27 Ağustos 2011 Cumartesi

Irene Kasırgası New York'a Yaklaşırken...

Orijinal yayın: 27.08.2011 T24 İnternet Gazetesi
Belki biliyorsunuz, bir süre önce Gelecekten Haberler isimli gelecekteki iklim olaylarını anlatan bir hayali senaryolar dizisi başlattık. Benim planıma göre bu dizi içerisinde 2017-2020 gibi 2-3 büyüklüğünde bir kasırga New York şehrine büyük zarar verecekti. Şu anda görüyorum ki benim gelecekte olmasını öngördüğüm felaketler düşündüğüm zamanlardan çok daha önce meydana geliyor. Atlantik Okyanusu'nda oluşan Irene Kasırgası Pazar akşamına doğru New York şehrine çok yakından geçecek. Bu kasırga her ne kadar 2-3 büyüklükte olmasa da şehre ciddi hasar vereceği neredeyse kesin.

Önümüzdeki günlerde kasırga konusunu haberlerde çokça duyacağımız için kısa bir tanıtım yapmamız uygun olur. Kasırgalar devamlı esen rüzgar hızlarına göre sınırlandırılır, yani bir kasırga içerisinde rüzgarın hızı bazı anlarda saatte 200 kilometreye çıksa da her an en az hız 140 km/h ise bu hızı 140 km/h olan bir kasırga olarak görülür. Buna göre rüzgar hızı 104-134 km/h arası kasırgalar Kategori 1, 135-158 km/h olan kasırgalar Kategori 2, 159-189 km/h olan kasırgalar Kategori 3, 190-220 km/h olan kasırgalar Kategori 4 ve 220 km/h olan kasırgalar da Kategori 5 şeklinde sınıflandırılır.


Irene 20 Ağustos günü Karayip Denizi'nde, Venezuela açıklarındayken bir tropik fırtına olarak sınıflandırıldı, yani rüzgar hızı yaklaşık 80 km/h idi. 22 Ağustos sabahı Porto Riko'ya yaklaşırken hızı 128 km/h olan 1. Kategori bir kasırga oldu. Porto Riko, Dominik Cumhuriyeti ve Haiti'de 10 kişinin ölümüne yol açan bu kasırga aynı zamanda da 1 milyar dolara yakın maddi hasara yol açtı. Irene 24 Ağustos'da Amerika'ya doğru yaklaşırkan 160 km/h'lik rüzgarlarla önce Kategori 2 sonra da 185 km/h'lik rüzgarlarla Kategori 3 kasırga oldu. Irene şu anda Amerika kıtasına paralel olarak kuzey yönünde ilerliyor. Bize göre 28 Ağustos Pazar akşamı New York şehrinin çok yakınından geçecek. Bu nokta daha soğukça okyanus suları üzerinde olacağı için de rüzgarların hızı yaklaşık 128 km/h civarına düşmüş olacak. Gene de New York şehrinin yapısı göz önüne alındığında bu büyük bir felakete yol açabilir.


New York şehri için bilmemiz gereken üç önemli nokta var. Bunların ilki taşımacılık sektörü. New York metrolarının ve karaları birbirine bağlayan tünellerin tamamı deniz seviyesinin altında bulunuyor. Bu metro sistemine veya tünellere girebilecek okyanus sularını boşaltmak neredeyse imkansız olabilir. Ancak bu kasırganın yaratacağı dalgaların o bölgedeki yüksekliği 2-3 metreyi aşmayacağı için tüneller ve metro sistemine suların girmesi beklenmiyor. İkinci önemli unsur da kanalizasyon, su ve elektrik sistemleri. Bunlar da metro sistemi gibi suyun altında olduğu için kasırgadan büyük zarar görebilir. Kasırga sırasında şehirde büyük elektrik kesintileri beklendiği için de ayrıca sosyal sorunların olması bekleniyor. Son unsur da aslında pek azımızın aklına gelebilecek bir konu. Şehirde şu anda aktif olarak gökdelenlerin yapımında kullanılan 26 tane büyük vinç bulunuyor. Bu vinçlerin kısa sürede sökülmeleri imkansız ve bu vinçler en fazla 100 km/h hızındaki rüzgarlara dayanabiliyor.


New York valisi Michael Bloomberg şehrin bir kısmı için şimdiden mecburi tahliye ilan etmiş durumda. Bu New York şehri için tarihte ilan edilen ilk tahliye ve bu tahliye küresel iklim değişikliğine bağlı olarak gelişebilecek diğer aşırı iklim olayları açısından da bir haberci olarak görülebilir.

21 Ağustos 2011 Pazar

Somali'ye iftara gitmek neden yetmez?


