1 Mayıs 2015 Cuma

Nükleer Enerji ve Türkiye

Ülkemiz her geçen yıl gerek nüfus gerekse de ekonomik açıdan daha da büyümektedir. Bu büyümenin en doğal sonuçlarından biri gittikçe artan enerji ihtiyacıdır. Her türü ile enerji, hayatımızın büyük bir parçasını egemenliği altına aldığından, bu enerji ihtiyacını karşılayabilmek devletin planlaması açısından yaşamsal önem taşımaktadır. Bu planlamanın iç ve dış politikayı ilgilendiren pek çok unsuru bulunmaktadır. Bu yazı bağlamında bu politik unsurlardan ziyade konunun teknik yanlarını ele alınacaktır.

Enerji ihtiyacını karşılayabilmenin iki temel yolu var. Bunların biri enerji arzını arttırmak diğeri de enerji talebini azaltmaktır.

Ekonomiyi küçültmeden ve vatandaşları kısıtlamadan enerji talebini azaltabilmenin tek yolu enerji verimliliğini arttırmaktır. Ülkemizde enerjinin çoğunluğu devlet ve endüstri sektöründe kullanıldığından başta “Aman evdeki televizyonunuzu düğmesinden kapatın.” türü kamu spotlarındansa özel sektörün ve özellikle de devletin enerji tüketimini kontrol altına alması gerekmektedir. Sanayinin gelişimini teşvik etmek doğru bir politika olabilir ancak bununla birlikte sanayiye verilen enerjinin aslında bir bedeli olduğu ve aynı işi üretmek için daha az enerji tüketen işletmelerin de teşvik edileceği bir sistem kurulması gerekmektedir. Sanayide enerji verimliliğini sağlamak önemli bir gelir kalemi olmadığı müddetçe enerjiyi doğru kullanabilmemiz mümkün olmayabilir.

Enerjiyi doğru kullanmadığımız zaman karşımıza çıkan temel sorunlardan biri de doğal olarak daha fazla enerji üretmek için potansiyel artırımı olacaktır. Bizler öğrenciyken derslerde öğretilen ülkemizin su zengini bir ülke olduğu ve enerji ihtiyacını barajlardan kazandığıydı. Ancak günümüze geldiğimizde hem ülkemizin su zengini olmadığını hatta aslında su fakiri olmaya doğru hızla yol aldığını, hem de barajlardan elde ettiğimiz enerji oranının tüm elektrik enerjisi üretiminin yaklaşık %20'sini ancak bulduğunu görüyoruz. Ayrıca geçen zaman içerisinde yağış rejimlerindeki değişimle barajlardan kazanabileceğimiz enerjinin azalmasının yanında bir de bu barajların doğaya verdikleri zarar görüldüğünden barajlara güvenerek enerji planlaması yapabilmek doğru bir çözüm olmamaktadır.

Küresel iklim değişikliğinin nedenlerinin başında bizlerin atmosfere saldığı sera gazları gelmektedir. Bu sera gazlarının en önemlisi ise karbondioksittir. Karbondioksit bizim yaktığımız fosil yakıtlardan; yani kömür, petrol ve doğalgazdan dolayı atmosfere salınmakta ve küresel ısınmaya yol açmaktadır. Fosil yakıtların da en önemli kullanım amacı elektrik enerjisi üretimidir. Ülkemizdeki elektrik enerjisi üretiminin yaklaşık %70'i fosil yakıtlar kullanılarak yapılmaktadır. Bu miktarın çoğu yurtdışına bağlı olduğumuz doğalgazın termik santrallerde yakılması ile sağlanmaktadır. Kömür yakan termik santrallerde bile çoğunlukla kendi ülkemizden çıkartılan düşük verimli linyit kömürü yerine ithal kömür kullanılmaktadır. Linyit kömürü kullanıldığında ise bunun küresel ısınmaya kötü etki etmesinin yanı sıra hem çıkartılırken yaşanan maden kazaları hem de yandığında çıkan diğer zararlı maddeler nedeniyle istenmeyen etkilerinin hayli fazla olduğu görülmektedir.

Ancak devletimiz artan enerji ihtiyacını karşılamak için ilk olarak yerel kömürle çalışan termik santraller yapımına öncelik vermiştir. Bu tercih çevre kirliliği açısından bakıldığında en kötü çözümdür. Bunun alternatifi olarak ithal kömürle çalışan termik santraller ve doğal gaz santralleri görülmektedir. Hidroelektrik santralleri yapımında ise çevre etki değerlendirme raporu istenmesi zorunluluğu kaldırıldığından bu yana özellikle yurtdışından bulunan kredilerdeki azalma bu sektörün de durağanlaşmasına yol açmıştır. Ayrıca 2012-2014 arasında yaşanan ciddi kuraklık bu tesislerdeki enerji üretiminin sürdürülebilirliği açısından önemli soru işaretleri de oluşturmuştur.

Tüm bu olumsuzlukların yanında aslında karşımızda önemli iki sorun bulunmaktadır. Bunların ilki ve en önemlisi küresel iklim değişikliğidir. Bu değişiklik dünya üzerindeki yaşamı ciddi anlamda tehdit ettiğinden diğer tüm sorunlar karşısında çok daha büyük ağırlık taşımaktadır. Yani konu dünyadaki yaşamın geleceği ise gerisi teferruattır. Bu nedenle ne durumda olursak olalım, fosil yakıt tabanlı sistemler üretmekten uzak durmamız gerekmektedir. Bunun en önemli sebebi, kömürle çalışan bir termik santral kurulduğunda bu santralin ömrü kadar, yani en az 40-50 sene bu santralde kömür yakılarak atmosfere karbondioksit salınacağı gerçeğidir. Ekonomik açıdan elimizdeki kömürle çalışan termik santralleri kapatamasak bile en azından yatırım planlarımıza yenilerinin yapılmaması gereğini koymak zorundayız. Dünyanın geleceğini hiç düşünmesek bile petrol, kömür ve doğalgaz üretimi sürdürülebilir değildir. Yakın gelecekte miktarları azalıp talebe bağlı olarak fiyatları arttığında üretilecek olan elektriğin de bize olan maliyeti gün geçtikçe artacaktır. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın fosil yakıtlara dayanan elektrik üretim sistemlerini terk etmemizin vaktinin çok geçtiği görülebilir.

Bu durumda devletin enerji sağlama sorumluluğunu yerine getirmek için yenilenebilir enerji kaynaklarından enerji üretimine destek vermesi en doğru çözümdür. Fosil yakıtların aksine yenilenebilir kaynaklardan, yani güneş ve rüzgârdan elde edilen enerjinin maliyeti gelişen teknolojilerle birlikte her geçen gün düşmektedir. Güneş ve rüzgâr enerjisi doğanın bize sunduğu kaynaklar olduğundan çok uzun süre tükenmeden bize enerji sağlayabilirler.

