4 Şubat 2023 Cumartesi

Yeşil Badana ve Ötesi

“Yeşil Badana” kavramını çoğumuz algılamaya başladık. “Yeşil badana”, halkı bir kuruluşun ürünlerinin, amaçlarının ve politikalarının çevre dostu olduğuna ikna etmek için yeşil halkla ilişkiler ve yeşil pazarlamanın aldatıcı bir şekilde kullanıldığı bir reklam veya pazarlama şeklidir. Yeşil aklama iletişim stratejilerini kasıtlı olarak benimseyen şirketler, bunu genellikle kendilerinin veya tedarikçilerinin çevresel kusurlarından uzaklaştırmak için yaparlar. Ama artık şirketlerin her yaptıklarına “yeşil badana” demenin yeterli olmadığı bir döneme giriyoruz. Bu yeni dönemde “yeşil badananın” çeşitleri de ortaya çıkmaya başlıyor. Ben bunları kendimce tercüme etmeye çabaladım, daha akıllıca önerilere her zaman açığım.

“Yeşil Kalabalıklaşma - Greencrowding”: Çevre ya da iklimle ilgili sorunlar ortaya döküldüğünde, çoğu şirket halkla ilişkiler çabasının bir parçası olarak ne denli uyumlu ve çevreci olduklarını göstermek isterler. Kurulan gruplara dahil olurlar, yakın gelecekte neler yapacaklarını duyururlar. Ama asıl amaç diğerlerinden ayrı düşmemektir. Detaylı bakıldığında bu şirketlerin niyeti hızla harekete geçmek değildir. Diğer tüm rakipleri bu yolda adım attıktan sonra mecburen adım atmak zorunda kalırlar ve kağıt üzerinde onlar da çevreci hedeflere uygun davranan bir kalabalığın parçasıdırlar.

“Yeşil Işıklandırma - Greenlighting”: Özellikle değişik alanlarda ve değişik biçimlerde üretim yapan şirketler, kötü oldukları alanları gözden saklamak için çevre açısından en iyi oldukları alanı öne çıkartır ve halkla ilişkiler bağlamında sürekli olarak en iyi oldukları noktayı önde tutarlar. Milyonlarca ton çevreye zararlı kimyasal üreten bir firmanın doğada kendiliğinden çözünen ama tüm cirosunun binde birini bile oluşturmayan bir kimyasal çözümü en önde tuttuğunu çoğumuz görürüz. Şirkete aşina olmayanlar ise şirketi sadece reklamlarında gördükleri bir iyi örnekle tanırlar. Özellikle yaşam döngüsü analizi sonunda 18 kalemin 17’sinde kötü çıkan bir ürünün iyi çıktığı sadece bir yanının halkla ilişkiler tarafından kullanıldığını sıkça görüyoruz. Yalan değil, o yönden iyiler ama ya geri kalan kısımlarda?

“Yeşil Kaydırma - Greenshifting”: Bunu petrol şirketlerinin yaptıklarından biliyoruz. Artık çoğunun web sitelerinde “kişisel karbon ayakizi” hesaplama araçları var. Doğru ya, asıl suçlu onlar değil, onların ürünlerini kullanan bizleriz. İşte bu, sorumluluğu üstlerinden atmak için suçu kendilerinden bize doğru çaktırmadan kaydırmaktır. Kötü şeyler satan her satıcı bu beceriyi inanılmaz biçimde geliştirmiştir. Siz hiç sattığı silahların insanları öldürmesinden sorumluluk hissettiğini söyleyen bir silah satıcısı tanıdınız mı?

“Yeşil Etiketleme - Greenlabeling”: Aslında bu oldukça kolay bir badana türü. Ürettikleri ürünün çevreye veya sağlığa saygılı bir tarafı yok ya da yukarıda da dediğim gibi, tüm ölçüm metriklerine baktığımızda hiç de çevreci değil ama birkaç metriğe bakarak ürünün “çevreye saygılı” olduğunu iddia edebiliyorlar. Ne yazık ki, özellikle de en altta yazılan küçük yazıları çoğumuz okumadığımızdan kolayca aldanabiliyoruz. En altta yazılan küçük yazıları şeytan çok severmiş.

“Yeşil Karıştırma - Greenrinsing”: Bu takibi en zor konulardan biri. Şirket çevresel konularda bir hedef koyuyor, diyelim 2025’e kadar tüm ambalaj malzemelerinde %25 azaltıma gideceğini söylüyor. Sonra 2024’te bu hedefini ilerleterek 2030’da tüm ambalaj malzemelerinde %30 azaltıma gideceğini açıklıyor. Yalnız 2025’teki hedefi tutturup tutturmadığı da arada kaynıyor. Siz eğer şirketin çevresel raporlarını sürekli takip etmiyorsanız 2025’te %25’ten 2030’da %30’a çıkmasını güzel bir şey olarak algılıyorsunuz ama 2029’da bir açıklama daha geliyor: “2035’te %35 daha az ambalaj malzemesi kullanacağız.”

