12 Ekim 2020 Pazartesi

Biyoçeşitliliğin Korunması için Aichi Hedefleri

Bu yazıyı yazmak üzere dersimi çalışırken ülkemizin gelecek seneden itibaren Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nın liderliğini üsteleneceğinden yola çıkarak Aichi Hedeflerini öğrenmeye çabaladım. Hayal kırıklığım, senelerdir İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi çevresinde uzun uzadıya konuşacak bilgim olmasına rağmen biyoçeşitlilik hususundaki çalışmalara dair bu denli az bilgim olmasından kaynaklandı. Bir yandan kendim öğrenirken, diğer yandan da öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak istedim. İşin belki de daha acı tarafı, Aichi Hedefleri’ne 2011-2020 yılları arasında ulaşmamız ve şu anda da 2021-2030 arasında bu hedefleri nasıl ilerleteceğimizi tartışıyor olmamız gerektiğiydi. Nasıl 2009 sonunda Kopenhag’dan iklim için bir anlaşma olmadan ayrıldığımızda koyu bir karamsarlık yaşadıysak, şu anda da elimizde 2021-2030 yılları arasında yapmamız gerekenlere dair bir anlaşma olmaması bizi biyoçeşitlilik bağlamında benzer bir karamsarlığa sürüklemeli. Yalnız, çoğumuz daha neden karamsar olmamız gerektiğini bile fazlasıyla bilmiyoruz. Bu nedenle de Aichi Hedeflerinin süresi her ne kadar geçmiş olsa da, üzerinde anlaşılmış olan bu hedef setinin neler içerdiğini ayrıntısıyla anlatmak istedim. Bu yazıyı bir gazete makalesinden çok bir ders notu gibi algılayabilirsiniz, umarım sonunda biyoçeşitlilik alanında birlikte yapmamız gerekenler konusunda biraz daha fazla bilgi sahibi oluruz.



Biyolojik Çeşitliliğin Korunması Üzerine Aichi Hedefleri

Amaç A: Biyoçeşitliliğin devlet ve toplum genelinde yaygınlaştırılarak biyoçeşitlilik kaybının altında yatan nedenlerin ele alınması

Hedef 1: Bireyler biyoçeşitliliğin değerlerinin ve biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir bir şekilde kullanılması için atabilecekleri adımların farkına varmışlardır.

Hedef 2: Biyolojik çeşitlilik değerleri ulusal kalkınma ve yoksulluğu azaltma stratejileriyle planlama süreçlerine entegre edilmiş ve uygun şekilde ulusal muhasebeye ve raporlama sistemlerine dahil edilmiştir.

Hedef 3: Biyolojik çeşitliliğe zararlı olan, sübvansiyonlar dahil, teşviklerin olumsuz etkilerini en aza indirmek veya yok etmek için bu teşvikler aşamalı olarak kaldırılır veya yeniden düzenlenir. Ulusal sosyo-ekonomik koşulları dikkate alarak ve tutarlı biçimde, biyoçeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı için pozitif teşvikler geliştirilir ve uygulanır.

Hedef 4: Devletler, iş dünyası ve her seviyedeki paydaşlar sürdürülebilir üretim ve tüketime yönelik planları gerçekleştirmek için adımlar atmış veya uygulamaya koymuş ve doğal kaynakların kullanımının etkilerini güvenli ekolojik sınırlar içinde tutmuştur.

Amaç B: Biyoçeşitlilik üzerindeki doğrudan baskıların azaltılması ve sürdürülebilir kullanımın teşvik edilmesi

Hedef 5: Ormanlar da dahil olmak üzere tüm doğal yaşam alanlarının kayıp oranı en azından yarıya iner, mümkün olduğunca sıfıra yaklaştırılır ve bozulma ile parçalanma önemli ölçüde azalır.

Hedef 6: Aşırı avlanmayı önleyecek biçimde, tüm balıklar, diğer deniz canlıları ve su bitkileri sürdürülebilir şekilde, yasal olarak ve ekosistem tabanlı yaklaşımlar uygulanarak yönetilir ve hasat edilir. Tüm türler için kurtarma planları yapılır ve önlemler alınır. Balıkçılığın tehdit altındaki türler ve kırılgan ekosistemler üzerindeki önemli bir olumsuz etkisi kaldırılır. Balıkçılığın balık stokları, türler ve ekosistemler üzerindeki etkileri güvenli ekolojik sınırlar içerisine çekilir.

Hedef 7: Tarım, su ürünleri yetiştiriciliği ve ormancılık için kullanılan alanlar, biyolojik çeşitliliğin korunmasını sağlayacak şekilde ve sürdürülebilir bir biçimde yönetilir.

Hedef 8: Aşırı besinler de dahil olmak üzere kirlilik, ekosistem işlevine ve biyolojik çeşitliliğe zarar vermeyecek seviyelere getirilir.

Hedef 9: İstilacı yabancı türler ve bunların yayılma yolları belirlenir ve önceliklendirilir. Öncelikli türler kontrol edilir veya ortadan kaldırılır ve bunların tekrar ortaya çıkmasını ve yerleşmesini önlemek için yayılma yolları yönetecek önlemler alınır.

Hedef 10: Mercan resifleri ve iklim değişikliğinden veya okyanus asitlenmesinden etkilenen diğer savunmasız ekosistemler üzerindeki çoklu antropojenik baskılar, bütünlüklerini ve işleyişlerini korumak için en aza indirilir.

Amaç C: Ekosistemlerin, türlerin ve genetik çeşitliliğin korunarak biyolojik çeşitliliğin durumunun iyileştirilmesi

Hedef 11: Özellikle içinde biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetleri için özel öneme sahip alanlar bulunan karasal ve iç suların en az % 17'si ve kıyı ve deniz alanlarının % 10'u, etkin ve eşitlikçi bir şekilde yönetilen, ekolojik olarak temsili ve iyi korunan alan sistemleri ile entegre edilir.

Hedef 12: Tehdit altında olduğu bilinen türlerin neslinin tükenmesi önlenir ve koruma statüleri, özellikle de en çok azalışta olanlar iyileştirilir ve sürdürülür.

Hedef 13: Sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan değerli diğer türler de dahil olmak üzere kültür bitkilerinin, evcilleştirilmiş çiftlik hayvanlarının ve yabani akrabalarının genetik çeşitliliği korumak ve genetik erozyonu en aza indirerek genetik çeşitliliklerini korumak için stratejiler geliştirilip uygulanır.