Güneş ve rüzgâr kaynaklı yenilenebilir enerjinin bu denli büyük avantajlar getirmesinin karşısında enerji sağlamada devlet tekelinin kırılmasına neden olmalarından dolayı devletimiz bu yenilenebilir enerji türlerine çok da sıcak bakmamaktadır. Oysa enerji ihtiyacı bizden çok daha fazla ama yenilenebilir enerji kapasitesi bizim çok altımızdaki Orta ve Kuzey Avrupa ülkeleri enerjilerinin çoğunu bu kaynaklardan sağlayacak altyapıyı kurarak önemli bir adım atmış durumdalar. Kıt yenilenebilir kaynaklara sahip ülkelerin bile bu yolda bizden ileri olmaları “yenilenebilir kaynaklardan ihtiyacımızın tamamını karşılayamayız” argümanının da ne denli hatalı olduğunu gözler önüne sermektedir.

Tüm bu seçimlerle karşılaşan devletimiz bir nükleer santralin temelini atmış, diğeri için de anlaşmaları tamamlamış durumdadır. Dünyanın karşılaştığı en büyük sorunun küresel iklim değişikliği olduğu perspektifinden konuya yaklaştığımızdan nükleer santraller atmosfere fosil yakıtla çalışan termik santrallerden çok daha az zarar verirler. Bu nedenle, yenilenebilir kaynaklardan yeterli miktarda elektrik üretmemek ve ürettirmemekte ısrarcı olan devletimiz açısından önümüze fosil yakıtlar veya nükleer enerji seçimi sunuluyorsa benim seçimim nükleerden yana olacaktır.

Unutmamamız gereken son bir noktayı geçtiğimiz ay birlikte yaşadık. Elektrik üretim ve dağıtım sistemimizde yaşanan arızayla birlikte ülkenin önemli bir kısmına elektrik enerjisi verilemedi. Bu aslında neden nükleer enerjiye ihtiyacımız olduğunu değil aslında neden dağıtılmış sistemlerle herkesin mümkün olduğu ölçüde kendi elektriğini üretmesi gerektiğini gösteren bir kanıttır. Elektrik enerjisi üretimini merkezileştirmek bu şekilde yaşanacak sorunları sadece arttırır. Ülkenin her yerinde güneş ve rüzgârdan kendi enerjimizi üretebilecek olursak merkezi sistemlerde oluşabilecek arızalara karşı da dayanıklılığımız o derece artar. Bu da sürdürülebilir bir sistem oluşturmamız için atılacak en önemli adımlardan biridir.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Mayıs 2015 sayısında bulabilirsiniz.

1 Nisan 2015 Çarşamba

Su Problemi

Mart ayının ortası itibariyle, İstanbul barajlarında doluluk oranı %95. Geçtiğimiz yıl aynı dönemde barajların doluluk oranı sadece %36 idi. Bu artışın biri doğal, diğeri de bizden kaynaklanan iki sebebi var. İlki bildiğiniz gibi; özelde Marmara Bölgesi, genelde de ülkemiz bu kış geçen kışa oranla çok daha fazla yağış aldı ve bu yağış barajları doldurdu. Ama aynı zamanda geçen yazdan beri Melen ve Sakarya'dan İstanbul'a taşınan su da barajların doluluk oranında önemli bir rol oynadı.

Buna rağmen İstanbul'un artık kendi su ihtiyacını kendi su kaynaklarından karşılayamadığını unutmamalıyız. Bir kış boyunca ne kadar yağmur yağacak olursa olsun, Istrancalar'dan ve Melen'den gelen su olmayacak olsa, İstanbul gene susuz kalabilir. Bu nedenle de bizlere düşen en önemli görev suyumuzu dikkatli kullanmaktır. Geçen yaz yaşadığımız susuzluk şimdilik geçmiş olabilir, ama gelecek  her sene benzer kuraklıklarla karşılaşmamız olasıdır.

İstanbul'a su bugün için uzaklardan geliyor. Bu çözüm bugün için günü kurtarmaya yeterli olabilir, ancak unutmamamız gereken iki konudan ilki suyun geldiği o bölgelerin de kuraklıktan dolayı sorun yaşayabileceğidir. Bildiğiniz gibi, iklim değişikliği küresel bir sorundur. İstanbul'un yağış almadığı bir yılda Edirne veya Bolu'da yağışın azalmayacağını düşünmek doğru bir mantık olamaz.

Diğer bir sorun ise suyun sahibinin kim olduğuyla ilgilidir. İstanbul'a içme suyu sağlamak için suyu Melen'den getiriyoruz, ancak o suya Melen bölgesinde de ihtiyaç olduğunda suyu oradan alıp İstanbul'a taşımanın hukukla ne derece bağdaştığını da su hakkı bağlamında tartışmamız da gerekmektedir. Bugün bile İstanbul'a su aktarımında sorunlar yaşanmayıp suyun bize geldiği bölgelerde sık su kesintilerine rastlanması en hafif tanımıyla o bölgelerde yaşayan kişilerin memnuniyetsizliğine yol açmaktadır.

Dolayısıyla İstanbul'un (ve diğer şehirlerimizin) su problemini azaltmanın en kolay yolu sahip olduğumuz suyu dikkatli kullanmaktan geçiyor. Her ne kadar barajlar bu sene dolu olsa da biz gene de suyumuzu yazın kuraklık olacakmış gibi dikkatli kullanacak olursak ve bunu bir alışkanlık haline dönüştürebilirsek ilerde karşılaşacağımız kuraklıklara da hazırlıklı oluruz. Ülkemizin bulunduğu coğrafyada iklim değişikliği ile birlikte su, petrol kadar kıymetlenebilir; bunun bilincine vararak yaşamaya başlamak zorundayız. Sorunun çözümü ise sadece diş fırçalarken musluğu kapatmakla bitmiyor ne yazık ki. Modern şehirlerimiz kurulduğundan bu yana su azlığı ciddi bir problem olmadığından tüm sistemlerimizi suyun hep olacağı üzerine kurmuşuz. Bu nedenle de bir gün suyun azalacak olması karşısında alınabilecek basit önlemler dedelerimize doğal gelseler de bizim neslimiz için karmaşık sistemler gibi algılanabiliyorlar.

Suyun sürdürülebilir kullanımı için öncelikle kullanılmış suyun cinsini iyi algılamamız ve suyu buna göre ayırabilmemiz gerekmektedir. Bu alanda da yapılmış en önemli hata çok eskilere dayanmaktadır.

Yağmur suyu aslında temiz sudur. Şehirlerdeki kanalizasyon sistemi yağmur suyunu pis su olarak kabul ederek kanalizasyon sistemine dahil etmektedir. Bunun çok önemli iki sakıncası vardır. İlki, hızlıca kavrayabileceğimiz üzere, yağmur suyunun toplanarak yeniden kullanılabilmesi yerine kanalizasyona atılarak arıtma sistemine dahil edilmesi ve çoğu yerde arıtılarak (hatta bazen de arıtılmadan) doğaya bırakılmasıdır. Oysa yağmur suyunu kanalizasyona karıştırmadan ayrıca toplayacak olsak hem bu suyun kullanımını arttırırız, hem de boşu boşuna arıtma maliyetine katlanmamış oluruz. İkinci olarak da yoğun yağışlarda bu sistem taşmalara yol açıyor.

