26 Mayıs 2024 Pazar

İklim Değişikliğine Uyum Sağlamada Sigorta Sektörünün Yaratacağı Faydalar

İklim değişikliği, çağımızın en büyük zorluklarından birisidir. Kasırgalar, seller, orman yangınları ve kuraklık gibi doğal afetlerin sıklığını, şiddetini ve görüldükleri alanı artırmaktadır. Sigorta sektörü, toplumun bu değişikliklere uyum sağlamasında finansal güvence sağlama, risklerin azaltılmasını teşvik etme ve dirençlilik geliştirme açısından hayati bir rol oynamaktadır. Sigorta sektörünün iklim değişikliğine uyum sağlamada yaratacağı çeşitli faydalar iklim değişikliğinin getireceği sorunlarla baş edebilmemizi mümkün kılabilir.

Sigorta sektörünün en önemli faydalarından biri, iklim değişikliği ile ilgili risklere karşı finansal güvence sağlama kapasitesidir. Sigorta poliçeleri; bireylerin, işletmelerin ve hükümetlerin doğal afetlerin mali sorumluluğunu sigorta şirketlerine aktarmasına olanak tanır. Bu risk transfer mekanizması, etkilenen tarafların iklim kaynaklı olaylardan hızla toparlanmasına yardım eder ve uzun vadeli ekonomik aksaklıkları en aza indirir. Örneğin, sel sigortası, ev sahiplerinin birikimlerini tüketmeden veya borca girmeden evlerini yeniden inşa etmelerini ve toparlanmalarını sağlarken; tarım sigortası, çiftçilerin şiddetli hava koşullarının mali sonuçlarını azaltmalarına yardımcı olarak gıda güvenliğini korur ve tarım sektörlerinde ekonomik istikrarı sağlar. 

Ancak bu bağlamda iki husus fazlasıyla önemlidir. Öncelikle, sigortanın ne olduğunu ve neden yaptırıldığını anlamamız ve içselleştirmemiz gerekir. Sigorta, hasarın neredeyse kesin olduğu durumlar için değildir. Bugün özellikle ülkemizde, bu durum bilinmesine rağmen değişik sebeplerle hala sigorta yapılmaktadır. Yani, siz her sene taşan bir derenin yatağına ev yapıyorsanız, o evin sigortalanmaması gerekir. Sizin eviniz normal şartlarda zarar görmeyecek bir durumdaysa ve ancak çok aşırı bir olay sonunda zarar görebiliyorsa sigorta şirketi açısından sigorta güvencesi sağlanmasında bir anlam vardır.

Bunun da ötesinde, sigorta şirketi bu işi kamu hizmeti olarak yapmıyor. Onların da para kazanmaları gerekiyor. Dolayısıyla siz sigortaya verdiğiniz parayı bir vadede geri alacaksınız diye bir durum söz konusu değil. Siz bir ömür boyu evinizin sigortasını ödeyip o evde herhangi bir hasar oluşmadan mutlu yaşadıysanız, hem siz hem de sigorta şirketi kazançlı çıkmış demektir. Sizin kazancınız evinizin ya da aracınızın sigortasına ömür boyu ödediğiniz parayı geri almanız değil bu süre boyunca başınıza bir bela gelmemiş olması ve bela gelse bile sigorta şirketinin bunun maddi boyutunu karşılayacağının iç huzuruyla uyumanızdır. Bu nedenle lütfen unutmayın, en basit haliyle sizin ödediğiniz sigorta primlerinin toplamı sigorta şirketinin ödediği hasarların toplamından her zaman büyük olmalıdır ki sistem çalışsın. 

Sigorta şirketleri, riskleri azaltma ve hafifletme çabalarını teşvik etme açısından da önemli bir rol oynar. Sigortacılar, riskleri değerlendirerek ve primleri maruz kalma ve hassasiyet düzeyine göre belirleyerek sigortalıları risk azaltıcı önlemler almaya teşvik eder. Örneğin, sel riski taşıyan bölgelerde yaşayan ev sahipleri, evlerini yükseltmeleri veya sel bariyerleri kurmaları durumunda daha düşük sigorta primlerinden yararlanabilirler. Aynı şekilde, kapsamlı yangın güvenliği önlemleri alan şirketler, daha düşük sigorta maliyetlerinden faydalanabilir. Risk temelli fiyatlandırmanın uygulanması, sigortacının finansal çıkarlarını korumanın yanı sıra, toplumun genel dirençliliğini artıran proaktif önlemleri teşvik eder. İklim krizine uyum açısından bakıldığında bu önlemlerin önemli bir kısmı yaşam ile ölüm arasındaki çizgiyi sizin faydanıza çevirecektir.

Bunun yanı sıra, sigorta şirketleri sıklıkla poliçe sahiplerine riskleri tanımlama ve azaltma konusunda yardımcı olmak için uzmanlık ve kaynaklar sunar. Risk değerlendirmeleri yapabilir, en iyi stratejileri önerebilir ve koruyucu önlemleri uygulamak için mali destek sağlayabilirler. Sigortacılar, hazırlıklı ve dirençli bir toplumun gelişimine katkıda bulunarak iklimle ilgili olayların genel etkilerini azaltırlar.

Sigorta sektörü ayrıca iklim değişikliğine dayanıklı altyapı ve sürdürülebilir kalkınma uygulamalarını teşvik eder. Sigortacılar, sigorta kriterlerini kullanarak kentsel planlama ve inşaat standartlarını şekillendirme gücüne sahiptir. Örneğin, sigortacılar, yapıların şiddetli hava koşullarına dayanmasını gerektiren bina yönetmeliklerini teşvik edebilir ve destekleyebilirler. Bu proaktif stratejinin uygulanması, sigorta şirketleri için potansiyel mali kayıpları azaltmanın yanı sıra, daha güvenli ve dirençli toplulukların oluşturulmasını sağlar.

Ayrıca, sigorta şirketleri giderek daha fazla çevre dostu ve sağlam altyapı projelerine fon tahsis edilmesine destek olmaktadır. Yenilenebilir enerji projelerine, sürdürülebilir tarıma ve dirençli kentsel gelişime yatırım yaparak, sera gazı salımlarının azaltılmasına ve uyum kapasitesinin artırılmasına katkıda bulunabilirler. Bu yatırımlar, sigorta sektörünün finansal çıkarlarının daha geniş toplumsal sürdürülebilirlik ve dirençlilik hedefleri ile uyumlu olmasını sağlar.