Amaç D: Biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinden herkese sağlanan faydanın artırılması

Hedef 14: Temiz su sağlama ile ilgili hizmetler dahil olmak üzere temel hizmetleri sağlayan ve sağlığa, geçim kaynaklarına ve refaha katkıda bulunan ekosistemler, kadınların, yerel toplulukların, yoksul ve savunmasızların ihtiyaçları dikkate alınarak onarılır ve korunur.

Hedef 15: Ekosistem dirençliliği ve biyolojik çeşitliliğin doğada saklanan karbon miktarına katkısı, bozulmuş ekosistemlerin en az % 15'inin onarılması da dahil olmak üzere, koruma ve onarma yoluyla artırılarak iklim değişikliğinin azaltılmasına, uyuma ve çölleşmeyle mücadeleye katkıda bulunulur.

Hedef 16: Genetik Kaynaklara Erişim ve Kullanımlarından Kaynaklanan Faydaların Adil ve Eşit Paylaşılmasıyla ilgili Nagoya Protokolü yürürlüktedir ve ulusal mevzuata uygun olarak işletilir.

Amaç E: Katılımcı planlama, bilgi yönetimi ve kapasite geliştirme yoluyla uygulamanın geliştirilmesi.

Hedef 17: Taraflar, etkili, katılımcı ve güncellenmiş ulusal biyoçeşitlilik stratejisi ve eylem planını bir politika aracı olarak benimser ve uygulamaya başlar.

Hedef 18: Yerel toplulukların biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı ile ilgili geleneksel bilgi, yenilik ve uygulamalarına ve biyolojik kaynakların geleneksel kullanımına saygı duyulur. Yerel toplulukların tüm ilgili düzeylerde tam ve etkili katılımıyla geleneksel kullanım ulusal mevzuata ve ilgili uluslararası yükümlülüklere tabidir ve uygulamaya tamamen entegre edilir ve yansıtılır.

Hedef 19: Biyoçeşitliliğin değeri, işleyişi, durumu, eğilimleri ve kaybının sonuçları ile ilgili bilgi, bilim temeli ve teknolojiler geliştirilir, geniş çapta paylaşılır, aktarılır ve uygulanır.

Hedef 20: 2011-2020 Biyoçeşitlilik Stratejik Planının etkin bir şekilde uygulanması için mali kaynakların seferber edilmesi mevcut seviyelerden önemli ölçüde artmalıdır. Bu hedef, taraflarca geliştirilecek ve raporlanacak kaynak ihtiyacı değerlendirmelerine bağlı değişikliklere tabidir.

Hedeflerin üzerinde anlaşmaya varılan metni burada yazdıklarımla tamamen örtüşmeyebilir, teknik detayları kafa karışıklığı yaratmaması için elimden geldiğince ayıklamaya çalıştım. 

Bugün hepimizin anlaması gereken en önemli husus, bu gezegenin yaşadığı Altıncı Yok Oluş içinde ilerlemekte olduğumuzdur. Hem de bu sefer bu yok oluş doğadan kaynaklanan sebeplerden değil bizim yüzümüzden gerçekleşiyor. Unutmayalım, bir önceki yok oluşta dinozorların nesli tükenmişti. Dinozorlar ondan önceki 180 milyon yıl boyunca yeryüzüne egemen olmuşlardı. Bir olay, bir daha geri gelmemek üzere toprağın derinliklerine gömülmelerine yol açtı. Şimdi insanlar bilerek ve isteyerek benzer şekilde milyonlarca yıldır bu gezegende yaşayan canlıların nesillerini tüketiyorlar. Ne yazık ki burada durum iklim krizinden de kötü. Ortada artık göstermelik de olsa bir anlaşma yok. Geçmişte yapılmış olan anlaşmalara da pek fazla saygı gösteren yok. Bunları birleştirdiğimizde yeryüzünde biyoçeşitlilik her geçen gün azalmaya devam ediyor ve bunu biz yapıyoruz, bilerek.


3 Ekim 2020 Cumartesi

BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi

 30 Eylül’de Dünya liderlerinin çevrim içi katılımlarıyla Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Zirvesi gerçekleştirildi. “Sürdürülebilir Kalkınma Yolunda Biyoçeşitlilik İçin Acil Eylem” temasıyla düzenlenen bu zirvede liderler biyoçeşitliliğin ne derece önemli olduğu konusunda konuşmalar yaptılar ancak bu konuda somut adımların atılması yine mümkün olmadı. İklim krizi gibi çok daha gündemde olan bir problemin bile arka plana atıldığı bu pandemi döneminde Biyoçeşitlilik Zirvesi’nde liderlerin esas problemden uzak durmaları şaşırtıcı değil.

Aslında biyoçeşitlilik ve iklim krizi konusunda uluslararası çabalar 1992’de Rio’da yapılan Dünya Zirvesi’ne kadar uzanıyor. Bu zirvede üç uluslararası anlaşmanın temelleri de atıldı, konumuz dışındaki Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Rio’da imzaya açıldı. Biz bu anlaşmalardan İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesini çok daha yakından takip ediyoruz. Bu sözleşmenin Taraflar Konferansları her senenin sonunda toplandığı zaman çevre açısından önemli bir gündem yaratıyor. Bu konferanslara bilimsel girdi sağlamak üzere yapılan bilimsel çalışmalar Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporları olarak karşımıza çıkıyor. Ancak diğer iki anlaşmanın da benzer bir yapısı olmasına rağmen bu konular bugüne değin gündemimize sıkça taşınmadı. Bundan dolayı da en azından gerçekleşen Biyoçeşitlilik Zirvesi bağlamında konuyu biraz açıklamanın faydalı olacağını düşünüyorum.



29 Aralık 1993’te yürürlüğe giren Biyoçeşitlilik Sözleşmesi’ne ülkemiz de 15 Mayıs 1997’de meclisten geçirerek taraf oldu. Bu sözleşmenin üç temel amacı vardır:

  1. Biyolojik çeşitliliğin korunması
  2. Biyolojik çeşitliliğin parçalarının sürdürülebilir biçimde kullanımı
  3. Genetik kaynaklardan elde edilen faydaların adil ve eşit biçimde paylaşılması

Bu amaçlara ulaşılmasına yardımcı olmak üzere sözleşmenin tarafları düzenli olarak toplantılar düzenlemeyi ve raporlar yayımlamayı kararlaştırdılar. Bu toplantıların ilki 1994’te Nassau’da yapıldı. 15-28 Ekim 2020 tarihleri arasında Çin’de (Kunming) yapılması planlanan 15. Taraflar Konferansı da Covid-19 nedeniyle 2021’e ertelendi. 16. Taraflar Konferansı’na da ülkemiz ev sahipliği yapacak.

