28 Şubat 2021 Pazar

Sürdürülebilir taşıma ve dahası

"Atmosfere daha az karbondioksit salalım” dediğimizde aklımıza gelen önlemlerden biri arabamızı ya hibrit ya da elektrikli bir araçla değiştirmek oluyor. Oysa sürdürülebilir bir gelecekte arabalara yer yok. Bunun da gayet basit bir sebebi var. Arabalar 19. yüzyılın sonundaki geniş dünya için tasarlanmış makinelerdi. Hem insanlara hem de arabalara yer vardı. Hatta kullanılan atlı arabalarla kıyaslandığında içten yanmalı motor kullanan arabalar çok daha az yer kaplıyordu. Atları barındırmak için de bir ahır tutmaya gerek yoktu. Arabalar bu düşünce ile tasarlandı. Bugün bundan yüz sene önce ile kıyaslandığında çok daha farklı bir dünyada yaşıyoruz, ama hala eski alışkanlığımız olan arabaya sıkı sıkı sarılıp onu bir statü sembolü olarak görmekten vazgeçemiyoruz. Oysa ki araba kullanımı artık çoğumuz açısından bakıldığında ciddi bir külfet yaratıyor, eğer yaşam usüllerimizi hızlıca değiştirmezsek gelecekte de bu problemler artarak devam edecek.

Öncelikle arabamız tüm zamanın %92’sini park halinde geçiriyor. Yani öyle bir makineye öyle büyük bir para harcıyoruz, ama bu makine bize günün sadece %8’inde hizmet ediyor. İçinde olduğumuz zamanın %5’i hareket halinde, %2’si park yeri ararken ve park ederken, %1’i de trafik sıkışıklığında geçiyor. Bu sayılar Avrupa Birliği’nin ortalamaları. Eminim İstanbul gibi büyük şehirlerde özellikle trafik sıkışıklığı hareket halinde olduğumuz süreye daha yakındır, hatta daha fazla bile olabilir. Peki gerçekten istediğimiz bir otomobile sahip olmak mı yoksa rahatlıkla bir yerden bir yere gidebilmek mi? Büyük şehirlerdeki vaktinin önemli bir kısmı trafik tıkanıklığının içinde otururken geçenler için bu sorunun cevabının “bir yere gidebilmek” olacağını düşünüyorum.

İkinci büyük problemimiz arabaların ağırlığından ve motor teknolojisinin yanlışlığından kaynaklanıyor. Trafikte kullandığımız içten yanmalı motorlar yanan benzinin verdiği enerjinin ortalama %20’den azını hareket enerjisine çevirebilirler. Bu termodinamiğin temel yasalarının bir sonucudur. Yani “daha iyi bir motor yapsak daha verimli çalışır” diye bir düşünce olamaz çünkü burada bize sınırı doğa koyuyor. Arabaları ortalama 1.5 kişi kullanıyor. Bu da her araç yaklaşık 100 kiloluk insan yükü taşımasına rağmen kendi yükü yaklaşık 1200 kilo olur anlamına geliyor. En uygun şartlarda, en verimli çalışan araçlar bile enerjinin %84’ünü ısı olarak çevreye yayıyorlar, yaklaşık %14.5’luk kısmını kendilerini bir yerden bir yere götürmeye harcıyorlar ve sadece %1.5’unu bizi taşımak için kullanıyorlar. Öyle bir sistem tasarlamışız ki zamanının %92’sini boş durarak geçiriyor, çalıştığında da ona verdiğimiz enerjinin sadece %1.5’unu bizim istediğimiz şeyi yapmaya harcıyor ve gerisi tamamen boşa gidiyor.

Hibrit araçlarda bu verim çok daha yüksek. Araca verdiğimiz enerjinin %3’lük kısmı bizi taşımaya kullanılıyor. Hatta elektrikli araçlar çok daha iyi. En yeni motorlarla bizi taşıma bağlamındaki verim %5 civarına bile çıkabiliyor. Ama başımızda hala %92 boş duran bir araç var, üstelik elektrikli olduğunu, kullandığı elektriği de güneşten sağladığını kabul etsek bile ürettiğimiz enerjinin en iyi ihtimalle %5’i bizi taşımaya kullanılıyor. Günümüzün en modern teknolojisini bile kullanacak olsak, bu tamamen yanlış bir tasarım. Sürdürülebilir bir dünyada yaşamak istiyorsak bu tür yanlış tasarımları sistemimizden çıkartmamız gerekiyor artık. 

Ancak çoğunuzun “ama ben şurada oturuyorum ve buraya gidebilmek için mutlaka arabaya ihtiyacım var” diyeceğinizi biliyorum. Haklısınız. Özellikle İstanbul gibi büyük bir megapolde yaşayan kişiler bu yaşamı sürdürebilmek için arabaya ihtiyaç duyabiliyorlar. Yalnız burada biraz düşünmemiz gerekiyor. İstanbul doğru bir şehir mi? Bu sorunun cevabının fazla düşünme gerektirmeyeceğine eminim. Her ne kadar dünyanın en güzel şehirlerinden biri olsa da İstanbul yaşamak için yanlış bir yer. Yakın gelecekte karşımıza çıkacak olan depremden, her daim tepemizde Demokles’in kılıcı gibi sallanmakta olan susuzluk tehdidinden, trafik sıkışıklığından ve daha birçok sorundan söz edebiliriz. Böylesi bir sorun yumağının içinde yaşamayı biz tercih ediyoruz ve bu akıllıca bir tercih değil. Ha, bir de İzmir ya da Ankara’nın durumu da çok daha farklı değil. Diğer büyük şehirler de önceden büyüyen şehirlerin yanlış izinden devam ediyorlar.



Öyleyse çözüm ne? Hoşumuza gitmese de büyük şehirleri bırakmamız ve kendimize yeni şehirler inşa etmemiz gerekiyor, büyük şehirlerin hatalarını barındırmayan. Mesela ilk depremde binalarının en az %20’si yıkılmayacak bir şehir olmalı bu. Sonra evden çıktığımızda yürüyerek 5 dakika içinde rahat kullanılacak bir toplu taşımaya ulaşabileceğimiz bir şehir olmalı. Yaşadığımız yer ve çalıştığımız yer diye iki ayrı bölgenin olmadığı bir şehir olmalı ve işe, okula, alışverişe, sinemaya, hastaneye ve aklınıza başka neresi geliyorsa oraya, yürüyerek gidebilmeliyiz.