Burada doğal olarak en başta maliyet olmak üzere çoğu konuda itiraz ettiğinizi duyar gibiyim. Ama lütfen şunu unutmayın, eskiden evlerimizde sarnıçlar vardı. Yağmur suyu bu sarnıçlarda toplanıp sonradan kullanılırdı. Yani bu imkansız bir sistem değil. Sadece kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Biz hangi noktada yağmur suyunu sarnıçlarda toplamayı bırakıp kanalizasyona atmaya başladık? Bu da şehirlerimizin modern altyapılarının kurulduğu yıllara gidiyor. Biri pis su, diğeri de yağmur suyu için iki farklı toplama sistemi kurgulamak masraflı olduğundan altyapı alışkanlığımız hep bu iki su türünü ortak toplamak üzerine kurulmuş. Bu toplanan su da başlarda arıtılmadan derelere, göllere veya denize bırakıldığından problemin bir çevresel maliyeti de oluşmamaktaydı. Atık suların arıtılarak doğaya bırakılması nispeten yeni bir uygulama olmakla beraber, bu atık su arıtma yükünü pis su ve yağmur suyu ayrımına giderek azaltmayı denemek yerine alışkanlıklardan gelen toplu kanalizasyon sistemlerine devam edildi.

Bugün için İstanbul'un ve diğer büyük şehirlerin su probleminden bahsederken konuştuğumuz konuların başında şehirlerin su toplama havzalarına doğru genişlemelerinden dolayı su kaynaklarının azalmasıdır. Ancak buradaki ana sorun şehrin genişlemesi değil, bu genişleyen bölgelerde nüfusun artmasının yanı sıra düşen yağmurun ayrı toplanmayıp kanalizasyona katılmasıdır. Çoğu şehrin içme suyu ihtiyacı yeraltı sularından ziyade yağmur sularının toplandığı barajlardan karşılanmaktadır. Bu nedenle de yağmurun düştüğü yerin beton veya çimen olması fazla önemli değildir. Önemli olan yağmur suyunun atık su ile karıştırılmadan toplanabilmesidir. Yağmur suyunu atık sudan ayrı toplamak şehrin eski mahallelerinin altyapısının baştan düzenlenmesini gerektirmektedir. Ancak yeni yapılan bölgelerde altyapıyı bu iki değişik tür suyu ayrı şekilde toplamamamız için bir neden yok.

Su kullanımında bir diğer problem de evde ürettiğimiz atık suyun arıtılmasında başlamaktadır. Bizim düşündüğümüzün aksine evsel atık suda temizlenmesi en zor olan kısım biyolojik değil kimyasal olarak kirlenmiş olan kısımdır. Kimyasal kirliliğin büyük kısmını da lavabolara dökülen sıvı yağlar ve aşırı kullanılan deterjanlar oluşturmaktadır. Bu nedenle evlerin altyapılarında biyolojik atık suyu arıtıp bahçe sulama suyu olarak kullanmak mümkündür. Evlerdeki kimyasal atıkları da azaltmak atık suyun arıtma maliyetini azaltmanın yanı sıra arıtım sonunda elde adilen suyun da kalitesini arttıracaktır. Yalnız burada gene maliyet sorunuyla karşı karşıya kalıyoruz. Eski evlerin altyapılarını bu şekilde düzenlemek önemli bir yatırım maliyetini beraberinde getirmektedir. Evlerde kullanılan suyun maliyeti ise bu yatırım maliyetini uzun vadede karşılamadığından bu yatırım bugün için makul bir alternatif değildir. Ancak kentsel dönüşüm düşüncesiyle yenilenen tüm konutlarda yeni atık su sistemlerinin kurulmaması için bir sebep bulunmamaktadır.

Suyumuzun kıymetini susuzluk çektikçe daha iyi anlamaya başlıyoruz. Gene de musluklardan akan suyun maliyeti cebimizi yakmaya daha başlamamış olduğundan suyu tasarruflu kullanmak dediğimizde aklımıza en başta dişimizi fırçalarken musluğu kapatmak geliyor. Oysa iklim değişikliğinin yağış rejimlerine olan etkisiyle içme ve kullanım suyu sağlayabilmek her geçen gün zorlaşacak ve suyun fiyatı da buna bağlı olarak artacaktır. Bu nedenle de su altyapımızı baştan düşünmemiz gereken bir döneme giriyoruz. Umarım felaketler yerine mantıktan çıkarımlar yaparız.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Nisan 2015 sayısında bulabilirsiniz.

1 Mart 2015 Pazar

Küresel ısınma mı küresel iklim değişikliği mi?

Küresel ısınma ve küresel iklim değişikliği uzman olmayan insanlar tarafından birbirlerinin yerine kullanılabilen kavramlar. Üzerinde yaşadığımız dünyanın iklimi değişiyor ve bu değişimin nedeni atmosferin ısınması. Bu nedenle iki kavramı ortak olarak kullanmakta fazla bir sakınca yok. Ancak bazı dönemlerde ikisini aynı anlamda kullanmak kafa karışıklığına yol açabiliyor. Yaşadığımız sertçe sayılabilecek kışın ardından, özellikle de soğuk geçen günlerin nedenini anlatabilmek için bu iki kavramın benzerliklerine ve farklarına açıklık getirmek istedik.

Öncelikle, biri kötüye kullanmadığı müddetçe iki kavram arasında önemli bir anlam farkı yok. Kötüye kullanmaktan da kastımız, “küresel ısınma var dendiği halde nasıl oluyor da hava bu kadar soğuk oluyor?” gibi söylemlerdir. Bu söylemlerden korunmak için bilim insanları ısınma yerine iklim değişikliği demeyi tercih ediyorlar.

2014-2015 kışında ABD'nin doğu kıyısı son yüz yılın en soğuk kışlarından birini geçirdi. New York ve Boston bir metreyi aşan kar altında kaldı, Erie Gölü neredeyse tamamen dondu. Ancak, yayınlanan raporlara göre ABD geneli gene de bu kışı ortalamanın üzerinde bir sıcaklıkta geçirdi, çünkü doğu kıyısı kış şartları ile mücadele ederken batı kıyısına kış neredeyse uğramadı. Doğu ve batının ortalaması alındığında ise normalin üzerinde sıcaklıklar ortaya çıktı. ABD'nin ne doğu ne de batı kıyısı normaldi bu kış; her iki kıyıda da normallere göre “değişik” bir kış geçirildiği söylenebilir. Bu “değişik” kışın nedeni de aşağıda açıklayacağımız gibi iklim değişikliğidir.

Dolayısıyla genelde bakıldığında, dünyanın bazı bölgeleri bazı seneler ısınırken aynı bölgeler bazı seneler serinler. Gene bazı bölgeler ortalamadan sıcakken başka bazı bölgeler ortalamadan daha serin olabilirler. Ancak dünyanın tamamının senelik ortalamasını aldığımızda her geçen sene biraz daha ısınmakta olduğunu görüyoruz.

Lima'daki iklim görüşmeleri sırasında İngiliz Meteoroloji Ofisi'nin yayınladığı bir grafik dünyanın her geçen sene nasıl daha da fazla ısındığını gözler önüne seriyor. Bu grafik son 150 senedeki sıcaklıkların 1961-1990 yılları arasındaki sıcaklıklar ile farkını gösteriyor. Geçirdiğimiz 2014 yılı son 150 yılda yaşadığımız en sıcak yıl olarak en sol üst köşede yer alıyor. 2014 yılının ardından 2010, 2005 ve 1998 en sıcak yıllar olarak sıralanıyorlar. Tarihte ölçtüğümüz en sıcak 20 yılın tamamı 1990 yılından bu yana yaşanmış. Burada aklınıza “ya ölçümlerden önceki yıllar, onlar daha sıcak olamaz mı?” diye bir soru gelecek olursa şöyle bir cevap verebiliriz: Her ne kadar modern termometrenin tarihi birkaç yüzyıl geriye gitse de sıcaklık ölçmek için kullandığımız metotlarla son milyon yılın ortalama sıcaklıklarını belirleyebiliyoruz. Bu belirlememize göre son milyon yılda 2014 yılından daha sıcak bir yıl yaşanmış olması ihtimali çok düşük.

