7 Mart 2019 Perşembe

Atmosferdeki Karbondioksit Miktarı Rekor Düzeyde

Dünya’daki karaların çoğunluğu Kuzey Yarım Küre’de olduğundan ormanların da çoğunluğu kuzeydedir. Bu ormanlardaki ağaçlar yapraklarını döktüklerinde havadaki karbondioksidin emilimi azalır ve atmosferdeki karbondioksit oranı artar. Sonra bu ağaçlar tekrar yeşillendiğinde karbondioksidi emmeye başlarlar ve karbondioksit oranı azalır. Seneler içinde baktığımızda karbondioksit oranı bir artıp bir azalarak ilerler ve testere dişlerine benzer bir şekil çizer. Ancak insanlığın kömür, petrol ve doğal gaz yakmasıyla bu testere şekli her geçen sene yukarıya doğru giden bir testere görüntüsünü almıştır. Bu testere en yüksek değerine Mayıs ayında ulaşır ve sonrasında azalmaya başlar. Her sene bir önceki senenin en yüksek değerini Nisan-Mayıs aylarında yakalar ve geçer.

Atmosferdeki karbondioksit miktarı 2014-2015-2016 yıllarında fazla artmadı, ancak 2017 yılındaki artış %1.6, 2018 yılındaki artış ise %2.7 oldu. Buna bağlı olarak da ölçülen karbondioksit değerleri hızla yükselmeye başladı.

Dünya’nın pekçok yerinde karbondioksit değerlerini ölçmek mümkündür ancak bu ölçümlerin çevredeki karbondioksit salımlarından etkilenmemesi önemlidir. Bu nedenle 1958 yılından beri en güvenilir ölçümler Pasifik Okyanusu’nun ortasında bulunan Havai’deki Mauna Loa adı verilen yüksek bir dağın tepesinde yapılır. Bu ölçümleri ilk yapmaya başlayan kişi Charles David Keeling olduğundan ölçülen değerlerin oluşturduğu eğriye de Keeling Eğrisi adı verilmiştir.

Charles David Keeling emekliye ayrıldığından beri bu ölçüm merkezinin sorumluluğunu oğlu Ralph Keeling yüklenmiş durumda. Ralph Keeling’in açıklamasına göre 2019 Şubat ayından ölçülen ortalama karbondioksit değeri milyonda 410.66 molekül oldu. Havada bildiğiniz gibi yüzde 78 molekül azot, yüzde 21 molekül de oksijen var. Karbondioksit seviyesini de benzer şekilde gösterecek olsak yüzde 0.04 dememiz uygun olur ama burada da hassaslık kaybolduğu için yüzde yerine milyonda kaç molekül olduğunu söylemek daha doğru oluyor.

2019 Şubat ayında ölçülen milyonda ortalama 410.66 molekül 2018 yılında ölçülen aylık ortalama karbondioksit oranlarının tümünden daha yüksek bir değer. Bu da geçen senenin rekorunun bu sene daha Şubat ayından kırılmış olduğu anlamına geliyor. Bunun da bizim açımızdan önemi tüm konuşmalara ve yapılan tüm anlaşmalara rağmen atmosfere saldığımız sera gazı miktarının azalmak bir yana daha da hızla artmakta oluşudur.

Atmosferde bu kadar karbondioksit en azından son bir milyon yıldır bulunmuyordu. Ayrıca University of Michigan’dan Philip Gingerich’in Paleoceanography and Paleoclimatology dergisinde yayınladığı çalışmasına göre, eğer sera gazı salımları bu şekilde artmaya devam edecek olursa atmosferdeki karbondioksit miktarının oluşacağı seviye son bir değil 56 milyon yılda görülmemiş bir seviye olacak. 56 milyon yıl önce dünyanın ortalama sıcaklığı 23 dereceydi, yani bugünkünden tam 7 derece daha sıcak. O kadar yüksek bir karbondioksit seviyesinden bugünkü seviyeye inmek ise birkaç yüzyıl değil milyonlarca yıl sürdü. Dolayısıyla atmosfere bunca karbondioksidi bu kadar hızlı saldığımızda doğanın bunu kolayca emebileceğini düşünüyorsak tamamen yanılıyoruz. Bugünkü eylemlerimiz dünyanın tamamını milyonlarca yıl sürebilecek bir kabusa doğru sürüklüyor. 

24 Şubat 2019 Pazar

Karbonun Sosyal Bedeli

Olmasını beklemiyorum ama diyelim aramızda anlaştık ve artık karbondioksit salımlarını vergilendirmeye karar verdik. Bu verginin de göstermelik değil de karbondioksit salımının gerçek bedeli olması gerektiğini düşündük. Karşımıza epey büyük bir soru çıkıyor: Nedir bu karbonun gerçek bedeli?

Bu soruya cevap vermek için üç ayrı yoldan gidebiliriz: Bugün atmosfere bir ton karbondioksit saldınız ve devlet aynı çöp toplar gibi bunu temizlemek zorunda kaldı. Bu atığı temizlemenin masrafı ne kadarsa karbonun bedeli de o kadardır diyebiliriz ya da saldığımız karbondioksidi temizlemeyi düşünmeyiz ama bunun gelecekte vereceği zarar neyse o zararın bedelini bugüne çevirerek bu bedeli bir ceza olarak tahsil edebiliriz. Bu ikisini de yapmayıp kafamızdan insan davranışlarını değiştireceğini düşündüğümüz bir bedel belirler ve gelecekteki davranış değişikliklerine göre bu bedeli ayarlarız. Aklınıza başka bir yöntem de gelebilir ama bu üç yöntem genelde kabul gören hareket tarzlarını yeterince temsil ediyor.

Sonuncudan başlamak daha kolay olabilir: Evinizin kışın sıcaklığını 24 derecede değil 21 derecede tutmak için doğal gazın fiyatı ne kadar olmalı? Veya sabahları işe giderken kendi arabanızla değil otobüsle, servisle veya bisikletle işe gitmek için benzinin fiyatı ne kadar yükselmeli? Bu soruların cevapları doğal olarak kişiden kişiye değişiyor ve durum böyle olduğunda da değişiklik yaratabilmek zorlaşıyor. Değişiklik de ilk olarak en düşük gelirlilerden başlıyor çünkü onların zaten bu konuda kullanabilecekleri kaynaklar kısıtlı. 

Sizlere fazla detay vermeden şunu söyleyeyim, davranış değişikliği için ortaya konulan rakam bir depo benzinde yaklaşık 35 TL daha fazla ödemenizi gerektiriyor. Şimdi biraz düşünelim: Bir depoyu yaklaşık 300 TL’ye doldurduğumuzu düşünecek olursak, 300 TL yerine 335 TL ödeyecek olmak sizde bir davranış değişikliğine yol açar mı? Pek sanmıyorum. Peki bir depo benzine 300 TL yerine 600 TL ödüyor olsaydınız bu bir değişikliğe yol açar mıydı? Sanırım bunun etkisi epey daha yüksek olurdu. 300 TL yerine 1300 TL ödüyor olsak sanırım çoğumuz bisikletle işe gitmeyi tercih ederdi. Benzer şekilde bu karbon vergisi domatesin fiyatına da yansıyacağı için eminim çürüyerek çöpe giden domates miktarında önemli bir azalma görülürdü.

Karbona bir bedel biçme açısından düşünebileceğimiz ikinci yol karbondioksidin gelecekteki zararını bugüne çevirmek olacaktır. Bu çalışmayı burada yapmak kolay olmaz, o nedenle bu konuda daha önce yapılmış çalışmalardan örnekler verelim:

  • Bu tür çalışmaları yapanların temel düşüncesi gelecekte oluşabilecek ortalama bir zarara göre hesap yapmaktır. Bu tür hesapların ortalamasını alan bir çalışma bir depo benzinde 87.5 TL karbon vergisi verecek olsak gelecekteki zararları karşılayabileceğimizi söylüyor.
  • Simon Dietz ve Nicholas Stern hesaplamalarında belirsizlikleri de hesaba katarak eğer bugün bir vergi veriyor olsak bunun bir depo benzinde 31.5 TL ile 112 TL arasında olması gerektiğini söylüyor.
  • Liz Stanton ve Frank Ackermann bu bedelin 24 TL ile 755 TL arasında olabileceğini söylüyor.