“Yeşil Susma - Greenhushing”: Kalın sürdürülebilirlik raporlarının bir yerinde şirketin çevresel sorunlarını gidermek için neler yaptıklarını ve ne tür değişiklikler planladıklarını söylüyorlar ama bir kez daha bunu küçük puntolarla yazıyorlar. Bu raporun lansmanında da bu konudan neredeyse hiç söz etmiyorlar. Resmi olarak biri soracak olursa kurallara uygun davrandıklarını söylüyorlar, ama bu bağlamda fazla ortada olmadıklarından kimsenin aklına o küçük puntolarla yazılanların ne derece doğru olduğunu ölçmek gelmiyor. Hatta bunu bazen “Yeşil Işıklandırma” ile birlikte kullanıp gerçekten iyi oldukları bir tek konuda bas bas bağırırken çok iyi olmadıkları konuları sadece fısıldayarak geçiştiriyorlar.

Tüm bunlara karşı ne yapabiliriz? Doğruları araştırmaktan vazgeçmemek tek çıkar yolumuz. Gördüğümüz hataları söylemek çoğu zaman kendimiz için kötü sonuçlar doğuruyor olsa da susunca da gönül razı gelmiyor.

1 Şubat 2023 Çarşamba

Kayıp ve Zarar Konusu

Gelişmiş ülkelerin gelişebilmiş olmalarının ardında uzun uzadıya sayabileceğimiz sebepler var. Bu sebeplerden sadece bir tanesini öne çıkartıp diğerlerini göz ardı etmek pek de doğru bir yaklaşım olmaz. Benzer şekilde az gelişmiş ülkelerin durumunu da tek bir sebebe bağlamaya çalışmak çok sağlıklı değildir. Bu uzun sebepler listesinin en üstlerinde bir yerde coğrafi koşulların yer alması ise çoğumuza doğal gelecektir. Belirli bir iklim kuşağında yaşayan ülkelerin ekonomik gelişmişlik seviyesindeki üstünlük kolayca görülebilir. Coğrafya bir kader olabilir ama gelişmiş ülkeler bu kısmeti iyi değerlendirerek bu günlere ulaştılar.

Gelişmiş ülkelerin sadece bu coğrafi avantajı kullanarak bugünkü seviyeye ulaştıklarını düşünmek de çok doğru bir yaklaşım olmaz. Bir yandan yüzyıllar süren sömürü düzeni, diğer yandan da doğanın gözünün yaşına hiç bakmadan ekonomik büyümeye odaklanmak bizleri bugüne taşıdı. Dolayısıyla az gelişmiş ülkelerin tarafından baktığımızda gelişmiş ülkelerin onlara bu iki bağlamda borçları bulunuyor. Onlar geri kalmışlıklarını yüzyıllar boyu sömürülmüşlüklerine, bugün giderek artmakta olan iklim felaketlerini ise gelişmiş ülkelerin seneler boyu doğayı katletmiş olmalarına bağlıyorlar.

COP27 kapalı kapılar ardında yıllarca konuşulan bu konunun ortaya döküldüğü konferans oldu. Aslında oldukça politik bir tanımmış gibi görünen kayıp ve zararların karşılanması konusu sonunda yüzyılların hesaplaşmasına doğru evrildi ve bundan sonraki konferanslar için de Pandora’nın kutusunun kapağı açılmış oldu.

İklim krizi bazı coğrafyaları diğerlerine nazaran çok daha kötü etkiliyor ve bu etki artarak devam edecek. Bu değişimden oldukça kötü biçimde etkilenecek ülkelerin büyük çoğunluğu da az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler. Bu zararları azaltabilmek için iki farklı şekilde desteğe ihtiyaç bulunuyor.

İklim olaylarının büyük kısmı altyapı sorunları nedeniyle bu ülkelerde bir felaket haline dönüşüyor. Yani ulaştırma imkanları, sağlık hizmetleri ve haberleşmenin düzenli çalıştığı gelişmiş ülkelerde az can ve mal kaybıyla geçiştirilebilecek bir kasırga, az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde önemli hasara yol açıyor. Bu ülkeleri alıp başka bir coğrafyaya taşımak mümkün olmadığından hasarın azaltılması için yapılması gereken ve en başta gelen şey altyapıyı düzenlemek. Yalnız bu ülkelerin ciddi kaynak sıkıntıları olduğundan, yani kısaca, karınlarını ancak doyurabildiklerinden, kendilerini büyük felaketlere karşı daha dirençli kılacak yapılara yatırım yapma imkanları bulunmuyor. Daha da ötesinde, bu yatırımı yapmak isteseler bile aldıkları krediyi geri ödemeleri oldukça güç olduğundan kaynak bulmaları da mümkün olmuyor. Böylece daha az kaynak daha kötü altyapı, daha kötü altyapı daha kötü ekonomi ve daha kötü ekonomi daha az kaynak sarmalından çıkmaları mümkün olmuyor. Elbette “bu ülkelerdeki politikacıların da problemde hiç mi sorumlulukları yok” türü argümanları da kısmen değerlendirmek mümkün ama en iyi politik şartlar altında bile bazı ülkelerde durumun düzelebilmesi kolay görünmüyor ve kötüleşen şartlar da politik düzenin kurulabilmesini daha da zorlaştırıyor.

