarla kaplayacak olursak iklim değişikliği diye bir problemimiz kalmaz.

Bunun gerçek olamayacağını biliyoruz değil mi? Dünya’nın üçte ikisini ormanlarla kaplayacağımız yerde başta Amazon, Kongo ve Endonezya’daki yağmur ormanları olmak üzere ormanları talan edip bunların yerine tarım arazileri açıyoruz. Amazon’da yetiştirdiğimiz mısırla büyükbaş hayvanları yetiştiriyoruz. Bunların etlerini de Endonezya’da yeni diktiğimiz palmiye ağaçlarından elde ettiğimiz yağda kızartıyoruz. Çevreye ve doğaya böylesine zarar verirken “ağaç dikerseniz her şey yoluna girer” türü bir makalenin saygın bilimsel dergilerden biri olan Science’da yayımlanması iklim değişikliği ile savaşmaya kendini adamış çoğu bilim insanı ve aktivistten önemli tepki topladı. 

ETH’den Crowther grubunun yayınladığı bu makale aslında tam “ağaç dikerseniz her şey yoluna girer” demiyor. Ancak ne yazık ki ülkemizdeki basın da yabancı basın da bu tür akademik makaleleri yorumlamak için uzmanlara danışmak yerine görevi kendileri üstlendiğinde problemlerin yaşanması da kaçınılmaz oluyor.

Science’da yayımlanan makale önce tüm orman alanlarını ölçüyor ve 4.4 milyar hektar orman alanının var olabileceğine karar veriyor. Dünya’nın 3.5 milyar hektarı ormanlarla kaplı olduğuna göre 0.9 milyar hektar daha orman alanı yaratabileceğimizi ve bu alanın tamamını ormanlarla kaplasak, bu ormanların 2050 yılına kadar 750 milyar ton karbondioksit emeceği söyleniyor. İnsanlığın şimdiye kadar atmosfere eklemiş olduğu karbondioksit miktarı 1 trilyon tonun üzerinde. Buna okyanusların emmiş olduğu miktarı da eklersek, bu kadar ağaç diksek bile şimdiye kadarki günahlarımızı ödemeye yetmeyeceğini görebiliriz. Bunun üzerine bir de her sene günahlarımıza 50 milyar ton daha ekliyoruz.

Ancak, bu makalede pek kimsenin konuşmadığı bir detay daha var. Makale gelecek iklim senaryolarına bakıyor ve eğer bu hızda karbondioksit salmaya devam edersek bu ağaçlar yetişene kadar iklim değişeceğinden ağaçların büyümesi zorlaşacak ve 750 milyar yerine en fazla 170 milyar ton karbondioksit emilebilir hale gelecek diyor. Bu miktar da doğal olarak iklim krizini önleyebilmekten son derece uzakta.

Sizi bunca sayıya boğduktan sonra şu sormamız gerekiyor: Peki neden tüm bu olumlu haberler? İklim değişikliğini durdurmanın bir tek yolu var: Kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakmak, hem de mümkün olduğunca hızlı bir biçimde. Bunu yapmak ise bugünkü yaşam biçimleri içinde çok acılı bir değişim gerektireceğinden kimse o konuya el atmak istemiyor. Arada biri “bu da çözüm olabilir” türünde aslında çözüm olmayan fakat az da olsa umut vaad eden bir görüşle ortaya çıksa herkes “tamam, işte çözdük” diye rahatlıyor. Böyle düşünenlere kötü bir haberim var: Çözüm asla bu kadar kolay değil. Nasıl elektrik ürettiğimizden nerede oturduğumuza ve ne yediğimize kadar pek çok şeyi hızlıca değiştirmemiz gerekiyor ki gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakalım. Bu nesiller artık karşımıza çıkıp hesap sormaya başladılar. Onlara ne diyeceğiz? “Lüksümüzden vazgeçmedik ve sadece ağaç diktik. Ancak fark ettik ki sadece kendimizi kandırıyormuşuz ve gerçek çözüm lüksümüzden vazgeçmekmiş, ağaç dikmek değil.” Bu arada, ağaç dikmekten de asla vazgeçmeyin. Ağaçlar bu problemin çözümü olmasa da çözüm yolunda dostumuzdur.


Sıcak hava dalgalarının anlamı üzerine

İki hafta önce olağan dışı bir sıcak hava dalgası ile baş etmeye çalışan Batı Avrupa bu hafta da bir başka sıcak hava dalgasının etkisi altında. Fransa’nın orta kesimleri 40 dereceyi görürken İskandinavya’nın kuzey bölgeleri bile 30 derece sıcaklığa yaklaştı. Bir de daha Temmuz ayında olduğumuzu düşünecek olursak bu yazın devamı Avrupa için çok da zevkli geçmeyecek gibi görünüyor.

İklim bilimciler bu tür sıcak hava dalgalarının artacağını senelerdir söylüyorlardı, ancak söylenen şeyler gerçekleşmeye başladığı zaman bile politikacılar, özellikle Avrupa genelindeki muhafazakarlar, hala bunun gelip geçici bir sıcak hava dalgası olduğunda ısrarcılar. Ne yazık ki bilim onlarla hemfikir değil. Yakın zamanda çıkan iki önemli makale bu sıcak hava dalgalarının gelip geçici olmadığını ve gelecekte yeni normalin bu hafta Avrupa’da yaşanan durumun benzeri olacağını tüm açıklığıyla ortaya koyuyor.