Orijinal yayın: 21.08.2011 T24 İnternet Gazetesi

FAO, Birleşmiş Milletler'in Besin ve Tarım Örgütü 2010 Kasım ayında dünyada geçtiğimiz sene görülen La Nina koşullarının sonbahar aylarında Afrika'nın doğusunda son 60 yıldır görülmemiş ağırlıkta kuraklık koşullarına sebep olduğu konusunda bir uyarı yayınlamıştı. Eğer dünya o gün bu uyarıyı dikkate almış olsaydı bugüne kadar Doğu Afrika'daki açlıktan binlerce kişi ölmemiş olurdu.

Benim bugünkü amacım ölmek üzere olan çocuk fotoğrafları koyarak duygu sömürüsü yapmak değil. Bugünkü felaketin nereden ve nasıl geldiğini bilmek gelecekteki felaketleri durdurmak fazla umurumuzda olmasa da en azından geleceğin nasıl şekilleneceğini bilmemiz yolunda bize yardımcı olacaktır.

Öncelikle La Nina nedir? sorusuna cevap vermeye çalışalım. El Nino Pasifik Okyanusu'nun ekvatoral enlemlerdeki yüzey sularının normalden fazla ısınması, La Nina da normalden fazla soğumasına verilen isimdir. Bu suların ısınması tüm dünyadaki yüksek ve alçak basınç alanları ile bağlantılı olduğundan El Nino veya La Nina dünyanın değişik alanlarında görülecek iklim olaylarının habercisi olarak görülür. Mesela El Nino görülen senelerde Afrika'nın doğu kıyısındaki muson alanlarında normalden fazla yağış görülür ama Avustralya'da normalden kurak bir dönem yaşanır ve yangınlar çok fazla olur. Buna karşılık La Nina yıllarında da bu durum tam tersine döner, yani Afrika'nın doğusunda şu anda kuraklıktan etkilenen bölgelerde kuraklık görülür. Haziran 2010'dan bu yana görülen La Nina koşulları neredeyse tarihte ölçülen en sert La Nina koşulları oldu. Bunun doğal sonucu olarak da geçtiğimiz senenin sonundan itibaren Afrika'nın doğusunda kuraklık ve buna bağlı olarak da kıtlık görüleceği öngörülmüştü. La Nina koşulları son birkaç ayda düzelmeye başlamış olsa da en azından bu senenin sonuna kadar bu koşulların devam edeceği öngörülüyor. Eğer bu koşullar 2012 yılının ortasına kadar devam edecek olursa ana yağışını Nisan-Haziran arasında alan Doğu Afrika bölgesinde bir sene daha düzgün ürün alınamayacağından kıtlık önümüzdeki seneye bundan çok kötü bir şekilde devam ediyor olacak.

Sormamız gereken ikinci soru insanlığın bu bölgeye yardımda neden çok yavaş kaldığıdır. Öncelikle çoğumuz günlük hayatın uğraşları arasında uzakta bir ülkede çekilmiş resimlerdeki çocuklara acımakla kalıp bir sonraki adımı atmaya çalışmıyoruz. Ancak bir sonraki adım atılıp yardım gönderilmeye başlansa da karşımıza daha büyük sorunlar çıkıyor. Bu sorunların başında da o bölgedeki ve özellikle Somali'deki politik istikrarsızlık geliyor.

Temelde Somali en az üç değişik parçaya bölünmüş bir ülke. Merkezi hükümet başkent Mogadişu'da ancak El-Kaide ile bağlantıları bilinen Mücahit Gençlik Hareketi'nin stratejik bir kararla son aylarda güneye çekilmesiyle düzeni sağlayabildi. Ülkenin kuzeyinde ise bağımsızlık ilanını henüz kimsenin tanımadığı Somaliland var. Özellikle ülkenin güneyindeki Mücahit Gençlik Hareketi bölgelerine herhangi bir yardım örgütünün girmesine izin vermiyor. Bunun arkasındaki temel sebep de yardım amacıyla gelen kuruluşların yardım görüntüsü altında dini propaganda yaptıkları düşüncesi. Bu sebepten de her gün yaklaşık 4000 mülteci bu bölgeden kaçarak komşu ülkeler olan Etiyopya ve Kenya'ya sığınıyor. Kendileri de kuraklıkla mücadele etmekte olan bu ülkeler üstlerine gelen bu ek yükü kaldırmakta zorlandıklarından durum her geçen gün daha da kötüye gidiyor.