Bir depo benzinde 24 TL karbon vergisi ödemek bizim davranış biçimimizi değiştirmemize yetmez, 755 TL gayet yeterli olabilir, ama bir de şunu düşünelim: İleride başımıza bir şey gelirse bunun bedelini karşılayamayacağımız için şimdiden bu konuda yatırım yapmamıza verilen bir isim var: Sigorta. Sigortayı neden yaptırırız? En iyi ihtimal için değil başımıza gelebilecek en kötü ihtimal için. İklim değişikliği nedeniyle başımıza gelebilecek en kötü şey nedir? Ölmek. “Peki bunun karşılığı olarak kaç para almak istersiniz?” diye sorulacak bir sorunun anlamsızlığının farkındayım ama yukarıdaki tüm hesaplar da bu önemli faktörü göz ardı ediyorlar. Yapılan hesaplar bir kayıp olduğunda mahsül kaybını yerine koymaya, yıkılan bir binayı yeniden yapmaya ya da sular altında kalan bir okulu onarmaya dayanıyor, ama bunun içerisindeki can kaybı hesabın herhangi bir noktasına konulmuyor. Bu eksiklik de söz konusu hesabı neredeyse tamamen çöpe atmamız için gayet iyi bir sebep.

Bu hesaplara son derece şüphe ile yaklaşmak için bir tane daha sebebimiz var: Çoğumuz arabamızı ya lastiğimiz patlarsa ya da yolda cama taş sıçrarsa diye sigorta ettirmeyiz. Sigorta nedenimiz çoğunlukla arabanın tamamen kaybolması veya hasar görmesine karşı kendimizi koruma isteğimizdir. Yani günlük hayat içerisinde bütçemizi zorlasa da çözebileceğimiz problemler için değil felaketler için sigorta yaptırırız. İnsanlık açısından iklim felaketi de küresel ısınmanın Sibirya’daki permafrost dediğimiz yüzeyin birkaç metre altındaki donmuş metan yataklarını çözmesidir. Bunun olması ihtimali sizin yeni aldığınız arabanın ilk sene içerisinde pert olması ihtimali ile kıyaslanabilir. Permafrostun çözülmesi küçük bir ihtimal olsa da göz ardı edilemeyecek kadar büyüktür ve bu gerçekleşecek olursa değil insan yaşamı, bu gezegendeki tüm yaşam tehlikeye girebilir. Peki böylesi bir felakete kaç TL fiyat biçeceğiz? Ekonomide böylesi bir felaketin sigorta bedelini hesaplayabilecek bir yöntem olmadığından kısaca sonsuz diyebiliriz. Yani en iyi ihtimalde bir depo benzine 24 TL karbon vergisi ödüyorsak en kötü ihtimali düşünecek olursak bir daha araba kullanmamamız gerekiyor.

Son olarak karbon salımlarımızı azaltmak yerine saldığımız karbonu yakalayıp saklamak istersek bunun da bir bedeli var. Mesela bir depo benzini yaktığımız zaman çıkan karbondioksidi emebilmek için 12.5 yetişkin ağacın bir sene boyunca beslenip büyümesi gerekiyor. Türkiye’de kayıtlı yaklaşık 23 milyon araç var. Bunlar ortalamada senede 10 depo benzin yaksalar her sene yetişmiş yaklaşık 3 milyar ağaca ihtiyacımız var, sadece araçlardan çıkan karbondioksidi tekrar geri doğaya geri döndürmek için. Taşıtlar toplam karbondioksit salımımızın yaklaşık beşte biri. Tüm karbondioksit salımımızı yakalamak istersek 15 milyar ağaç dikip bunların başına bir şey gelmemesine dikkat etmemiz gerekiyor. Şu andaki ağaç varlığımızın 8 milyar civarında olduğunu düşünecek olursak karşımızdaki problemin maddiyat dışındaki boyutu da ortaya çıkar. Ağaç dikmek yerine en gelişmiş yosunları kullanmak istersek ülkemizin salımını emmek için kullanacağımız yosunların yaklaşık Marmara Bölgesi büyüklüğünde bir sulak alana ihtiyacı oluyor. “Ama ne güzel denizler var” derseniz karşımıza maliyet çıkıyor. Ben oturup hesaplamadım ama Karadeniz’de yaklaşık 15 milyon hektarlık bir deniz yüzeyinde yosun yetiştirmek sizce ne kadara mal olur? Tabii bunun da yaratacağı diğer çevresel sorunları daha hesaba dahil etmiyoruz.

Daha önce defalarca neden olamayacağını anlattığımız karbondioksidi yakalayıp yer altına gömme sistemleri çalışacak olsa bile bir depo benzinin fiyatı 56 TL artacaktır. Hemen iştahlanmasanız iyi olur. Daha arabalardan salınan karbondioksidi tutup saklama teknolojisi dünyada yok ve olması için bir çaba da yok. Karbon tutma ve saklama ancak büyük termik santraller için tasarlanıyor, o durumda bile ciddi problemler var. Özellikle de tutulan bu karbondioksidin nerede depolanacağı konusunda. Bugüne kadar her an sızma ihtimali olan boğucu bir gazı kendi evinin altındaki bir kayada saklayabileceğini söyleyen kimseyi duymadım, duyacağımı da pek sanmıyorum.

Konuyu daha önceden bilenler için birimleri kısaca açıklayayım. Bir depo benzine 35 TL karbon vergisi konulması karbondioksidin tonunun 50 dolar olması anlamına geliyor. Bir depo benzinin karbon vergisinin 35 TL olmasının herhangi bir davranış değişikliğine neden olmaktan çok uzak olacağını konuşmuştuk. Bu nedenle de eğer karbona bir fiyat biçiyorsak bunun 50 dolar gibi komik bir rakamın çok üzerinde olması gerektiği aşikardır. 

21 Aralık 2018 Cuma

Nerede anlaşıp nerede farklı düşünebiliyoruz?

Değişik yerlerde konuştuğumda kişilerin kafasında iklim değişikliği bağlamında genel bir bulanıklık olduğunu hissediyorum. Çoğumuz bir yerden bir bilgiyi edindiğimizde üzerinde fazla kafa yormadan uzun süreli hafızamıza atıyoruz. Daha sonra da bu bilgileri çıkartıp mantık süzgecinden geçirmeye vakit bulamadığımızdan birbiriyle çelişen sürüyle bilgi parçası zihnimizin derinliklerinde depolanıyor. Bu bilgileri düzenlemenize yardımcı olması umuduyla benim aklıma gelenleri sizinle de paylaşmak istedim. Sizlere bilimin nerede anlaşıp nerede farklı düşünebildiğini ve bunların sınırlarını anlatmaya çalışacağım. Burada “bilimden” kastımın iklim biliminin kabul gören kaynakları olduğunu da belirtmem gerek, yoksa bir Amerikan Başkanı bir gün  ortaya atılıp “ben zekiyim onun için bilimin kabul ettiği doğrularla kısıtlanmam” diyebilir.

Dünya’nın iklimi değişiyor. Bu değişiklik son 20-30 sene içerisinde gittikçe hızlanmaya başladı. Bu değişikliğin ana sebebi de Dünya’nın atmosferinin gittikçe ısınması. Dünya’nın atmosferi insanoğlu mağaralardan çıkıp tarım yapmaya başladığından bu yana hiç bu kadar sıcak olmamıştı. Dünya’nın ısınmasının nedeni de atmosferdeki oranı her geçen gün artmakta olan sera gazları. Atmosferdeki sera gazlarının oranı son 3 milyon yıldır olmadığı kadar yüksek bir seviyeye ulaşmış durumda ve bu seviye her geçen sene daha da artıyor. Atmosferdeki sera gazlarının artış hızında da bir yavaşlama görmüyoruz. Aletlerle ölçtüğümüz sera gazı oranlarını bir yana fabrika ve termik santral bacalarından, otomobillerden, hayvan çiftliklerinden ve pirinç tarlalarından çıkan sera gazı miktarlarını da öbür yana koyup hesabımızı yaptığımızda, atmosferdeki sera gazlarının artışını bizim yaptığımız salımlarla açıklandığını görüyoruz. Yani atmosferi ısıtan biziz. Bunların tamamında anlaşıyoruz.