İklimin nereye doğru gittiğini anlamak için bugünkü şehirlerin iklimini 2050’de olması muhtemel iklimle kıyaslayarak anlatmaya çalışan bir çalışma bu ay içerisinde PLOS One’da yayımlandı. Bu çalışmanın sonuçları basında epey yer buldu. Makaleyi kısaca açıklayacak olursak, 2050’de Londra ve Paris İstanbul gibi, Madrid Tahran gibi, Lizbon Kazablanka gibi, Helsinki Viyana gibi, Roma da Adana gibi olacak. Bunlar basında yer bulan bilgiler, ama bir de fazla sözü edilmeyenler var. Mesela Amsterdam’ın Paris gibi ve Zürih’le Münih’in Milano gibi olacak olması. Aslına baktığımızda Londra ve Paris’in İstanbul gibi olacak olması çok büyük bir felakete işaret etmiyor gibi. Bugün bile Londra 35 derece iken İstanbul 26 derece. İklim değişikliğinin felaketlere yol açacağını söylerken bu farklar bana fazla çarpıcı görünmedi. Makalenin tamamını okuyunca farklı bilgiler kazanılabiliyor. Öncelikle şehirleri sadece sıcaklığa değil yağışın seneye nasıl dağıldığına göre de değerlendirmişler. Yani Londra’nın İstanbul gibi olacak olması aslında Londra’daki sıcaklığın çok fazla değişmese de yağışın önemli oranda azalacağı anlamına geliyor. Bu analizdeki en ciddi fark da yağış rejimlerindeki değişiklikten geliyor zaten. Avrupa’daki sıcak hava dalgasından sözü açtığımız için fırsat olmadı ama İstanbul da Roma gibi olacak. “Bu çok büyük bir değişim değil” diyeceksiniz ve haklısınız. Çünkü makale gelecekte neler olacağını öngörmeye çalışırken şu andaki kötü gidişatı değil, neredeyse olası en iyi senaryoyu kendisine temel olarak almış. Konuyu bilenler için, RCP8.5 değil RCP4.5 kullanılmış. Bu da çıkan sonuçların nispeten iyimser olduğunu söylüyor bize. Bu nedenle bilimsel makaleleri anlamaya çalışırken bile altta küçük yazı ile geçen kısma dikkat etmek gerekiyor.

“Peki Londra İstanbul gibi olacaksa bu değişiklik ne zaman olacak?” gibi bir soru aklınıza gelebilir. Doğal olarak bugünden 31 Aralık 2049’a kadar her şey normal gidip sonra bir günde yeni bir iklime geçmeyeceğiz. Londra için her yaz bir öncekinden daha sıcak ve daha az yağışlı geçecek ve sonunda 2050’de Londra’nın iklimi iyimser ihtimalle İstanbul; şu andaki gibi kömür, petrol ve doğal gaz yakmaya devam edersek de İzmir ya da Antalya gibi olacak. Her sene bir öncekinden sıcak olmak zorunda da değil ayrıca. Bazı seneler öncekinden serin de olabilir. Mesela küresel olarak en sıcak seneyi 2016’da yaşadık. 2017 ve 2018, 2016 senesi kadar sıcak değildi. Ama bu senenin ilk altı ayı 2016’nın ardından en sıcak ikinci sene ünvanını aldı. Bu senenin sonuna kadarki ölçümler muhtemelen 2019 senesini en sıcak sene yapmaz ama 2019 en sıcak ikinci sene olarak (şimdilik) tarihe geçebilir. Bunlar bize sıcaklık artışının birdenbire değil yavaş yavaş görüleceğini söylüyor. Bu sene Avrupa’da yaşanan sıcak hava dalgaları da bunun bir başlangıcı. Bu sene Avrupa 40 dereceleri birkaç defa gördü, önümüzdeki senelerde bu daha da sıklaşacak ve bir süre sonra Paris için sıcaklığın 40 derece olduğu günler neredeyse normal kabul edilir hale gelecek. Ne yazık ki hepimiz bu artan sıcaklıklara ateşin üzerindeki soğuk suya konulan kurbağa gibi alışıyoruz. Umarım çok geç olmadan ısınan suyun bizi de öldüreceğinin farkına varırız.

Nature Climate Change’de yeni yayımlanan bir başka makalede de Scott Power ve François Delage gelecekteki iklim değişikliğini öngörebilmek için iyimser bir senaryo değil de gerçekteki gidişatı kullanacak olursak nelerle karşılaşacağımızı anlatmaya çalışmışlar. Eğer böyle devam edecek olursak (RCP8.5) bu yüzyılın sonunda dünyanın %60’ında senenin en az bir ayında yeni bir sıcaklık rekoru kırılıyor olacak. Yani 2100 yılında gazete haberlerine bakacak olsak dünyanın yarısından fazlasında en az bir ay sonunda “bu ay tarihte ölçülen en sıcak mart ayı oldu” şeklinde bir başlıkla karşılaşacağız. Bugün bile bu tür haberlerin dünyanın %40’lık kesiminde görüldüğünü söyleyen Power ve Delage bir de iyi haber veriyor. Paris Anlaşmasında hedeflenen biçimde küresel ısınmayı 1.5 derece ile sınırlayacak olursak yüzyılın sonunda gezegenimizin %60’ı değil sadece %13’ü senede bir ay rekor sıcaklıklarla karşılaşacak deniyor. Unutmamak için: İklim krizini önlemek üzere yapılan ve ısınmayı 1.5 derecede tutması hedeflenen Paris Anlaşmasına katkı veren tüm ülkeler sözlerini tutsalar bile gezegenimiz yüzyılın sonunda 2.7 derece ısınacak. Ülkemiz ise hala bu anlaşmayı meclisten geçirerek taraf olmuş değil.   

Bu yazı önce Yeşil Gazete'de yayınlanmıştır: https://yesilgazete.org/blog/2019/07/26/sicak-hava-dalgalarinin-anlami-uzerine/