Küremizin böylesine ısındığını gösterdikten sonra, sıra yaşadığımız garip kışı açıklamaya geldi. Aklımızda hep yağan kar kalsa da 1 Şubat günü gerek çöl kumlarının getirdiği toz bulutu gerekse de sıcaklıkların son yüz yılda ölçülen en yüksek ikinci değere ulaşması bir yanda kışı bir yanda da baharı aynı ayda yaşamış olduğumuzun göstergesiydi.


“Hangisi normal?” diye soracak olursanız cevap ne yazık ki “ikisi de” olacak. Küresel ısınma atmosferin sıcaklığını arttırıyor. Bu da bizim 1 Şubat gibi sıcak ve çöl tozları ile dolu bir havayı daha sık göreceğimiz anlamına geliyor. Ancak çoğunuzun dikkatini çekmiştir; Soğuk hava dalgaları artık çocukluğumuzda alıştığımız gibi “Balkanlar üzerinden” gelmiyor ülkemize. Son yıllarda daha sıklıkla “Sibirya üzerinden” gelen soğuk hava dalgalarıyla gelen soğuk havaya alışmaya başladık. Bu “yeni” soğuk hava türünün sebebi de önümüzdeki senelerde daha sıklıkla duyacağımız polar vorteks.

Polar vorteks –bir diğer adıyla kutbi girdap- kutuplara yerleşmiş soğuk hava parçaları olarak özetlenebilir. Kutuplar, dünyanın diğer yerlerine göre en soğuk yerlerdir ve atmosferin yüzeye yakın katmanlarının sıcaklığı kış aylarında -60 dereceleri bulabilir. Kutuplarda atmosferin dikey katmanları arasındaki sıcaklık farkları da çok fazladır. Buna bağlı olarak, kutuplarda saatteki hızı 150km’yi aşabilen soğuk rüzgarlar oluşur. Dünyanın dönmesine bağlı olarak oluşan koriolis kuvvetinin etkisiyle bu hızlı rüzgarlar (siklonlar) batıdan doğuya doğru bir girdap içinde dönerler. Bu çok soğuk rüzgarlar bir girdabın -polar vorteksin- içinde adeta hapsolmuştur ve soğuk hava kütlesi güney enlemlere, yani bizim yaşadığımız yerlere, çok sık inmez.



Kutupların üstünde oluşan polar vorteksin alçak enlemlere hareketini engelleyen bir hava akımıdır. Bu hava akımına jet akımı (jet stream) denir. Jet akımı, kutup bölgesindeki soğuk hava ile orta enlemlerdeki sıcak havayı birbirlerinden ayıran bir yol olarak düşünülebilir. Jet akımı genel anlamda batı-doğu doğrultusunda eser. Fakat jet akımı enlemlere paralel şekilde hareket etmez, dalga şeklinde inişli çıkışlı bir yapısı vardır. Bu da aynı enlemdeki iki farklı bölgenin biri çok soğukken diğerinin aynı anda ılık olmasına sebep olabilir. Yazımızın başında bahsettiğimiz ABD'nin doğu kıyısı ile batı kıyısı arasındaki büyük sıcaklık farkının da sebebi budur.

Polar vorteks, kutuplardaki soğuk havanın kutuplarda kalmasını sağlar. Kutuplar ne kadar soğuksa bu hava kutuplarda o kadar güçlü tutunabilir ve bizim yaşadığımız yerlere pek etkisi olmaz. Ancak kutupların, iklim değişikliğinin etkisiyle ısınmasına paralel olarak polar vorteksin gücü de zayıflar ve jet akımının izlediği yol aşağı enlemlere kayar. Böylece kutuplardaki soğuk hava aşağılara sarkarak Amerika, Avrupa ve Asya’ya kadar inebilmeye başlar. Jet akımının dalga şeklinde olması sebebiyle her kışı soğuk geçirmiyoruz; ama polar vorteksin zayıfladığı zamanlarda jet akımının alçalan kısmı bulunduğumuz yere denk gelirse kutuplardan gelen aşırı soğukları hissetmemiz kaçınılmaz oluyor. Bu kış sıcak günlerin ardından yaşadığımız soğukların sebebi de bu kutuplardan aşağıya sarkan soğuk hava dalgalarıdır. Bundan sonraki senelerde de bu hava sistemleri ile yaşamak zorunda kalacağız.

Unutmayın, sıcak günlerin ardından “Sibirya üzerinden gelen soğuk hava dalgalarının” nedeni kutupların fazla ısınmasından dolayı kutup girdabının soğuk havayı kutuplarda tutamamasıdır. Önümüzdeki yaz aylarında da oluşacak şiddetli fırtınalar, hortumlar ve sağanak yağışlar da benzer şekilde küresel ısınma nedeniyle hem atmosferin enerjisinin hem de buharlaşmadan dolayı su buharı miktarının artmasından kaynaklanmaktadır. 

İçinde yaşadığımız dünya her geçen gün alıştığımız dünyadan biraz daha uzaklaşıyor. Buna alışmaya çalışmaktansa küresel ısınmayı durdurmaya çabalamak da bu değişikliklerin daha da kötüye gitmesini engellemek için yapmamız gereken en önemli şeydir.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Mart 2015 sayısında bulabilirsiniz.

1 Şubat 2015 Pazar

Petrol Fiyatlarındaki Düşüşün İklim Değişikliği Üzerine Etkileri

Ham petrolün varil fiyatı Haziran ayında 115 dolarken Ocak ayında 50 doların altına indi. Petrol fiyatlarındaki bu ciddi düşüş çoğumuzun aklına bu fiyatların atmosfere salınan karbondioksit miktarını nasıl etkileyeceği sorusunu getirdi. Bu sorunun cevabını detaylarıyla açıklamadan önce kısa cevabı verelim: Uzun vadede karbondioksit miktarı petrol fiyatlarından fazla etkilenmez.

Petrol fiyatlarındaki düşüşün iki temel sebebi var. Öncelikle dünya ekonomisinde ve özellikle de Çin'de işler beklenildiği kadar iyi gitmediği için petrol talebi her geçen gün azalmakta. Buna karşılık, petrol fiyatlarını sabit tutabilmek için petrol arzının da düşürülmesi gerekiyor, ancak petrol üreticisi ülkelerin başında gelen Suudi Arabistan günlük petrol üretimini kısmayı düşünmüyor. Durum böyle olunca da ham petrolün varil fiyatı 50 doların altına iniyor.

Ham petrolün varil fiyatı 50 doların altına inince arabalarda kullandığımız benzinin de fiyatı ucuzluyor, böylelikle biz daha fazla benzin yakabiliyoruz. Daha fazla benzin yaktığımızda da atmosfere daha fazla karbondioksit salınmış oluyor. Yani bu bakış açısıyla ham petrol fiyatlarındaki düşüş atmosfere salınan karbondioksit miktarını arttırıyor. 