Ayrıca atmosferde dinozorların yaşadığı dönemde bundan çok daha fazla sera gazı olduğunu ve buna paralel olarak da Dünya’nın çok daha sıcak olduğunu da biliyoruz. Dünya’nın çok daha sıcak olmasının yaşamın sonu anlamına gelmeyeceğini de biliyoruz. Ama mesela dinozorlar zamanında havanın ortalamada bundan kaç derece daha sıcak olduğunu ve atmosferde ne kadar karbondioksit olduğunu kesin olarak söylememize imkan yok. Bu konuda çalışan bilim insanlarının bilimsel tartışmalarına şahit olmanızı isterim çünkü 90 milyon yıl önce atmosferdeki sera gazı oranı bugünkünden 10 kat mı fazlaydı 12 kat mı fazlaydı diye saatlerce tartışabiliyorlar. Bizim açımızdan bakıldığında kısaca bundan yaklaşık 90 milyon yıl önce atmosferdeki karbondioksit oranın bugünkünden 10-12 kat fazlaydı diyebilmek yeterli ve bilim bu konuda kolayca anlaşabiliyor. Dolayısıyla, size “ama bilimde de bu konuda anlaşmazlık var” denildiğinde buradaki anlaşmazlığın boyutunu algılamak çok önemli. Bizim açımızdan bakıldığında “sera gazı miktarı kat kat daha fazlaydı ve sıcaklık yaklaşık 10 derece daha yüksekti” yeterli bir bilgi. Bilimdeki anlaşmazlık ise “kat kat” 10 kat mı 12 kat mı mertebesinde oluyor. 

Dünya’nın ısındığını kabul ediyoruz ama ne kadar ısındığı konusunu hala tartışıyoruz. Tüm dünyaya yayılmış bir meteorolojik gözlem ağı daha bugün bile tam anlamıyla kurulamamış olduğundan öncelikle hangi tarihle bugün arasındaki sıcaklık artışını hesaba katacağımızı tartışıyoruz. Sonra yeni zamanlarda daha fazla ve modern istasyonlar kurulmaya başlandığı için yeni zamanları daha ağırlıklı mı hesaba katalım, yoksa tüm geçmiş eşit ağırlıklı mı olsun gibi sorularımız da var. Ama tüm bu soruları hesaba kattığımızda ısınmanın 0.8 ila 1.1 derece aralığında olduğuna karar veriyoruz. Kendi aramızda da 0.8 ila 1.1 derece aralığını daha da küçültmek için uğraşıyoruz. Son 250 seneye kadar geçmişteki sıcaklıklar seneden seneye değişse de  bu değişikliklerin ortalama boyutunun 0.5 derece civarında olduğunu düşünecek olursak, şu anda yaşamakta olduğumuz ısınma geçmişte görülen olayların en azından iki katı boyutunda bir olay, yani ısınmanın varlığı konusunda bir şüphemiz yok.

Sera gazlarının kaynaklarını biliyoruz. Kömür yakan termik santrallerden ne kadar karbondioksit çıktığını, çeltik tarlalarından ne kadar metan gazı salındığını, tarımdaki aşırı gübre kullanımının neden olduğu diazot monoksit miktarını, yanardağlardan çıkan gazları hep biliyoruz. Bu gazların ne kadarının denizler ve bitkiler gibi doğal kaynaklar tarafından emildiğini de biliyoruz. Eğer detaylı sayılara ulaşmak isterseniz IPCC’nin raporları size yol gösterici olacaktır. Bu raporlara göre atmosferde 240 milyar tonu insanlardan kaynaklanan 829 milyar ton karbondioksit içeriğindeki karbon var. Ancak 829 sayısında tam emin değiliz, 819 da olabilir 839 da. Bilimin çabası bu sayısı 819 ile 839 arasına sıkıştırmayı becermiş durumda, yalnız hala o aradaki fark nedeniyle aramızda tartışıyoruz ve o farkı azaltmaya çalışıyoruz. İnsan kaynaklı 240 milyar ton karbonun da nereden geldiğini detaylı olarak biliyoruz.

Eğer sera gazı salımlarının nereden kaynaklandığı konusunda bir şüpheniz olursa bu raporlar tüm detayıyla size yol gösterici olacaktır.

2018 Aralık ayında Polonya’da yapılan iklim zirvesinde üzerinde anlaşılan konulardan biri dünyadaki tüm ülkelerin atmosfere saldıkları karbonu nasıl raporlayacakları üzerineydi. Size basit bir örnek vermek gerekirse, evinden kızıyla çıkan bir çiftçi kızını okula bıraktıktan sonra traktöre tarım aletlerini yükleyip tarlada çalışan işçileri komşu köyden alıp tarlaya gittiğinde kendisi tarlada çalışmazsa tarlaya gidene kadar yaktığı mazotu bir sürü ayrı kategoride değerlendirmek zorunda. Kızını okula bıraktığı için mazotun bir parçası tarımsal üretimle hiç alakası olmayan taşımaya giriyor. Kendisi tarımsal üretimde yer almadığı için kendi payı da taşıma kalemine giriyor, ancak tarım işçilerinin komşu köyden taşınması tarımsal üretimden kaynaklanan sera gazına sayılıyor. Ülkeler artık raporlamalarını bu detayda yapmak zorundalar. Ülkemizde bunun ne derece zor olduğunun ben de bilincindeyim ama uluslararası platformlardaki bildirim mekanizmaları bu denli detaylı çalışıyor ve daha da detaylı olmaya doğru ilerliyor. 

Bunu anlatmamın esas nedeni son zamanlarda iklim değişikliğinin çözümüne dair karşılaştığım garip öneriler. Genelde bunlar şöyle başlıyor: “Siz bilmiyorsunuz ama atmosferdeki sera gazlarının yarısından fazlası şu sebepten ortaya çıkıyormuş, dolayısıyla biz de bunu yaparsak bu problemin önemli bir kısmını halledebilirmişiz.” İklim bilimi ile uğraşan bilim insanları hangi kaynaklardan ne kadar sera gazı çıktığını biliyorlar. Mesela evde kullandığınız sprey deodorantlar iklime ciddi zarar veriyor. Ama kışın bir hafta boyunca evinizi sadece bir derece daha az ısıtırsanız, neredeyse hayat boyu kullandığınız tüm deodorantlardan çıkan sera gazının yarattığı kadar etkiyi tasarruf etmiş oluyorsunuz. İklim değişikliğine neden olan en önemli faktör bizim, özellikle enerji üretmek için yaktığımız kömür, petrol ve doğal gazdır. Bunları neredeyse sıfıra indirmek yerine önereceğiniz her türlü çözüm kozmetik olmaktan pek de fazla ileri gidemez ve gerçekçi değildir. İklim değişikliğini durdurmak istiyorsak elektrik üretimi, taşıma ve ısınmada kullandığımız yakıtları yenilenebilir kaynaklara çevirmek zorundayız. Bunu gerçekleştirdiğimizde sorunun yarısından fazlasını çözmüş oluruz.

24 Kasım 2018 Cumartesi

İklim Değişikliği ve Gıda Güvenliği

Ekim ayının başında Birleşmiş Milletler’in bir alt kuruluşu olan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) 1.5 derece raporunu açıkladı. Bu raporun temeli 2015 Paris Anlaşmasına dayanıyor. Bu anlaşma eğer mümkünse küresel ısınmanın 1.5°C ile sınırlanmasını, ama 2°C ile sınırlamanın ana hedef olduğunu ortaya koymuştu. Bu anlaşmadan hemen sonra da IPCC eğer küresel ısınmayı 1.5°C ile sınırlamazsak olacakları anlatmak için bir rapor hazırlamakla görevlendirildi. Üç yıllık bir çalışmanın ardından da geçtiğimiz ay bu rapor kamuoyuna duyuruldu.

IPCC 1.5°C raporu küresel ısınmanın neden 1.5 derece ile sınırlandırılması gerektiğine dair çeşitli veriler ortaya koyuyor. Bu sayımızın ana konusu gıda güvenliği olduğundan ben de raporun gıda güvenliği ile ilgili bölümlerinden alıntılar yapmak istiyorum. Bu yazıda vereceğim bilgilerin tümü kabul edilen 1.5°C raporunda yer almaktadır.