İşte bu durum COP27 sırasında çok sayıda ülkenin “bizim size borcumuz yok, sizin bize borcunuz var, yüzyıllar boyu bizi sömürerek maddi imkanlara kavuştunuz, şimdi bu borcunuzu ödeme vaktidir” söylemi ardında birleşmesine neden oldu. Yani, az gelişmiş ülkeler, artık borç değil hibe istiyorlar. Bu hibeyi de yüzyıllarca birikmiş alacakları olarak görüyorlar.

Yalnız bunun ötesinde, bir kasırga ABD’yi vurduğunda bir tarafta sigorta ve reasürans şirketleri, diğer yanda da devlet araya girerek hızlıca yaraları sarıp zararları gideriyor. Az gelişmiş ülkelerin ise bu imkanları bulunmuyor. Dolayısıyla COP27 sırasında konuşulan resmi konu, zengin ülkelerin oluşturulacak kayıp ve zarar fonuna düzenli bir şekilde para yatırmaları ve az gelişmiş ülkelerdeki iklim zararlarını bu fondan karşılamaları şekline büründü. Ancak toplantının hemen başında ABD yetkilisi John Kerry “zararları karşılayacak bir para miktarı hiçbir hükümette bulunmuyor” diyerek asıl problemin büyüklüğünü ortaya koydu. Dolayısıyla COP27’de konuşulan konuların belki de en ilerici olanı Dünya Bankası ve IMF’nin yeni bir ekonomik sistem çevresinde yapılandırılması gereğiydi. Bugünkü ekonomik sistem içerisinde ve büyüme inadıyla ilerlediğimiz müddetçe bu hasarlar gittikçe artacak ve bir noktada gelişmiş ülkelerin ekonomilerini bile zorlamaya başlayacak. Bu nedenle de eğer iklim krizini hızla durduramıyorsak başımıza gelecek belalardan nasıl en az zararla kurtulabileceğimizi ve oluşan zararı da nasıl karşılayabileceğimizi düşünmeye başlamamız gerekiyor.

Tüm bu konuşmaların ardından önemli bir adım atılacak mı? Hayır. Parayı ellerinde tutanlar bu parayı vermek niyetinde değiller. Ancak fark etmedikleri iki önemli nokta var. Bunun ilki tamamen ekonomi ile ilgili, gelişmiş ülkeler gelişmişliklerini gelişmemiş ülkeleri sömürmelerine ve hatta başka bir biçimde sömürmeye devam etmelerine borçlular. Az gelişmiş ülkelerin sömürülme yetileri kalmayacak olursa gelişmiş ülkelerin de pozisyonlarını korumaları oldukça güç olacaktır. Ama bunun ötesinde yeryüzünün çeşitli bölgelerinde artık sayıları milyarları bulan umudunu kaybetmiş insan grupları oluşuyor. Umudunu kaybetmiş bu insan grupları çok önemli bir güvenlik zafiyeti oluşturur. Bunun etkilerini en kısa zamanda görmeye başlayacağız ve o etkiler ortaya döküldüğünde harekete geçmek için de çok geç olacak.


Küresel Riskler Raporu

Dünya Ekonomik Forumu'nun Küresel Riskler Raporu, iş dünyası için önemli bir kaynak olarak kabul edilen, geniş çapta tanınan ve saygı duyulan bir yayındır. Rapor yıllık olarak Davos’taki zirve öncesinde yayımlanır ve dünyanın dört bir yanından uzmanlar ve karar vericiler arasında yapılan bir ankete dayanır. Bu rapor her sene küresel istikrar ve büyüme üzerinde etkisi olması muhtemel başlıca ekonomik, çevresel ve jeopolitik risklere genel bir bakış sağlar. İş dünyası açısından, potansiyel risk ve fırsatları belirleme, yatırımlar ve operasyonlar hakkında stratejik kararlar alma konusunda işletmelere yardımcı olduğu için değerli bir araç olarak kabul edilmektedir.

Küresel Riskler Raporu, hem kısa vadeli (önümüzdeki iki sene) hem de uzun vadeli (önümüzdeki on sene) riskler dahil olmak üzere mevcut küresel risk ortamının kapsamlı bir analizini sunar. Finansal kriz, siber saldırılar gibi ekonomik riskler, jeopolitik gerilimler ve terörizm gibi siyasi riskler dahil olmak üzere çok çeşitli konuları kapsar. Ayrıca, doğal afetler ve iklim krizi gibi çevresel risklerin yanı sıra eşitsizlik ve toplumsal kutuplaşma gibi sosyal riskleri de ele alır. Rapor, işletmelerin bu risklerin olası sonuçlarını daha iyi anlamalarına ve bunları nasıl azaltacakları konusunda daha bilinçli kararlar almalarına yardımcı olabilecek, bu risklerin olasılığı ve potansiyel etkisi hakkında ayrıntılı bilgiler sağlar.