Kısacası, çözümler sadece benzinli araba yerine elektrikli araba kullanıp hayatımızın geri kalanını olduğu gibi bırakmak kadar kolay değil. Eğer sürdürülebilir bir hayat yaşamak istiyorsak modern yaşamın bize dikte ettiği bu sistemi bir kenara bırakarak yeni bir sistem kurmak zorundayız. Bu sistemi oluşturmak başlangıçta zor görünebilir ama hem kendimize hem de doğaya vakit ayırmanın yaşam açısından daha doyurucu olduğunu hepimiz görebiliriz.  

24 Ocak 2021 Pazar

AB Yeşil Mutabakatının getirdiği değişiklikler

2009 yılında yayımlanan bir makale, o tarihten sonraki çevresel sürdürülebilirlik ve iklim tartışmalarının temelini oluşturdu. Başını Stockholm Resilience Center’ın çektiği bu makalenin çok sayıda yazarı sürdürülebilirlik ve gezegenin sınırlarını inceleyerek, sürdürülebilir bir yaşam için çevreye ne kadar zarar vermiş olduğumuzu ortaya koydu1. Bu sınırları da 9 başlık altında topladı2. Bu 9 başlığın en önemlisi ve belki de en tehlikelisi iklim değişikliği. 2012’de yapılan Rio+20 Konferansı, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarının (SDG) temellerini atarken bu sınırları merkeze koydu. Paris İklim Anlaşması da bu sınırlar çerçevesinde oluşturuldu. Avrupa dışında bu sınırların politik arenada konuşulması fazla kabul görmediğinden AB ve kısmen de ABD ağırlıklı oluşturulan tüm politikalar gezegenin sınırları kavramı üzerine kurgulanmasına rağmen bilimsel alan dışında bu konu fazla dillendirilmiyor.

AB Yeşil Mutabakatı da aynı şekilde gezegenin sınırları üzerine kurgulandı. Buradaki amaç tüm Avrupa kıtasındaki yaşamın, üretimin ve tüketimin bu sınırları gözeterek kurgulanmasıydı. Yani tek sorun iklim değişikliği sınırı değil, ancak iklim değişikliği sınırı en belirgin görülen sınır. Buna göre AB yetki alanındaki tüm üretimin de bu sınırlar bağlamında yapılması gerektiğinden bu, doğal olarak AB içindeki üretimin masrafını hem mutlak hem de karşılaştırmalı olarak artırdı. Ancak AB Yeşil Mutabakatı bir yandan dünyayı bu sınırlar içerisinde üretim yapmaya zorlarken öte yandan da kendi üreticisini korumayı amaçlıyor.

Yeşil Mutabakat AB’ye ihracat yapan üreticilerin de AB’deki üretim kurallarına uymasını, uymuyorsa da gümrükte bir vergi ödemesini gerektiriyor. Gümrükte vergi uygulamasına da bu senenin ortasında belirlenen ağır sanayi ürünlerinden karbon vergisi alınması ile başlanacak.

Burada AB “Karbon vergisini ya kendi ülkende ödersin ya da AB sınırında bana ödersin.” temelinde bir sistem uyguluyor. Bunun arkasındaki temel prensip de bir şekilde karbonun fiyatlanarak bu dışsallığın bedelinin ödenmiş olması. Bugün için düşünülen fiyat üretimdeki her ton CO2 salımına karşılık 50€ gibi bir bedel ödenmesi. Bu bedelin de 2030 yılına kadar kademeli olarak artırılarak 100-150€ bandına çekilmesi bekleniyor. Bunun nedeni de AB’nin 2030 yılında 1990 seviyesinin %55 daha altında CO2 salacağını resmen kabul etmiş olması.

AB’ye ihracat yapan ülkelerin başında gelen Çin 2021 yılında bir karbon vergisi uygulamasına geçerek hem bu vergiyi AB’ye vermemek hem de rekabet avantajını korumak için hazırlık yapıyor.


Türkiye bu bağlamda neredeyse aynı ligde üretim yaptığı tüm ülkelerden geri kalmış durumda. Bu bariyer çok kısa zamanda ihracata yönelik üretim yapan sektörlerin karşısına çıkmış olacak. Bu bariyeri de “Ama biz üretimde kullandığımız elektriği yenilenebilir kaynaklardan satın aldık.” diyerek aşmamız mümkün değil çünkü elektrik piyasasının şeffaflığından dolayı ülkede hangi kaynaktan ne kadar elektrik üretildiği ve bunun nerede kullanıldığı biliniyor. Bu durumda bir karbon borsası kurularak karbonun fiyatlanması gerekiyor, ama bunun için de Paris Anlaşmasının meclisten geçirilmesinin ötesinde verilen niyet beyanının çok daha sıkılaştırılarak ciddi bir azaltım politikası uygulanması gerekiyor ki bu da senelerdir ortaya koyduğumuz çaba ile kıyaslandığında politikada 180 derece bir dönüş yapılması anlamını taşıyor. Bundan dolayı da ülkemizin en kısa zamanda AB ile uyumlu bir karbon vergisi uygulamasına geçmesi gerekiyor. Çünkü biz bu vergiyi alacak olursak üreticiye teşviklerle geri dönüş sağlayabiliriz. Ama biz vergi almamakta direnecek olursak ihracat yapan üreticilerin önemli bir kısmı bu alandaki rekabet avantajını kaybedecek. Bu da ülke ekonomisi açısından kabul edilebilecek bir risk değildir.

Bunun da ötesinde AB sadece ağır sanayi ile kısıtlı kalmayacak şekilde ihracat yapan tüm sektörlere bu karbon vergisini getirmeye hazırlanıyor. Ayrıca kısa zamanda da kural seti hazırlanarak aynı düşünce sisteminin üretimin gezegenin sınırlarına zarar veren her alanına yayılması bekleniyor. Yani domates üretirken sadece üretilen domatesin içinde zararlı kimyasalların kullanılmamış olması yetmeyecek, bunun ötesinde üretimde hiçbir zararlı kimyasalın kullanılmadığının kanıtlanması da gerekecek. Bu bakımdan tüm üretim sektörünü önemli değişiklikler bekliyor.


  1. Rockström, J; et al. (2009), "Planetary Boundaries: Exploring the Safe Operating Space for Humanity" (PDF), Ecology and Society, 14 (2): 32, doi:10.5751/ES-03180-140232
  2. https://en.wikipedia.org/wiki/Planetary_boundaries

1 Ocak 2021 Cuma

AB Yeşil Mutabakatı Ne Zorluklar Getirecek?