Doğa koşulları bizlere bu kuraklığın en az bir sene daha süreceğini ve bu sürecin kuraklıktan etkilenen Somali, Etiyopya ve Kenya için neredeyse ölümcül olabileceğini gösteriyor. Bunun yanında bölgeye yardım yapabilecek ülkelerden yardım akışı yeteri kadar kuvvetle sağlanamıyor, anneler gelen yardımla ancak iki cocuklarından birini kurtarabilecekleri için seçim yapmak zorunda kalıyorlar. Ama belki daha da önemlisi, yardım gelse bile düzgün bir şekilde yardıma ihtiyacı olanlara dağıtılamadığı için her gün yüzlerce insan açlıktan ölüyor ve görünür gelecekte de ölmeye devam edecek. Bu sebepten eğer bir şey yapılacaksa bunun en başta Somali'deki politik düzeni istikrara kavuşturmak olduğu açıkça görünüyor. Bunu yapmanın temel yolu da artık silah kullanmaktan geçmiyor. Batı Mogadişu'da silah kullanmayı denedi ve ülkeyi girdiğinden çok daha büyük bir karmaşada bırakarak geri çekildi. Şimdi kim, neyi, nasıl yaparsa yapsın, soruna politik bir çözüm gelmesi gerekiyor. Doğu Afrika bölgesi politik istikrara kavuşmadan bölgede insanların açlıktan ölmesini engellemenin bir yolu görülmüyor. Başbakanımız Ramazan ayından iyiliksever dostlarını toplayıp Somali'ye iftara gidebilir ama sorun oraya yardım etmekten çok o bölgede istikrarın sağlanmasına katkıda bulunmaktan geçiyor.

26 Temmuz 2011 Salı

Korkmanıza Gerek Yok!


Orijinal yayın: 26.07.2011 T24 İnternet Gazetesi

İklim değişikliğinden dolayı dünyada sorunlar çıkmayacak, iklim mültecileri olmayacak, ülkeler su için birbirleriyle savaşmayacaklarmış. Bunu ben söylemiyorum, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi söylüyor. Bize uzak olmalarından dolayı fazla bilgimiz olmuyor ama, Hint Okyanusu'nda Maldivler diye bir ülke var. Maldivlerin nüfusu 400.000 ve ülkenin en yüksek yeri deniz seviyesinden 2 metre yukarıda. İklim değişikliğinin etkilerinden biri olan deniz seviyesindeki yükselme bu yüzyıl sonunda Maldivler denen ülkenin tamamını sulara gömecek, ama bu sorun olmayacakmış Güvenlik Konseyi'ne göre. 

Geçen ay sonunda iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek olan ada devletlerinden 14 tanesi birlikte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne iklim değişikliğinin dünya barışı ve güvenliğini tehdit ettiğini tanıması çağrısında bulundu. Geçtiğimiz hafta bu Almanya başkanlığından bu konuyu görüşen Güvenlik Konseyi beklenildiği gibi bu yönde bir karar almaktan sakındı. Uzun görüşmeler sonunda yayınlanan bildiride iklim değişikliğinin gelecekte olası güvenlik problemleri yaratabileceği gibi muğlak bir ifadeye yer verildi. Ayrıca Güvenlik Konseyi'ne sunulan teklifte yer alan iklim değişikliği sebebiyle çatışmaların olabileceği bölgelerde görevlendirilmek üzere “Yeşil Bereli” özel bir güvenlik gücünün kurulması isteği de gündeme bile getirilmedi. 

Güvenlik Konseyi'ndeki gelişmiş ülkeler ada devletlerinin teklifini destekleyerek iklim değişikliğinin bir güvenlik tehdidi olarak tanınmasını isterken Rusya, Çin ve gelişmekte olan ülkeler bu teklife karşı çıktılar. Rusya iklim değişikliğini bir güvenlik sorunu olarak almanın konuyu daha da politize bir hale getireceğini söylerken Çin de iklim değişikliği konusunun bilim adamlarına bırakılması gerektiğini söyleyerek gelişmekte olan ülkeler safında yer aldılar.  

Ben bu konuda ne düşüneceğimi bilmiyorum. Bir yanda Kyoto anlaşmasına imza koymayı reddeden Amerika “iklim değişikliği bir güvenlik sorunudur” diye bağırıyor, diğer yanda Kyoto'yu kabul edip uygulamaya başlayan Rusya Federasyonu “bu konuyu abartmaya gerek yok” söylemini tercih ediyor. Ben yalnız mıyım kafamın karışmasında? Bu görüşlerin birbirinin tersi olması gerekmiyor mu? “Madem iklim değişikliği dünya barışını tehdit ediyor, o zaman neden siz bir şeyler yapmıyorsunuz?” diye sormak gerekiyor Amerikalılara. Ruslara da “madem bu kadar önemsiz bir konu, neden ülkenizi uzun vadede yükümlülük altına sokacak bir anlaşmaya imza attınız?” diye sormalı. Ama sanırım bu olay bizlerin anlayabileceğinden daha üst düzeyde bir oyun. Gene filler kavga ediyor ve gene çimenler ezilecek. “En azından bizim ülkemiz yok olmayacak” diye kendimizi avutabiliriz, ama iklim değişikliğinin sağlık ve tarım alanında en fazla zarar vereceği ülkeler arasında ülkemiz en üstlerde yer alıyor. Bunlar benim uykumu kaçırdığı kadar yöneticilerimizin de uykusunu kaçırıyorsa eminim onlar bizim düşünmediğimiz çözümler düşünüyorlardır. 