İklim değişikliği gıda ve beslenme güvenliğini etkiler. Bu etki gıdanın varlığı, kalitesi, erişilebilirliği ve dağıtımı üzerindeki değişimler nedeniyle ortaya çıkar. 2016 yılında dünyada 815 milyondan fazla insan yetersiz beslenmiştir. Bu sayı dünya nüfusunun% 11'ine karşılık gelir. Ancak yetersiz beslenme tüm dünyaya eşit dağılmamıştır. Afrika'da (% 20), Güney Asya'da (% 14.4) ve Karayipler’de (% 17.7) gıda güvenliğindeki düşüşe paralel olarak daha yüksek oranlarda görülür. 1.5°C ısınmaya kıyasla dünya ortalamada 2°C ısınacak olursa, gıda güvenliği, yetiştirilen besin içeriği ve verimleri, hayvancılık, balıkçılık ve su ürünleri yetiştiriciliği aşırı hava olayları nedeniyle kötüleşecektir. İklim değişikliğinin verim, ürün yetiştirilebilecek alan, zararlılar, fiyat ve gıda arzı üzerindeki etkileri başta yoksulluğun ortadan kaldırılması ve eşitsizlik olmak üzere uluslararası toplumun Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri'yle (SDG) buluşmasını engelleyeceği tahmin edilmektedir.

SDG 2 hedefi açlığı sona erdirmeyi, gıda güvenliğini sağlamayı, beslenmeyi geliştirmeyi ve 2030'da sürdürülebilir tarıma ulaşmayı amaçlamaktadır. Bildiğiniz gibi Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri Binyıl Kalkınma Hedeflerine (MDG) dayanmaktadır. MDG 1 hedefine ulaşma çabaları, düşük ve orta gelirli ülkelerde yetersiz beslenen insanların oranını 1990'da %23.3'ten 2015'te %12,9'a düşürmüştür. İklim değişikliği engellenmeyecek olursa oluşacak sorunlar SDG 2'ye ulaşma olasılığını tehdit etmekte ve MDG’ler ile sağlanan ilerlemeyi de tersine çevirebileceği görülmektedir. Gıda güvenliği ve tarım da yoksulluğun ortadan kaldırılması (SDG1), sağlık ve esenlik (SDG3), temiz suya ulaşım (SDG6), insana yakışır iş (SDG8), kara (SDG14) ve deniz (SDG15) ekosistemlerin korunması dahil olmak üzere sürdürülebilir kalkınmanın diğer yönleri için kritik öneme sahiptir. Gıda güvenliğinin sağlanmaması diğer hedeflerin de sağlanabilmesini zorlaştıracaktır.

1,5°C'lik bir küresel ısınma ile kıyaslandığında 2°C'lik ısınma tüm dünyada ve bölgesel olarak, ancak özellikle de 40 derece kuzey ve güney enlemleri arasında kalan bölgede mahsul veriminde ve genel anlamda beslenmede büyük riskler oluşturacaktır. Atmosferdeki CO2 oranındaki artış sıcaklık ve yağışlardaki aşırı hava olaylarını artıracaktır. Bunun anlamı sıcak ve kurak dönemlerin de aşırı yağışların da artacak olmasıdır. Bundan dolayı iklim değişikliği yakın gelecekte, yetersiz beslenmeyi daha da kötüleştirebilir, besinlere erişimi ve gıda ürünlerinin kalitesini azaltabilir. Tarımda ve içme amaçlı kullanılan sudaki azalma ve buna bağlı besine ulaşmadaki kırılganlık 2°C'ye kıyasla 1.5°C ısınmada çok daha az olacaktır. Isınmanın 2°C'ye ulaşması özellikle Afrika’nın Sahel bölgesinde, Akdeniz, Orta Avrupa, Amazon ve Batı ve Güney Afrika gibi bölgelerde tarımsal problemlerin daha da şiddetlenmesini beraberinde getirecektir.

Yalnız haberler hep kötü yönde değil. Bazı çalışmalar 2°C'deki yüksek CO2 konsantrasyonlarının, özellikle kutuplara doğru gidildikçe 1.5°C'ye kıyasla daha olumlu etkilere neden olduğunu bildirmektedir. Daha yüksek enlemlerdeki üretim, düşük enlemlerdeki durumun tersine, tarım yapılabilecek alanlardaki artış ile mahsul ve otlaklardaki verim artışından fayda görebilir. Benzer bir durum buzulların erimesinden de etkilenecek olan yüksek enlem balıkçılık için de söylenebilir.

Buğday, pirinç ve patates gibi C3 bitkilerinin teorik olarak atmosferde artan CO2 oranından dolayı daha hızlı büyümeleri beklenirken bu etki sahada yeterince görülmemektedir. Dahası, sıcaklık stresi altında büyüyen bitkilerde sıklıkla protein ve besin içeriğindeki kayıplar görülmektedir. Bunlara ek olarak, demir ve çinko gibi bazı mikrobesinler de daha az biriktirilecek ve üretilen gıdada daha az bulunacaktır. Bu etkilerin tümüne birlikte baktığımızda protein eksikliğinin 2050 yılına kadar fazladan 150 milyon insanı etkileyeceği hesaplanmaktadır.

Gıda güvenliği projeksiyonlarını etkileyen faktörler arasında bölgesel iklim projeksiyonlarında değişkenlik, iklim değişikliğinin azaltılması için yapılan çalışmalar, tarım ürünlerinin vermesi beklenen biyolojik tepkiler, aşırı hava olayları (kuraklıklar, seller), finansal dalgalanmalar ile haşere ve hastalıkların dağılımının değişmesi yer almaktadır. Sıcaklık ve yağış değişikliklerinin, küresel gıda fiyatlarını 2050 yılına kadar %3–84 oranında artırması öngörülmektedir. İklim değişikliğinin gıda fiyatlarına olan etkisi arazi kullanım değişiklikleri, enerji politikaları ve gıda ticaretindeki farklılıklar ile birlikte ele alınmalıdır. Özellikle enerji üretimi için tarım alanlarının kullanılması ve bunun bir politika aracı olarak geliştirilmesi problemleri daha da artırabilir.

Balıkçılık ve su ürünleri yetiştiriciliği, tarım ve hayvancılık sektörlerine benzer zorluklarla karşılaşmaktadır. Ayrıca denizlerdeki yüksek avlanma oranları sudaki canlı miktarını azalttığından problem daha ağır hissedilmektedir. Denizlerdeki asitliliğin artması da fotosentez yapan birincil gıda üreticisi planktonların yaşamını güçleştirdiğinden dolayı denizlerdeki besin zinciri karalara oranla daha zor durumdadır.

Gıda güvenliği üzerindeki insan etkileri arasında demografik değişiklikler, gıda israfı, diyet değişimi, gelir ve fiyatlar, depolama koşulları, sağlık durumu, ticaret modelleri ve çatışmalar bulunmaktadır. Tüm bu sistemik değişiklikler karşısında, uyum stratejilerinin etkinliği belirsizdir. Gelecekteki ekonomik ve ticari ortamlar ve bunların değişen gıda arzına verecekleri tepki bu faktörler ile sıkı sıkıya bağlantılıdır. Özellikle gıda israfının azaltılması ve diyet değişimi olarak niteleyebileceğimiz hayvansal gıda tüketimindeki azalma gıda güvenliğinin sağlanması açısından belirleyici rol oynayabilir.


Görüldüğü gibi, iklim değişikliğinin gıda güvenliği üzerindeki etkileri uyum yoluyla azaltılabilir. İklim değişikliğinin tarımsal verimi düşürmesi muhtemel olsa da, karşılaşılacak kötü sonuçları çeşitli yollarla azaltmak mümkündür. Bu çözüm yolları arasında verimli yatırımlar, çiftçilere yeni verimli teknolojiler hakkında bilgi sağlamaya yardımcı olacak bilinçlendirme ve sürdürülebilir tarımsal tercihler geliştiren güçlü uyum stratejileri ve politikaları sayılabilir. Bu bağlamda, “iklimsel akıllı” gıda üretimi ve dağıtım sistemleri gibi girişimler, gıda sistemlerine yönelik teknolojiler ve adaptasyon stratejileri iklim değişikliğine uyum sağlamaya yardımcı olabileceği gibi, iklim değişikliğini azaltma hedeflerini de karşılayabilir.

15 Ekim 2018 Pazartesi

Gezegenin Sınırlarına Doğru Yayılmamız

Çevre denildiğinde insanların zihinlerinde bir anlam oluşur ama çoğu zaman bu anlam kişiden kişiye ve özellikle de kişilerin yaşadığı ortamdan ortama değişir. Bilimsel anlamda bir değişme ve eğer mümkünse gelişmeden söz edebilmek için çevreyi biraz daha kesin sınırlarla tanımlamakta fayda vardır. Özellikle de insanlığın büyümesini çevre ile sınırladığımızı düşünecek olursak sınırları belirleyen çevrenin tanımı daha da önem kazanır.