Sigorta sektörü, inovasyon ve verilerin etkin kullanımı yoluyla iklim değişikliğine uyum sağlama konusunda önemli katkılarda bulunur. Sigortacılar, uydu görüntüleri, iklim modellemesi ve büyük veri analizleri gibi gelişmiş teknolojileri kullanarak riskleri değerlendirme ve yönetme konusunda öncülük etmektedirler. Bu araçlar, iklimle ilgili olayların daha doğru tahmin edilmesini ve risk değerlendirmesinin geliştirilmesini sağlayarak, daha etkili sigorta ürünleri ve hizmetleri sunar.

Parametrik sigorta, bir afet sonrasında hızlı ve etkili mali yardım sunan yenilikçi bir çözümdür. Belirli tetikleyicilere, örneğin kasırga rüzgar hızları veya yağış seviyelerine dayalı olarak önceden belirlenmiş bir miktar ödeme yapar. Bu tür sigorta, ani ve hızlı gelişen olaylara eğilimli bölgeler için özellikle avantajlıdır ve toparlanma çabalarına hızlı destek sağlar.

Sigorta sektörü, kamu bilincini artırmada ve iklim direncini artıran politikaları desteklemede kritik bir rol oynar. Sigortacılar, toplulukları potansiyel tehlikeler konusunda bilgilendirmek ve onlara hazırlıklı olmayı teşvik etmek için sıklıkla kamu eğitimi kampanyaları düzenler. Ayrıca, hükümetler, sivil toplum kuruluşları (STK'lar) ve diğer ilgili taraflarla iş birliği yaparak iklim uyumunu destekleyen ve riskleri azaltan politikaları ve düzenlemeleri teşvik ederler.

Sigortacılar, bilgi ve güçlerini kullanarak, dirençlilik ve sürdürülebilir kalkınmayı teşvik eden politikaların oluşturulmasına katkıda bulunabilirler. Bu savunuculuk, sistemik değişim yaratmak ve uyum çabalarının kapsamlı ve etkili olmasını sağlamak için esastır.

Özetle, sigorta sektörü, toplumun iklim değişikliğinin getirdiği zorluklara uyum sağlamasına yardımcı olmada hayati bir rol oynamaktadır. Finansal koruma sağlama, risk azaltma çabalarını teşvik etme, sağlam altyapının geliştirilmesini destekleme, yenilikçiliği teşvik etme ve farkındalığı artırma yoluyla sigortacılar, daha dirençli ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmede sağladıkları fayda tartışılmazdır. İklim krizinin etkileri daha da şiddetlendikçe, sigorta sektörünün uyum sağlama çabalarına desteği çok daha kritik hale gelecek ve tüm sektörler arasında sürekli yenilik ve iş birliği ihtiyacını vurgulayacaktır.

Bu yazı T24 İnternet Haber Sitesi'nde yayımlanmıştır.

24 Mayıs 2024 Cuma

Döngüsel Ekonomi ve Çevresel Sürdürülebilirlik

Döngüsel ekonomi kavramı, genellikle "al, yap, at" olarak tanımlanan geleneksel doğrusal ekonomik modele sürdürülebilir bir alternatif olarak doğmuştur. Bu doğrusal yöntem, önemli ölçüde verimsizliğe ve çevresel bozulmaya yol açmış, açmaya da devam etmektedir. Buna karşılık, döngüsel ekonomi, büyüme kavramını yeniden tanımlamayı ve toplumun tamamı için olumlu faydalar yaratmayı hedefler. Bu, ekonomik faaliyeti sınırlı kaynakların kullanımından kademeli olarak ayırmayı ve atık oluşumunu ortadan kaldıran bir sistem kurmayı içerir. 

Döngüsel ekonominin temel ilkesi, kaynak verimliliğini artırarak atıkları azaltmak ya da tamamen yok etmektir. Döngüsel ekonomi, daha uzun yaşam döngüsüne sahip ürünler tasarlayarak, uzun süreli kullanımı, sonrasında tamiri, yeniden kullanımı ve geri dönüşümü teşvik eder. Ana prensip sahiplikten kullanıcılığa geçişi ürün-hizmet modelleri aracılığıyla oluşturarak ham madde çıkarımını ve üretilen atık miktarını en aza indirmektir. Bu yaklaşım, kaynakları korumanın yanı sıra üretim ve bertaraf süreçleriyle ilişkili çevresel sonuçları da azaltır.

Elektronik atıklar, küresel ölçekte hızla büyüyen önemli bir atık kategorisidir. Döngüsel ekonomideki şirketler, modüler bileşenler içeren bir tasarım yaklaşımı kullanarak, elektronik ürünlerin kolayca değiştirilmesini veya bir üst kullanım kapasitesine geçişi (upgrade) sağlar. Bu uygulama, ürünün ömrünü etkili bir şekilde uzatır ve yeni malzemelere olan talebi azaltır. Ayrıca, geri dönüşüm programları değerli metaller ve bileşenleri geri kazanarak, yeni malzemelere olan ihtiyacı azaltır ve elektronik cihazların çevresel etkisini bu şekilde en aza indirir.

Döngüsel ekonomi, karbon salımlarını azaltmada önemli bir rol oynar, bu da iklim değişikliğiyle mücadelede kritiktir. Geleneksel üretim yöntemleri ve ürünlerin kullanım ya da tüketim ömrü sonunda çöplüklere atılması önemli miktarda sera gazı üretimine neden olur. Buna karşılık, yeniden üretim, yenileme ve geri dönüşüm gibi döngüsel uygulamaların hayata geçirilmesi, ham maddelerden yeni ürünler üretmeye göre daha az enerji gerektirir. Bu da karbon salımlarının azalmasına yardımcı olur.