Kyoto Protokolü veya Paris Anlaşması’nın benzeri olarak, Biyoçeşitlilik Sözleşmesi de iki önemli anlaşmayı imzaya açtı. 1999 yılında Cartagena, Kolombiya’da Biyogüvenlik üzerine Cartagena Protokolü ve 2010 yılında Nagoya, Japonya’da Genetik Kaynaklara Erişim ve Elde Edilen Faydaların Adil ve Eşit Paylaşımı üzerine Nagoya Protokolü kabul edildi. Ülkemiz bunlardan Cartagena Protokolü’ne 24 Ocak 2004’de taraf oldu, ancak Nagoya Protokolü’ne henüz taraf olmadı.

Biyogüvenlik üzerine Cartagena Protokolü dediğimiz zaman çoğumuzun aklına biyolojik silahlar gelebilir. Bu protokolün amacı biyolojik silahlarla alakalı değildir. Aksine biyolojik olarak üretilen ve çoğunluğunu Genetiği Değiştirilmiş Organizma olarak tanımladığımız tarım ürünlerinin ülkelerin doğal bitki türlerine zarar vermesini önlemek üzere yapılmış bir sözleşmedir. Bu bağlamda devletlere, kendi öz bitki türlerine zarar vereceği düşünülüyorsa, GDO’ların ülkeye girişini yasaklama hakkı da tanır.

Nagoya Protokolü ise genetik kaynakların sürdürülebilir kullanımının sağlanmasını ve bunlardan elde edilecek gelirlerin adil ve eşit biçimde dağıtılabilmesini amaçlar.

2010 yılında Nagoya’da aynı zamanda 2011-2020 yılları arasında biyolojik çeşitliliğin korunabilmesi için atılması gereken adımları belirleyen Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri beş temel amacın başarılması için planlanmıştır. Bu amaçlar şöyle sıralanabilir:

  1. Biyoçeşitliliğin devlet ve toplum genelinde yaygınlaştırılarak biyoçeşitlilik kaybının altında yatan nedenlerin ele alınması,
  2. Biyoçeşitlilik üzerindeki doğrudan baskıların azaltılması ve sürdürülebilir kullanımın teşvik edilmesi,
  3. Ekosistemlerin, türlerin ve genetik çeşitliliğin korunarak biyolojik çeşitliliğin durumunun iyileştirilmesi,
  4. Biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinden herkese sağlanan faydanın artırılması,
  5. Katılımcı planlama, bilgi yönetimi ve kapasite geliştirme yoluyla uygulamanın geliştirilmesi.

Bu amaçların başarılabilmesi için de 20 hedef belirlenmiştir. Bu hedefleri bir sonraki yazıda daha ayrıntılı olarak anlatmaya çalışacağım. Ülkemiz Çin’den sonra 2021’de Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin dönem başkanlığını yükleneceğinden ve bir sonraki Taraflar Konferansı ülkemizde yapılacağından Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri’nin özellikle ülkemizde çevreye önem veren herkes tarafından özümsenmesinin gerekli olduğu düşüncesindeyim.


13 Eylül 2020 Pazar

Pozitif Barışın Olumlu Ekolojik Sonuçları

Pozitif barış, barış içinde yaşayan toplumları oluşturan davranış biçimleri ile kurumlar ve yapıların tümüne verdiğimiz isimdir. Bunun yanında negatif barış ise sadece şiddetin ya da şiddet korkusunun olmaması durumu olarak tanımlanabilir. Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün hesapladığı Pozitif Barış İndisi ülkeleri sınıflara ayırıyor. Mesela ülkemiz; Çin, Hindistan, Meksika ve Rusya gibi ülkelerle orta sınıfta yer alıyor. Bu indisin nasıl hesaplandığını açıklamak çok uzun süreceğinden bu noktada ülkelerin pozitif barış bağlamında çok yüksekle çok düşük arasında sıralandığını kabul edelim.

Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün Ekolojik Tehditler 2020 Raporu’na beni götüren şey bu raporda bugünkü ve gelecekteki insan göçlerinin irdelenmesi oldu. Bizim grubun da iklim değişikliği riskleri ve insan göçleri bağlamındaki bir makalesi yakında yayımlanacağından o makaleye eklenebilecek her türlü görüşün kıymetli olacağı düşüncesiyle raporu inceledim. Öncelikle rapor göç konusunda bizim düşündüklerimizi doğrular nitelikte: İnsan göçlerinin en önemli nedeni çevresel tehditler. Bunun yanında çatışmalar çok daha küçük bir yer kaplıyor.



Gelecekte de silahlı çatışmaların yaratacağı tehditler artsa da ekolojik tehditlerle arasındaki oranın sabit kalacağı düşünülüyor. 

Ekolojik tehditleri de su stresi, gıda kısıtları, nüfus baskısı, kuraklık, seller, tropik siklonlar, aşırı sıcaklık, deniz seviyesinde yükselme, kaynak sıkıntısı ve doğal afetler olarak sıralayabiliyoruz. Bu şekilde yaklaştığımızda 2020 yılında dünyada en ciddi şekilde ekolojik tehdit altındaki ülke  Afganistan görünüyor. Türkiye ise sadece su stresi ve seller açısından tehdit altında kabul ediliyor.

Gıda sıkıntısı yaşayan nüfusun hangi ülkelerde bulunduğuna bakacak olursak önemli çoğunluğun düşük barış seviyesindeki ülkelerde yaşadığını görüyoruz. Buradan kolayca “barışı öne çıkarak sistemleri kuracak olsalar gıda sıkıntısı da yaşamazlardı.” şeklinde basit bir çıkarım yapmamız mümkün ancak bundan kaçınmamız çok daha doğru çünkü bu noktada ve ileride göstereceğimiz diğer sonuçlarda neyin sebep neyinse sonuç olduğunu ayırt edebilmemiz çok zor. Bu nedenle sebep sonuç ilişkisine girmeden sadece sonuçları göstermekle yetineceğim.

Gıda güvenliği indisinin pozitif barış ile ilişkisini kolayca görebilmek mümkün:


İstatistikte ilk bilmemiz gereken şey korelasyonun bir sebep sonuç ilişkisi doğurmayacağıdır. Burada da pozitif barış açısından daha iyi durumda olan ülkelerin gıda güvenliği açısından da ileride olduklarını görebiliyoruz.