Aslında Rachel Carson’ın 1962 yılında yayınlanan kitabı Sessiz Bahar’dan önce çevrenin insanlığın büyümesini sınırladığı toplumun gündeminde fazla yer bulmuyordu. Sessiz Bahar’ın yayınlandığı sonbaharda ortaya çıkan Küba Krizi hepimize insanlığın aslında bu gezegenin üzerinde yaşayan küçük canlılar değil bu gezegenin tamamını değiştirme becerisine sahip yaratıklar olduğunu gösterdi. Bir nükleer savaşın sonucunda üzerinde yaşadığımız gezegenin sadece bizler için değil neredeyse tüm canlılar açısından yaşanamaz hale gelebileceği bir anlamda çevre sorunlarına da gözümüzün açılmasına neden oldu.

Dikkatimiz çevre sorunlarına çevrilse de genel bakış açısı hala bu gezegenin geniş bir yer olduğunun kabul edildiği ve kaynakların serbestçe tüketilip atıkların dışsallık sayılarak hesaba katılmadığı bir çağda yaşıyoruz. Ekonomik büyüme kendisini çevreden soyutladıkça gezegenin bize karşılıksız verebileceklerinin de sınırına doğru hızla yaklaşıyoruz. Gezegenin bize karşılıksız vereceği kaynakların sürdürülebilir olabilmesi için bu kaynakların sınırlarını bilmemizde büyük yarar vardır.

Doğal olarak kömür, petrol ve doğal gazın sonsuza kadar yer altından çıkamayacağını biliyoruz. Benzer şekilde tarımda ihtiyacımız olan fosfor ve elektrikli arabaların pillerinde kullanılan lityum da son derece kısıtlı kaynaklar ve biz bu denli hızla tükettiğimizde bu kaynakların kısa sürede sonuna ulaşacağız. Ancak bunlar doğanın bize sağladığı kaynaklardır. İnsanlık ve genel anlamda bu gezegendeki canlılar kömür, petrol ve lityum kullanılmaya başlamadan önce de yaşamlarını sürdürüyorlardı. Dolayısıyla bizi esas ilgilendiren doğanın bizim yaşamımızı sürdürmemiz için yaşama sağladığı katkıların sınırlarıdır çünkü her geçen gün insanlık bu sınırlara doğru hızla yaklaşıyor ve bu sınırların farkında bile değiliz.

Gezegenin çevresel sınırları kavramı ilk olarak 2009 yılında Stockholm Resilience Center’dan Johann Rockström ve Australian National University’den Will Steffen öncülüğündeki geniş bir çalışma grubu tarafından ortaya konuldu. Bu kavram geçen süre içerisinde daha da geliştirildi ve 2015 yılında Birleşmiş Milletler’de kabul edilen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (Sustainable Development Goals - SDG) kavramının da temelini oluşturdu. Bu kavrama göre sürdürülebilir kalkınma ancak gezegenin çevresel sınırlarına saygı duyduğumuz müddetçe ulaşılabilecek bir hedeftir.

Gezegenin sınırlarından ilki ve belki de en önemlisi atmosfer ve buradaki iklim değişikliğidir. Sanayi Devrimi’nden bu yana insanlık kömür, petrol ve doğal gaz yakarak atmosfere karbondioksit salıyor. İnsanlık uzun süre salınan bu karbondioksidin atmosferi fazla etkilemeyeceğini düşünerek yaşadı ancak şu anda görüyoruz ki her sene atmosfere yaydığımız 40 milyar tondan fazla sera gazı atmosferin yapısını değiştiriyor. 1750’de atmosfer milyonda 280 oranında karbondioksitten oluşurken bugün bu oran %47 artarak milyonda 412 seviyesine çıkmış durumda. Buzul çağlarında atmosferde milyonda 180 oranında karbondioksit olduğu düşünülecek olursa ve karbondioksidin atmosferdeki ısıyı hapsederek uzaya bırakmadığını da hesaba katarsak şimdiye kadar yaydığımız karbondioksit atmosferi fazlasıyla ısıtacak seviyededir. Bilim insanları bu ısınmanın tam olarak ne kadar olacağını tartışabilirler ancak bu artışın bizleri insanlık tarihinde yaşanmış olan sıcaklıklardan çok daha kötü bir noktaya taşıyacağı kesindir. Bu nedenle insanlık gezegenin bu sınırını çoktan aşmıştır diyebiliriz. Artık tüm çalışmalar güvenlik sınırı olarak kabul edilebilecek olan milyonda 350 oranının altına düşmek için yapılmalıdır.

Bir yandan çevrenin kirlenmesi, öte yandan da çevrenin insanlar tarafından işgal edilmesi bu gezegeni bizlerle paylaşan canlıların nesillerinin tükenmesine yol açmıştır. Canlı türleri geçmişte de yok olmuştur, bu olgu gelecekte de sürecektir. Ancak doğayı kendi haline bırakacak olursak beklenti her milyon yılda 0.1-1 türün yok olmasıdır. Bu sayı günümüzde her milyon yılda 100 türün yok olması seviyesine ulaşmıştır. Günümüzde yaşanmakta olan biyoçeşitlilik kaybını geçmişle kıyaslamak istersek dinozorların yok olduğu Kretase dönemini bitiren felaket sırasında da biyoçeşitlilik kaybı yaklaşık her milyon yılda 100 türün yok olması mertebesindeydi. Bu nedenle biyoçeşitlilik kaybı gezegenin aştığımız sınırlarından bir diğeridir.

Tarımda kullanılan aşırı gübre gezegenin bir diğer sınırını daha aşmamıza neden olmaktadır. Fritz Haber ve Karl Bosch’un yirminci yüzyılın başlarında havadaki azottan suni gübre yapımını keşfetmeleriyle birlikte doğaya azotlu gübre salmaya başladık. Bunun az bir kısmı bitkiler tarafından kullanılarak verimi artırsa da çoğunluğu yağmur suları ile yıkanarak yer altı sularına ve nehirlere karıştı ve karışmaya da devam ediyor. Gübrede azotun yanı sıra bol miktarda fosfor da vardır. Fosfor azotun tersine bol bulunur bir kaynak değildir ve endüstriyel fosfor kaynaklarının bu yüzyıl içerisinde tükenmesi beklenmektedir. Tarlalarda kullandığımız gübre tarlada yetiştirmeye çalıştığımız bitkilerin yanında fotosentez yapan tüm canlılar için gereklidir. Özellikle deniz ve göllerde yaşayan ve fotosentez yapan planktonlar sayısı bizim aşırı ve/veya yanlış kullanımımız sonucu göl ve denizlere akan gübre ile beslendiklerinde aşırı derecede artar. Planktonların sayısındaki artış ise atmosferden suyun derinliklerine geçmesi gereken oksijen miktarını azaltarak denizlerdeki yaşamı yok olma noktasına taşır. Bugün tarım alanlarından geçerek denize ulaşan bütün büyük nehirlerin ağızlarında denizdeki yaşamın yok olduğu geniş alanlar vardır ve bu alanlar hızla yayılmaktadır. Denizlere senede 120 milyon ton azot bileşikleri yayılmaktadır. Doğanın dengesi ise ancak bunun 35 milyon tonunu kabullenebilmektedir. Denizlere yayılan fosfor ise yaklaşık 9 milyon tondur ve tehlike eşiği olan 11 milyon ton henüz aşılmamıştır. Yalnız bu iki kimyasal maddenin de deniz yüzeyindeki artışı sürmektedir.

Denizlerdeki yaşam ve besin zincirinin en altında fotosentez yapan planktonlar bulunur. Bu planktonlar minik kabuklar içerisinde yaşarlar. Öldükleri zaman da deniz dibine çökerek orada bir kaya tabakası oluştururlar. Planktonların kabukları kalsiyum karbonat bazlıdır ve planktonların bu kabukları oluşturmaları için denizin asitlilik oranının fazla yüksek olmaması gerekir. Atmosferde artan karbondioksit oranı aynı zamanda deniz suyunda çözünen karbondioksit miktarını da artırır. Karbondioksit suda çözündüğünde zayıf bir asit olan karbonik asidi oluşturur. Her ne kadar karbonik asit zayıf bir asit olsa da geçen zaman içerisinde okyanusların özellikle en üst 100 metrelik kısmında birikmeye başlamıştır. Bu birikim ise planktonların kabuk yapmalarını zorlaştırmaktadır. Kalsiyum karbonatın deniz suyundaki doyma oranı suyun asitliliğinin ölçüsüdür. Su ne kadar asitliyse kalsiyum karbonatın doyma oranı da o denli düşüktür. Sanayi Devrimi öncesinde 3.44 olan doyma oranı bugün 2.90’dır. Planktonların kabuk yapmalarının zorlaştığı seviye ise 2.75’dir. Dolayısıyla bugün için tehlike noktasında değiliz ama her geçen gün bizi o noktaya yaklaştırıyor.