Örneğin, CO2 salımlarına en büyük katkıda bulunan sektörlerden biri olan demir-çelik endüstrisi, döngüsel uygulamaları benimseyerek büyük ölçüde fayda sağlayabilir. Çeliği geri dönüştürmek, demir cevherinden çelik üretimine göre çok daha az enerji gerektirir ve bu da karbon salımlarında önemli bir azalma sağlar. Dolayısıyla, döngüsel ekonomi ilkelerini benimseyerek, endüstriler ekolojik ayak izlerini azaltabilir ve küresel ısınmanın hafifletilmesine katkıda bulunabilirler.

Döngüsel ekonomi stratejileri, biyoçeşitliliği teşvik ederek ve ekosistemlerin sağlığını iyileştirerek çevresel sürdürülebilirliğe katkıda bulunur. Doğal kaynakların çıkarılmasını en aza indirerek, habitatlar ve ekosistemler üzerindeki etkiyi azaltır. Ayrıca, atık azaltma ve geri dönüşüm girişimlerinin uygulanması kirlilik seviyelerini düşürerek, toprak, su ve hava kalitesini olumlu yönde etkiler.

Doğal kaynaklara büyük ölçüde bağımlı olan tarım sektörü, sürdürülebilirliği artırmak için döngüsel uygulamaları hayata geçirebilir. Hassas tarım, organik tarım ve onarıcı tarım gibi yöntemler, toprak kalitesini iyileştirir, biyoçeşitliliği teşvik eder ve kimyasal madde kullanımını azaltır. Ek olarak, tarım atıklarının biyogaz veya komposta dönüştürülmesiyle, çiftçiler verimlilik ve çevresel sağlığı aynı anda artırarak kapalı döngü sistemler oluşturabilirler.

Döngüsel ekonomi, sadece üretim süreçlerini devrim niteliğinde değiştirmekle kalmaz, aynı zamanda sürdürülebilir tüketim modellerini de teşvik eder. Sahiplikten hizmet almaya ve kaynakları ortak kullanmaya yöneltir. Bu değişim, yeni ürünlere olan ihtiyacı azaltarak, temel kaynaklara olan talebi düşürür ve üretimin çevresel sonuçlarını hafifletir.

Önemli bir ekolojik etkiye sahip olduğu bilinen moda endüstrisi, bu geçişe örnek olarak verilebilir. Döngüsel ekonomi ilkelerini benimseyen markalar, uzun ömürlü, tamir edilebilir ve geri dönüştürülebilir giysiler üretir. Ayrıca, giyim kiralama hizmetleri ve ikinci el pazarları gibi iş modelleri, giysilerin yeniden kullanımını teşvik ederek, atıkları en aza indirir ve sürekli yeni üretim ihtiyacını azaltır.

Döngüsel ekonomi modelinin benimsenmesi, yeniliği teşvik eder ve yeni ekonomik fırsatlar sunar. İşletmelerin sürdürülebilir ve verimli ürünler, malzemeler ve teknolojiler geliştirmesini teşvik eder. Bu yenilik, çevresel hedeflerin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmakla kalmaz, aynı zamanda ekonomik genişleme ve istihdam yaratma fırsatlarını da teşvik eder.

Bunun bir örneği, plastik atıkların neden olduğu çevresel sorunları etkili bir şekilde ele alan biyolojik olarak parçalanabilir maddelerin ve çevre dostu ambalaj çözümlerinin gelişmesidir. Bu ilerlemeler sadece kirliliği azaltmakla kalmaz, aynı zamanda yeni pazar fırsatları yaratır ve yeşil teknolojileri teşvik eder.

Döngüsel ekonomi ile çevresel sürdürülebilirlik arasındaki ilişki oldukça açıktır. Döngüsel ekonomi atıkları en aza indirerek, karbon salımlarını azaltarak, biyoçeşitliliği artırarak, sürdürülebilir tüketimi teşvik ederek ve yeniliği destekleyerek daha sürdürülebilir bir geleceğe ulaşmak için uygulanabilir bir yaklaşım ortaya koyar. Toplumlar ve işletmeler; döngüsel uygulamaların çevre ve ekonomi üzerindeki avantajlarını giderek daha fazla fark ettikçe bu modele geçiş hızlanacaktır. Çünkü bu model; güçlü, sürdürülebilir ve refah içerisinde bir küresel ekonomi oluşturma imkanına sahiptir.

Bu yazı Dünyahali'nde yayımlanmıştır.

10 Mayıs 2024 Cuma

Hava kirliliği ve iklim krizi

Son aylarda etrafımızdaki hava daha da bir kirli sanki. Bilim insanları bu kirliliğin önemli bir kısmının Sahra tozlarından oluştuğunu söylüyorlar. Elbette kış aylarında belki hala yanmakta olan kalorifer ve kombilerin de etkisi olduğunu da söyleyebiliriz. Şehirlerdeki trafik de öğrencilerin de hala okula gidiyor olması nedeniyle oldukça yoğun. Tüm bu kaynaklar havanın daha da kirli olmasına neden oluyor. Bahar aylarının başında bu kirliliğe ağaçlardan gelen polen de eklenince ciddi sağlık sorunları oluşmaya başladı. Bunlar hep iklimin değişmesinin suçu, değil mi? Hayır, değil. Bana kalsa her şeyin suçunu iklime bağlamanın bir yolunu bulurum ama neyin iklim değişikliğinden kaynaklandığını, neyin iklim değişikliğinden bağımsız bir problem olduğunu anlarsak önlem alma yolunda da önemli adımlar atmış oluruz.

İnsan mantığı yakın zaman ve yerlerde olan olayları bir sebep sonuç ilişkisi içerisinde birbirine bağlayarak rahat etmeyi çok seviyor. Ancak epey zaman bu olayların bir sebep sonuç ilişkisi içerisinde oluşmasının yerine bu iki olayın da olmasına neden olan bir üçüncü olayın varlığı kafamızı karıştırabiliyor. Gökgürültüsünden sonra yağmurun gelmesi örneğinde olduğu gibi, gökgürültüsü yağmurun sebebi değil, her ikisinin de sebebi bolca su buharı yüklü bulutlar. Benzer bir ilişkiyi hava kirliliği ve iklim değişikliği arasında da kurabiliriz.