Güvenli içme suyuna sahip olan ülkelerin pozitif barış durumlarına baktığımızda da benzer bir durum gözlemlemek mümkün. Temiz suya erişim yüksek, orta ve neredeyse ortanın üzerinde bir pozitif barış düzeyine sahip ülkelerde barışın sağlanması açısından önemli bir faktör olarak göze çarpmıyor. Ancak özellikle düşük pozitif barış seviyesi ile temiz suya erişimin birlikte görüldüklerini söyleyebiliriz.

Bu raporun en çarpıcı noktasını ise çoğunluğunu iklim felaketlerinin oluşturduğu doğal afetlerin insan üzerindeki etkisinde görebiliyoruz. Çok düşük pozitif barış seviyesindeki ülkelerde bu tür çevresel felaketler daha az görülmesine rağmen bu felaketlerin neden olduğu can kaybı yüksek pozitif barış seviyesindeki ülkelerden birkaç kat daha fazla. Bunu resmi yüksek barış seviyesindeki ülkelerin daha gelişmiş ülkeler olduğu ve bu nedenle de felaketlere karşı daha hazırlıklı oldukları biçiminde yorumlamak mümkün. Ancak bu pozitif barışın temelinde bulunan  davranış biçimleri, kurumlar ve yapıların etkisini göz ardı etmek olacaktır. Özellikle felaket anlarında bireyleri ortak hedefler arkasında birleşmeye yönelten toplumsal davranışlar hem barış hem de böylesi felaket zamanlarında da gerekli olacaktır.

İklim krizi bizleri her geçen gün şiddeti artacak iklim felaketlerine doğru sürüklüyor. Ülkemizde bugün su stresi ve seller dışında bu felaketlerin önemli etkilerini görmüyor olabiliriz ama bizim dışımızdaki bölge ülkeleri bu felaketlerin ağırlığını fazlasıyla hissetmeye başlamış durumdalar. Buradan kolayca çok yakın bir gelecekte bizim de benzer durumlarla karşılaşacağımız sonucunu çıkartabiliriz. Bu felaketlerle başa çıkmanın yolları elbette gerekli uyum önlemleri almaktan geçecektir. Yalnız görüyoruz ki toplumsal pozitif barışı sağlayacak davranış biçimleri ile kurumlar ve yapıların geliştirilmesi de alınması gereken altyapısal uyum önlemleri kadar hepimiz için gereklidir. 


20 Ağustos 2020 Perşembe

İklim Krizini Durdurma Yolundaki Öneriler

Sürdürülebilirlik, iklim krizi ve çevre gibi konulara sıkça çözümler üretiyoruz. Ancak bu çözümler, daha en baştan, problemin bir açısına yanıt getirirken bir diğer açısını da eskiden olduğundan çok daha kötü hale getirebiliyor. Bu olgu özellikle Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları planlanırken açık olarak ortadaydı. Bu amaçların tümünü birden aynı anda yerine getirebilmek mümkün değil. Bu nedenle de her ülke ve toplum kendi önceliklerine odaklanarak sürdürülebilirlik ve çevre konularına odaklanmalı ancak bu konulardan birinde çok ufak bir iyileşme sağlamak uğruna bir başka konudaki problemin çok daha çözülmez bir hale gelmesine de sebep olmamalıdır.

İklim krizi bugüne değin insanlığın karşısına çıkan en önemli problemdir. Bu problem, eğer önlem alınmayacak olursa, sadece insanlığın değil doğadaki tüm canlıların yok olmasına kadar gidebilecek sonuçlar yaratacaktır. Bundan dolayı bilim insanları sürekli iklim krizine çare olabilecek çözümler öneriyorlar. Yalnız doğal olarak herkes çözümü kendi bulunduğu noktadan ürettiği için bu çözümün resmin bütünlüğü açısından nasıl sonuçlara yol açabileceğini görmek oldukça güç.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli IPCC’nin 2019 yılında yayımladığı “İklim Değişikliği ve Arazi Kullanımı” raporu da özellikle tarım ve gıda alanında iklim krizini durdurabilmek için alabileceğimiz önlemleri içeriyor. Bu önlemlerin tümünü sıralamak epeyce yer kaplayacağı için merak edenlere raporun 6. bölümünü okumalarını öneriyorum.

Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SDG) bildiğiniz gibi Birleşmiş Milletler’in 2014 yılında kabul ettiği 17 tane ilkeden oluşuyor. Bu amaçlar sürdürülebilirlik alanında tüm devletlere 2015-2030 yılları arasında izlenmesini önerdiği bir yol haritasını sunmanın ötesinde bu yol haritasında nelere dikkat edilmesi gerektiğini ve bunların nasıl ölçümlenebileceğini de açıkça gösteriyor.

1992 yılında Rio’da toplanan Yeryüzü Zirvesi sonunda üç uluslararası antlaşma imzalandı. Bunların içinde çoğumuzun en iyi bildiği Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi UNFCCC’dir. IPCC, UNFCCC’nin işleyişi hakkında bilimsel verileri derleyip raporlar sunan bir yapıdır. Benzer bir yapı imzalanan diğer bir anlaşma olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (CBD) için de oluşturulmuştur. Hükümetlerarası Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Üzerine Bilim-Politika Platformu (IPBES) Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin uygulanması açısından gerekli olan bilimsel verileri hazırlayarak karar alıcılara sunar.

IPBES 2019 yılında Doğanın İnsanlara Katkıları (Nature’s Contribution to People - NCP) adında bir rapor hazırlamıştır. Bu rapor SDG’lere benzer 18 noktada doğanın insanlara sağladığı faydaları tanımlamaktadır. Bu faydaların listesi de uzun olduğundan detaylı bilgiyi raporun kendisinde bulabilirsiniz, ancak size bir fikir vermesi açısından bu faydalardan bazılarını temiz hava sağlamak, iklimi düzenlemeye yardımcı olmak, gıda ve yem sağlamak ve tıbbi/biyokimyasal/genetik kaynak yaratmak olarak sıralayabiliriz.


İklim krizini kontrol altına almak için önerilen 40 maddenin bir yanda Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları, diğer yanda da Doğanın İnsanlara Katkıları üzerinde nasıl bir etki yaratacağını anlayabilmek, alınacak önlemleri belirlemek açısından da son derece önemli olacaktır. Global Change Biology dergisinde bu sene yayımlanan bir makale (McElwee vd. 2020) bu konuda yapılmış tüm araştırmaları değerlendirerek bir sentez ortaya koyuyor. Oldukça detaylı bir çalışmanın sonunda oluşturulan bu sentez bizlere, gayet mantıklı kabul ettiğimiz bazı çözümlere sistemsel bakış açısı ile yaklaştığımızda çıktının farklı olabileceğini gösteriyor.