Diğer yandan, Güvenlik Konseyi iklim değişikliğini dünya barışı ve güvenliğine bir tehdit olarak kabul etse hayatımızda ne değişecek? Doğalgaz yakan termik santrallerden elektrik üretmeyi bırakıp rüzgar ve güneş enerjisine mi yöneleceğiz birlikte? “Bu kadar tüketmek yeter diyerek” sonsuz büyüme saçmalığına yüz çevirip sürdürülebilir kalkınma gibi bugün için bir hayal olan doğruların peşine mi düşeceğiz? Belki de bırakalım savaşlar çıksın, insanlar ölsün, o zaman aklımız başımıza gelir. Ne zamandır Avrupa'da tırmanan aşırı sağ görüşlerin tehlikesi söylenip durdu, ancak politik kazançlar uğruna şişirilen bu görüşlerin etkisindeki bir çılgın yüze yakın insanı öldürdüğü zaman kişiler durup düşünmeye başladılar. İnsanlığın geleceği söz konusu olduğunda birkaç yüz milyon insanın hayatı nedir ki? 

19 Temmuz 2011 Salı

Sıcak günler bizi bekliyor

Orijinal yayın: 19.07.2011 T24 İnternet Gazetesi

Son haftalarda her ne kadar asfalt eritecek sıcaklıklar görmeye başlamış olsak da aslında serin sayılabilecek bir yaz geçiriyoruz. Ama serinden kastım sıcakların bizi bunaltmadığı bir yaz değil, sadece mevsim normallerinin çok üzerinde olmayan sıcaklıkta bir haziran ayı yaşadık. Amerikan Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi (NOAA) her ayın sonunda geçirilen ayın dünyadaki iklim durumunu yayınlar. Bu rapor da bizim haziran ayını fazla sıcak geçirmediğimizin bir göstergesi olarak kullanılabilir. Bu rapora göre Haziran 2011 küresel sıcaklıkların ölçüldüğü yüz yıldan uzun süredir yaşadığımız en sıcak yedinci haziran ayı oldu. Ayrıca Şubat 1985'den beri her ay o ayın uzun süreli ortalamalarından daha sıcaktı. Yani dünyanın ortalama sıcaklığı son 316 aydır ortalama sıcaklıkların üzerinde seyrediyor.

Biz yazın başını kısmen rahat geçirmiş olabiliriz ancak özellikle Sibirya ve ABD'nin güney eyaletleri ortalamadan çok sıcak günler geçirdiler. Özellikle 5 Temmuz'da Arizona Eyaleti'ndeki Phoenix kentinde yaşanan kum fırtınası neredeyse bir korku filminden çıkmış gibiydi (http://www.youtube.com/watch?v=dSsbEGrBjso). Afrikanın geneli ise uzun süredir kuraklıkla boğuşuyor. Özellikle Afrika'nın doğusundaki Cibuti, Kenya, Somali ve Etiyopya'da son 60 senenin en büyük kuraklığı yaşanıyor. Bu bölgede 10 milyon kişi sadece dış ülkelerden gönderilen yiyecek yardımıyla hayatta kalabiliyor. Bu kuraklık iki senedir azalan muson yağmurlarından kaynaklanıyor. Muson yağmurlarının azalmasının da en önemli sebebi la Nina dediğimiz Pasifik Okyanusu'nun doğu kıyısındaki suların sıcaklığında zaman zaman görülen düşüş. Bu düşüş dünyanın pekçok yerinde ciddi iklim değişikliklerine sebep oluyor. Mesela bizim ülkemiz de daha serin günler geçiriyor la Nina'dan dolayı. La Nina geçen sene Temmuz ayında başladı ve bu sene Mayıs ayının ortasına kadar sürdü. Genelde la Nina etkisi ülkemizde birkaç ay sonra hissedildiği için Mayıs ayı ortasında biten la Nina'dan sonra sıcaklıkların Temmuz ayı ortasından itibaren mevsim normallerinin çok üzerine çıkmasını bekleyebiliriz. Bu artışın daha başında ülkemizin güneyinde asfaltlar eridi, geçtiğimiz haftasonu İstanbul 35 dereceyi gördü. Bu artış devam edeceği için bu yaz hepimizin iklim konusunda çok dikkatli olması gerekiyor. 