Önce neye hava kirliliği dediğimizi iyice bir anlayalım. İçinde başka detaylar olsa da hava kirliliği dediğimiz, soluduğumuz havanın içerisinde burnumuzdan ve solunum yolumuzdan geçebilecek kadar küçük parçacıkların olmasıdır. Bu parçacıkların ötesinde havadaki kükürt dioksit, karbon monoksit, azot dioksit veya ozon gibi moleküller de hava kirliliğinin unsurları sayılır. Hava kirliliğini yaratan bu unsurların neredeyse hiçbiri iklim değişikliğine neden olmaz. Hatta atmosferin üst seviyelerindeki kükürt dioksit atmosferin soğumasına bile yardımcı olabilir. Dolayısıyla hava kirliliğinin varlığını iklim değişikliği ile bağdaştırmamız doğru değildir.

Ancak bir adım geriye çekilecek olursak, hava kirliliği olarak nitelendirdiğimiz olaya neden olan çoğu toz ve moleküller bir yanma olayı sonucunda oluşur. Yani yukarıda sözünü ettiğimiz gibi, daha ısınmak veya elektrik üretmek için fazla kömür ve doğal gaz yaktığımız zaman hava kirliliğine yol açarız ama aynı zamanda da atmosfere daha fazla karbondioksit salınır. Karbondioksidi hava kirliliği olarak görmesek de karbondioksit en önemli sera gazıdır ve küresel ısınmaya yol açar. Benzer şekilde araçlarda yaktığımız benzin ya da dizel de hem hava kirliliğine neden olan gazları ve tozları hem de iklim değişikliğine neden olan karbondioksidi atmosfere salar.

Konuyu bir adım ileri taşıyacak olursak, dikkat etmemiz gereken husus bu iki olayın eş zamanlı varlığıdır. Bir bacadan çıkan koyu renkli duman o anda havayı kirletir. Çevremizde çok sayıda böyle baca olursa boğazımızın yandığını hemen hissetmemiz mümkündür. Bu yanma sonucu çıkan karbondioksit de atmosferi hemen ısıtmaya başlar ama bizim bu ısınmayı hemen fark etmemiz mümkün değildir. Tüm dünyadaki tüm bacalardan çıkan tüm karbondioksit bu ısınmanın nedenidir. O ısınmayı da belki Ocak ayında hava serinken hissetmeyebilirsiniz ama Ocak ayında bacanızdan çıkan karbondioksit Temmuz ayında ortalığın daha da sıcak olmasının bir sebebi olacaktır. Kısacası, hava kirliliğine yol açan gazlar ve tozlar genelde daha kısa ömürlüdür ve hava şartlarının değişmesiyle ya dağılırlar ya da yağmurla birlikte yere inerler. Ocak ayında bacadan çıkan gazın havada Temmuz ayına kadar kirlilik yaratıp Temmuz ayında arabanızın üzerine yağması gibi bir olay söz konusu değildir. Oysa karbondioksit gibi gazlar çok uzun ömürlüdür. Ocak ayında bacadan çıkan karbondioksit, değil bu senenin Temmuz ayı, bundan yüz sene sonraya kadar bile atmosferde kalabilir. Ayrıca bacadan çıkan tozlar çevremize yayılır ama karbondioksit tüm atmosfere dağılır. Yani hava kirliliğine neden olan unsurlar sadece şimdi ve burada tehlikeliyken iklim krizinin nedeni olan karbondioksit tüm atmosferde ve çok uzun süre tehlike yaratır.

Hava kirliliği ve iklim değişikliğinin nedeni çoğunlukla bizim yaktığımız kömür, petrol ve doğal gazdır. Bu fosil yakıtları yakmayı bırakacak olursak hem hava kirliliğini hem de iklim krizini önlemiş oluruz. Ama bunun ötesinde hava kirliliği ve iklim krizinin arasında bir sebep sonuç ilişkisi yoktur, sadece ikisinin de kaynağı aynıdır.

Bu yazı Aposto Dünyahali'nde yayımlanmıştır.

1 Mayıs 2024 Çarşamba

Kimyasal olan her şey zararlı mıdır?

Bilgilerimizi nereden alıyoruz? Bu yüzyılın en önemli sorusu bu ve bu olmaya da devam edecek. Dünya Ekonomik Forumu (WEF) her senenin başında iş dünyasının öngördüğü en büyük riskleri açıklıyor. Bu seneki listenin başında bilerek ya da bilmeyerek yanlış bilgilendirme vardı. Özellikle ChatGPT gibi yapay zeka tabanında çalışan dil programları ortaya çıktıkça internet ortamı da hızla bu yanlış bilgilerle dolmaya başladı.

Bizim de bu yanlış bilgilere inanmamızın ardında gittikçe zayıflayan eğitim sistemimiz var. Eskiden böylesi bir durumda açıp ansiklopediye bakan bir nesildik. Bugün YouTube ansiklopedinin yerini aldı, hem de çok kötü bir biçimde. Fransız Devrimi’ne uzanan ansiklopedi geleneğinde en azından bilginin doğru biçimde aktarılma sorumluluğu vardı. Oysa günümüzde başlıca sorumluluk YouTube’da bilgiyi yayan kişinin kendine olan sorumluluğu ve o sorumluluk da olabildiğince kışkırtıcı olarak daha fazla takipçiye ulaşabilmeyi kapsıyor. Bu tür görüntüleri bilgi ve mantık süzgecinden geçirmediğimiz zaman da makul bir tabandan gittikçe uzaklaşan sonuçlara varabiliyoruz. Bu, bolca seçim yaşanacak 2024 yılındaki politika için de geçerli, marketten aldığınız elma için de.