 Küresel Kuzey gelişmesini tamamladıktan sonra çevre konularına çok daha fazla önem vermeye başladı. 1972 yılı “nereye kadar büyüyebiliriz?” sorusunun ortaya atıldığı ilk seneydi. Buna verilen cevap çok da iç açıcı olmadığından çevre konusundaki araştırmalar ve buna bağlı endişeler de zaman içerisinde arttı. 1992 yılında dünya devletleri Rio’da toplanarak önemli kabul ettikleri üç soruna; biyoçeşitliliğin kaybı, çölleşme ve iklim değişikliği sorunlarına çözüm olacak anlaşmalar imzaladılar ya da imzalama çalışmasına başladılar. Ülkemiz de bu anlaşmaların tümüne taraf oldu.

Bu anlaşmaların tümü ve özellikle de Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ülkelerin Dünya’nın atmosferini korumak bakımından ciddi adımlar atmaları gerektiğini söylüyordu. Bu adımların ilk olarak gelişmiş ülkeler tarafından atılmasının öngörüldüğü Kyoto Protokolü 1997 yılında imzalandı. Özellikle Avrupa Birliği üyeleri bu protokol ile sera gazı salımlarını ciddi ölçüde sınırlamayı kabul ettiler. İleri teknolojiler açısından rekabet içerisinde olabilecekleri ABD ve Japonya da bu protokol çerçevesinde yer aldıklarından bu AB için önemli bir sorun teşkil etmedi. 

1997 yılından sonra dünya ekonomisi hızla değişti ve önce üretimin, sonra da bilim ve teknolojinin ağırlık merkezi hızla doğuya doğru kaymaya başladı. İklim açısından atılması gereken ikinci adım da küresel kuzeydeki ülkeler başta Çin olmak üzere doğuda gelişmekte olan tüm ekonomilerin de yeni bir iklim anlaşmasının parçası olmaları gerektiğini şart koşunca yeni bir anlaşmanın çıkması son derece güçleşti. Sonunda çıkan Paris Anlaşması da iklim hedeflerine ulaşma konusunda Avrupa Birliği’ne üye ülkeler dışında son derece yetersiz bir çaba içeriyordu. 

Bugün biz hariç dünyadaki (neredeyse) tüm ülkeler Paris İklim Anlaşmasının kapsadığı rejim içerisinde ekonomilerini çalıştırıyorlar. Ancak bu nokta da 2030 yılına kadar sera gazı salımlarını %55 azaltmayı kabul eden Avrupa Birliği açısından önemli bir rekabet dezavantajı yaratıyor. AB bunun ötesinde tüm üretim yöntemlerinin çevresel etkilerini en aza indirmeyi hedefleyen politikalar yürürlüğe koyduğundan birlik ekonomisi çevresel sorunları azaltmak yolunda zorlanabilecek bir duruma geldi.

Avrupa Yeşil Mutabakatı bu bağlamda iki önemli temel üzerine oturuyor. Bunların ilki doğal olarak gerek sera gazı salımı, gerekse de tüm çevresel etkilerin birliğin etki alanında en aza indirilmesidir. Bir diğeri de belki de en az bunun kadar önemli olacak şekilde, AB ile ticaret yapacak ülkelerin üretim standartlarını AB standartları ile uyumlu hale getirme yükümlülüğüdür.

“Ama biz ürünü ihraç etmeden zaten test ettiriyoruz, yoksa AB ürünü almıyor” geçmiş zamanın bir söylemidir. Artık ürettiğiniz malın içeriğinde ne olduğu kadar malı nasıl ürettiğinizle de ilgileniyor AB. “Aman, bana ne?” demek de pek mümkün değil çünkü ülkemiz ihracatın neredeyse yarısını Avrupa ülkelerine yapıyor. Bundan dolayı da oturup sakin kafayla olayları anlamak ve kısa/orta vadede değerlendirmemizi yaparak sisteme uyum sağlamamız gerekiyor. Ayrıca, “biz de başka yere satarız” düşüncesi hem kolay değil hem de standartlar bir kere oturtulduğunda diğer alıcılara da benzer yükümlülükler yüklenecek. Bu yükümlülükleri yerine getirmediğimizde de ya satacağımız malı daha ucuza satacağız ya da gümrükte oluşan masraflardan dolayı fiyat ve yakınlık avantajımızı yitireceğiz.

Gelelim ne yapmamız gerektiğine: Öncelikle neyi, nasıl ürettiğimizi ciddi biçimde kayıt altına almalıyız. Mesela, bir sektörde analiz yaparken fabrikada şu soruyu sorduk: “Peki üretimde çıkan tozları ne yapıyorsunuz?” Cevap “dışarı süpürüyoruz” şeklinde geldi. Dışarı süpürülen bu tozlar rüzgarlı bir günde hava kirliliğine de çevredeki toprakların zararlı kimyasallarla örtülmesine de neden olabiliyor. Hatta siz üretimi yaparken hiçbir tehlikeli kimyasal kullanmasanız bile ham maddeniz size ulaşana dek doğaya ciddi zarar verebiliyor. Tüm bunları artık kayıt altına almak zorundasınız, çünkü ürünü sizden ithal edecek ülkeler bu kayıtları sizden isteyecekler, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bu bilgileri sağlamanın doğru yolu tüm üretiminiz için bir yaşam döngüsü analizi yapmaktır. Ürettiğiniz fındık da olabilir yazılım da. Hatta bir hukuk firması bile olabilirsiniz. Ne olursa olsun hepimizin bir çevresel ayak izi var artık. Avrupa Birliği bu çevresel ayak izinin AB standartlarında olması gerektiğini ve aksi takdirde gümrükte bu ürünlerin ya da hizmetlerin uygun biçimde vergilendirileceğini söylüyor. AB bu vergilendirmenin nasıl yapılacağını daha yönetmeliklerle belirlemiş değil, ama kısa vadede belirleneceğine de şüpheniz olmasın.