Hepimiz büyürken annelerimizden sıcak hava ile ilgili önemli bilgiler aldık ve bu bilgileri kendi deneyimlerimizle harmanladık. Mesela annemiz “öğlen sıcağında sokakta top oynama başına güneş geçer” dediği zaman, aslında başımıza güneş geçmesinin ya da sıcağın bize bir şey yapmasının fazla ihtimal dahilinde olmadığını bilirdik. Çok önemli ise sıcakta oynar değilse gölgelikleri tercih ederdik, bu normal yaşam tarzı idi. Ama o normal yaşam tarzındaki sıcaklıklar artık birkaç derece arttı. Yeni normalde artık annemizin sözünü dinleyip güneşe çıkmamak gerekiyor. Öğlen sıcağında havuzun ya da denizin kenarında yatma devri yavaş yavaş kapanıyor artık. Yeni dünyada 11:00-15:00 arasını klimalı ortamlarda geçirmek gerekiyor, yoksa alternatif bir hastane ziyareti olmaya başlayabilir ciddi biçimde. Unutmayın, bundan on sene önce güneşin altında uzun süre kalabiliyordunuz, şimdi hem sıcaklık arttı, hem de siz on sene önceki kadar genç değilsiniz, kalbinize acıyın.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Bilimsel dilin günlük dilden farkı nedir?


Orijinal yayın: 06.06.2011 T24 İnternet Gazetesi

Bilim insanları bilim alanında eğitim almamış kişilere bilim alanındaki gelişmeleri anlatırken çok dikkatli olmalıdırlar. Bunun temel sebebi de bilim alanında kullandığımız dilin günlük dil ve anlayıştan çok farklı olmasıdır. Bilimin değişik alanlarında ve özellikle de iklim değişikliği konusunda bilim insanlarına yapılan saldırıların çoğu bu temelden kaynaklanmakta ve kişilerin aklını çabuk karıştırabilmektedir. 

Bu konunun temel kelimesi “teori”dir. Günlük hayatta şöyle bir cümle kurabiliriz: “Benim bir teorim var, aslında Ahmet Mustafaoğlu milli takım teknik direktörlüğünü kabul etmedi çünkü o başbakan olmak istiyor.” Bu teori hiçbir dayanağa sahip olmayabilir, test edilmesi, doğruluğunun ya da yanlışlığının gözlemlenmesi mümkün değildir. Bu sebepten de günlük konuşmalarımızda buna teori deriz. Teori tamamen “işkembeden sallamakla” ciddi ciddi düşünerek üretmek arasında herhangi bir noktada bulunabilir, ama ana öğesi hemen test edilebilmekten genelde uzak olmasıdır. 

Benzer bir şekilde “işkembeden sallamak” bilimde de mümkündür, hatta birçok alanda gelişme bununla mümkün olur. Ancak bu “işkembeden sallamaya” hiçbir zaman teori denmez. Düşüncenin gelişiminin teori halini alabilmesi için test edilebilir ve doğruluğunun veya yanlışlığının ölçülebilir bir şekle sokulması gerekir. Mesela, yukarıya atılan cisimlerin içinde her zaman dünyaya dönmek gibi bir arzu vardır dersek bu test edilebilir bir ifade değildir. Ama aynı ifadeyi yukarıya atılan her şey aşağıya düşer şeklinde anlatacak olursak bu test edilebilir bir ifade halini alır. O noktada bu ifadeye bir teori diyebiliriz, çünkü herkes elindeki imkanlarla bir şeyleri yukarıya atıp aşağıya düşüp düşmediğini kontrol edebilir. Genelde bunu test edenler de bu teorinin doğruluğunu görebilirler, ancak bu gene de bir kanun değildir. Çünkü bir teori her ne kadar sağlam olursa olsun, o teoriyi desteklemek için kaç tane deney yapılırsa yapılsın, bu teorinin doğruluğunun ispatı değildir. Ama yapılan her değişik deney o teoriyi doğruluğa biraz daha yaklaştırır. Ancak o teorinin yanlış olduğunu gösteren bir tek düzgün yapılmış deney bile o teoriyi yıkar. Mesela, bir roketi saniyede 12 kilometre hızla yukarıya atacak olursak yukarıya atılan cisimlerin hep aşağıya düştükleri teorisini hemen çökertiriz, çünkü bu roket dünyanın çekim alanından çıkarak aşağıya düşmez. Bu noktada bilimin yaptığı o teoriyi hepten çöpe atıp baştan başlamak yerine o teorinin neresinde hata olduğunu anlayıp gerekli değişiklikleri yapmaktır. Teorimizi kütlesi olan iki cisim birbirlerini uzaklıklarının karesine ters oranlı bir kuvvetle çekerler şeklinde getirecek olursak bu hem havaya atılan cisimlerin neden yere düştüklerini hem de uzay araçlarının nasıl olup da dünyayı terk edebildiklerini aynı anda açıklar.