Bu 40 maddelik öneri setinin analizine en kötü önerilerden başlayabiliriz:

Bizi şaşırtmayacak bir şekilde, önerilerden Biyoenerji ve BECCS yani biyoenerji üretip, buradan çıkan karbondioksidi yakalayarak yer altında depolamak en olumsuz sonuçlara yol açacak öneri olarak öne çıkıyor. Biyoenerji, tarım da dahil olmak üzere başka amaçlarla kullanılabilecek alanları gıda yerine enerji elde edeceğimiz bitkilerin üretiminde kullanmaya verilen isim. Dolayısıyla SDG’ler açısından bakıldığında bu uygulama SDG 7 (Ulaşılabilir Enerji) açısından olumlu bir yaklaşım gibi görünse de SDG 2 (Açlığa Son) ve SDG 15 (Karada Yaşam) başlıkları açısından son derece olumsuz sonuçlar doğuruyor. Geri kalan SDG’ler ya etkilenmiyor ya da hem olumlu hem de olumsuz etkiye sahipler. NCP’ler açısından bakıldığında da Biyoenerji ve BECCS’in NCP 4 (İklimin Düzenlenmesi), NCP 5 (Denizlerin Asitlenmesinin Düzenlenmesi) ve NCP 11 (Enerji) başlıklarında büyük fayda sağlayacağı, NCP 3 (Hava Kalitesinin Düzenlenmesi) alanına da katkı bulunacağı düşünülüyor. Ancak, Biyoenerji ve BECCS NCP 1 (Canlılar İçin Yaşam Alanı Düzenlemek ve Korumak), NCP 9 (Tatlı Su Kaynaklarını Düzenlemek ve Korumak) ve NCP 12 (Gıda ve Besi Sağlamak) alanlarında büyük olumsuzluklar yaratmanın ötesinde diğer sekiz NCP açısından da kötü sonuçlar doğuruyor. Buradan edinmemiz gereken bilgi, enerji üretimi için aklımıza gelen dahiyane bir fikir olabilir, ancak bu yöntem enerji üretimi dışında topluma ve doğaya fazlasıyla zarar veriyorsa, o yöntemi kullanmadan önce çok iyi düşünmemiz gerekiyor şeklindedir.

Biraz şaşırdığımız ama analizi incelediğimizde sorunlarını anladığımız bir öneri de Orman Alanlarını Artırma. Burada bahsedilen, orman vasfını kaybetmiş yerlerin tekrar ağaçlandırılması değil, daha önce hiç orman olmamış bir bölgeyi ormana çevirmektir. Bu öneri SDG 11 (Sürdürülebilir Şehirler) ve SDG 7 açısından olumlu olsa da SDG 2, SDG 5 (Cinsiyet Eşitliği) ve SDG 6 (Temiz Su ve Hijyen) açısından olumsuz sonuçlar doğuruyor. İklime katkısı olumlu olsa da (NCP 4) NCP 9 ve NCP 12 yanında NCP 2 (Bitkilerin Üremesini Sağlayan Tohumların Yayılması) başlıklarında epey olumsuz etkileri bulunuyor.

Benzer şekilde toprağa biyochar katılması ve turbalıkların korunması da olumlu görünseler de olumsuz etkileri ağır basan öneriler. Bunların yanında çok sayıda önerinin de olumlu ve olumsuz yanları eşit sayılabilir, yalnız bazı öneriler var ki bunların olumsuz bir yanı neredeyse yok, bunları kısaca sıralamakta büyük yarar var:

  • İyileştirilmiş tarla yönetimi
  • İyileştirilmiş otlak yönetimi
  • İyileştirilmiş hayvancılık yönetimi
  • Agro-ormancılık, yani ağaçlarla tarlaları birlikte kullanarak yapılan üretim
  • Toprağın organik karbon miktarının artırılması
  • Erozyonun önlenmesi
  • Toprağın tuzlanmasının önlenmesi
  • Toprağın topaklaşmasının önlenmesi
  • Heyelan ve doğal afetlerin önlenmesi
  • İleri su yönetimi
  • Yangınların önlenmesi
  • Asitlenme de dahil kirliliğin önlenmesi
  • Hasat sonrası kaybın azaltılması
  • Tarımda daha az enerji kullanılması

Tavsiye edilen ve hem SDG hem de NCP’lerle uyumlu olduğu görülen bu önerilere baktığımızda bunların önemli kısmının tarım ve hayvancılıkta permakültür dediğimiz yöntemi tanımladığını görüyoruz. Bu nedenle de artık hepimizin endüstriyel yöntemlerden uzaklaşarak permakültürü daha yakından tanımaya başlamamız gerektiğini düşünüyorum.


Referans: McElwee vd. 2020, doi: 10.1111/gcb.15219


16 Ağustos 2020 Pazar

COVID19 İklim Krizini durdurmada hiç mi işe yaramadı?

Bugüne geldiğimizde atmosferdeki karbondioksit oranı 1750 öncesi döneme oranla neredeyse %50 artmış durumda. Bunun etkisinin ne olacağını hala anlamaya çalışıyoruz ama basitçe şöyle söylemek mümkün. Atmosferde hiç karbondioksit olmasaydı yeryüzünün ortalama sıcaklığı -18oC olurdu. 1750’deki 280 ppm seviyesi sıcaklığın +15oC civarına çıkmasına yardım etti. Bugünkü 418 ppm seviyesi ise mutlaka +15oC’den yüksek bir ortalama sıcaklığa neden olacaktır. Bilim insanları harıl harıl bu artışın ne olacağını ve bizi nasıl etkileyeceğini anlamaya çalışıyorlar.

İnsanlar son Buzul Çağı’nın sonunda tarım yapmaya başladığında atmosferdeki karbondioksit oranı yaklaşık milyonda 280 moleküldü (280 ppm). Bu oran patlayan yanardağlarla arada değişiyor olsa da 1750 yılına kadar yaklaşık 280 ppm seviyesinde kaldı. O tarihe kadar insanlar kömür ya da petrol yakmıyor değillerdi. Yalnız bu genelde hem ısınma amaçlı oluyordu hem de insan nüfusu fazla değildi. Dolayısıyla yaktığımız bu kömür ve petrol yeryüzünün atmosferini değiştirme açısından önemli bir rol oynamıyordu.