Yaşam döngü analizi, sizin kullandığınız ham maddenin ilk üretildiği noktadan son kullanıldığı noktaya ve hatta çöpe atılmasına ya da geri dönüştürülmesine kadar süren yaşam macerasında doğaya verdiği hasarı ölçen bir yöntemdir. Kullanımınıza göre bu analizi sadece üretim yaptığınız yerin etkisiyle sınırlayabilirsiniz veya işletmenin kapısından çıktıktan sonra ne olduğuyla ilgilenmeyebilirsiniz. Ancak gün geçtikçe ürünün beşikten mezara sorumluluğu üreticinin tarafına yönelmekte olduğundan ürettiğimiz ürünlerin künyelerini tutmak da sorumluluğumuz haline geliyor. “Ama ben bu ham maddeyi başkalarından alıyorum, onların ne yaptığını bilemem” derseniz, o zaman ham maddeniz için alışılmış üretim yöntemlerinin kullanıldığını kabul etmiş oluyorsunuz. Bu ham madde de sizin üretim ayak izinizi çok yükseltiyor ve fiyat avantajınızı düşürüyorsa tedarikçinize dönerek isteklerde bulunmaya başlıyorsunuz veya tedarikçinizi değiştiriyorsunuz. Sonuç olarak, ürettiğiniz ürünlerin veya hizmetlerin belirli standartlara uymasına mecbursanız başlangıç noktanız tüm verilerinizi toplayarak çevresel ayak izinizi ölçmek olmalıdır.

Bu çevresel ayak izinin önemli bir bölümünü de karbon ve su ayak izi oluşturuyor. AB bugün için özellikle karbon ayak izine çok önem verip bunu sınırda vergilendirme çalışmasına başlama noktasına geldi. Bu şu anlama geliyor: Siz ürettiğiniz ürünü üretirken atmosfere ne kadar karbondioksit saldığınızı ölçmek ve belgelendirmek zorundasınız. Siz yapmazsanız bunu AB sizin yerinize yaparak sınırda sizin için bir karbon vergisi belirleyecek ve ihracat yapmak için o vergiyi AB’ye ödemek zorunda kalacaksınız. Bu sınırda karbon vergisi öncelikli olarak ağır sanayi ürünlerine uygulanacak ve zaman içerisinde diğer tüm ürünleri kapsar hale gelecek.

Bunu engellemenin hiçbir yolu veya yöntemi yok. Ancak etkisini azaltabilirsiniz. Bunun için de sadece ürününüzü değil üretiminizi de AB standartlarına uygun hale getirmeniz gerekecek. Yalnız iş bununla da bitmiyor çünkü ülkemiz ne karbon salımlarını azaltmayı öngören Paris Anlaşmasını onayladı ne de karbon salımları konusunda yaptırım uyguluyor. Bundan dolayı da en kısa vadede Paris Anlaşmasını yürürlüğe koymamız gerekiyor, aksi takdirde sınırda karbon vergisi ödesek bile AB’ye ihracat yapamaz duruma gelebiliriz. Ama olay bununla da bitmeyecek. Eğer biz ülkemizde AB seviyesine uygun bir karbon vergisini kullanıma geçirmeyecek olursak, bu vergi sınırda AB’ye verilecek.

Çoğu firma şimdiden bu sınırda vergilendirme sisteminin kendilerine getireceği yükü ve rekabet avantajı kaybını hesap etmeye başlamış durumda. Bunu az da olsa düzeltmemiz mümkün. İşe de üretimi yapış şeklimizle başlamamız gerekiyor.


21 Aralık 2020 Pazartesi

100 Milyar Dolar Hayali

 2009 yılının Aralık ayında Kopenhag’da düzenlenen iklim görüşmelerinde hepimizin umudu Kyoto Protokolü’nün devamı olacak bir iklim anlaşmasının imzalanmasıydı. Ne yazık ki bu anlaşmanın iki tarafındaki ülkeler fikir birliğine varamadıklarından bir anlaşmaya varılamadı. Belki de anlaşmanın iki tarafı demek çok doğru değil. Anlaşmanın çok tarafı var ama iki önemli görüş ağır basıyor. Kabaca bunu herkes elini imkanlarıyla orantılı biçimde taşın altına koysun diyenler ve önce tarihsel sorumluluğu olan ülkeler elini taşın altına  koysun diyenler şeklinde özetleyebiliriz. Bu iki görüşü savunanlar anlaşamadığı için Kopenhag’dan bir anlaşma çıkmadı. Ama iki önemli karar çıktı. Bunların ilki atmosferin 2 dereceden fazla ısınmasının hepimiz açısından bir tehdit oluşturduğunun devletler tarafından kabul edilmesiydi. İkinci olarak da gelişmekte olan ülkelere iklim değişikliğine uyum ve azaltım yolunda fon yaratılması için bir maddi kaynak oluşturulmasının yolu açıldı.

Yeşil İklim Fonu’nun hedefi 2020’den itibaren fonda her sene 100 milyar dolar toplanmasıydı. Bu miktara bir anda ulaşmak mümkün olmadığı için de resmen kurulduğu 2010 yılından itibaren artan katkılarla 2020 yılında senelik 100 milyara ulaşılması bekleniyordu. Bu seneye kadar toplanan değil, ödeneceğine söz verilen miktar sadece 8.24 milyar dolar. Dikkat edelim, fonda toplanan değil, ödeneceğine resmen söz verilen miktar bu kadar! Mesela ABD, Başkan Obama döneminde 3 milyar dolar katkı yapmaya söz verdi (resmi olarak) ama bu miktarın sadece 1 milyar dolarlık kısmı fona devredildi ve Başkan Trump başa geçtikten sonra fona para vermemenin ötesinde bir de fonu ağır biçimde eleştirdi.

Önümüzdeki resim bu. Her sene içinde 100 milyar dolar biriktirilmesi gereken bir fon var ve bu fonda 10 senede sadece 8.24 milyar dolar birikmiş durumda.

Gelelim ülkemize, 5 senedir Paris Anlaşmasını meclisten geçirmemek için direniyoruz. Bunun sebebi de eğer Paris Anlaşmasını resmen uygulamaya sokacak olursak her sene birikecek olan 100 milyar dolardan faydalanamayabilecek olmamız. Faydalanamayacağımız da daha tam kesin değil ama orayı bu noktada tartışmaya gerek yok. Faydalanamayacağımızı varsaymamız yeterli olur. Ancak hatalı olduğumuz birinci nokta, fonda para yok.