Son birkaç yüzyılda bilim insanlarını bu şekilde zorlayan teori çatışmalarından iki tanesi evrim ve iklim değişikliği üzerinedir. Gerek evrim, gerekse de iklim değişikliği bir teoridir, ama bilimsel anlamda bir teoridir, yani yapılan her deney ve gözlem bu teorileri güçlendirirken bu teorilerin yanlış olduğunu kanıtlayan bir tek deney veya gözlem yapılamamıştır. Bir teorinin deney ya da gözlemlerin tamamını açıklayamaması o teorinin yanlış olduğunu değil sadece geliştirilmesi gerektiğini gösterir. Benzer şekilde hem evrim hem de iklim değişikliği teorilerinde tam olarak anlaşılmamış ve deneyleri ya da gözlemleri tam olarak anlatamayan noktalar mevcuttur, ama bu bilimsel anlamda teorinin yanlış olduğunu değil geliştirilmesi gerektiğini gösterir. Mesela evrim teorisine göre tüm primatlar aynı kökten gelmek zorundadırlar. Bunun için de fosil kanıtları ile evrimin nasıl geliştiğinin gösterilmesi gerekir. Ancak arada eksik olan fosiller varsa bu daha fazla gözlem yapılması gereğini ortaya koyar, teorinin yanlışlığını değil. Ama eğer 40 milyon yıl yaşında tam bir insan iskeletini bulacak olursak bir gün, bu evrim teorisinin yanlış olabileceğinin ve baştan düşünülmesi gerektiğinin bir göstergesidir. 

Benzer şekilde, Svante Arrhenius 1896 yaptığı deneyle atmosfere salınan karbondioksit (CO2) gazının dünyayı ısıtacağını kanıtladı. O günden beri yapılan deneylerin tümü de atmosferdeki CO2 miktarının insanların yaktıkları kömür, petrol ve doğalgaz miktarına bağlı olarak arttığını gösterdi. Aynı zamanda yapılan ölçümler de dünyanın ortalama sıcaklığının artmakta olduğunu bize kanıtladı. Bu durumda varacağımız temel sonuç, insan kaynaklı küresel iklim değişikliği vardır ve bizler bir şeyler yapmadığımız müddetçe iklim değişikliğinin etkisini her geçen gün daha fazla hissettireceğidir. Bu bir teoridir, ama bilimsel anlamda bir teoridir, yani 1896 senesinden bugüne kadar yapılan deneylerin tamamı bu teoriyi biraz daha kuvvetlendirmektedir ve bu teorinin yanlış olduğunu gösterebilecek bir tek deney veya gözlem yapılmamıştır. 

İklim değişikliği konusundaki temel belirsizlik değişikliğin varlığı ya da sebepleri üzerine değildir. Bilmediğimiz temel şey iklim değişikliğinin dünyaya gelecekte neler getireceğidir. Bu konuda bilim insanları geçmişte gözlemlenenlerle temel bilimsel verileri birleştirerek bazı öngörülerde bulunurlar, bu öngörüler tahmin niteliğindedir, bazıları daha kesin bazıları daha muğlaktır. Mesela bir meteorolog yarın hava yağmurlu olacak derse ertesi gün elimize şemsiye alıp çıkarız sokağa, ama yağmur yağmayabilir, bu meteorolojinin yanlış olduğu anlamına gelmez ya da o meteoroloğa bir daha inanılmaması gerektiğini göstermez. Benzer şekilde bir iklim bilimci de önümüzdeki beş senede ülkemizde kuraklık olacak derse buna hazırlanmak akıllıca bir davranıştır, ama yanlış çıkma olasılığı vardır. Fakat bir meteorolog belirli sebeplere dayanarak bu yaz İstanbul'da gerek ortalama yağış miktarı gerekse de sağanak yağış miktarı artacak derse, bunu dinlemekte daha da fayda vardır, çünkü böyle bir ifadedeki bilimsel veri oranı tahmin yeteneğinin çok üzerindedir. Aynı şekilde iklim bilimciler de dünyanın ortalama sıcaklığı artacağı için kuraklıklar da artacak ve deniz seviyesi yükselecek diyorsa bunu dinlemekte ciddi fayda vardır çünkü böylesi ifadeler tahminden çok bilim içerirler, bilimi dinlemek de genelde faydalıdır.

1 Haziran 2011 Çarşamba

Türkiye’nin ilk Ulusal İklim Değişikliği Eylem Planı Nihai Taslağı


Orijinal yayın: 01.06.2011 T24 İnternet gazetesi 

Türkiye bu ay içerisinde ilk Ulusal İklim Değişikliği Eylem Planı Nihai Taslağı'nı yayınladı. Bu yazıda yayınlanan taslağın bizi neden yanlış bir plana doğru sürüklediğini anlatmaya çalışacağım. 