1750 civarında ise İngiltere’de madenlerden çıkan kömürü ısınmak için kullanmanın ötesinde iş yapmak için kullanmaya başladık. James Watt kömürden çıkan ısı enerjisini işe çeviren buhar makinesini tasarladı ve üretti. Bu andan sonra da insanlık uzun zamandır elle yaptığı pek çok işi makinelere yaptırmaya başladı. Bu öncelikle insan nüfusunun hızla artmasına yol açtı. Ayrıca ısınma dışında yakılan kömür ve petrol de hızla atmosferdeki karbondioksit oranının artmasına neden oldu.

Bilim insanlarının bu modellemeleri üç temel bilgiye dayanıyor: Güneş’ten bize ne kadar enerji geliyor, yeryüzünün yüzey şekilleri ve bitki örtüsü ve atmosferde ne kadar sera gazı olduğu. Dolayısıyla bu üç unsuru da her vakit dikkatlice ölçmeliyiz. Güneş’ten gelen enerji miktarı 1980 yılından bu yana çok hafif azalıyor. Yani biz bu gezegeni ısıtırken Güneş “Aman ne yapıyorsunuz! Bari ben biraz yardımcı olayım da başınıza büyük felaketler gelmesin.” der gibi gönderdiği enerjiyi kısıyor. Ancak biz o denli fazla sera gazı salıyoruz ki sıcaklık artışı pek de ara vermeden devam ediyor.

Atmosferdeki karbondioksit oranını her yerde ölçmek mümkün ama resmi olarak Dünya Meteoroloji Örgütü üç ayrı noktada ölçüm yapıyor. Alaska, Tasmanya ve Havaii. Havaii’deki Mauna Loa Gözlemevi bunlar içerisinde en uzun süredir ölçüm yapan merkez. Bu üç merkez yapılan ölçümlerde de Kovid19 sırasında insanların yaşamında ve ekonomik hayatta görülen değişikliklerin atmosferdeki karbondioksit oranına hiç yansımamış olduğu kolayca anlaşılabiliyor.

Bunun nedenini de anlamak aslında çok zor değil. 1750’den bu yana atmosfere giderek artan bir miktarda karbondioksit salıyoruz. Dile kolay, neredeyse 270 sene. Şimdi biz bu salımlara 3-5 ay ara verdik diye her şeyin düzelip yeryüzünün cennet olacağını mı sanıyoruz? Aslında bu bile doğru değil, çünkü 3-5 ayda salımlara ara da vermedik, ülkemizdeki salımlar %10 civarında azaldı, o süre bittikten sonra da herkesin eski yaşamına dönmesi ve hatta üstüne fazla fazla salım yapması nedeniyle bu seneyi sadece %3-5 arası bir azalma ile kapatacağımız bekleniyor. Yani kısaca, bu kadar evde oturmamız neredeyse hiçbir işe yaramadı ve yaramayacak çünkü enerjimizi aynı yöntemlerle üretiyoruz, toplu taşıma kullanımını azalttık ve beslenme yöntemlerimiz tamamen aynı. Bunlarda değişiklik olmadığı müddetçe de atmosferdeki karbondioksit seviyesinde ciddi bir düşüş beklememiz gerçekçi olamaz. 

Bir de elbette 1.5 oC ısınmayı aşmamak için neler yapmamız gerektiğini söylemekte fayda var. 1.5 oC ısınmayı aşmamak için ülkemizin her sene karbondioksit salımlarını %50 azaltması gerekiyor. Kovid19 sırasındaki mecburi azalma bile sadece %3-5 seviyesinde. Düşünün daha ne kadar çaba göstermemiz gerektiğini.

11 Temmuz 2020 Cumartesi

Varoluş Savaşımız

 Küresel ısınmadan kaçmanın bir yolu yok. Isınmayı 3 derecenin altında tutabilmemiz mümkün değil. 3 derece ve üzeri ısınma da geleceğin bugünden çok farklı olacağı anlamına geliyor. Bu farka rağmen yaşamayı becerenler kalacak, beceremeyenler de sorun yaşayacak.

Devletler önce Kyoto Protokolü, sonra da Paris Anlaşması denilen yapılarla bizi oyalamayı başardılar. Paris Anlaşması’nın geçerlik süresi 2030 yılının sonuna kadar. Şimdiye kadar ortaya konan taahhütler yerine getirilecek olsa bile 2030 yılında atmosferi en az 2 derece ısıtacak kadar karbondioksit atmosfere salınmış olacak.Tabii sorun burada da bitmiyor, çünkü Paris Anlaşması 2030 yılında tüm sera gazı salımlarının sıfırlanmasını öngörmüyor. Bu da ısınma 2 derecenin de üzerine çıkacak demek.

Size basit bir hesap: 2050 yılında Türkiye’nin karbondioksit salımlarını 1 ton gibi sembolik bir seviyeye düşürebilmesi için bu seneden itibaren, her sene salımlarını yaklaşık yarıya (%49) düşürmesi gerekiyor. Bu seneyi harekete geçmeden geçirirsek, seneye net %50 azaltıma başlamamız gerekiyor, sonraki seneyi beklersek %52. Adım atmadığımız her sene atacağımız adımların daha da sert olması sonucunu doğuracak. Sizce dünyada böyle bir eğilim var mı? Haklısınız, yok, ben de aynı kanıdayım. O zaman 2050 yılında Dünya’yı karbondioksitten arındırmanın bir yolu yok. 2050 yılına kadar da sıfır karbona düşmediğimizde Dünya’nın 4 derece ısınacak olması neredeyse kesinleşmiş olacak.

“Ama nasıl olur? 2050’de sıfır karbon olursak çözülecekti hani sorun?” derseniz, size bir haberim var, çok fena kandırıldınız. Eski Exxon-Mobil Genel Müdürü, sonra da ABD Dışişleri Bakanı olan Rex Tillerson, “Ben mühendisim, çok akıllıca bir çözüm bulacağımıza inanıyorum.” diyordu. Evet, devletler politikalarını tam da bunun üzerine kuruyorlar. Şimdi masayı sallayıp dengeleri fena halde bozacak önlemler almak yerine, bırakalım her şey böyle yürüsün, ileride bir noktada nasılsa zeki insanlar bir çözüm bulup bizi bu problemden kurtarırlar, diyorlar.