İkinci nokta biraz daha karışık ve politik. Çok büyük ihtimalle bu fonda hiçbir zaman yeterli para olmayacak. Bunun da basit bir nedeni var. Gelişmiş ülkeler bu tür fonlara destek olmak istemiyorlar çünkü böyle açık uçlu fonlara konulan paralar geçmişte çok yanlış amaçlarla kullanılarak hedefine ulaşmamış. Bu yönden gelişmiş ülkeler aynı oranda kredi veya hibeyi doğrudan anlaşmalarla ülkelere sağlamayı daha uygun buluyorlar. Böylece sağlanan paranın doğru harcandığının kontrol edilmesi de kolaylaşıyor. Ülkemiz iklim değişikliğinin azaltılması ve uyum için bu şekilde dünyadan en fazla fon alan ülkelerin başında geliyor. Yani biz uyum ve azaltım için doğru projeler yaptığımız müddetçe bunlara fon bulmamız zor değil.

Üçüncü nokta daha da politik. Devletler bu kredi ve hibeleri verdikleri ülkelerle daha sıkı ilişkilere giriyorlar. Kısaca mantık, bu ülkeye bunca parayı yatırıyorsam benim bu işten kazancım olmalı şeklinde özetlenebilir. Bu mantığın da ne kısa ne de uzun vadede değişeceğini beklemeliyiz. Özellikle Çin bu şekilde fon sağlayan ülkeler arasında yükselmeye devam ediyor. Bunun arkasındaki neden de zaman içerisinde kendi etki alanını güçlendirebilmek.

Dördüncü hatalı olduğumuz nokta özellikle Avrupa Birliği ile olan ilişkilerimizde ortaya çıkmaya başlayacak. Avrupa Birliği iklim değişikliği için vereceği fonların sadece Paris Anlaşmasına uyan ülkelere verileceği söylemini artırmaya başladı. Yani biz Paris Anlaşmasını meclisten geçirmeyecek olursak şu anda rahatlıkla ulaşmakta olduğumuz fonlara bile ulaşamaz hale geleceğiz.

Beşinci noktamız biraz ufak ama dikkatli olmakta fayda var. 1992 BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesini kabul ederek biz sera gazı salımlarımızı 1990 seviyesinin altına düşüreceğimizi resmen kabul etmiş olduk. Paris Anlaşması için verdiğimiz Niyet Beyanı ise 2030 yılına kadar sera gazı salımlarımızı 1990 seviyesinin 6 kat üzerine çıkartacağımızı (ve eğer Yeşil İklim Fonu’ndan destek alırsak %21’e kadar azaltabileceğimizi) söylüyor. Paris Anlaşmasını imzalayacak olursak aslında tüm dünyaya sera gazı salımlarımızı 1990 seviyesinin altına düşürmek yerine 6 kat artırma isteğimizi kabul ettirmiş olacağız. Ama biz anlaşmayı kabul etmediğimiz müddetçe daha önce kabul etmiş olduğumuz Çerçeve Sözleşmesi yürürlüğünü koruyor.

Bu 100 milyar dolarlık Yeşil İklim Fonuna nasıl ulaşabiliriz? Bunun için iki şeyin aynı anda gerçekleşmesi gerekiyor. Öncelikle fonda para olması lazım, ki neden olmayacağını yukarıda açıklamaya çalıştım. İkincisi de BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine taraf olan istisnasız tüm ülkelerin bizim gelişmiş ülke olmadığımızı ve bu fondan para alabileceğimizi kabul etmesi gerekiyor. Siz aramızın her zaman limoni olduğu bazı komşu ülkelerin yanı sıra bu kısıtlı fondan kaynak almak isteyen çok az gelişmiş ülkelerin buna hemen “evet” diyeceklerini düşünüyor musunuz?


Bu nedenle artık 100 milyar dolarlık Yeşil İklim Fonu hayalini bir kenara bırakarak düzgünce işimize bakmaya başlamamız gerekiyor. Biz düzgün projeler ürettikçe bu projeleri fonlayan kaynaklar bulmamız zor değil. Ancak Paris Anlaşmasını meclisten geçirmemekte direnmemiz bu fonların gelmesini de zorlaştıracak artık. Özellikle Avrupa Yeşil Mutabakatı beklediğimiz 100 milyar dolarlık pastaya uzanmamızı imkansız hale getirirken alabildiğimiz fonların da kesilmesine neden olacak. Bunun için bir deyimimiz var bilirsiniz, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak.


12 Ekim 2020 Pazartesi

Biyoçeşitliliğin Korunması için Aichi Hedefleri

Bu yazıyı yazmak üzere dersimi çalışırken ülkemizin gelecek seneden itibaren Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nın liderliğini üsteleneceğinden yola çıkarak Aichi Hedeflerini öğrenmeye çabaladım. Hayal kırıklığım, senelerdir İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi çevresinde uzun uzadıya konuşacak bilgim olmasına rağmen biyoçeşitlilik hususundaki çalışmalara dair bu denli az bilgim olmasından kaynaklandı. Bir yandan kendim öğrenirken, diğer yandan da öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak istedim. İşin belki de daha acı tarafı, Aichi Hedefleri’ne 2011-2020 yılları arasında ulaşmamız ve şu anda da 2021-2030 arasında bu hedefleri nasıl ilerleteceğimizi tartışıyor olmamız gerektiğiydi. Nasıl 2009 sonunda Kopenhag’dan iklim için bir anlaşma olmadan ayrıldığımızda koyu bir karamsarlık yaşadıysak, şu anda da elimizde 2021-2030 yılları arasında yapmamız gerekenlere dair bir anlaşma olmaması bizi biyoçeşitlilik bağlamında benzer bir karamsarlığa sürüklemeli. Yalnız, çoğumuz daha neden karamsar olmamız gerektiğini bile fazlasıyla bilmiyoruz. Bu nedenle de Aichi Hedeflerinin süresi her ne kadar geçmiş olsa da, üzerinde anlaşılmış olan bu hedef setinin neler içerdiğini ayrıntısıyla anlatmak istedim. Bu yazıyı bir gazete makalesinden çok bir ders notu gibi algılayabilirsiniz, umarım sonunda biyoçeşitlilik alanında birlikte yapmamız gerekenler konusunda biraz daha fazla bilgi sahibi oluruz.



Biyolojik Çeşitliliğin Korunması Üzerine Aichi Hedefleri

Amaç A: Biyoçeşitliliğin devlet ve toplum genelinde yaygınlaştırılarak biyoçeşitlilik kaybının altında yatan nedenlerin ele alınması

Hedef 1: Bireyler biyoçeşitliliğin değerlerinin ve biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir bir şekilde kullanılması için atabilecekleri adımların farkına varmışlardır.

Hedef 2: Biyolojik çeşitlilik değerleri ulusal kalkınma ve yoksulluğu azaltma stratejileriyle planlama süreçlerine entegre edilmiş ve uygun şekilde ulusal muhasebeye ve raporlama sistemlerine dahil edilmiştir.