Ancak benzin fiyatlarının ucuzlaması yavaşlamakta olan ekonominin hızlanmasına neden olur ve hızlanan ekonomi benzine olan talebi arttırır. Artan talebi karşılamak için arzın da artması gerekir. Ama arz değişmediği için petrol fiyatları gene eski yerine tırmanır. Dolayısıyla şu anda yaşadığımız inişin mutlaka bir noktada çıkışı da olacaktır.

Aklınızdan geçen soruyu duyuyor gibiyim: Suudi Arabistan petrol arzını azaltacak olsa fiyat yükselecek ve daha az üreterek daha çok kazanma şansını elde edecekler. Bunu neden yapmıyorlar?

Çünkü dünyada petrol çıkartmanın bedeli her yerde aynı değil. Suudi Arabistan bir varil petrolü çıkartmak için 5-6 dolar arası masraf yapıyor. Ham petrolün varilini 50 dolara sattığında da ciddi anlamda kar ediyor. Ama Suudi Arabistan'ın fazla hoşlanmadığı bazı ülkeler, ki bunların başında Rusya Federasyonu ve İran geliyor, petrolü çıkartmak için çok daha fazla para harcamak zorundalar. Petrolün fiyatı düştüğünde bu ülkelerin kazancı da çok azalıyor.

Suudi Arabistan dünyanın en büyük petrol üreticisi. İkinci sıraya ise az bir farkla ABD yerleşti. ABD'nin petrol tüketiciliğinden üretici konumuna geçmesinin arkasındaki itici güç ise son senelerde Dakota ve Teksas'ta keşfedilen şeyl petrolleri. Şeyl petrolleri kaya tabakaları arasında sıkışmış küçük petrol tabakalarından oluşuyor. Bunları bulmak ve çıkartmak zor değil, ancak çıkartmaya başladıktan kısa süre sonra açılan kuyudan alınan verim hızla düşüyor. Amerika'nın üretimindeki bu büyük artış 2010'dan bu yana açılan 20,000 kuyudan kaynaklanıyor. Ancak bu kuyulardan üretilen petrolün maliyeti 50 doların üzerinde. Ham petrolün varil fiyatı 115 dolar iken 50 dolar maliyetle petrol çıkartabilmek karlı bir yatırımdı, ama petrolün fiyatı 50 doların altına düştüğünde şeyl petrolü çıkartan şirketlerin de zarar etmeye başladıkları görüldü.

Suudi Arabistan'ın yapmaya çalıştığı da şeyl petrolü çıkartan bu şirketleri iflas ettirmenin ötesinde yatırımcıların şeyl petrolüne olan inançlarını sarsmak. Çünkü şeyl petrolünü çıkartmak için açılan bir kuyunun maliyeti birkaç milyon dolar. Yani petrol fiyatları tekrar yükseldiğinde petrolcüler gene şeyl kuyuları açmaya yönelebilirler. Ancak yatırımcıların inancı sarsılacak olursa bu kuyulara yatırım yapmak isteyenler azalacağından uzun vadede Suudi Arabistan'ın kar edeceğini düşünüyorlar.

Kısa vadede bizi bekleyen şey düşük fiyatlardan dolayı şeyl kuyularının kapanması, buna bağlı olarak üretilen ham petrol miktarının azalması ve petrol fiyatının artmasıyla birlikte tüketimin gerilemesi ve atmosfere daha az karbondioksit salınması. Ancak ham petrolün fiyatı yine 115 dolar seviyesine ulaştığında alternatif üretim kaynakları devreye girecek ve üretim bugünkü seviyesine çıkacaktır. Bu da en baştan belirttiğimiz salınan karbondioksit miktarının değişmeyeceği anlamına geliyor.

Şeyl petrollerinin yanı sıra bir de çıkartılması zor petroller var. Kuzey Kutbu'nda veya okyanusların dibinde bulunan bu petrol yataklarından petrol çıkartmak için yapılan yatırımlar ham petrol fiyatlarının düşmeye başlamasıyla birlikte çok azaldı. Yalnız bir kez daha petrol fiyatları 100 doların üzerine çıktığında bu yatırımlara geri dönüldüğünü görmek sürpriz olmayacak.

Ama problem bu kadar basit değil. Ocak ayında Nature dergisinde yayınlanan bir bilimsel çalışmaya göre, şu anda keşfedilmiş ya da keşfedilmeyi bekleyen tüm petrolün %50'sini (tüm kömürün %80'ini ve tüm doğal gazın %30'unu) yeraltında bırakacak olursak küresel ısınmayı 2 derece ile sınırlama şansımız %50 oluyor. Yani, bizim değil şu anda ulaşamadığımız kaynaklara sadece petrol fiyatı yükseldi diye saldırmamız, petrol fiyatlarını bahane ederek ulaşılamayan kaynaklara saldırmak yerine bu fiyatlar nereye çıkarsa çıksın petrol arzını her geçen gün azaltmakla sorumluyuz.

Ocak ayında bir toplantı için yurt dışındaydım. Yaptığım konuşmadan sonra Bangladeşli bir grup çevremi sardı ve benden herkese Bangladeş'in ne kadar kötü durumda olduğunu anlatmamı istediler. Ben de onlara sunumlarımda kullandığım deniz seviyesi yükseldiğinde Bangladeş'in ne duruma geleceğini gösteren grafiği örnek verdim.  Deniz seviyesindeki bir metre artış ülkelerindeki 20 milyon insanın yaşadığı yerden olması anlamına geliyor. Sonra da İngilizlerin aynı problemin çözümü için Thames nehrinin girişine yerleştirdikleri kapakları gösterdim. “Yani başımıza gelecekler fakir olduğumuz için mi?” diye sordular.  

Petrolün tamamının yeraltından çıkmasını isteyenler küresel ısınmadan maddi güçleri nedeniyle bizim kadar zarar görmeyecek olanlar. Geri kalanlar açısından ise petrol fiyatlarının yükselmesi tüketimi azaltacağından çok daha hayırlı olacaktır. Çünkü dünyanın seçenekleri her geçen gün azalıyor!

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Şubat 2015 sayısında bulabilirsiniz.

1 Ocak 2015 Perşembe

Lima ve 2015'deki İklim Görüşmeleri

2015 daha önceki senelerde alışmadığımız bir biçimde iklim konusunun ve bu konudaki uluslararası görüşmelerin sıkça gündeme geldiği bir yıl olacak. Son iki yazımızda da belirttiğimiz gibi bunun en önemli sebebi bu yılın sonunda Paris'te toplanacak olan Birleşmiş Milletler İklim Konferansı'nda imzalanması beklenen iklim değişikliğinin önlenmesine dair anlaşma. 2014 Aralık ayında Lima'da yapılan konferansta bu anlaşmanın temelleri atılmaya çalışıldı. 2015 yılı boyunca da Lima Anlaşması temel alınarak Paris'te tüm devletlerin üzerinde anlaşabilecekleri bir metin oluşturulmaya çalışılacak.