Raporun temel özelliklerinden biri, farklı riskler arasındaki bağlantıları ve bunların birbirlerini nasıl güçlendirebileceklerini belirleme yeteneğidir. Bu, işletmeler için özellikle önemlidir çünkü bir alandaki riskin diğer alanlardaki riskleri nasıl etkileyebileceğini anlamalarına yardımcı olur ve daha bilinçli kararlar almalarına olanak tanır. Örneğin, bir bölgedeki bir doğal afet, tedarik zincirlerini ve küresel ticareti bozabilir; bu da dünyanın bambaşka bir noktasında ekonomik istikrarsızlığa yol açabilir. Rapor, bu ara bağlantıların ayrıntılı bir analizini sunarak işletmelerin art arda gelen potansiyel riskleri belirlemesine ve bunları hafifletmek için adımlar atmasına yardımcı olabilir.

Rapor ayrıca, küresel risklerin yönetiminden doğabilecek potansiyel fırsatlara ilişkin içgörüler de sunmaktadır. Örneğin, rapor, işletmelerin yenilenebilir enerjiye ve enerji verimli teknolojilere yatırım yaparak düşük karbon ekonomisine geçişten yararlanma potansiyeline dikkat çeker.

Rapor ayrıca işletmeler, hükümetler ve sivil toplum kuruluşları dahil olmak üzere farklı paydaşlar arasındaki işbirliği ve işbirliğinin önemini vurgulamaktadır. Küresel riskleri ele almak için kolektif bir çabaya ihtiyaç duyulduğunu ve işletmelerin bu riskleri ele almada önemli bir rol oynayabileceğini öne sürüyor. Rapor, işbirliğinin önemini vurgulayarak, işletmeleri küresel riskleri ele almak ve daha sürdürülebilir bir gelecek yaratmak için birlikte ve diğer paydaşlarla birlikte çalışmaya teşvik ediyor. Bu, yenilenebilir enerjiye yatırım yapmak veya daha dayanıklı topluluklar oluşturmak gibi küresel risklere karşı dayanıklılık oluşturmaya yardımcı olabilecek altyapı ve hizmetlere yatırım yapmak için işletmeler ve hükümetler arasındaki ortaklıkları içerebilir.

Rapor ayrıca iş dünyasının küresel risklerine ilişkin değerli bir bakış açısı sağlıyor ve küresel ekonominin karşı karşıya olduğu temel sorunlar hakkında kamuoyunu ve politika yapıcıları bilgilendirmeye yardımcı oluyor. Küresel istikrar ve büyüme üzerinde etkisi olması muhtemel risklerin ve fırsatların ayrıntılı bir analizini sağlar ve bu, politika oluşturma konusunda bilgi sağlamaya ve riskleri azaltmaya ve fırsatlardan yararlanmaya yardımcı olabilecek düzenlemelerin ve yasaların geliştirilmesine rehberlik edebilir.

2023 Küresel Riskler Raporu’nda kısa vadeli risklerin en önemlisi olarak hayat pahalılığından doğan sorunlar görülüyor. Aşırı hava olayları ve Rusya-Ukrayna ile Çin-Tayvan krizi gibi sorunların artıracağı ekonomik çatışmalar en önemli diğer riskleri oluşturuyor.

Ancak orta-uzun vadeli risklere baktığımızda iklim krizinin önlenememesi, iklim krizine uyum sağlanamaması ve aşırı hava olaylarından kaynaklanan felaketler en üstte yer alıyor. Hatta önemli oranda iklim krizinin oluşturması beklenen kitlesel göçleri de hesaba katacak olursak biyoçeşitlilik kaybı ve doğal kaynakların azalması ilk altı riskin tümünün doğa ve sürdürülebilirlikle ilgili olduğunu bizlere gösteriyor.

Orta-uzun vadeli risklerin en önemlilerinin iklim, çevre ve doğal kaynak odaklı görülmesi iş dünyası açısından da ciddi biçimde ele alınması gereken bir konu. Bugün, özellikle ülkemizde öne çıkan sorunların küresel iş dünyası açısından fazla da önemli olmadığının algılanması da gelecek açısından oldukça önemlidir. Bugün finansman konusunda sorulan soruların ciddi bir bölümü iklim krizine neden olma ve bu krizden etkilenme ekseninde olmaktadır. Benzer şekilde küresel ihracat yapmak isteyen firmaların da bu konulara önem vermesinin yakın gelecekteki başarılarının anahtarı olabileceğini görmek zor değildir.

Ayrıca bu raporun ilk yayımlandığı 2007 yılında en baştaki risklerin içinde çevresel hiçbir unsurun bulunmamasına rağmen son senelerde başlıca riskleri iklim ve çevre sorunlarının oluşturmasının da dikkate değer olduğunu düşünüyorum. İklim krizi ve çevre sorunları devletlerin gündeminde çok yüksek sırada olmasalar da iş dünyası açısından bakıldığında bunların oluşturduğu tehditlerin ciddiyeti artık anlaşılmış durumdadır. Ancak elbette ciddiyetin anlaşılması bu konuda kararlı adımlar atılacağı anlamını taşımıyor. Bu raporun temelini oluşturan sorulara ülkemizde verilen cevaplara baktığımızda ilk üç sırayı enflasyon, işsizlik ve devletler arası çatışmaların oluşturduğunu görüyoruz. Bu da en azından ülkemizde küresel sorunlara ve gidişata bakışın güncel olaylar tarafından bastırıldığını gösteriyor. Bundan dolayı da AB Yeşil Mutabakatı gibi geçmişi otuz sene önceye dayanan konular bile ülkemizde ancak yumurta kapıya geldiğinde önem sırasında yükselebiliyor. 