Hedef 3: Biyolojik çeşitliliğe zararlı olan, sübvansiyonlar dahil, teşviklerin olumsuz etkilerini en aza indirmek veya yok etmek için bu teşvikler aşamalı olarak kaldırılır veya yeniden düzenlenir. Ulusal sosyo-ekonomik koşulları dikkate alarak ve tutarlı biçimde, biyoçeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı için pozitif teşvikler geliştirilir ve uygulanır.

Hedef 4: Devletler, iş dünyası ve her seviyedeki paydaşlar sürdürülebilir üretim ve tüketime yönelik planları gerçekleştirmek için adımlar atmış veya uygulamaya koymuş ve doğal kaynakların kullanımının etkilerini güvenli ekolojik sınırlar içinde tutmuştur.

Amaç B: Biyoçeşitlilik üzerindeki doğrudan baskıların azaltılması ve sürdürülebilir kullanımın teşvik edilmesi

Hedef 5: Ormanlar da dahil olmak üzere tüm doğal yaşam alanlarının kayıp oranı en azından yarıya iner, mümkün olduğunca sıfıra yaklaştırılır ve bozulma ile parçalanma önemli ölçüde azalır.

Hedef 6: Aşırı avlanmayı önleyecek biçimde, tüm balıklar, diğer deniz canlıları ve su bitkileri sürdürülebilir şekilde, yasal olarak ve ekosistem tabanlı yaklaşımlar uygulanarak yönetilir ve hasat edilir. Tüm türler için kurtarma planları yapılır ve önlemler alınır. Balıkçılığın tehdit altındaki türler ve kırılgan ekosistemler üzerindeki önemli bir olumsuz etkisi kaldırılır. Balıkçılığın balık stokları, türler ve ekosistemler üzerindeki etkileri güvenli ekolojik sınırlar içerisine çekilir.

Hedef 7: Tarım, su ürünleri yetiştiriciliği ve ormancılık için kullanılan alanlar, biyolojik çeşitliliğin korunmasını sağlayacak şekilde ve sürdürülebilir bir biçimde yönetilir.

Hedef 8: Aşırı besinler de dahil olmak üzere kirlilik, ekosistem işlevine ve biyolojik çeşitliliğe zarar vermeyecek seviyelere getirilir.

Hedef 9: İstilacı yabancı türler ve bunların yayılma yolları belirlenir ve önceliklendirilir. Öncelikli türler kontrol edilir veya ortadan kaldırılır ve bunların tekrar ortaya çıkmasını ve yerleşmesini önlemek için yayılma yolları yönetecek önlemler alınır.

Hedef 10: Mercan resifleri ve iklim değişikliğinden veya okyanus asitlenmesinden etkilenen diğer savunmasız ekosistemler üzerindeki çoklu antropojenik baskılar, bütünlüklerini ve işleyişlerini korumak için en aza indirilir.

Amaç C: Ekosistemlerin, türlerin ve genetik çeşitliliğin korunarak biyolojik çeşitliliğin durumunun iyileştirilmesi

Hedef 11: Özellikle içinde biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetleri için özel öneme sahip alanlar bulunan karasal ve iç suların en az % 17'si ve kıyı ve deniz alanlarının % 10'u, etkin ve eşitlikçi bir şekilde yönetilen, ekolojik olarak temsili ve iyi korunan alan sistemleri ile entegre edilir.

Hedef 12: Tehdit altında olduğu bilinen türlerin neslinin tükenmesi önlenir ve koruma statüleri, özellikle de en çok azalışta olanlar iyileştirilir ve sürdürülür.

Hedef 13: Sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan değerli diğer türler de dahil olmak üzere kültür bitkilerinin, evcilleştirilmiş çiftlik hayvanlarının ve yabani akrabalarının genetik çeşitliliği korumak ve genetik erozyonu en aza indirerek genetik çeşitliliklerini korumak için stratejiler geliştirilip uygulanır.

Amaç D: Biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinden herkese sağlanan faydanın artırılması

Hedef 14: Temiz su sağlama ile ilgili hizmetler dahil olmak üzere temel hizmetleri sağlayan ve sağlığa, geçim kaynaklarına ve refaha katkıda bulunan ekosistemler, kadınların, yerel toplulukların, yoksul ve savunmasızların ihtiyaçları dikkate alınarak onarılır ve korunur.

Hedef 15: Ekosistem dirençliliği ve biyolojik çeşitliliğin doğada saklanan karbon miktarına katkısı, bozulmuş ekosistemlerin en az % 15'inin onarılması da dahil olmak üzere, koruma ve onarma yoluyla artırılarak iklim değişikliğinin azaltılmasına, uyuma ve çölleşmeyle mücadeleye katkıda bulunulur.

Hedef 16: Genetik Kaynaklara Erişim ve Kullanımlarından Kaynaklanan Faydaların Adil ve Eşit Paylaşılmasıyla ilgili Nagoya Protokolü yürürlüktedir ve ulusal mevzuata uygun olarak işletilir.

Amaç E: Katılımcı planlama, bilgi yönetimi ve kapasite geliştirme yoluyla uygulamanın geliştirilmesi.

Hedef 17: Taraflar, etkili, katılımcı ve güncellenmiş ulusal biyoçeşitlilik stratejisi ve eylem planını bir politika aracı olarak benimser ve uygulamaya başlar.

Hedef 18: Yerel toplulukların biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı ile ilgili geleneksel bilgi, yenilik ve uygulamalarına ve biyolojik kaynakların geleneksel kullanımına saygı duyulur. Yerel toplulukların tüm ilgili düzeylerde tam ve etkili katılımıyla geleneksel kullanım ulusal mevzuata ve ilgili uluslararası yükümlülüklere tabidir ve uygulamaya tamamen entegre edilir ve yansıtılır.

Hedef 19: Biyoçeşitliliğin değeri, işleyişi, durumu, eğilimleri ve kaybının sonuçları ile ilgili bilgi, bilim temeli ve teknolojiler geliştirilir, geniş çapta paylaşılır, aktarılır ve uygulanır.

Hedef 20: 2011-2020 Biyoçeşitlilik Stratejik Planının etkin bir şekilde uygulanması için mali kaynakların seferber edilmesi mevcut seviyelerden önemli ölçüde artmalıdır. Bu hedef, taraflarca geliştirilecek ve raporlanacak kaynak ihtiyacı değerlendirmelerine bağlı değişikliklere tabidir.