Doğanın kendi canlılığını sürdürebilmesi için havaya ve suya olduğu kadar yere de ihtiyacı vardır. Bugünkü insan nüfusunu yaşatmak ve besleyebilmek için her gün doğal yaşamdan biraz daha fazla arazi çalıyoruz. Dünya’daki karaların önemli bir kısmının ne oturmaya ne de tarım yapmaya elverişli olmadığını düşünecek olursak bizim kadar diğer canlıların da yaşama ihtiyaçları olan toprakları işgal etmiş olduğumuzu görebiliriz. Bilim insanları diğer canlılara da yaşam alanı kalabilmesi için insanlar tarafından kullanılan arazinin tüm toprak alanların %15’inden fazla olmaması gerektiğini ortaya koyuyorlar. Bugün kullandığımız kesim %11.7 olduğuna göre gezegenin bu sınırına varmamıza daha zaman olduğu görülüyor. Yalnız bu sınıra hızla yaklaşıyoruz ve kullanabileceğimiz kara alanının da sınırlı olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Gerek içmek gerekse de tarım yapmak için tatlı suya ihtiyacımız var. Bugün tüm ihtiyaçlarımız için doğadan senede 2600 kilometreküp tatlı su alıyoruz. Doğa henüz bizim aldığımız tatlı suyu yerine koymakta zorlanmıyor. Dünyanın bazı bölgelerinde su kıtlığı çekilse de ortalamada insanlığa yetecek kadar suyumuz bulunuyor. Ama bunun da bir sınırı var. Doğadan alıp kullanacağımız su miktarı senede 4000 kilometrekübü aşacak olursa doğanın tatlı suyu yerine koyma kapasitesini aşmış olacağız. Yer yer bu kapasitenin bugün için aşıldığını görebiliyoruz. Mesela ülkemizde Konya kapalı havzasından yer altından çekilen sulama suyu miktarı doğanın bu kaynakları yenileme kapasitesinin kat kat üzerinde olduğundan bir yandan yer altı suyunun seviyesi düşüyor, diğer yandan da obruk dediğimiz dev çukurlar oluşuyor.

Ozon tabakasındaki incelme 1970’lerden bu yana bilim dünyası tarafından dikkatle takip ediliyor. 1987 yılında imzalanan Montreal Protokolü ile stratosferik ozon tabakasında incelmeye yol açan kimyasalların kullanımı önce kısıtlandı ve son olarak da tamamen yasaklandı. Çoğu ülke bu yasağa uymakta olduğundan ozon tabakasındaki incelmenin hızı oldukça yavaşladı. Bu henüz ozon tabakası kendisini onarmaya başladı anlamına gelmiyor ama önümüzdeki on yıl içerisinde incelmenin tamamen durması bekleniyor. Sonrasında ise doğa kendisini onarmaya başlayacak. Ozon tabakasındaki incelme doğanın sınırlarını fark edip bu sınırlara çarpmadan önlem almamız açısından en faydalı örneklerden biridir. Eğer diğer sınırlarda da benzer dikkati gösterecek olursak biz ve doğa ortak yaşamı sürdürebiliriz.

Günlük hayattan daha tanıdık gelecek iki sınır daha var ancak bu iki konu yerel olduğundan sayılarla belirlenmesi oldukça zor. Atmosferdeki parçacık kirliliği ve hem atmosfer hem de doğadaki kimyasal kirlilik. Atmosferdeki parçacık kirliliği, yani günlük kullanım anlamıyla hava kirliliği bizim başta kömür olmak üzere yaktığımız fosil yakıtlardan ve diğer baca gazlarından ortaya çıkıyor. Hava kirliliği başta ortaya çıktığı alanı etkilemekte olduğundan gezegensel sınırlar kavramı içerisinde düşünmek zor gelebilir ancak tarım arazisi açmak üzere yakılan yağmur ormanlarından çıkan dumanlar geniş alanlara yayıldığından hava kirliliği artık yerel bir problem olmaktan çıkmıştır. Sağlık açısından temiz havanın nasıl olması gerektiğine dair kesin sınırlar olmasına rağmen gezegenin sınırları açısından bakıldığında havanın temiz olması bir gerekliliktir ancak bu konudaki sınırlar üzerinde bir fikir birliğine henüz varılmamıştır.

Rachel Carson’ı 1962 yılında Sessiz Bahar kitabını yazmaya iten şey tarım alanında kullanılan haşere ve bitki öldürücü ilaçlardı. Geçen zamanda bu ilaçların bazılarının ne derece tehlikeli olduğu ortaya çıktığı için kullanımı yasaklandı, bazıları ise hala kullanılmaya devam ediliyor. Benzer şekilde günlük hayatımızda sıkça kullandığımız kimyasal maddelerin ne derece zararlı oldukları bir süre sonra veya uzun süreli kullanımların sonunda anlaşılabiliyor. Ancak bir şey kesin: Bugün ürettiğimiz çok sayıda kimyasalın insan vücuduna ve doğaya ne kadar zarar verdiğini bilmiyoruz. Bazı noktalarda verdiği zararın faydasından az olduğuna inandığımız için kullanmaya devam ediyoruz, ama gelecek bizim yanlış davrandığımızı gösterecek olabilir. Bu nedenle çevreye saçtığımız ve çevrede, saçtığımız oranda doğal olarak bulunmayan her kimyasalın doğaya zarar verebileceğini unutmamalıyız.

Sonuç olarak bilimsel açıdan bakıldığında çevre kavramı günlük hayatta çevremizde gördüklerimizden çok daha farklıdır. Dünyanın geneline bakıldığında günlük hayatımızdaki çevreden çok daha geniş ve karmaşık bir sistemin içinde yaşadığımızı kolaylıkla anlayabiliriz. Ancak bu bakış açısı da beraberinde çevrenin görmediğimiz sınırlarının bizim bilincimizden uzaklaşması sorununu beraberinde getirir. Bundan dolayı gezegenin sınırları kavramı günlük hayatta içinde yaşadığımız çevre ile doğanın dünya genelindeki bütününü ele alır ve bu bağlamda değişimleri inceler. Sanayi Devrimi sonrasında çevrede yaşadığımız değişiklikler gezegenin bazı sınırlarını aşmamıza neden olmuştur. Uzun vadede sürdürülebilir bir yaşam sürmek istiyorsak doğada yarattığımız değişiklikler ne olursa olsun bunların sonuçlarının bizi gezegenin sınırları içerisinde tuttuğuna emin olmak zorundayız. Yaşayabileceğimiz bu gezegenden başka bir yer olmadığına göre gezegenin sınırları bizim de üretim ve tüketimimizin sınırları olmalıdır.

8 Ekim 2018 Pazartesi

Güneş - İklim İlişkisi Üzerine

Dünya’nın atmosferini ve dolayısıyla da iklimini etkileyen en önemli faktör Güneş’tir. Güneş’in yaydığı enerjide oluşabilecek küçük değişiklikler bile Dünya’nın iklimini ciddi biçimde değiştirebilir. Bu nedenle gözümüzün Güneş’in üzerinde olması gayet doğaldır çünkü Dünya’daki yaşam Güneş’e bağlıdır.

Buradaki güzel haber ise Güneş’in gayet dengeli ve kararlı bir yıldız olmasıdır. Güneş ilk oluştuğu sırada, bundan 4,5 - 5 milyar yıl önce bugünkünden yaklaşık %30 daha az enerji vermekteydi. Ancak Dünya’nın atmosferindeki karbondioksit oranı bugünkünden kat kat daha fazla olduğu için Dünya buzlarla kaplanmadı. Geçen zaman içerisinde Güneş verdiği enerjiyi yavaş yavaş artırdı ve artırmaya da devam ediyor. “Güneş’in enerjisi her geçen gün artıyor” gazete başlıklarına kolayca düşebilecek bir cümle ve doğru olmasına rağmen günlük hayatımızı etkilemez, bunun nedeni de sayılarda saklı.