Konumuz sürdürülebilir üretim olduğundan politikadaki yanlış bilgilendirmeye dokunmadan elma gibi bir örneğin üzerine yoğunlaşacağım. Son zamanlarda YouTube’da marketten alınan bir elmanın üzerine oldukça sıcak bir su döktüğünüzde üstündeki parlak, mum gibi kaplamanın eriyip çıktığını gösteren videolara rastlamaya başladık. Bu görüntüler karşısında çoğu bilinçli tüketici araştırma yapmaya başladı. Nedir bu tabaka ve bize ne kadar zararlıdır? Bilim araştırmaya “zararlı mıdır?” sorusuyla başlar. Yani, “modern gıda sistemi bu nesneyi ürettiyse bu mutlaka zararlı bir şeydir” alt düşüncesinin temelinde komplo teoriciliği vardır ve bu her zaman sağlıklı bir kavram değildir. Şüpheci olmak iyidir ama bu şüphecilik araştırma sorusunun başındaki şüpheciliktir. “Zararlı mıdır?” sağlıklı bir şüpheciliktir çünkü bu sorunun cevabı “evet” ya da “hayır” olabilir. Ancak soruya “neden zararlı?” diye başlayacak olursanız yargınızı baştan vermişsiniz demektir. Bu ise doğru bir yaklaşım değildir.

Bilimde genellikle araştırmanın başında sıfır hipotezi olarak kabul edilebilecek bir yaklaşım vardır. Yani, elinizdeki elmayı elinizden bırakmazsanız yere düşmez ve o zaman da yerçekiminin düşen elmayı nasıl etkilediğini konuşmaya bile gerek kalmaz. Benzer şekilde, elmayı yemenin en ideal yolu, kendi elma ağacınızda hiç ilaç ya da suni gübre kullanmadan yetiştirdiğiniz elmayı, üzerindeki tozu attıktan sonra temiz bir suda yıkayıp ısırarak yemektir. Bu zaten tartışılan konu değil. Bundan sonraki adım, güvendiğiniz bir arkadaşınızın elma bahçesi olması ve çok uzak olmayan bu bahçeden size bir miktar elma göndermesidir. Burada bile iki önemli problemle karşılaşırız. Arkadaşınızın doğru üretim yaptığına ne kadar güveniyorsunuz ve elma bahçesine ne kadar uzaktasınız? Konuyu fazla uzatmayalım, kendi bahçenizde kendi elinizle elma yetiştirmediğiniz müddetçe bu tür soru işaretleri giderek daha fazla karşınıza çıkacaktır. Bunun üzerine bir de küreselleşen bir dünyada yaşıyoruz. Yani yediğiniz elma arkadaşınızın bahçesinden değil Çin’den bile geliyor olabilir. Bu küreselleşen gıda zinciri de beraberinde çok fazla ve değişik sorun getirir. İdeali bu küresel gıda sistemi midir? Bence değil. Her ülke kendisine yeterli gıdayı üretebilmelidir. Ancak bu hem teknik olarak mümkün olmayabilir hem de belki benim toprağım elmaya uygun değil de üzüme uygundur veya toprağı ve iklimi elmaya uygun olan bir yerden elma almayı tercih ediyor olabilirim. Bu noktada şunu bilmenizde fayda var, elmanın Çin’de üretilip buraya gelmesi ile Niğde’de üretilip İstanbul’a gelmesi arasındaki karbon ayakizi farkı düşündüğünüz kadar fazla değil. Ama, taşıma süresi çok fazla fark edebiliyor. Bu nedenle de küreselleşme ile birlikte gıda kayıpları çok artmış durumda. Yalnız buna sadece “gıda Çin’den geliyor” şeklinde bakmayın. Biz artık her meyve ve sebzeyi her mevsim yemek istediğimiz için o meyve ya da sebzenin yetiştiği noktadan bize ulaşması zor oluyor. Kışın yediğiniz domatesi İstanbul’da yetiştirmenize imkan olmadığı için o domates en az 1000 kilometre uzaktan kamyona yüklenip getiriliyor. Bu esnada da ciddi kayıplar yaşanıyor.

Gıdanın yaklaşık beşte biri tarladan sizin satın aldığınız markete ya da manava gelene kadar kaybediliyor. Gene beşte birlik bir kısmı da market rafında ya da sizin buzdolabınızda kayıp ya da atık hale geliyor. Durum böyleyken her gün 783 milyon kişi gece yatağa aç giriyor. Sağlıklı beslenmeyi düşünen siz, kendi elma ağacınızdan elma yeme planı yapabilirsiniz, ama dünyadaki 8 milyar kişinin tümünün kendi elma ağacından elma yiyebilme imkanı yok. Dolayısıyla bilim insanları bu büyük kayıp ve atığı azaltmaya çalışıyorlar. Elmanın üzerinde gördüğünüz o mumsu yapı da bu konuda bulunan güzel çözümlerden biri. Elmayı ince bir tabakayla kapladığınızda hem yolda zarar görüp çöpe gitmesini hem de rafta ya da buzdolabında çürümesini engelliyorsunuz. İdeali o tabaka mı? Elbette değil, ideali kendi elma bahçeniz ve kendi elmanız, ama o noktayı geçtik artık. O zaman soracağımız soru “peki bu tabaka sağlığa zararlı mı?” olmalı.

Bu tür kimyasallara hep şüphe ile yaklaşmamız gayet doğal. Seneler içerisinde o denli fazla oyunla karşılaştık ki artık neredeyse kendi ağacımızdaki elmaya güvenemez hale geldik. Ama burada doğru soruyu sormalıyız. Dürüst üretici ve dürüst taşıyıcı, ürünün üstüne dürüstçe hangi kimyasalların kullanıldığını yazıyorsa, bilim insanları da bu kimyasalları test edip sağlığa zararlı olmadığını ortaya koyuyorlarsa, bunca çabayı YouTube’da bu konuda gördüğünüz bir videoya dayanarak kötülemeniz doğru bir yaklaşım değildir.

Basit bir örnek: Elmayı kaplayan o katmanda yaklaşık 0,2 mikrogram kadmiyum var. Kadmiyum bir ağır metaldir. YouTube videosu da size içinde bu ağır metal olan katmanın insan sağlığına zararlı olduğunu söylüyorsa hemen inanma moduna giriyoruz. Ağır metal lafını daha önce duyduk. Ağır metallerin zararlı olduğunu biliyoruz. Bu katmanda da ağır metal olduğunu zaten kendileri söylüyorlar, o zaman konu kapandı, bu katman kötüdür. Peki bilim insanları bir de neye bakıyorlar? Normal bir elmanın içeriğinde sizce ne kadar kadmiyum var?? 1,2 mikrogram, yani yaklaşık o katmanda olanın beş katı. Kendi ağacımızdan aldığımız elmayı yerken uykumuz kaçıyor mu?