Zeki insanlar (hatta çok zeki olmaya da gerek yok) bir çözüm buldular bile: “Kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakın, bunların alternatifleri var ve daha da ucuz olmaya başladı bile.” Bu yapısal dönüşümde varlıklarını kaybedecek tüm sektörler ise sizi bunun imkansız olduğuna inandırmaya çalışıyor. Daha da kötüsü Karbon Tutma ve Saklama (Carbon Capture and Storage) gibi bir şeyin mümkün olduğuna ve gelecekte çok geniş alanlarda kullanılacağına dayanarak bugün harekete geçmemeyi açıklayabiliyorlar. Karbonu tutup yer altında saklamanın bir yolu var. Doğa bunu milyonlarca yıl önce keşfetti: Kömür yapmak, sonra da bu kömürü yerin epey altına gömmek. Yalnız bunun yapılabilmesinde bir sorun var, o da kömürü yaktığımızda elde ettiğimiz enerjinin aynısını, hatta biraz daha fazlasını harcayarak karbondioksidi karbon ve oksijen olarak iki parçaya ayırmak. Bu kadar uğraşacağımıza hazır yerin altında duran kömür, petrol ve doğal gazı çıkartmaktan vazgeçsek? Yok, olmaz! Önce onu çıkartıp yakalım, biz paramızı kazanalım, sonra kuracağımız şirket de çıkan bu gazı yerin altına tepmek için sizden biraz daha para kazansın.

Sonuçta kolayca görebileceğiniz gibi, işimiz bitmiş durumda. Ne gönülsüzce yapılan Paris Anlaşması, ne mühendislik çözümleri ne de karbondioksidi toprağın altına gömmek bizi kurtarabilir artık. Sibirya’nın kutup dairesinin içindeki bir bölge geçen hafta 38 dereceyi gördü. Burası Adana değil, Sibirya, 38 derece, dile kolay. Toprağın altındaki metanın ne hızla eriyip yüzeye çıkmakta olduğunu anlatmıyorum bile. Sibirya, 38 derece.

Geçen senenin Temmuz ayından bu senenin Haziran ayının sonuna kadar sıcaklıklara baktığımızda Avrupa’nın 1.35 derece ısınmış olduğunu görüyoruz. Biz Paris Anlaşması’na göre sıcaklık artışını 1.5 derece ile sınırlamıyor muyduk? Bir yandan sıcaklık artıyor, öte yandan biz kömür yakmaya devam ediyoruz. Perhiz? Lahana turşusu?

Dünya Meteoroloji Örgütü, böyle devam edecek olursak 5 sene içerisinde 1.5 derece ısınma seviyesini geçmiş olacağımızı söylüyor. 2025 senesinde. Neden biliyor musunuz? Çünkü birileri bizimle dalga geçiyor. Bizi susturmak için çözümlerin olduğunu, panik yapmamamız gerektiğini, ekonominin iklimden daha önemli olduğunu falan söylüyorlar. Şimdiye kadar inandık ve dinledik, ama ne yazık ki artık bunu engellemek için çok geç.

Antarktika 1750’den bu yana değil, son 30 senede 1.5 derece ısındı, Dünya’nın geri kalanının 3 katı hızla, böyle devam ettiğinde ne olacak biliyor musunuz? Eriyecek. Eridiği zaman da deniz seviyesi hayal bile edemeyeceğimiz kadar yükselecek. Atmosferde en son bu kadar karbondioksit olduğunda, 3.3 milyon sene önce sıcaklıklar ortalama 3-4 derece daha fazlaydı, deniz seviyesi ise bugünkünün 20 metre üzerindeydi. Oraya doğru gidiyoruz.

Ne yapmalı? Aslında bu, cevabı en kolay soru. Üzerimize bir felaket geliyor. Kaçıp saklanabileceğimiz bir yer yok. Hiçbir şey yapmazsak hepimizi öleceğiz. Bunu anlıyorsunuz değil mi? İnsan neslinin tükenmesinden bahsediyoruz. O zaman yapılacak tek şey birlikte bu gelen felakete karşı savaşmaktır. Bu da kömür santrallerine, kömür santrallerine kömür taşıyan kamyonların önüne yatmak falan değil. O 30-40 sene önce yapılsaydı işe yarardı. Şimdi artık el ele ve birbirimize destek olarak gelen felakete uyum sağlamaya çalışmaktan başka çaremiz yok. Aramızdaki sorunlar neyse, onlar bu gelen felaketle kıyaslandığında hiçbir önem taşımıyor. Hani hep diyoruz ya “zaman artık birlik zamanıdır”. Evet, artık zaman gerçekten birlik zamanı. Sırt sırta durursak insanlık olarak iklim krizini de yenebiliriz, bu savaş artık ideoloji veya zenginlik için değil, varoluş için yaptığımız bir savaştır ve bu savaşı kaybedemeyiz. 


21 Haziran 2020 Pazar

İklim Krizini Nasıl Durduruz?

“İklim krizini nasıl durdurabiliriz?” sorusunu sormadan önce isterseniz daha can alıcı soruyu soralım: “İklim krizini durdurmalı mıyız?” Çoğunuz, “Saçma bir soru, elbette durdurmalıyız.” diyeceksinizdir. Ancak madem durdurmalıyız, neden senelerdir bu yolda çözüm getirici adımlar atılmadı? Demek ki birileri, hem de yüksek yerlerde oturan birileri sizin ya da benim kadar iklim krizinin durdurulması gerektiğine inanmıyor. Peki, neden inanmıyor?

Bunun iki ana nedenini düşünebiliriz: Bulunduğu ortam ve koşullar inanmasına izin vermiyor ya da iklim krizinin sonuçlarının yeteri kadar kötü olacağına inanmıyor. İlki nispeten kolay, bir devletin veya şirketin başında olduğundan, iklim krizini durdurmak için atacağı adımlar çoğu yerde alışılmışın ötesine geçeceğinden, ya da zor olacağından bulunduğu pozisyonun kudretini veya kazançlılığını tehlikeye atabilecektir. Bu nedenle de pozisyonunu tehlikeye atmak istemiyor. Bu doğru bir yaklaşım olmasa da anlaşılabilir bir yaklaşım.

İklim krizinin sonuçlarının yeteri kadar kötü olacağına inanmamak ise çok daha büyük bir problem. Bunun daha küçük kısmı olan cahillik ve umursamazlığı fazla konuşmamıza gerek yok ancak cahil ve umursamaz olmayan, yani konuyu önemseyerek öğrenen ve bu öğrendikleri sonucunda bilinçli bir tercih yaparak sonuçların kötü olmayacağında karar kılanlar en tehlikeli grubu oluşturuyorlar.