Dünya Ekonomik Forumu'nun Küresel Riskler Raporu, küresel risk ortamının kapsamlı bir analizini sağladığı ve işletmelerin potansiyel riskleri ve fırsatları belirlemesine yardımcı olduğu için iş dünyası için önemli bir kaynaktır. Ancak bu raporun verdiği sinyalleri doğru okumak ve hızla harekete geçmek hepimiz için bir gerekliliktir çünkü artık bu raporlar çevreyi ön planda tutan aktivistlerle aynı dilden konuşuyorlar. Verdikleri mesaj basit; günlük olaylara bu kadar takılmayın, doğayı ve doğanın kaynaklarını korumazsanız düzgün bir geleceğe ulaşamazsınız.


30 Ocak 2023 Pazartesi

İklim finansmanı karmaşıklaşıyor: Portekiz

Portekiz; Afrika, Asya ve Güney Amerika'daki ülkeleri içeren eski kolonileriyle karmaşık bir ekonomik ilişkiye sahiptir. Tarihsel olarak, bu koloniler Portekiz malları için önemli kaynak sağlamanın yanında bir pazar da oluşturuyordu. Bu kolonilerin birçoğu bugün Portekiz için önemli ticaret ortakları olmaya devam ediyor. Bununla birlikte, sömürgecilik mirasının bu ülkelerin birçoğunun ekonomisi üzerinde de olumsuz etkileri oldu ve Portekiz, eski sömürgelerine yönelik muameleleri nedeniyle geçmişte sıkça eleştirildi. Son yıllarda Portekiz, sürdürülebilir ve adil büyümeyi teşvik etmek amacıyla eski kolonileri arasında ekonomik işbirliği ve kalkınmaya yeniden odaklandı.

“Portekiz, Yeşil Burun Adaları’nın (Cape Verde) borçlarını çevre yatırımları yapmaları koşuluyla sildi” haberini okuduğumda benim de içimi bir umut kapladı. Aslında gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere verecekleri desteğin tam da bu şekilde ve boyutta olması gerekiyor. Özellikle, Portekiz ile eski bir kolonisi olan Yeşil Burun Adaları arasında böylesi bir ilişkinin kurulmuş olması ekonomik ve ekolojik sorunların giderilmesinden öte ciddi sosyal sorunların da çözülmesine destek olabileceğini düşündürdü.

Yeşil İklim Fonu, gelişmekte olan ülkelere iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlama ve etkilerini azaltma konusunda yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir kuruluştur ve dünyanın dört bir yanından hükümetler, kamu kuruluşları ve özel kuruluşlar tarafından desteklenmektedir. Avrupa Birliği'nin bir üyesi olarak Portekiz'in, AB'nin Yeşil İklim Fonu'na fon sağlamaya yönelik toplu çabalarına katkıda bulunması beklenir. AB, yıllık 100 milyar dolar hedefine ulaşmak için gereken toplam finansmanın en az %20'sini sağlamayı taahhüt etmiştir. Ancak Portekiz’in 2020 yılında bu fona ödediği miktar sadece 70 milyon dolardır.

Bir yanda bugün salımları ve etkileri diğer yanda da geçmişten beri iklim krizine olan katkıları dikkate alındığında gelişmiş ülkelerin iklim krizi sorununu çözme yolunda maddi yükü çok daha fazla sırtlanmaları gereklidir. Senelik 100 milyar dolarlık finansman hedefini gelişmiş ülkelerin bugünkü ve tarihi sorumluluklarına göre dağıttığımız zaman en düşük katkıyı sağlayan ABD ve Yunanistan’ın ardından Portekiz alttan üçüncü sıradadır. 2020 yılında ödediği 70 milyon dolar o yıl ödemesi beklenen 688 milyon doların ancak onda biridir. “Portekiz Yeşil Burun Adaları’nın borcunu sildi” şeklinde bakıldığında gerçekten hoş görünen bir habere bu şekilde bakıldığında ise durumun oldukça farklı olabileceği hissediliyor.

Genel anlamda iklim finansmanına baktığımızda konunun benzer bir kargaşa içinde olduğunu söylememiz mümkündür. Öncelikle gelişmiş ülkeler her toplantıda senelik 100 milyar dolar destek hedefinin arkasında durduklarını söyleseler de bu miktarın toplanabilmesi hiç mümkün olmamıştır. Bir de artık bu fona doğrudan kaynak aktarmaktansa çoğu ülkenin zaten geri almaları zor görünün çoğu borçlarını benzer şekilde silerek Yeşil İklim Fonu’na aktarmış göstermeleri de mümkündür. Yani günün sonunda fona baktığımızda içinde bolca para var gibi görünecektir ama aslında fonun içinde fazla para olmadığını herkes biliyor.