Kısacası, doğadaki her şey aslında zehirlidir. Zehri zehirli yapan hangi oranda tüketildiğidir. Bu konuda net bir bilgi sahibi olmadan YouTube videolarına güvenecek olursak kendi ağacımızdaki elmadan başka bir şeyi yiyemez duruma geliriz. Bu sizin için belki kabul edilebilir bir durum ama 783 milyon aç insana sürdürülebilir biçimde gıda ulaştırmaya çalıştığımız zaman kabullenebileceğimiz bir düşünce olmaktan çıkar.

Bu yazı Sürdürülebilir Üretim dergisinde yayımlanmıştır.

17 Nisan 2024 Çarşamba

Siyah Kedi - Beyaz Kedi

Ünlü İngiliz futbolcu ve futbol yorumcusu Gary Lineker eski bir zamanda “futbol 22 futbolcu ve bir top ile oynanan, sonunda da Almanların kazandığı bir oyundur” demişti. O günden bugüne epey zaman geçmiş ve Alman futbolu da eski görkemini yitirmiş olabilir. Ancak bu sözü günümüze uyarlarsak “kapitalizm piyasa ile oynanan ve Batılıların kazandığı bir oyundur”. Eğer oyunu Batılılar kazanmıyorsa sen mutlaka hile yapıyorsundur, o zaman da gene Batılıların kazanacağı şekilde kurallar düzenlenir.

Bugün dünya ekonomisinin en büyük üç oyuncusundan ikisi Batılıdır. ABD ve AB neredeyse ortak sayılabilecek bir düşünce yapısı ile yükselmekte olan Çin’i baskılamaya çalışıyorlar. Bunun arkasındaki temel neden de Çin’in ABD ve AB’nin çalışma paradigmasına paralel yürümeyen devlet mekanizmasıdır. ABD ve AB’nin çalışma sistemini biliyoruz. Devlet adil bir piyasa ekonomisi için kural koyucu ve o kuralların düzgün işlemesini sağlayıcıdır. Kısıtlı araçların dışında piyasanın işleyişine ve gidiş yönüne karışmaz. Çin’de ise devlet kural koyucu ve denetleyicinin ötesinde piyasanın ve üretimin gidiş yönünü de belirleyen güçtür.

Aslında ülkemiz de uzun süredir benzer bir çaba içerisindedir. Bu çabanın ürünü olan 12. Kalkınma Planı’nın uygulama süresi içerisindeyiz. Ancak nazikçe Batı’ya olan yakınlığımız planlı bir ekonominin uygulanmasını her zaman için zorlaştırmıştır diyebiliriz. Çin’de ise parti daha uzun vadeli planlar yaparak bu planların uygulanmasını ısrarla takip eder. Mao’nun ölümünün ardından atılan adımlar Çin’i günümüze taşımıştır. Tarih kitaplarında da gördüğümüz gibi Çin’in kalkınma planları uygulama süresi içerisinde en az iki defa revize edilen beş yıllık planlar değildir. Uzun vadeli yapılan bu planların takip edilmesi sonucunda Çin bugünkü seviyesine ulaşmıştır.

Yanlış anlamayın lütfen, bu yazının amacı Çin güzellemesi yapmak değil. Sadece Batı’nın işine gelmediği zaman oyunun kurallarını değiştirmesinin yanında Çin’in planlı ve uzun vadeli adımlarla ilerlediğini göstermektir. Bugün Çin’in uzun vadeli üretim planları üç ana alan üzerine yoğunlaşmaktadır. Elektrikli araçlar, batarya teknolojisi ve yenilenebilir enerji. Çinli yetkililer bu üç teknolojinin geleceğin üstüne kurulacağı yapı olduğunu öngördüklerinden uzun süredir yatırımları bu teknolojilere ve bunların tedarik zincirlerine yönlendirdiler. Bu nedenle de Çin bugün bu üç teknolojide de dünya lideri durumdadır.

İnsanlığın bugüne kadar karşılaştığı en önemli sorun iklim krizidir. Bu krizin yarattığı sorunları yeryüzünün her tarafında görmeye başladık. İklim krizini yaratan ise yaktığımız kömür, petrol ve doğal gazdır. Bu fosil yakıt bağımlılığımız gelişmiş ülkelerin teknolojisinin tüm insanlığa yayılmasıyla kolay kurtulamayacağımız bir hale geldi. Sorunun ilk görünür olduğu zamandan başlayarak gelişmiş ülkeler, daha kirli olarak gördükleri teknolojileri gelişmekte olan ülkelere transfer ederek kendileri oralardan sadece ürünleri satın aldılar. Bugün başta Çin ve Hindistan olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin görece daha kirli teknolojilere sahip olmalarının ardındaki nedenlerden biri de 1990’lardan itibaren gelişmiş ülkelerin kendilerini temiz gösterme çabasıdır.

Bugün gelinen nokta sadece kirli teknolojilerin değil günlük hayatta kullanılan çoğu teknolojinin de değişmesi isteğidir. Gelişmiş ülkeler artık enerjilerini güneş ve rüzgardan elde edip, bu enerjiyi depolayıp, hareketlilik de dahil olmak üzere tüm sistemlerini elektrik üzerine kurgulamak istiyorlar. Yalnız ufak bir sorun var. Bu üç sektörü de kendi topraklarında geliştirmek istiyorlar. Elektrikleşme operasyonu da üç temel unsura dayanır: teknoloji, hammadde ve işgücü. Her ne kadar ilkinde gelişmiş ülkeler kuvvetli olsalar da ham madde konusunda bugün harekete geçmekte geç kaldılar. Yenilenebilir enerji ve elektrikleşme teknolojilerinin gerektirdiği ham madde tedarik zincirlerini Çin uzun çabalar sonunda kurdu ve çalıştırıyor. Gelişmiş ülkelerdeki işgücü de hala Çin’e göre pahalı kaldığından tek avantaj olarak teknoloji kalıyor. Yalnız Çin bu avantajı da son senelerde gelişmiş ülkelerin elinden almakta.