Güneş verdiği enerji miktarını 5 milyar yılda %30 artırdıysa bu yılda %0,000000006 artış oluyor demektir. Bu sayının da ne derece küçük olduğunu ve bizim hayatımızı etkileyebilecek bir problem olmadığını kolayca görebilirsiniz. Bundan dolayı lütfen basında veya sosyal medyada gördüğünüz her türlü habere itibar etmeden önce sayıları da bilimi de dikkate alın.

Güneş’in uzun sürede giderek parlaklığını artırdığını ancak bunun bizim günlük hayatımıza bir etkisi olamayacağını belirledikten sonra gelelim Güneş’in bizim hayatımıza olabilecek etkilerine. Bu etkiler kabaca iki sınıfa ayrılabilir: Buzul çağları ve Güneş lekelerindeki değişiklikler.

Buzul çağlarının nedeni Güneş’in verdiği enerjideki değişim değildir. Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesinde oluşan döngüsel değişiklikler değişik mevsimlerde Dünya’ya ulaşan enerji miktarını değiştirir ve bu da buzul çağlarına yol açar. Buzul çağları genelde 80 bin sene sürer ve ardından 20 bin sene süren ılıman dönem gelir. Bu döngü en azından son 3 milyon senedir bu şekilde devam etmektedir. Dünya’nın yörüngesine bağlı olarak bir sonraki buzul çağının bundan 50 bin sene sonra başlaması beklenmektedir. Evet, bu seferki ılıman dönem bize şans tanımak için normalden daha uzun sürüyor. Ilıman dönemin uzun sürmesinin nedenleri de küresel ısınmayla ilgili değil, ancak bunları uzun uzadıya anlatmak başka bir yazının konusu olacak.

Şimdi gelelim bu yazının ana konusu olan Güneş lekelerindeki değişikliklerle iklimin ilişkisine. Güneş’in üzerinde minik lekeler olur. Bu lekeler Güneş’in manyetik alanındaki değişimler sonucu oluşur ve M.Ö. 200 yılından beri insanlar tarafından gözlemlenmektedir. Galilei 1609’da teleskobu bulduğundan bu yana da düzenli olarak bu lekeler kayıt altında tutulmaktadır. Güneş lekeleri arttığı zaman Güneş’ten Dünya’ya gelen enerjinin miktarı artmakta, azaldığında da azalmaktadır. Geçmişte bu lekelerin hiç görünmediği uzun dönemler olmuştur. Mesela 1645-1715 arası dönemde Güneş lekeleri neredeyse hiç görülmemiş ve kuzey yarım küre bir mini buzul çağı yaşamıştır. 1715 sonrasında Güneş lekeleri tekrar görünmeye başlamış ve Dünya alışılmış ortalama sıcaklığına geri dönmüştür.

Güneş lekeleri 11 senelik bir döngü içerisinde azalıp çoğalırlar. Bazı dönemler bu lekelerin sayısı çok fazladır ama 5,5 sene sonra Güneş’te neredeyse hiç leke kalmaz. Şimdi size bir soru sorayım: Sadece sıcaklıklara bakarak yakın geçmişte hangi sene en fazla leke olduğunu, hangi sene de neredeyse hiç leke görülmediğini söyleyebilir misiniz? Cevabın “hayır söyleyemiyoruz” olduğunu tahmin ediyorum çünkü Güneş lekelerinin iklim üzerindeki etkisi iklimin kendi değişebilirliğinden öte bir sonuç doğurmaz. Yani, bu lekeler hiç hesaba katılmasa da bir sene diğerinden daha sıcak ya da daha serin olabilir. Bu değişimler arasında lekelerin etkisini hissedebilmek çok zordur. Sanırım bu size Güneş lekelerinin iklim üzerindeki etkisi konusunda bir fikir verir.

Tabii uzun dönemler boyunca Güneş lekeleri çok artacak ya da çok azalacak olursa bunların iklim üzerine toplam bir etkisi olacaktır. Yani 11 senelik bir döngüde hangi senenin en fazla lekeli hangi senenin de en az lekeli olduğunu iklimden görmemiz çok kolay değildir ama birkaç 11 senelik döngü boyunca hiç Güneş lekesi görülmeyecek olursa Dünya’nın soğuduğunu hissedebiliriz. İklim bilimi ise “hissetmek” yerine bu alandaki bilimsel ölçümleri kullanır.

Güneş’ten Dünya’ya her saniyede, metrekareye ortalamada 341,55 Joule enerji gelir. İklim konuşmalarında gelen enerjidense güç birimi olan Watt kullanılır. Yani “Güneş’ten gelen enerji (güç) 341,55 W/m2’dir” denilir. Bu miktar Güneş lekelerinin artıp azalmasıyla birlikte 341,68 W/m2 ile 341,43 W/m2 arasında, yani 0,25 W/m2 değişir. Bu Dünya’ya gelen enerji miktarında %0,073 değişime karşılık gelir. Bunun ne derece önemli olduğunu sadece bu sayıya bakarak anlamanız çok kolay değildir. O nedenle iklim üzerinde bugün etkili olan diğer unsurlarla karşılaştırmak gerekir.

Son IPCC raporuna göre iklim değişikliğine neden olan sera gazlarının atmosferi ısıtma etkisi yukarıdaki birimleri kullanarak 2,83 W/m2’dir. Bu değer Güneş lekelerinin yok olmasının yarattığı en kötü soğutma etkisinin on bir katıdır. Yani sera gazları Dünya’yı o denli fazla ısıtıyor ki tüm Güneş lekeleri kaybolacak bile olsa bir bunu soğuma olarak değil sadece daha az ısınma olarak algılarız.

NASA görevi gereği Güneş’i ve Dünya’nın atmosferini incelemektedir. Diğer ülkelerden bilim insanlarının da katkı verdikleri araştırmalar sonucunda Güneş lekelerinin son 20 sene içerisinde azalmakta olduğu görülmüştür. Bu bir felaket alameti değildir, Güneş’teki lekelerin sayısında geçmişte de artma ve azalma yaşanmıştır. Son 10 senedir bir sonraki Güneş lekesi döngüsünün “kuvvetli” olmayacağı tahmin edilmekteydi. Bunun anlamı en fazla Güneş lekesi görülmesini bekleyeceğimiz dönemde bile çok fazla Güneş lekesi görülmeyeceğidir. Bu da Dünya’ya Güneş’ten gelen enerji miktarında bir süreliğine %0.073 azalma olacağı anlamına gelir. Eğer küresel ısınma hiç olmayacak olsa ve atmosferde fazladan saldığımız sera gazları olmayacak olsa ve bu azalma sadece bir döngü değil 5-10 döngü, yani neredeyse yüz yıla yakın bir süre devam edecek olsa gene İstanbul Boğazı’nı donduracak kadar soğuk kışlar geçirmemiz beklenebilir. Ama ne yazık ki küresel ısınma var ve atmosfere saldığımız sera gazlarından dolayı böyle bir soğumayı yaşamamız mümkün değil.

Ancak problem burada da bitmiyor. İklim değişikliğini durdurmadığımız müddetçe önümüzdeki yıllarda atmosferdeki sera gazlarının miktarı artacak. IPCC'nin son raporunda bu konuda dört senaryo veriliyor. Bu dört senaryoyu konuya ilgi duyanlar RCP2.6, RCP4.5, RCP6.0 ve RCP8.5 olarak biliyorlar. RCP2.6 senaryosu bugün kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bıraktığımız durumu, RCP8.5 senaryosu da önlem almadan devam ettiğimiz durumu gösteriyor. Bu sembollerin sonundaki sayılar ise atmosferdeki sera gazı miktarlarını artırdığımız zaman atmosferin ısı enerjisinin ne kadarını tutacağını. Yani hiçbir şey yapmayacak olursak bu yüzyılın sonunda atmosferdeki sera gazlarının Dünya'nın yüzeyini ısıtma etkisi 8,5 W/m2 olacak. Bu da Güneş lekelerinden gelen olası etkinin tam 34 katı. Dolayısıyla Güneş lekelerindeki azalmadan dolayı buzul çağına gireceğimizi düşünerek korkmanıza gerek yok.


17 Ağustos 2018 Cuma

2018 Yazı Orman Yangınlarının Yazı Oldu

İşe öncelikle tanımlarımızı düzelterek başlayalım. Orman yangını dediğimiz şey temelde doğada, bizim kontrolümüz dışında oluşan bir yangındır. Günlük kullanım dilimize “orman yangını” olarak girmiş olsa da biliyoruz ki Akdeniz havzasında maki dediğimiz, diz veya bel boyu yükseklikte çalılar bulunur. Bunların da kontrolden çıkmış bir şekilde yanmasına yine orman yangını diyeceğiz. Ne yazık ki dilimizde bu tür yaban hayatı etkileyen ve kontrolde olmayan yangınlara (wildfire) verilen bir isim yok.