Dolayısıyla öncelikle Lima'da hangi konularda anlaşma sağlandığına bakmamız gerekiyor:

- Ülkeler “anlaşmaya çalışacakları” konusunda anlaşmaya vardılar. Yani kimse masadan kalkmadı. Komik görünse de bu aslında çok önemli bir adım. İklim görüşmeleri böyle bir anlaşmanın kesinlikle gerekli olduğunu düşünen ülkelerle böyle bir anlaşmaya kesinlikle karşı olan ülkeleri bir araya getirdiği için bu ülkelerin hala masada oturuyor olmaları önemli bir kazançtır.

- Ülkeler herkesin elini taşın altına koyması konusunda anlaştılar. Daha önceki yıllarda gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki temel fark bu noktada ortaya çıkıyordu. Gelişmiş ülkeler gelişmekte olan ülkeler harekete geçmeden harekete geçmeyeceklerini belirtiyorlardı. Gelişmekte olan ülkeler ise  iklim konusundaki tarihsel sorumlulukları sebebiyle öncelikle gelişmiş ülkelerin harekete geçmeleri konusunda ısrarcıydı.

- Paris'te imzalanması beklenen anlaşmanın bilimin verileriyle uyumlu olması gerektiği konusunda anlaşmaya varıldı. Bilim dünyasının uzunca süredir ısrarla üzerinde durduğu, küresel ortalama sıcaklıkların Sanayi Devrimi öncesine göre 2 dereceden daha fazla artmasına izin verilmemesi gerekliliği ülkeler tarafından da kabul edildi.

Ama alınması gereken yolla kıyaslandığında bu kararların oldukça zayıf göründüğünü kabul etmemiz gerekiyor. İklim görüşmeleri bu yılın Aralık ayına kadar çok çetin bir yoldan geçerek pek çok konuda anlaşma sağlanmasını sağlamak zorunda. Bu konulardan önemlileri şunlar olacak:

- Anlaşmanın hukuki yapısı: Arka planda birçok hukuki terim kullanılsa da asıl konu yapılacak anlaşmanın bağlayıcı olup olmayacağı. İklim değişikliğinden en fazla zararı görecek olan küçük ada devletleri bağlayıcı bir anlaşma yapılmasını istiyorlar. AB de bağlayıcı bir anlaşmanın ülkelerin yükümlülüklerini yerine getirmeleri yönünde bir zorlayıcı olacağını söyleyerek bunu destekliyor. ABD ise bağlayıcı bir anlaşmanın Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu bir Amerikan Kongresi'nden geçmeyeceğini bildiğinden bağlayıcı bir anlaşmaya karşı. Çin ABD'nin imzalamadığı bir anlaşmayı imzalamayacağı için bağlayıcılık konusu Paris anlaşmasının en önemli noktası haline geliyor. Avustralya gibi anlaşma çıkmasını istemeyen ülkeler de bağlayıcı bir anlaşma olması yönünde çaba sarf ederek bir anlaşmanın önünü tıkamaya çalışıyorlar.

- Gelişmekte olan ülkeler “ortak ama farklılaştırılmış yükümlülükler” bazında bir anlaşma istiyorlar. Yani, gelişmiş ülkeler bu konuda sorumluluğu ve yükü üstlerine almak zorundalar. Ancak gelişmiş ülkeler de Paris anlaşması yürürlüğe girene dek ve yürürlülük süresince şu anda gelişmekte olan bazı ülkelerin de gelişmiş ülke kategorisine gireceklerini, dolayısıyla da onların da yükümlülük almaları gerektiğini söylüyorlar. Bu konuda varılması gereken anlaşma aslında basit bir temele dayanıyor. Gelişmiş ve zengin ülkeler tarihi sorumluluklarından kaçamayacaklarını, gelişmekte olan ülkeler de iklime zarar vererek gelişemeyeceklerini kabul etmek zorundalar.

- Gelişmekte olan ülkelerin çoğu aynı zamanda iklim değişikliğinden en kötü etkilenecek ülkeler arasında yer alıyor. Bu nedenle bu ülkeler iklim değişikliğinin kötü etkilerini azaltmak için yapacakları harcamaların da sera gazı salımlarını azaltmak için yapacakları harcamalar gibi sayılmasını istiyorlar. Gelişmiş ülkeler ise anlaşmayı sadece sera gazı salımlarını azaltma anlaşması olarak kurgulamak çabasındalar.

- Daha önceki iklim konferanslarında iklim değişikliği ile savaşım için bir Yeşil İklim Fonu kurulmasına ve bu fona her sene 100 milyar dolar para toplanmasına karar verilmişti. Lima görüşmeleri sonunda bu fonda 10 milyar dolar toplanmış olması önemli bir başarı gibi gösterilmeye çalışılsa da bu paranın bir yandan koyulan hedeflerden, diğer yandan da gelişmiş ülkelerin yeni fosil yakıt kaynakları aramak için harcadıkları paradan ne derece az olduğu da açıkça görülebiliyor. Sonuçta, bu probleme çözüm üretmek için birlerinin elini cebine atması gerekiyor ama anlaşıldığı kadarıyla kimse bunu yapmaya gönüllü değil.

- Gelişmekte olan ülkelerin üzerinde durdukları bir diğer konu kayıp ve zararlar. Bu ülkeler, tarihi sorumluluğu bulunan ülkelerin ileride oluşabilecek iklim değişikliği ile ilgili zararlardan sorumlu olduklarının Paris anlaşmasında yer almasını istiyorlar.

- Son olarak, belki de en önemli konu, sera gazı salımlarının ne kadar azaltılacağı. Anlaşmaya taraf olacak tüm ülkeler Mart 2015'e kadar ne kadar azaltım yapmayı planladıklarını Birleşmiş Milletler'e bildirecekler. Anlaşmanın süresi daha kesinleşmemiş olmakla birlikte büyük ihtimalle 2020-2025 dönemini kapsayacaktır. Bu durumda her ülke kendi belirlediği bir zamana kıyasla 2025'te ülkenin sera gazı salımlarının ne miktarda olduğunu kendisi belirleyecek. Mesela ülkemiz “2025 yılı sonunda 2015 sera gazı salım miktarlarından  %5 indirim yapmayı planlıyorum” şeklinde bir açıklama yapacak. Burada tartışılan konu, bu anlaşma çerçevesinde ülkelerin birbirlerinin taahhütlerine karışıp karışmayacakları. AB eğer her ülkenin taahhütlerini değerlendirme imkanı varsa böyle bir anlaşmayı kabul edebileceğini söylüyor. Yani bize “aslında siz %5 değil %15 indirebilirsiniz” deme hakkını elinde tutmak istiyor. Doğal olarak ABD ve Çin böyle bir konuya sıcak bakmıyor.

2015 tüm bu konuların olası tüm detaylarıyla konuşulduğu bir yıl olacak. Umudumuz iklim felaketleri yerine, gelişen bu detayları sene içerisindeki yazılarda sizlerle paylaşmak ve sene sonunda da uygulanabilir ve bizleri çözüme götürebilecek bir anlaşmaya kavuşmak.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Ocak 2015 sayısında bulabilirsiniz.