Ancak bu noktada gelişmiş ülkelere biraz da olsa hak vermemiz gerekiyor. Evet, bu krizin maddi sorumluluğunu onlar taşımak zorundalar ama finansal destek sağlandığında bu desteğin serbestçe değil gerekli yerlere harcanmasını sağlayacak uluslararası bir mekanizmaya da ihtiyacımız var. EBRD’nin geçen sene uygulamaya başladığı gibi, alınan tüm fonlarda bir yandan iklim krizini kötüleştirmeyecek yatırımlar yapılması garanti altına alınırken diğer yandan da yapılan yatırımların iklime dirençli olmasını da şart koşmak ve denetlemek gereklidir. Bu açıdan bakıldığında da Portekiz’in ekolojik yatırımlar karşılığında borçları silmesi bir noktaya kadar hayırlı bir hareket olmuştur.

Karbon bütçemizi boşaltan 25 şirket

Karbon bütçesi, küresel ısınmayı 1,5°C gibi belirli bir eşiğin altında tutarken atmosfere salınabilecek toplam karbondioksit emisyonu miktarıdır. Bu konuda çalışmalar yapan çok sayıda bilim insanından oluşan Global Carbon Project geçtiğimiz kasım ayında küresel ısınmayı 1.5℃ ile sınırlama şansına sahip olmak için, kalan karbon bütçemizin 380 milyar ton (Gt) CO2 civarında olduğunu açıkladı. Bu miktarın ne derece az olduğunu anlatmak için şunu söylemek yeterli: Senede yaklaşık 45-50 Gt CO2 salıyoruz. Böyle devam edecek olursak 2030 yılı civarında karbon bütçemizi tüketmiş olacağız. Bunun anlamı da küresel ısınmanın artık 1,5℃’nin üzerine çıkacağıdır.

1,5℃’nin üzerine çıktığımızda neler olacağını uzun uzun anlatmak mümkün, ancak henüz 1,2℃ ısınmışken nasıl bir kış geçirmekte olduğumuzu ve kuraklığın ne boyutta olduğunu dikkate alacak olursak, daha fazla ısınmanın neler getirebileceğini hepimiz kolayca bilebiliriz. Ancak unutmayalım ki 1,5℃ keskin bir çizgi değil. Atmosfer ısındıkça başımıza gelecek sorunlar da gittikçe artacak. O nedenle mümkünse 1,5℃’ye ulaşmadan durmamız gerekiyor. Bu sınırı aşıyorsak da fazla ilerlemeden durmamız lazım çünkü ısındığımız her derece durumu daha da geri dönülemez bir hale getiriyor.

Şimdi bu ısınmanın önemli bir kısmına neden olan 25 şirketten söz edelim. Bu 25 şirket gelişi güzel sektörlerdeki şirketler değil, tümü dünyanın başta gelen petrol ve doğal gaz üreten şirketleri. Bu şirketler bugün yaptıkları gibi kontrolleri altındaki kaynaklardan fosil yakıt üretmeye devam edecek olurlarsa atmosfere korkunç bir sera gazı salımına yol açacaklar.

İklim krizini durdurabilmek için 2050 yılına kadar yakacağımız fosil yakıtların tümünden en fazla 380 Gt CO2 salma hakkımız var. Bu 25 şirketin çalıştırdığı ve açmayı planladığı sahalardan çıkacak olan petrol ve doğal gazın yakılmasıyla 2050 yılına kadar salınacak CO2 miktarı ise 340 Gt. Yani bu 25 şirket, karbon bütçemizin neredeyse tamamını bitirmiş oluyor. Ancak çok daha önemli sorunlarımız var:

Salınan tüm CO2 petrol ve doğal gazdan gelmiyor. Gelişmekte olan ülkelerde hala önemli oranda kömür de tüketiliyor. Petrol ve doğal gaz birlikte CO2 salımlarının %55’ine neden olsa da kömür %39 ile en üst sırada yer alıyor. Dolayısıyla kömür acilen vazgeçmemiz gereken bir enerji kaynağı. Yalnız kömürün üretim kaynakları son derece geniş bir coğrafyaya yayıldığından bu sorunu az sayıda şirketin yarattığı bir sorun olarak görebilmemiz daha zor oluyor.

Dünyada petrol ve doğal gaz üreten sadece bu 25 şirket yok. Bunlar sadece en büyük 25 şirket, diğer üreticileri de hesaba katacak olursak 1,5℃ hedefini tutturabilmemiz neredeyse imkansız hale geliyor.