Bu ayrım bu yaz karşımıza bol bol çıktı. İsveç’teki ormanlarda da yangınlar görüldü, Atina çevresindeki makilik alanda da. Biz hepsine topluca orman yangını demeyi tercih ettik, bu tercihimizde de devam edelim, ama aklımızda olsun, her bölgede o bölgenin bitki örtüsüne uygun şekilde yanacak değişik bir bitki vardır ve bu her zaman orman olmak zorunda değildir.

Orman yangınlarının bugün için en başta gelen nedeni insanların daha fazla tarım arazisi açma isteğidir. Bu istek doğrultusunda özellikle tropik bölgelerde geniş orman alanları ateşe verilmektedir. Bu yanan ormanlardan çıkan karbondioksit atmosferin daha da fazla ısı tutmasına imkan vererek iklim değişikliği problemini körüklemektedir. Ayrıca orman alanlarındaki toprak tarıma fazla elverişli değildir. Yakıldıktan sonra tarım yapılmaya başlanan bölgede ilk birkaç sene yüksek verim alındıktan sonra verim hızla düşer ve ilk sefer ormanı yakarak tarım alanı açanlar bu sefer başka bir bölgeyi yakarak tarıma açma çabasına girerler. Bugün için özellikle Amazon bölgesinde karşılaşılan problemlerden biri budur. Endonezya’da ise yakılan tropik ormanların yerine palmiye dikildiğinden toprağın verim sorunu en azından bir süreliğine görmezden gelinebilir.

Doğal açıdan bakıldığında orman yangınlarının genelde üç ana nedeni vardır: İklimdeki değişiklik, yıldırım düşmesi ve volkan patlamaları. Volkan patlamalarını bir kenara ayırırsak aslında diğer iki madde hava koşulları ile ilgilidir. Bu yaz karşılaştığımız yangınlarda volkan patlamalarının etkisi olmadığından diğer iki konuya ayrıca değinebiliriz.

Sağanak yağışlı bir havada ıslak bir ormana yıldırım düştüğünde, yıldırımın düştüğü yere yakın birkaç ağaç tutuşur, ama bu yangın bütün ormanı yakıp kül etmez. Ormanın yanabilmesi için kuru ve sıcak olması gereklidir. Kuru olmasına baktığımızda iki ana nokta karşımıza çıkar. Ağaçların ya da çalıların yapılarında yeterli su olması o bölgenin yeterli yağış almasına ve toprağın da nemi tutabilmesine bağlıdır. Üniversitemizde orman yangınlarının azaltılabilmesi için toprağın su tutabilme kapasitesinin nasıl artırılabileceğine dair çalışmalar yapıyoruz. Ancak bu tür çalışmalara orman yangınları ciddi tehdit olarak görülmeye başladığı zaman hız verildiğinden çalışmalar henüz emekleme aşamasındadır.

Çok sık dikilmiş ağaçlar topraktan yeterli besin alamadıklarında ölebilirler. Ölen bu ağaçlar da ormanın altında kuruduklarında yangının en önemli besini haline gelirler. Ayrıca ağaçların altında kuruyan otlar da yangının başlamasına ve sürmesine neden olurlar. Bundan dolayı bir yandan yağış miktarının azalması, yani kuraklık, diğer yandan da sıcaklıkların artması doğal sebeplerden çıkan yangınların daha şiddetlenmesine ve uzun sürmesine neden olur. 

İklim değişikliği, özellikle bizim de içinde bulunduğumuz enlemlerde yaz yağışlarının azalmasına ve sıcaklıkların artmasına neden olmaktadır. Bu nedenle Akdeniz havzasında ve Akdeniz havzasına benzer iklim koşullarına sahip olan ABD’nin güneybatısı, yani Kaliforniya eyaletinde orman yangını riski son derece artmış durumdadır. Akdeniz havzasında artan bu riske 2018 yazında Avrupa genelinde artan sıcaklıklar ve azalan yağış da eklenince normalde görülmesine alışkın olmadığımız İsveç gibi bir Kuzey Avrupa ülkesinde de orman yangınları ortaya çıktı.

İsveç’te 2018 Mayıs ayı ile Temmuz ayı arasındaki toplam yağış normalden çok çok az olduğundan özellikle Temmuz ayında normalin 10 derece üzerine çıkan sıcaklıklar orman yangınlarının pek görülmediği bir bölgede yangın çıkmasına ve yayılmasına neden oldu. Mayıs ortasından Ağustos ayına kadar yanan alan 250 kilometre kareye ulaştı. Kutup bölgesine kadar uzanan 50 değişik yerde çıkan yangınlar sonunda başlayan yağmurların da yardımıyla kontrol altına alınabildi. İsveç’teki yangınlar bir Kuzey Avrupa ülkesinde görüldüğü için önem taşımasına rağmen 2018 yılının alansal açıdan en önemli yangınları Kaliforniya eyaletinde görüldü.

Kaliforniya’daki yangınların bir kısmı bu yazıyı yazmakta olduğum sırada henüz kontrol altına alınamamıştı, buna rağmen yanan alan 3500 kilometrekarenin üzerinde bir bölgeydi. Bu Kaliforniya’da şimdiye kadar yanan alanın tamamıdır ancak yangınlar bir noktada değil çeşitli noktalarda ortaya çıktı. Gene de bir fikir vermesi açısından 3500 kilometrekare yaklaşık olarak 60 kilometre kenar uzunluğunda ve kare şeklinde bir alana karşılık gelir. Bu İstanbul ilinin Avrupa tarafında kalan alanı kadardır.

2018 yazında gündemi kaplayan esas önemli yangın ise komşumuz Yunanistan’ın başkenti Atina’nın çevresinde çıkan yangınlardı. Yangınların Atina’nın doğu kesiminde olanının çıkış sebebinin elektrik kontağı olduğu açıklandı. Yukarıda belirttiğim gibi, tamamı ormanlık olmayan bölgelerde çıkan yangın, hızı saatte 120 kilometreye varan rüzgarın da yardımıyla hızla büyüdü. Atina’nın doğusunda tarihte Maraton Savaşı ile tanıdığımız bölgeyi etkisi altına alan yangın 95 kişinin ölümüne neden oldu. Bu kayıplardan 26 tanesi denize çok yakın bir bölgede bulundu. Denizden kurtarma sırasında da devrilen bir teknede 10 kişi boğularak öldü.

Bu yangınlar bize neleri öğretti? Öncelikle, yangın mutlaka güney ülkelerinde olmak zorunda değil, iklim değişikliği ile kuraklık ve sıcak hava dalgaları kutuplara doğru yayıldığında yangınlara hazırlıklı olmayan bu bölgelerde de yangınlar görülmeye başlanacaktır. Yangınların normalde sıklıkla görüldüğü Akdeniz havzası ve Kaliforniya gibi bölgelerde ortaya çıkacak yangınların şiddeti artacağından gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir. Mesela 2017 yılı sonunda Kaliforniya’da 129 milyon ölmüş ağaç olduğu düşünülmektedir. Bu ölü ağaçlar ormanlardan  temizlenebilecek olsa oluşacak yangınlara verecekleri katkı da azalacaktır.

Ama belki de daha önemlisi, can kaybının azalması için ya da önlenebilmesi için yangının çok hızlı hareket edebildiğini öğrenmemiz gereklidir. Bir orman yangını saatte ortalama 10 kilometre hızla yayılabilir. Bu, sağlıklı bir insanın ancak koşarak kaçabileceği bir hızdır. Atina’daki yangında 26 kişinin denize çok yakın bir yerde yanarak ölmesi ise bizim beklemediğimiz bir anda yangının yolumuzu kesebileceğinin bir göstergesidir. Dolayısıyla almamız gereken en önemli ders orman yangınlarını hafife almamak ve olabildiğince hızlı davranmaktır. Çünkü unutmamamız gereken önemli nokta Kaliforniya ve Atina yangınlarının ortak özelliğinin bizim coğrafyamıza çok benzer noktalarda ortaya çıkmış olmasıdır. Gelecek senelerde bizim de başımıza gelmemesi için elimizden gelen her türlü önlemi almak zorundayız.