Bu noktada Çin dünya pazarlarını daha ucuz yenilenebilir enerji ve elektrikleşme ürünleri ile dolduruyor ve özellikle gelişmiş ülkeler bundan fazlasıyla şikayetçi. Gelişmiş ülkelerdeki üreticiler kendi pazar sistemleri içerisinde üretim yapmak zorunda olduklarından Çin’in devlet destekli üretim sistemine karşı koyamıyorlar.

Batı düşüncesi tarafından endoktrine edilmediyseniz probleme dışarıdan bakmak çok da zor değil. Bir tarafta piyasa ekonomisine dayanarak yükselmiş gelişmiş ülkeler, diğer tarafta da planlı devlet kapitalizmine yaslanan Çin. Dışarıdan bakan vatandaş kolayca “siz neden Çin’in yaptığını yapmıyorsunuz?” diyecektir. Özellikle de iklim krizine çözüm getirmeye çalışan yenilenebilir enerji ve elektrikleşme çözümleri söz konusu olunca. “Biz insanlığın ve bu gezegenin geleceğinden bahsediyoruz, siz Çinli üreticilerin haksız rekabetinin yenilenebilir enerji sektörüne daha ucuz mal ürettiğinden. Siz neden aynısını yapmıyorsunuz? Şu anda hepimizin ihtiyacı olan daha çok ve daha ucuza yenilenebilir enerjidir.” Bu da bizi Deng Xiaoping’in ünlü sözüne getiriyor: “Önemli olan kedinin siyah ya da beyaz olması değil fare yakalamasıdır” Bizim için de önemli olan bütçemize uygun yenilenebilir enerji kaynaklarına ve elektrikli araçlara sahip olmaktır. Bunu kimin ürettiği ikincil problemdir.

Elbette gelişmiş ülkeler bunun karşısında çeşitli taktiklere ve kural değişikliklerine başvuracaktır. Ama neyin önemli olduğunu gözden kaçırmayalım. Gezegenin geleceği olabildiğince hızlı yenilenebilir enerji teknolojilerine geçiş yapabilmemize bağlı. Söz konusu gezegenin ve bizim o gezegendeki geleceğimiz ise gerisi teferruattır. 

Bu yazı T24 İnternet Haber Sitesi'nde yayımlanmıştır.

15 Nisan 2024 Pazartesi

İklim Hukuku

Ülkemizde olmayacağına emin olduğumuz bir durumu düşünelim, sadece bir zihin antrenmanı olarak: Diyelim bir ilçemizin ortasından fay hattı geçiyor ve o fay hattının çevresindeki 2 kilometrelik alanda yapılaşma yasak. Belediye Meclisi de bu konuda anlaşamıyor ve konuyu halka sormaya karar veriyorlar. İlk seçimde halka “İlçemizin ortasından geçen fay hattı 20 kilometre güneye kaydırılsın mı?” diye soruluyor. Halkın önemli çoğunluğu da bu soruya demokratik hakları çerçevesinde “evet” diyor ve fay hattı bu kararla 20 kilometre güneye kaydırılıyor. Elbette ülkemizde böyle bir şey olmaz, biz bilime son derece saygılıyız, ama zihin antrenmanı olarak “mesela” dedim.

Sonra o ilçede yaşayan bir grup vatandaş mahkemeye başvuruyorlar ve diyorlar ki “belediye bu fay hattının 20 kilometre güneye kaydırılmasına izin vererek bizim yaşam hakkımıza saldırıda bulundu”. Mahkeme de bu konuyu inceleyerek vatandaşların haklı olduğuna karar verdi. Bu tamamen hayal ürünüdür, elbette ülkemizde öyle bir şey olmaz. Olduğunu varsayarsak şimdi mahkemenin bu kararı demokrasiye aykırı mıdır değil midir? Yerel mahkemenin ya da herhangi bir mahkemenin halkın iradesinin ötesinde bir karar alması mümkün müdür? Bu hayal ürünü hikayede usule uygun olmayan çok nokta olduğuna eminim ama konunun esasına bakacak olursak, bilime aykırı bir tercihte bulunan halkın iradesine hukuk sınırlama getirebilir mi? Yoksa halkın iradesi her şeyin önünde mi gelmelidir?

İşte İsviçre’de bugünlerde bu konu konuşuluyor. Önce İsviçre Hükümeti 2030 yılına kadar sera gazı salımlarını %50 azaltmaya karar verdi, sonra da bu uygulamayı gerçekleştirmek üzere alınması gereken önlemleri halk oyuna sundu. Halk oylamasından “bu konuyu o kadar da abartmanıza gerek yok” sonucu çıktı. Bu kararın sonrasında da hükümet gerekli adımları atmadı.

Bu durum sonrasında 65 yaş üzeri “yaşlı” kadınlar mahkemeye giderek yaşam haklarının ellerinden alındığını savundular. Yerel mahkeme kadınların lehinde karar vermedi. Bu grup İsviçre’deki tüm hukuki yolları denedikten sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. AİHM ise kadınları haklı buldu. Peki şimdi ne olacak? İsviçre AİHM’si kararlarının kendi hukukundan üstün olduğunu kabul eden ülkelerden biri. Ama burada alınan karar halkın doğrudan aldığı bir kararın hiçe sayılmasını gerektirecek. O zaman takip etmemiz gereken demokrasi mi hukuk mu olmalı?

Bir kez daha, ben hukukçu değilim. Eminim verdiğim örnekte de usul açısından oldukça büyük hatalar vardır. Ama tüm bu usul hatalarını bir kenara bırakarak şu soruyu düşünelim: Halk demokratik yollarla bilime aykırı bir karar alacak olsa hukuk bu kararı tersine çevirebilme yetkisine sahip midir?

Şu sıra pek çok ülkede benzer kararlar mahkemeye taşınıyor ve özellikle gençler ve çocuklar mahkemelerden yürütme aleyhine kararlar alıyorlar. Olumsuz çıkan kararların da temelinde usulün takip edilmesindeki problemler yatıyor. Mesela Portekizli 6 genç tüm AB ülkelerini iklim değişikliğini durdurmak için yeterince çaba göstermemekle suçlayarak AİHM’ne başvurmuştu. Buradan çıkan olumsuz kararın gerekçesinin esasla bir ilgisi yok, AİHM çocukların önce tüm ülke mahkemelerine tek tek başvurma yolunu denedikten sonra kendilerine başvurmaları gerektiğini söyledi.