Daha da kötüsü, bu 25 şirketin kaynaklarına bakacak olursak, bu kaynakların önemli bölümünün 2050 yılı sonrasında da çıkartılmaya devam edileceğini görmemiz zor değil. Mesela dünyanın en büyük petrol sahası olan Suudi Arabistan’daki Ghawar sahası en az 2081 yılına kadar petrol üretmeye devam edebilir. Dolayısıyla, iklim krizine “dur” diyebilmek için bu şirketlerin yer altındaki fosil yakıt kaynaklarını çıkartmalarına engel olunması gerekiyor. Bu şirketler kullandıkları tüm kaynakları çıkartıp piyasaya sürecek olurlarsa ısınmanın değil 1,5℃, 2℃ veya 3℃ ile durdurulması bile mümkün olmayabilir.

Ama felaket senaryosu, gerek bu şirketlerin gerekse de diğer oyuncuların petrol ve doğal gaz araştırma çabalarına devam etmeleridir. Gerçi şu ana kadar keşfedilmiş olan kaynakların çok üzerinde bir keşif beklenmese de kaya gazı türü yeni yöntemlerin piyasaya sunulması bile iklim krizini çok daha kötü bir yola sürükleyecektir.

Modern yaşamın gereklerine değinmeden bunları sadece çevresel açıdan bir durum tespiti olarak ortaya koymamız gerekiyor. İnsanlık modern yaşamın getirdiklerinden hızla vazgeçmeden bir felaket senaryosuna doğru sürüklenebilir. Bu 25 şirket başta olmak üzere çok sayıda kişi ve şirket de güncel kazançları için o felaket patikasından yürümemizi teşvik ediyorlar. Kendi bilincimiz ve bilgimizle o yoldan gitmeyi tercih ediyorsak aptallığımıza diyecek bir sözüm olamaz ama en azından bu işin muhasebesini bilelim ve görelim. Kimin bizim sırtımızdan zengin olduğunu ve bizim bunun sonunda ne duruma düşeceğimizi bilip gene de o yolu tercih ediyorsak, düşündüğümüz kadar akıllı bir tür olmayı becerememişiz demektir. O zaman da gelmekte olan felaket bize müstehaktır.

27 Ocak 2023 Cuma

Net Sıfır Ne Demek?

İklim krizi konusuna yaklaşırken çoğumuzun iki şapkası bulunuyor. İlki yeryüzünün bir vatandaşı ve belki de çocuklarının geleceğini düşünen bir ebeveyn şapkası. Bu şapkayı taktığımız zaman soruna bakışımız neyin mümkün olduğundan ziyade neyin yapılması gerektiğine yoğunlaşıyor. İkincisi de iş dünyasının bize giydirdiği şapka. Burada ise tam tersi, iş dünyasının sınırları içerisinde neyin mümkün olduğuna odaklanıyoruz. Kolayca görülebileceği gibi bu iki odak noktası bizi birbirinden oldukça farklı yerlere çekebiliyor. Hatta bazen kullandıkları dil bile farklı olabiliyor. Konuya tamamen hakim değilseniz birinin kullandığı dili öbürü ile karıştırarak tamamen yanlış noktalara varmanız mümkün. Bu nedenle temel kavramlardan biri olan net sıfırın aslında ne anlama geldiğinden ve nasıl anlaşılması gerektiğinden bahsetmeye çalışacağım.

Yeryüzü vatandaşı olarak biliyorum ki geçtiğimiz on bin yılda küresel ortalama sıcaklıklar uzun süreli bir şekilde yarım dereceden fazla oynamamış. Yani normalden biraz sıcak ya da biraz soğuk dönemler yaşamışız ama bunların sebepleri de belli (genelde güneş), geçici oldukları da. Bugün ortalama sıcaklıklar son on bin yıla göre 1,3℃ artmış durumda. Bu yeryüzünü öldürür mü? Hayır. Ama sıcaklıklar gittikçe artıyor ve bilim insanları eğer bu artış 2℃’yi aşacak olursa çok ciddi ve geri dönülemez sorunlar yaşayacağımızda hemfikir. Bu artışın nedeni atmosfere saldığımız karbondioksit. Metan ve nitröz oksit gibi gazların da bir etkisi var ama ana sorun kömür, petrol ve doğal gaz yakarak saldığımız karbondioksit. Yeryüzü bu saldığımız gazların bir kısmını emebiliyor ama çoğunluğu gene de atmosferde kalıyor. Dolayısıyla insanlık, eğer 2℃ sınırını aşmak istemiyorsa en fazla yeryüzünün, yani bitkilerin, yosunların, kayaların, toprağın ve denizlerin emebildiği kadar karbondioksit salmalı. Hatta, şu anda saldıklarımız atmosferi yakın gelecekte ısıtmaya devam edeceği için, emilebilenden daha az salmamız lazım. Ama ben emilebilen kadar salınmasına da razıyım. Temelde buna net sıfır diyoruz.