1 Aralık 2014 Pazartesi

ABD-Çin İklim Anlaşmasının Önemi

Geçen ayki yazımızda Aralık ayında Lima'da yapılacak olan iklim görüşmeleriyle ilgili beklentilerimizi tartışmıştık. O yazıyı yayına verdikten hemen sonra ABD ile Çin'in iklim değişikliğini engellemek için sera gazı salımlarını azaltma yönünde bir anlaşmaya vardıkları duyuruldu. Gelecek sene Aralık ayında yapılacak olan Paris iklim görüşmeleri öncesinde bu anlaşmanın ne anlama gelebileceğini sizlere anlatmaya çalışacağım.

Söze önce bu anlaşmanın en iyi tarafıyla başlayalım: Bugüne kadar ABD de Çin de iklim değişikliği konusunda herhangi bir sera gazı azaltımı yapmaya yanaşmıyordu. ABD, Çin ekonomisinin büyüklüğünden bahsederken Çin’in bir adım atmadan kendilerinin adım atmasının ekonomilerine büyük zarar vereceğini söyleyerek yan çiziyordu. Çin ise daha yeni büyümeye başladıklarını ve atmosferdeki sera gazı miktarından aslında başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerin sorumlu olduğunu ve önce onların adım atması gerektiğini belirtiyordu. Bu kadar ayrı görüşlere sahip iki ülkenin bir anlaşmaya varabilmiş olması bile kendi başına çok önemli bir noktadır.

ABD ve Çin'in üzerinde anlaştıkları konu şu: Amerikan Başkanı Obama ABD'nin karbondioksit salımlarını 2025 yılına kadar 2005'teki salım miktarının %26-28 altına düşüreceğini kabul ediyor. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ise aslında bir indirim hedefi almıyor, ancak Çin'in salımlarını 2030 yılından itibaren azaltacağını kabul ediyor. Anlaşma Çin'in sera gazı salımlarını ne zaman ve ne kadar azaltacağını belirtmese de 2030 yılından itibaren azaltım yoluna gireceğini kabul etmiş olması aslında bu anlaşmanın daha da önemli parçasını oluşturuyor.

Anlaşmanın geneline baktığımızda karşımıza çıkan önemli noktaları şöyle sıralayabiliriz:
  1. ABD Kyoto Antlaşmasını da imzalamıştı. Ancak Kyoto Antlaşması'nın yasalaşabilmesi için Senato'da da kabul edilmesi gerekiyordu. Kyoto Antlaşması Senato'da kabul edilmediği gibi 0-95 oyla reddedildi, yani Senato'nun Cumhuriyetçi ve Demokrat kanatları birlikte bu antlaşmaya hayır oyu verdiler. ABD-Çin arasındaki anlaşmanın bundan farkı, kabul edilmesi için Senato onayına gerek olmamasıdır. Bu nedenle de Obama yönetiminin henüz Demokratların elindeki Senato'dan korkması için bir neden yok. Yalnız Kasım ayı başında yapılan seçimlerde Demokratlar Senato'da çoğunluklarını kaybettiler. Obama yönetimi açısından bunun getirdiği en önemli sorun meclisten geçirmek istedikleri tüm yasama konularında Senato'da Cumhuriyetçi bir çoğunluğa karşı savaşmak zorunda kalacak olmalarıdır. Senato'da liderliği devralacak olan Cumhuriyetçi Kentucky senatörü McConnell anlaşmanın açıklanmasının ardından bu anlaşmanın Çin'e bir yükümlülük vermediğini belirterek anlaşmayı sert bir biçimde eleştirdi. Başkan Obama kalan süresinde bu anlaşmanın yükümlülüklerini yerine getirebilmek için Senato'yu ikna etmek zorunda kalacak ve bunun neredeyse imkansız olduğu şimdiden açıkça görünüyor. Yani kısacası, ABD ile Çin bir anlaşmaya vardılar ama en azından ABD tarafında bu anlaşmanın bugün için yürütülebilmesine imkan yok.
  2. İklim görüşmeleri her ne kadar tüm devletleri kapsasa da kapalı kapılar ardında söylenen, Paris görüşmelerinin aslında anlamsız olduğu ve esas sonuca tüm devletler arasında değil ABD-Çin-AB üçgeninde yapılacak anlaşmaları diğer devletlerin mecburen takip etmeleriyle ulaşılabileceğiydi. Bu üçgende yapılacak anlaşmaların ilk ve belki de en zoru ABD ile Çin arasında gerçekleştirildi. Şimdi AB özellikle ABD kamuoyunda bu anlaşmanın sahip olacağı desteği inceleyerek kendi anlaşmalarını planlamaya başlayacak.
  3. AB'nin bu planları temelde kendi azaltım hedefleri ile de uyumlu olmak zorunda. AB sera gazı salımlarını 2030 yılında 1990 seviyesinin %40 altına düşürmeyi kendiliğinden taahhüt etmiş durumda. Yakın gelecekte ABD ve Çin ile yapılacak ikili görüşmelerde de karşı taraftan benzer bir azaltım hedefi belirlemesini isteyecektir. Ancak bu hedef özellikle ABD-Çin anlaşmasının Amerikan kamuoyunda kazanacağı desteğe sıkı sıkıya bağlı olacaktır. Eğer bu anlaşma Amerika'da önemli destek bulmayacak olursa üçgeni tamamlayacak olan ABD-AB iklim anlaşmasının yapılabilmesi oldukça zor görünüyor.


Tüm bu politikaların ve görüşmelerin ötesinde bir de bilimin ne dediğine kulak vermemiz gerekiyor. Son yazımızda bu konuda kısaca şöyle demiştik:

“Eğer atmosfere 3.2 trilyon tondan fazla karbondioksit salacak olursak 2 derece ısınmanın altında kalabilme ihtimalimiz üçte ikiye düşüyor. Endüstri Devrimi'nin başından bu yana atmosfere 2 trilyon ton karbondioksit salmışız, yani tehlikeli limitlere yaklaşmamamız için elimizde salabileceğimiz sadece 1.2 trilyon ton karbondioksit var. Şu andaki hızımızla gidecek olursak, 2031 yılında bu 1.2 trilyon tonu da salmış olacağız. Ondan sonra saldığımız her ton bizi felakete biraz daha yaklaştıracak. Bu nedenle her ne yapıyorsak bunu şimdi ile 2031 arasında yapmalıyız. Bu limitin altında kalabilmemiz için salımlarımızı 2050 yılına kadar %70 azaltmamız, 2100 yılına kadar da sıfıra indirmemiz gerekiyor.”

Bu bağlamda ClimateInteractive web sitesinin hazırladığı bir grafiği biraz değiştirerek sizlerle paylaşmayı düşündüm. Bu grafik fazla söze gerek kalmadan politika ile gerçeklik arasındaki farkı gözler önüne kolayca seriyor.


Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Aralık 2014 sayısında bulabilirsiniz.

1 Kasım 2014 Cumartesi

Lima'ya Doğru Giderken

1992 yılında dünya devletleri Rio'da yaptıkları toplantının sonunda iklim değişikliğiyle ilgili iki önemli konuda görüş birliğine vardılar. Birincisi, iklim değişikliği vardır ve insanlığın geleceğini tehdit edecek boyuttadır. İkincisi de dünyanın ısınması hususudur. Endüstri Devrimi öncesinin ortalama sıcaklığına oranla iki derece artışla sınırlanmayacak olursa insanlığın geleceği tehlikeye girebilir.