Benzer davaların uzantısı olarak iklim felaketlerinde hayatını kaybedenler için büyük petrol şirketlerini cinayetle suçlama yaklaşımı da bulunuyor. Her ne kadar bu tür davalar bizlere oldukça uzak ve hayal ürünü gibi görünüyor olsa da bir süre sonra çoğu devlet ve şirket neredeyse günlük olarak bu tür davalarla karşı karşıya kalacak. O nedenle bugün ortaya konan çoğu davranışa “yeşil badana” diyerek parmak sallıyoruz ama gelecekte gençler sadece parmak sallamakla kalmayabilirler. Bu nedenle de özellikle iş dünyasının bu bağlamda atacağı adımları dikkatle değerlendirmesinde fayda bulunuyor. Ayrıca burada şirketlerin üst yöneticilerinin hukuki sorumlulukları da görev süreleri bittiğinde sona ermiyor olabilir.

İklim değişikliği savaşında hukuk yavaş yavaş bir kırılma noktasına doğru gidiyor. Kişilerin iklim değişikliğinden dolayı gördükleri zarar devletlerin ve şirketlerin sorumluluğu olarak kabul edilme noktasına yaklaştığında tarafların “benim sorumluluğum değil” deme lüksleri de kayboluyor. AİHM’nin aldığı karar bir anlamda tüm İsviçre vatandaşlarını bile iklim zararlarından dolayı sorumluluk altına sokuyor. Ayrıca unutmayın, AİHM kararları kesindir ve itiraz yolu kapalıdır. Elbette bir de vatandaşların nasıl olup da bilime aykırı kararlar alabildiğini konuşmamız gerekiyor ama o çok daha çetin bir konu.

Bu yazı T24 internet sitesinde yayımlanmıştır.

15 Mart 2024 Cuma

Arı popülasyonu neden azalıyor?

Tozlayıcılar ya da polen taşıyıcılar ekosistemlerin hayati bileşenleridir ve bitki üremesinde, biyolojik çeşitliliğin korunmasında, gıda üretiminde, ekosistemin işleyişinde ve insan refahında önemli rol oynarlar. Arılar bu tozlayıcıların en bilinenidir. Tozlayıcı popülasyonlarının korunması sağlıklı ekosistemlerin sürdürülmesi ve tarım ile gıda sistemlerinin yeterliliğinin sağlanması açısından çok önemlidir. Arılar ve diğer polen taşıyıcılar olmasa hepimize yetecek miktarda sebze ve meyve üretebilmek oldukça zorlaşır.

Son birkaç on yılda arı ve diğer polen taşıyıcı popülasyonlarındaki düşüş, birçok unsurun katkıda bulunduğu karmaşık bir sorundur. İnsanların yeryüzü üzerinde yarattıkları etki arttıkça bu unsurların toplam etkisi de doğanın kabullenebileceği seviyenin üzerine çıkmaktadır.

Tozlayıcı popülasyonlarındaki azalmanın başlıca nedenlerinden biri habitat kaybı ve parçalanmasıdır. Kentleşme, tarımsal genişleme ve arazi kullanımındaki değişim, polen taşıyıcıların yuvalanması, yiyecek arama ve üremesi için gerekli olan çayırlar, otlaklar ve ormanlar gibi doğal yaşam alanlarının tahrip edilmesine ve parçalanmasına yol açmıştır. Eskiden tarlalar arasında bırakılan küçük aralıklar bile bu canlıların varlığına destek olurken bugün yaptığımız endüstriyel tarım insandan başka canlıların yaşamasına imkan tanımamaktadır.

Endüstriyel tarımın önemli destekçilerinden olan pestisitlerin, özellikle de neonikotinoidlerin ve diğer sistemik böcek öldürücülerin yaygın kullanımı, arı popülasyonlarındaki düşüşün başta gelen nedenlerindendir. Bu kimyasallar tarımda istenmeyen zararlıları kontrol etmek için kullanılır ancak arılar ve diğer polen taşıyıcılar da dahil olmak üzere varlığı istenen canlılar üzerinde zararlı etkiler yaratır. Pestisitler arıların bağışıklık sistemlerini zayıflatır, yön bulma ve yiyecek arama yeteneklerini bozar ve hatta ölümlerine neden olabilir.

Endüstriyel tarımın bir diğer uygulaması olan geniş alanlarda tek ürünün ekildiği monokültür tarımı, çiçek çeşitliliğinin kaybolmasının başlıca nedenidir. Arılar ve diğer tozlayıcılar, nektar ve polen için çok sayıda ve çok çeşitli çiçeklere ihtiyaç duyarlar. Bu çiçek kaynaklarının kaybı, tozlaştırıcılar arasında yetersiz beslenmeye ve üreme başarısının azalmasına neden olabilir. 

İklim değişikliği sıcaklık artışının yanı sıra bitki türlerinin dağılımını ve bolluğunu etkiler, bu da tozlaştırıcılar için gerekli olan gıda kaynaklarının kullanılabilirliğini azaltır. Sıcaklık ve yağış düzenindeki değişiklikler, çiçeklenme ve tozlaştırıcı faaliyetinin zamanlamasını bozduğundan dolayı bitkiler ve tozlayıcılar arasında uyumsuzluklara yol açabilir. Bitkiler çiçek açtığı zaman arıların da orada olması doğanın alışılan işleyişidir. Bu ikisinden birinin gecikmesi ya da erken gelmesi tüm sistemin duraklamasına neden olur.

Artık her yana yayılmış olan araç emisyonlarından ve tarımsal faaliyetlerden kaynaklanan hava kirliliği, çiçeklerin kimyasal bileşimini etkileyip polen taşıyıcılar için çekiciliğini azaltarak tozlayıcılar üzerinde dolaylı etkilere sahip olur. Kirletici maddeler aynı zamanda arıların koku alma duyuları ve yön bulma yeteneklerini de bozduğundan dolayı tozlama faaliyeti zorlaşır.

Bu yazı Anadolu Ajansı'nda Analiz olarak yayımlanmıştır.