Hedeflerin üzerinde anlaşmaya varılan metni burada yazdıklarımla tamamen örtüşmeyebilir, teknik detayları kafa karışıklığı yaratmaması için elimden geldiğince ayıklamaya çalıştım. 

Bugün hepimizin anlaması gereken en önemli husus, bu gezegenin yaşadığı Altıncı Yok Oluş içinde ilerlemekte olduğumuzdur. Hem de bu sefer bu yok oluş doğadan kaynaklanan sebeplerden değil bizim yüzümüzden gerçekleşiyor. Unutmayalım, bir önceki yok oluşta dinozorların nesli tükenmişti. Dinozorlar ondan önceki 180 milyon yıl boyunca yeryüzüne egemen olmuşlardı. Bir olay, bir daha geri gelmemek üzere toprağın derinliklerine gömülmelerine yol açtı. Şimdi insanlar bilerek ve isteyerek benzer şekilde milyonlarca yıldır bu gezegende yaşayan canlıların nesillerini tüketiyorlar. Ne yazık ki burada durum iklim krizinden de kötü. Ortada artık göstermelik de olsa bir anlaşma yok. Geçmişte yapılmış olan anlaşmalara da pek fazla saygı gösteren yok. Bunları birleştirdiğimizde yeryüzünde biyoçeşitlilik her geçen gün azalmaya devam ediyor ve bunu biz yapıyoruz, bilerek.


3 Ekim 2020 Cumartesi

BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi

 30 Eylül’de Dünya liderlerinin çevrim içi katılımlarıyla Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Zirvesi gerçekleştirildi. “Sürdürülebilir Kalkınma Yolunda Biyoçeşitlilik İçin Acil Eylem” temasıyla düzenlenen bu zirvede liderler biyoçeşitliliğin ne derece önemli olduğu konusunda konuşmalar yaptılar ancak bu konuda somut adımların atılması yine mümkün olmadı. İklim krizi gibi çok daha gündemde olan bir problemin bile arka plana atıldığı bu pandemi döneminde Biyoçeşitlilik Zirvesi’nde liderlerin esas problemden uzak durmaları şaşırtıcı değil.

Aslında biyoçeşitlilik ve iklim krizi konusunda uluslararası çabalar 1992’de Rio’da yapılan Dünya Zirvesi’ne kadar uzanıyor. Bu zirvede üç uluslararası anlaşmanın temelleri de atıldı, konumuz dışındaki Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Rio’da imzaya açıldı. Biz bu anlaşmalardan İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesini çok daha yakından takip ediyoruz. Bu sözleşmenin Taraflar Konferansları her senenin sonunda toplandığı zaman çevre açısından önemli bir gündem yaratıyor. Bu konferanslara bilimsel girdi sağlamak üzere yapılan bilimsel çalışmalar Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporları olarak karşımıza çıkıyor. Ancak diğer iki anlaşmanın da benzer bir yapısı olmasına rağmen bu konular bugüne değin gündemimize sıkça taşınmadı. Bundan dolayı da en azından gerçekleşen Biyoçeşitlilik Zirvesi bağlamında konuyu biraz açıklamanın faydalı olacağını düşünüyorum.



29 Aralık 1993’te yürürlüğe giren Biyoçeşitlilik Sözleşmesi’ne ülkemiz de 15 Mayıs 1997’de meclisten geçirerek taraf oldu. Bu sözleşmenin üç temel amacı vardır:

  1. Biyolojik çeşitliliğin korunması
  2. Biyolojik çeşitliliğin parçalarının sürdürülebilir biçimde kullanımı
  3. Genetik kaynaklardan elde edilen faydaların adil ve eşit biçimde paylaşılması

Bu amaçlara ulaşılmasına yardımcı olmak üzere sözleşmenin tarafları düzenli olarak toplantılar düzenlemeyi ve raporlar yayımlamayı kararlaştırdılar. Bu toplantıların ilki 1994’te Nassau’da yapıldı. 15-28 Ekim 2020 tarihleri arasında Çin’de (Kunming) yapılması planlanan 15. Taraflar Konferansı da Covid-19 nedeniyle 2021’e ertelendi. 16. Taraflar Konferansı’na da ülkemiz ev sahipliği yapacak.

Kyoto Protokolü veya Paris Anlaşması’nın benzeri olarak, Biyoçeşitlilik Sözleşmesi de iki önemli anlaşmayı imzaya açtı. 1999 yılında Cartagena, Kolombiya’da Biyogüvenlik üzerine Cartagena Protokolü ve 2010 yılında Nagoya, Japonya’da Genetik Kaynaklara Erişim ve Elde Edilen Faydaların Adil ve Eşit Paylaşımı üzerine Nagoya Protokolü kabul edildi. Ülkemiz bunlardan Cartagena Protokolü’ne 24 Ocak 2004’de taraf oldu, ancak Nagoya Protokolü’ne henüz taraf olmadı.

Biyogüvenlik üzerine Cartagena Protokolü dediğimiz zaman çoğumuzun aklına biyolojik silahlar gelebilir. Bu protokolün amacı biyolojik silahlarla alakalı değildir. Aksine biyolojik olarak üretilen ve çoğunluğunu Genetiği Değiştirilmiş Organizma olarak tanımladığımız tarım ürünlerinin ülkelerin doğal bitki türlerine zarar vermesini önlemek üzere yapılmış bir sözleşmedir. Bu bağlamda devletlere, kendi öz bitki türlerine zarar vereceği düşünülüyorsa, GDO’ların ülkeye girişini yasaklama hakkı da tanır.

Nagoya Protokolü ise genetik kaynakların sürdürülebilir kullanımının sağlanmasını ve bunlardan elde edilecek gelirlerin adil ve eşit biçimde dağıtılabilmesini amaçlar.

2010 yılında Nagoya’da aynı zamanda 2011-2020 yılları arasında biyolojik çeşitliliğin korunabilmesi için atılması gereken adımları belirleyen Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri beş temel amacın başarılması için planlanmıştır. Bu amaçlar şöyle sıralanabilir:

  1. Biyoçeşitliliğin devlet ve toplum genelinde yaygınlaştırılarak biyoçeşitlilik kaybının altında yatan nedenlerin ele alınması,
  2. Biyoçeşitlilik üzerindeki doğrudan baskıların azaltılması ve sürdürülebilir kullanımın teşvik edilmesi,
  3. Ekosistemlerin, türlerin ve genetik çeşitliliğin korunarak biyolojik çeşitliliğin durumunun iyileştirilmesi,
  4. Biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinden herkese sağlanan faydanın artırılması,
  5. Katılımcı planlama, bilgi yönetimi ve kapasite geliştirme yoluyla uygulamanın geliştirilmesi.