Dünyanın ortalama sıcaklığının iki derece artması çoğumuza önemsiz geliyor olabilir. Ancak şunu hatırlamakta fayda var: Ortalama sıcaklıklarda Endüstri Devrimi'nin başından bugüne kadarki artış sadece 0.8 derece ve bu dünyadaki buzulların önemli bir kısmının erimeye başlamasına yol açtı. Eğer sıcaklık artışı 2 dereceye çıkacak olursa buzulların erimesini durdurmanın imkanı olamayacak. Dünyadaki buzulların tamamının erimesi durumunda ise dünyanın deniz seviyesi bugüne kıyasla 80 metre yükselecek. Bu da dünyanın çok önemli tarım alanlarının sular altında kalması anlamına geliyor. Yaklaşık 1 milyar insanın bu bölgelerde yaşadığını göz önüne alacak olursak bunun yaratacağı sorunu da kısmen anlamaya başlamış oluruz.

Ortalama sıcaklıkların 2 derece artmasının buzullar üzerine etkisi bizler için sadece bir örnektir. Küresel ısınmanın yol açacağı kuraklık, şiddetli fırtınalar, yağmur ormanlarının zarar görmesi, okyanusun asitlenmesi ve canlı türlerinin kaybı içinde yaşamakta olduğumuz problemin boyutunu algılayabilmemiz açısından önemlidir. Bu problemlerin her biri ile başa çıkabilmemiz mümkündür ama hepsi birleşip üzerimize geldiğinde insanlığın önemli bir bunalımla karşılaşması kaçınılmazdır.

Bu nedenle 1992 yılında varılan karar gereği 1995 yılından itibaren, alınan bu karara taraf olan tüm dünya ülkeleri her senenin sonunda toplanarak küresel ısınma konusunda neler yapılmış olduğunu tartışıyor ve neler yapılması gerektiğini kararlaştırıyorlar. Bu toplantıların 1997 yılında Kyoto'da yapılanından çoğumuzun adını duymuş olduğu Kyoto Protokolü ortaya çıktı. Bu anlaşmaya göre gelişmiş ülkeler 2008-2012 yılları arasında başta karbondioksit olmak üzere sera gazı salımlarını 1990 yılında saldıkları miktarın yaklaşık %5 altına indirmeyi kabul ediyorlardı. Bu anlaşma kimilerine göre önemli bir adımdı. Bu düşüncenin temel dayanağı, dünyanın neredeyse tamamının piyasa koşullarının egemen olduğu kapitalizm tarafından yönetildiği ve eğer iklim problemine bir çözüm bulunacaksa bu çözümün gene piyasa tarafından yaratılması gerektiğiydi. Yani, bizim anlayacağımız dille, şu anda para kazanan kişiler bir yandan para kazanmaya devam ederken, diğer yandan da sera gazı salımlarını azaltsalardı bu sistem çalışacaktı.

Bu anlaşmaya ilk önce ABD karşı çıktı. “Bizim, sera gazı azaltma yükümlülüğü olmayan Çin ile ekonomik olarak baş etmemize imkan yok; ya onlar da yükümlülük alırlar ya da biz de almayız” diyerek anlaşmaya taraf olmadılar.

Daha sonra ülkenin kuzeyinde zengin petrol yatakları bulununca Kanada da anlaşmadan çekildi ve ite kaka Kyoto Protokolü çalışmaya başladı. Buradaki ana beklenti, bu anlaşmayla piyasaya bir yandan sera gazı salımlarını azaltırken diğer yandan da para kazanılabileceğini öğretmekti. Ne yazık ki piyasa buradan bir şey öğrenmedi.

2009 yılında Kopenhag'taki toplantıda dünya liderleri Kyoto'nun 2012'de sona ermesinin ardından nasıl bir anlaşma yapılması gerektiğine karar veremediler. Bir yanda gelişmekte olan ülkeler “bizim bu problemde tarihsel bir sorumluluğumuz yok, önce gelişmiş ülkeler ellerini taşın altına koysun” dediler, öte yanda gelişmiş ülkeler de “gelişmekte olan ülkeler yükümlülük almazsa biz yokuz” dediler. Sonuçta bir karar alınamadı. 2009 yılından bu yana yapılan tüm toplantılarda da bu iki bakış açısı bir araya getirilmeye çalışılıyor.

Son yıllarda umutlar 2020 yılı sonrası için geçerli olacak küresel bir anlaşma yapılması üzerine yoğunlaşıyor. Teknik olarak bu mümkün ancak bu anlaşmanın en geç 2015 yılı sonunda Paris'te yapılacak olan zirvede imzalanması gerekiyor. Bu anlaşmanın Paris'te imzalanabilmesi için bir önceki zirvede, yani bu sene sonunda Lima'da bu anlaşmanın ana hatları üzerinde bir fikir birliğine varılmış olması şart. Devlet liderleri ana hatlar üzerinde anlaşabilirlerse ancak bir sene içerisinde bağlayıcı bir anlaşmanın, detaylarıyla Paris'e kadar hazırlanması mümkün. Yani böylesi bir anlaşma ciddi bir hazırlık devresi gerektiriyor. Bu sebepten bu sene Lima'daki zirve son derece önem taşıyor.

Yalnız burada bilimin ne dediğine de kulak vermek gerekiyor. Bilim kısaca  diyor ki: “Eğer atmosfere 3.2 trilyon tondan fazla karbondioksit salacak olursak 2 derece ısınmanın altında kalabilme ihtimalimiz üçte ikiye düşüyor”. Diğer açıdan bakacak olursak da 3.2 trilyon tondan fazla karbondioksit salacak olursak %33 ihtimalle insanlığın sonu gelmiş olabilir.

Endüstri Devrimi'nin başından bu yana atmosfere 2 trilyon ton karbondioksit salmışız, yani tehlikeli limitlere yaklaşmamamız için elimizde salabileceğimiz sadece 1.2 trilyon ton karbondioksit var.

Şu andaki hızımızla gidecek olursak, 2031 yılında bu 1.2 trilyon tonu da salmış olacağız. Ondan sonra saldığımız her ton bizi felakete biraz daha yaklaştıracak. Bu nedenle her ne yapıyorsak bunu şimdi ile 2031 arasında yapmalıyız. Bu limitin altında kalabilmemiz için salımlarımızı 2050 yılına kadar %70 azaltmamız, 2100 yılına kadar da sıfıra indirmemiz gerekiyor.

O zaman bir gerçeklik kontrolü yapalım: Bugün dünya devletleri %5 azaltım konusunda bir anlaşmaya varamıyorlar ve bir grup diğerini tarihsel sebeplerle, diğer grup da birinciyi elini taşın altına koymamakla suçluyor. En kısa vadede bu iki grubun anlaşıp, değil %5, 2020-2025 aralığında karbondioksit salımlarını en az %20-30 bandında azaltmayı taahhüt etmesi gerekiyor. Şu ana kadar görüldüğü üzere, bunun piyasa koşullarına bırakılarak çözülebileceğini ummak en basit anlamında saflıktır. Bu problemin büyüklüğü ve ivediliği karşısında devletlerin piyasayı bekleyen değil, zorlayan bir role soyunmaları gerekmektedir. Eğer Lima trenini kaçıracak olursak probleme çözüm bulabilme şansımız iyice tehlikeye girer.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Kasım 2014 sayısında bulabilirsiniz.