2001 yılında Marakeş’te gerçekleşen 7. Taraflar Konferansı’nda (COP7) alınan 26/CP.7 sayılı kararı takiben, Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (UNFCCC), 24 Mayıs 2004 tarihinde taraf olmuştur. Bu sözleşmenin dördüncü maddesi uyarınca Türkiye öncelikle iklim değişikliğine sebep olan sera gazı salımlarını periyodik olarak açıklamak, sonra İklim Değişikliği Ulusal Bildirimiler'ini hazırlamak ve son olarak da bu anlaşmayı yerine getirmek üzere planladığı eylemleri açıklamak zorundadır. Türkiye her yıl salımlarını düzenli olarak bildiriyor, ilk ulusal bildirim de 2007 yılında yayınlandı (her ne kadar bu bildirimin yayınlanmasını resmi olarak UNFCCC sekretaryası kabul etmiş olmasa da). Bu sene içerisinde de  Türkiye’nin ilk Ulusal İklim Değişikliği Eylem Planı yayınlanacak. 

Bu eylem planının hazırlanması Birleşmiş Milletler Kalkınma Örgütü (UNDP) ile Çevre ve Orman Bakanlığı'nın ortak yürüttüğü bir projeyle sürdürülüyor. Proje kapsamında Mart 2010’da başlayan çalışmalar, Mart 2011 sonuna kadar kamu, yerel yönetim, özel sektör, sivil toplum ve akademik kuruluşların katılımıyla sürdürüldü. Tüm bu kuruluşların paylaşımı ile hazırlanan ön-taslak Nisan ayı başında Çevre ve Orman Bakanlığı’na teslim edildi. Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından koordine edilen İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu tarafından “İDEP NİHAİ TASLAĞI” haline getirildi ve 16 Mayıs 2011 tarihinde Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından açıklandı. İDEP Nihai Taslağı üzerine görüşler 23 Mayıs 2011 Pazartesi gününe kadar Çevre ve Orman Bakanlığı İklim Değişikliği Dairesi’ne iletildi. 

Bu noktada diyeceksiniz ki “ne güzel yurdumuzda bir iş katılımcı bir çalışma sonunda hazırlanmış, herkese sorulmuş, hala memnun değil misiniz?” Ben kendimce eleştirilerimi yazmaya çalışayım, belki bazıları size de mantıklı gelir: 

1. Aralık ayında “Herhalde iklim ve çevre ile ilgili konulardan sorumlu politikacı olmak çok zor!” başlıklı yazımda Birleşmiş Milletler Çevre Örgütü eski başkanlarından Klaus Töpfer'in yapmış olduğu konuşmayı eleştirmiştim.Temelde çevreden sorumlu bile olsa bu seviyede bir politikacı ilk sıraya çevreyi değil kalkınma ve büyüme sürecinde çevreye saygılı olunması düşüncesini koyuyor. Böylesi bir çalışmaya Birleşmiş Milletler Kalkınma Örgütü'nün öncülük etmesi ne derece sağlıklı olabilir? Böyle bir çalışmadan “iklim dahil çevreye vereceğimiz zararı azaltmanın temel yolu tüketim toplumu olmaktan çevre ile dost sürdürülebilir bir topluma geçmektir” sonucu çıkabilir mi? 

2. Kendilerine verilen bilgiler çerçevesinde nihai taslağı hazırlayan İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu temelde ilgili bakanlıklar ve müsteşarlıklardan oluşmaktadır, yani bu kurul her ne kadar herkesin fikrini almış gibi görünse de aslında kendi bildiğini okumaya hukuki bir taban sağlamıştır. Devlet madem sonuçta kendi istediği yönde bir planı uygulamaya koyacaktı, bunu katılımcı bir çalışma olarak göstermenin ne alemi vardı? Halkımız ne zaman devlete itiraz etti ki bu gibi konularda? 

3. Ama en önemli eleştiri koyulan hedefler noktasındadır. Eğer iklim değişikliğinin önlenmesi ile ilgili bir eylem planı yapıyorsanız bu planda hedefler koymak zorundasınız, bu hedefler de sera gazları salımınım azaltılması yönünde neyin nasıl yapılacağı şeklinde olmalıdır. Ancak devlet olarak sera gazlarının azaltılmasını bir amaç olarak görmezseniz hazırlayacağınız eylem planı da bir iyi niyet belgesinden öteye geçemez. Oysa bizim adım adım her sektörde neler yaparak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne imza atarak aldığımız yükümlülükleri nasıl yerine getireceğimizi anlatmamız gerekiyor, “vallahi billahi yapacağım” uluslararası anlaşmalarda pek işe yarayan bir tarz olmuyor. Size bir fikir olması açısından UNFCCC'nin bizi ilgilendiren ana maddesini yazıyorum son olarak: 

The ultimate objective of this Convention is the stabilization of greenhouse gas concentrations in the atmosphere at a level that would prevent dangerous anthropogenic interference with the climate system.  