İklim krizinin bize ve doğaya fazla zarar vermeyeceğini düşünenler bu kanıya nereden varıyorlar? Bu inanca sahip olanları da kabaca iki gruba ayırabiliriz: İklim krizi felakete dönüşmeden teknolojinin bir çözüm bulacağını düşünenler ve iklim krizinin kötü olduğunu ama bir felakete dönüşmeyeceğine inananlar.

Öncelikle ilk grubu ele alalım ve teknolojinin iklim krizine neden çözüm bulamayacağını açıklamaya çalışalım. İklim krizinin temelinde şu anki yaşam tarzımızın enerji gereksinimi var. Yani, yaşadığımız hayatı sürdürmek için bu kadar fazla enerji tüketmemiz gerekmese iklim krizi diye bir problemimiz de olmazdı. Ne yazık ki enerji yoktan var edilemiyor ve enerji üretim yöntemleri de kısıtlı. Dünyadaki enerjinin neredeyse tamamı da bize Güneş’ten geliyor. Güneş enerjisini sınırsız kabul edebiliriz, güneş enerjisinden kaynaklanan rüzgar ve hidroelektrik gibi kaynakları da aynı kategoriye koyabiliriz, ama kömür, petrol ve doğal gaz gibi bir enerji kaynağı daha yok. Onlar da milyonlarca yıl boyunca bitkilerin biriktirdiği güneş enerjisinden oluşuyor. Bittikleri zaman da yenilenebilir değiller ve ayrıca problemin sebebi de kömür, petrol ve doğal gaz yakmamız. Şunu tamamen içimize sindirmemiz gerekiyor: Kömür, petrol ve doğal gaz gibi yeri kazıp çıkartıp yakacağımız ve bize enerji verecek bir madde daha yok ve olmayacak da. Bu teknolojinin bir eksikliği değil, doğanın yapısı böyle. Ancak mesela; önümüzdeki 20 sene içerisinde buradan Jüpiter’e gidip, atmosferinden hidrojen toplayıp Dünya’ya geri getirip o hidrojeni yakıt olarak kullanmamızı sağlayacak dev uzay tankerleri üretebilirsek çözülür. Yalnız yerden sadece 400 km yukarı çıkabildiğimizi ve Jüpiter’e gitmek için de 2 milyar kilometre yol gitmemiz gerektiğini hatırlayacak olursak, 20 sene içerisinde öyle bir teknoloji geliştirmemizin mümkün olmadığını anlayabiliriz.


Peki Güneş’in yaptığı gibi füzyon ile enerji üretmeyi denesek? Evet, 1950 yılından beri bunu deniyoruz. 1950’de “Bu teknoloji 20 sene içerisinde gerçekleşecek.” deniyordu; 2020 yılında yapılan açıklamalar da aynı şeyi söylüyor. Dolayısıyla kitlesel anlamda enerji ihtiyacımızı gidermek için füzyon gibi teknolojilere de bel bağlamayın.

“Kömür yakmaya devam edelim ama çıkan karbondioksidi yakalayıp yerin altına gömelim.” derseniz karşımızda iki problem var. Öncelikle kömür, petrol ve doğal gaz bitiyor. Sonunu biz görmeyebiliriz, ama çocuklarımızın ya da torunlarımızın göreceği neredeyse kesin. O nedenle de bu fikir bizim neslin enerji sorununu çözebilir belki ama geleceğin değil. Ayrıca karbondioksidi çıkamayacağı bir şekilde yerin altına gömmek aslında çok zor bir teknoloji gerektirmiyor, ama bunu gerçekleştirmek o denli pahalıya geliyor ki o zaman da kömür yakmaya değmiyor. Ucuza mal etmeye çalıştığınızda da çoğu ucuz malda olduğu gibi, kaçıp atmosfere çıkma riski kabul edilemez derecede artıyor. Devletler, Paris Anlaşması gibi durumlarda kömür yakmaktan vazgeçmemek için karbonun bir gün yer altında saklanabileceği üzerine planlar kuruyorlar, yalnız bu teknoloji üzerinde senelerdir çalışmalarına rağmen deneysel çalışmalar haricinde en ufak bir ilerleme sağlanamıyor.

Peki karbondioksidi havadan yakalayıp kimyasal olarak saklasak? Senede atmosfere 50 milyar ton karbondioksit salıyoruz. Bu kadar karbondioksidi kireç taşına dönüştürmek için yaklaşık 60 milyar ton kalsiyum oksit gerekir. Dünyadaki üretim ise bunun sadece %0.6’sı. Yirmi yılda bunu 140 katına çıkartmak imkansız değil ama inanılmaz derecede pahalıya gelir.

Kısacası, teknoloji kömür, petrol ve doğal gaz yerine bir yakıt üretmekte de çıkan karbondioksitten kurtulmakta da bizim yardımcımız olamıyor. Bulutlara kükürt dioksit tozu serpiştirerek güneş ışığını kesmek gibi jeomühendislik çözümleri de bir yandan çözdüklerinden fazla sorun yaratıyorlar, diğer yandan da atmosferde artan karbondioksidin yarattığı problemin dışa vurumunu engellemeye çalışıyorlar, kendisini değil. Kıyaslamak çok hoş değil ama bu Kovid19 günlerinde ateşi çıkan bir hastaya sadece aspirin vererek eve göndermeye benziyor.

İklim krizinin kötü olduğunu ama bir felakete dönüşmeyeceğini düşünenler de fena halde yanılıyorlar. İklim modellerinin her geçen sene daha kötü sonuçlar vermesinin ötesinde karşımızdaki felaketler de iklim modellerinin tahminlerinden daha hızlı ilerliyorlar. Bu nedenle elimizde her şeyin “çok da kötü olmayacağına” dair herhangi bir veri yok, tersine veriler ise her geçen gün artıyor.

Yazımıza “iklim krizini nasıl durdururuz?” diyerek başlamıştık ve nasıl durdurulamayacağını anlattık. Ama bu da bizi çözümle baş başa bıraktı. Bu krizi durdurmanın kömür, petrol ve doğal gaz kullanımına son verirken enerji yoğunluğumuzu da azaltmaktan başka yolu yok. Yani hem bu kadar enerji tüketmeye devam edip hem de iklim krizinin bize zarar vermeyeceğini düşünmek hayaldir, hem de en kısa zamanda vazgeçmemiz gereken bir hayal. Enerji tüketimimizi kısıtlamak ve bununla birlikte hızla enerjiyi yenilenebilir kaynaklardan üretmeye yönelmek tek gerçekçi çözümdür.