Bu amaçların başarılabilmesi için de 20 hedef belirlenmiştir. Bu hedefleri bir sonraki yazıda daha ayrıntılı olarak anlatmaya çalışacağım. Ülkemiz Çin’den sonra 2021’de Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin dönem başkanlığını yükleneceğinden ve bir sonraki Taraflar Konferansı ülkemizde yapılacağından Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri’nin özellikle ülkemizde çevreye önem veren herkes tarafından özümsenmesinin gerekli olduğu düşüncesindeyim.


13 Eylül 2020 Pazar

Pozitif Barışın Olumlu Ekolojik Sonuçları

Pozitif barış, barış içinde yaşayan toplumları oluşturan davranış biçimleri ile kurumlar ve yapıların tümüne verdiğimiz isimdir. Bunun yanında negatif barış ise sadece şiddetin ya da şiddet korkusunun olmaması durumu olarak tanımlanabilir. Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün hesapladığı Pozitif Barış İndisi ülkeleri sınıflara ayırıyor. Mesela ülkemiz; Çin, Hindistan, Meksika ve Rusya gibi ülkelerle orta sınıfta yer alıyor. Bu indisin nasıl hesaplandığını açıklamak çok uzun süreceğinden bu noktada ülkelerin pozitif barış bağlamında çok yüksekle çok düşük arasında sıralandığını kabul edelim.

Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün Ekolojik Tehditler 2020 Raporu’na beni götüren şey bu raporda bugünkü ve gelecekteki insan göçlerinin irdelenmesi oldu. Bizim grubun da iklim değişikliği riskleri ve insan göçleri bağlamındaki bir makalesi yakında yayımlanacağından o makaleye eklenebilecek her türlü görüşün kıymetli olacağı düşüncesiyle raporu inceledim. Öncelikle rapor göç konusunda bizim düşündüklerimizi doğrular nitelikte: İnsan göçlerinin en önemli nedeni çevresel tehditler. Bunun yanında çatışmalar çok daha küçük bir yer kaplıyor.



Gelecekte de silahlı çatışmaların yaratacağı tehditler artsa da ekolojik tehditlerle arasındaki oranın sabit kalacağı düşünülüyor. 

Ekolojik tehditleri de su stresi, gıda kısıtları, nüfus baskısı, kuraklık, seller, tropik siklonlar, aşırı sıcaklık, deniz seviyesinde yükselme, kaynak sıkıntısı ve doğal afetler olarak sıralayabiliyoruz. Bu şekilde yaklaştığımızda 2020 yılında dünyada en ciddi şekilde ekolojik tehdit altındaki ülke  Afganistan görünüyor. Türkiye ise sadece su stresi ve seller açısından tehdit altında kabul ediliyor.

Gıda sıkıntısı yaşayan nüfusun hangi ülkelerde bulunduğuna bakacak olursak önemli çoğunluğun düşük barış seviyesindeki ülkelerde yaşadığını görüyoruz. Buradan kolayca “barışı öne çıkarak sistemleri kuracak olsalar gıda sıkıntısı da yaşamazlardı.” şeklinde basit bir çıkarım yapmamız mümkün ancak bundan kaçınmamız çok daha doğru çünkü bu noktada ve ileride göstereceğimiz diğer sonuçlarda neyin sebep neyinse sonuç olduğunu ayırt edebilmemiz çok zor. Bu nedenle sebep sonuç ilişkisine girmeden sadece sonuçları göstermekle yetineceğim.

Gıda güvenliği indisinin pozitif barış ile ilişkisini kolayca görebilmek mümkün:


İstatistikte ilk bilmemiz gereken şey korelasyonun bir sebep sonuç ilişkisi doğurmayacağıdır. Burada da pozitif barış açısından daha iyi durumda olan ülkelerin gıda güvenliği açısından da ileride olduklarını görebiliyoruz.

Güvenli içme suyuna sahip olan ülkelerin pozitif barış durumlarına baktığımızda da benzer bir durum gözlemlemek mümkün. Temiz suya erişim yüksek, orta ve neredeyse ortanın üzerinde bir pozitif barış düzeyine sahip ülkelerde barışın sağlanması açısından önemli bir faktör olarak göze çarpmıyor. Ancak özellikle düşük pozitif barış seviyesi ile temiz suya erişimin birlikte görüldüklerini söyleyebiliriz.

Bu raporun en çarpıcı noktasını ise çoğunluğunu iklim felaketlerinin oluşturduğu doğal afetlerin insan üzerindeki etkisinde görebiliyoruz. Çok düşük pozitif barış seviyesindeki ülkelerde bu tür çevresel felaketler daha az görülmesine rağmen bu felaketlerin neden olduğu can kaybı yüksek pozitif barış seviyesindeki ülkelerden birkaç kat daha fazla. Bunu resmi yüksek barış seviyesindeki ülkelerin daha gelişmiş ülkeler olduğu ve bu nedenle de felaketlere karşı daha hazırlıklı oldukları biçiminde yorumlamak mümkün. Ancak bu pozitif barışın temelinde bulunan  davranış biçimleri, kurumlar ve yapıların etkisini göz ardı etmek olacaktır. Özellikle felaket anlarında bireyleri ortak hedefler arkasında birleşmeye yönelten toplumsal davranışlar hem barış hem de böylesi felaket zamanlarında da gerekli olacaktır.

İklim krizi bizleri her geçen gün şiddeti artacak iklim felaketlerine doğru sürüklüyor. Ülkemizde bugün su stresi ve seller dışında bu felaketlerin önemli etkilerini görmüyor olabiliriz ama bizim dışımızdaki bölge ülkeleri bu felaketlerin ağırlığını fazlasıyla hissetmeye başlamış durumdalar. Buradan kolayca çok yakın bir gelecekte bizim de benzer durumlarla karşılaşacağımız sonucunu çıkartabiliriz. Bu felaketlerle başa çıkmanın yolları elbette gerekli uyum önlemleri almaktan geçecektir. Yalnız görüyoruz ki toplumsal pozitif barışı sağlayacak davranış biçimleri ile kurumlar ve yapıların geliştirilmesi de alınması gereken altyapısal uyum önlemleri kadar hepimiz için gereklidir.