Bu anlaşmanın ana amacı insanlar tarafından atmosfere salınan sera gazı miktarını dengeleyerek iklim sistemini tehlikeli bir şekilde etkilemesini engellemektir. 

Sizce bizim devletimiz altına imza attığı bu cümlenin gereklerini yerine getirmek için çabalıyor mu hiç? 

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Serin bir ilkbahar geçirmiyoruz aslında...


Orijinal yayın: 25.05.2011 T24 İnternet Gazetesi

Herhangi bir cisim neden ısınır? Eğer soba gibi kendi içinde bir ısı kaynağı yoksa ve dışarıdan aldığı enerji dışarıya yaydığı enerjiden fazlaysa o cisim ısınır. Dünyaya baktığımızda güneşten aldığımız enerji uzaya yaydığımız enerjiden fazla olduğu için dünyamız ısınıyor. Siz çevrenize baktığınızda hala ortalığın ısınmadığını düşünüyor olabilirsiniz, belki kısmen de haklısınız, ama bu dünyanın genelinin daha önceki yıllarda olduğundan daha serin olduğu anlamına gelmiyor. 

Aşağıdaki harita tüm dünya için Nisan ayı ortalama sıcaklık farklarını gösteriyor. Türkiye'de Nisan ayını ortalama sıcaklıklardan yaklaşık bir derece daha serin geçirmiş olabiliriz, ancak dünyanın geri kalanı, özellikle Avrupa ve Rusya çok sıcak bir ilkbahar geçiriyor. Bu sebepten de “hani küresel ısınma vardı, donduk burada” denmesin diye iklim bilimciler bu olguya küresel ısınma değil küresel iklim değişikliği diyorlar. Çünkü aşağıda da gördüğümüz gibi ortalamada dünyanın sıcaklığı artıyor, ama her yer aynı anda aynı miktarda ısınmıyor. Geçtiğimiz kışı anormal düşük sıcaklıklarla geçiren Batı Avrupa şu anda da anormal yüksek sıcaklıklarla karşı karşıya, yani küresel iklim değişikliği dediğimiz şey dünyanın dengesinin bozulması. Artık normal sıcaklık diye bir kavram kalmamaya başladı, tek normal görebileceğimiz olgu artık her günün bir yenilik getireceği. 

Dünyanın atmosferi güneşten gelen görünür ışığı geçirir, mor ötesi ışığın birazını geçirir, çoğunu ozon tabakası tutar, kızılötesi ışığın da bir kısmını geçirir. Kızılötesi ışığın ne kadarını geçirdiği atmosferdeki karbondioksit (CO2) miktarına bağlıdır. CO2 miktarı arttıkça atmosferin kızılötesine karşı olan geçirgenliği azalır. Güneşten gelen ışığın ancak yarısı kızılötesidir, ama dünyadan çıkan ışığın çoğu kızılötesi şeklinde yayılır ve atmosferdeki CO2 miktarının artması güneşten gelen ısı miktarını azaltmasa da dünyadan çıkmaya çalışan ısıyı engeller. Dünyanın ortalama sıcaklığının artmasının temel sebebi budur. Atmosferdeki CO2 miktarındaki artışın sebebi de bizim tükettiğimiz doğalgaz, petrol ve kömürdür. Biz bunları tüketmeye devam ettiğimiz müddetçe de artış devam edecektir. 

Dünyanın ortalama sıcaklığı arttığı zaman atmosferdeki olayları şiddetlendirecek enerji miktarı da artar, yani fırtınalar da daha kuvvetli olur yağışlar da. Başımıza gelen felaketleri çok çabuk unutuyoruz, Ayamama felaketini dere yatağına yapılan binalara bağladık bitti gitti, o gece durduk yerde afet seviyesinde yağmur nereden geldi diye soruşturmadık. Bu bahar Amerika'da da aynısı oluyor. Endüstri devriminin başından beri atmosfere en fazla CO2 gazını salan ve inatla da “küresel iklim değişikliği yoktur, bu felaket tellallığıdır” diye bilim adamlarına yüklenen Amerikalılar her geçen gün yeni bir felaketle karşılaşıyorlar. Geçtiğimiz haftalarda 300 kişiyi öldüren hortumlar bu pazar akşamı da 50,000 nüfuslu Joplin kentini yerle bir etti. Enkaz kaldırma çalışmaları sürerken ölü sayısının yüze yakın olduğu söyleniyor. 

Bir geçtiğimiz pazar sabahı, bir de bugün Joplin'de yaşayanlara iklim değişikliğine ne kadar inandıklarını sormak isterdim. Benim insanların akıllı olduklarına olan inancım her geçen gün azalıyor; nasihatleri dinlemediğimize göre umarım başımıza gelen musibetlerden ders çıkartmayı beceririz. Bu dersleri çıkartıp hayat tarzımızı değiştirme çabasına girmek için de zaman her geçen an biraz daha daralıyor.