İş dünyası ise yaptıkları işe bakarak bir hesap yapıyor. Mesela bir demir-çelik fabrikası diyor ki: “Benim bu işi yapabilmek için karbondioksit salmaktan başka yolum yok. Siz de benim ürünlerimi kullanmak istediğinize göre durum ufak geliştirmelerle bu şekilde yürüyecek.” Yani teknolojik gelişmeler ışığında ne mümkünse ancak o yapılabilir. Mümkün olan bu azaltım bizi 2℃ sınırının altında tutar ya da tutmaz, ama yapılabilen sadece budur. Eğer tüm sektörler aynı şekilde davranacak olurlarsa 2℃ sınırını çoktan aşmış oluruz. O zaman diyorlar ki, “ben  işimi bu şekilde yapmaya devam edeyim ama saldığım karbondioksidi de orman arazilerinden gelen emilim ile dengeleyeyim.” İşte buna iş dünyası “net sıfır” diyor. Ama ormanlar zaten görevlerini yapıyorlardı. Eğer biz net sıfıra ulaşmak istiyorsak, şu ana kadar yapılmayan bir görevi bulup onu geliştirmemiz gerekiyor. Ne yazık ki, şu anda iş dünyasının “karbon ofsetleme” dediği bu yapının %90’ı işe yaramıyor. Kağıt üzerinde mükemmel görünen bu hesaplar doğa ile karşılaştırdığımızda anlamsız kalıyor. Bundan dolayı tek gerçekçi çözüm kendi yaptığımız işlerden doğan sera gazı salımlarını mümkün olduğunca değil olması gerektiğince azaltmak.

Bir de artık iş dünyasının saldığı sera gazı miktarı sadece yaptığı işle ölçülmüyor. Yaptığınız işin tüm etki alanı da sizin etkiniz kabul ediliyor. Mesela bir market sahibiyseniz, “ben bu ürünü sadece satıyorum, ne üreticisi ne de kullanıcısıyım” diyemiyorsunuz. Aslında bunu anlamak kolay, “ben sadece silah satıyorum, o silahla insanlar birbirini öldürüyorsa bu benim suçum değil” demeye yakın bir durum oluşmakta dünyada. Artık hepimiz sadece yaptıklarınızdan değil yapılmasına neden olduğumuz şeylerden de sorumluyuz yuvamız dünyaya karşı. Bu nedenle de her akşam eve gittiğinizde çocuklarınızın yüzüne bakın ve onlara o gün onların geleceği için en doğrusunu yaptığınızı söyleyin. Bakalım yapabilecek misiniz? 


5 Ocak 2023 Perşembe

Kuraklık Alarmı

Kuraklık alarmlarını yaz aylarında duymaya alışığız ama bu sefer uyarı kışın ortasında geliyor. “İstanbul’da barajlar alarm veriyor, su seviyesi kritik noktaya doğru düşüyor.” Ülkemizin özellikle Marmara Bölgesi geçtiğimiz dört ayı oldukça az yağışlı geçirdi. Bunun bir sonucu olarak da barajlardaki su miktarı azalıyor çünkü günlük kullanımda yeterli özeni göstermiyoruz denebilir mi?

Bize okullarda hep “yazları sıcak ve kurak, kışları serin ve yağışlı” diye öğretmişlerdi ama son zamanlarda kışlar da yağışlı olmamaya başladı. Özellikle geçen yılın sonu ve bu yılın başında Marmara Bölgesi oldukça az yağış alıyor.

“Bu normal mi?” sorusuna iki bağlamda cevap vermek mümkün. İlki, iklimin doğal durumu ile ilgili. Hava bazı seneler daha yağışlı, bazı seneler de çok daha az yağışlı olabilir, bu doğaldır. Önemli olan uzun vadede normalden çok yağışla normalden az yağışın az çok birbirine eşit olup normalin fazla değişmemesidir. Bu sene normalden oldukça az yağış alıyor Marmara Bölgesi ve bu bir felaketin habercisi değil, doğada böyle değişiklikler olabilir. Ancak son yıllarda normalden az yağış aldığımız yıllar oldukça arttı ve normalden çok yağış aldığımız yıllar azaldı. İşte bu dertlenmemiz gereken bir konu. Yani, bu senenin az yağışlı geçmesi kendi başına bir sorun değil ama böyle seneler artmaya başlarsa önlem almaya başlamamız gerekir. Hatta İstanbul konusunda bu önlemleri almakta oldukça geç kaldığımız da söylenebilir.

Ülkemiz iklim krizinden en kötü etkilenecek bölgelerden biri olan Akdeniz Havzası’nda bulunuyor. Yağışların bu yüzyıl içinde %30 civarında azalmasını bekliyoruz. Dolayısıyla, iklimle uğraşan bilim insanları açısından son dönemdeki azalış bir sürpriz değil, gelecekteki çok daha büyük problemin ayak sesleri olarak görülebilir.

Son yıllara baktığımızda, Ocak ayının başında İstanbul barajlarının %50 doluluk oranına ulaşamadıklarını görüyoruz. Bunun iki sebebi var, ilki, fazla yağış düşmüyor, ama belki daha da önemlisi, nüfus gittikçe artıyor. Burada İstanbul’un su toplama havzalarındaki yapılaşmadan bahsedebiliriz, ama ilk iki sorunun yanında yapılaşma oldukça geride kalıyor. Yağmur düşmüyor ve biz çok kalabalığız. Bu sorunu çözmek istiyorsak bu iki ana soruna odaklanmamız gerekiyor.

İçinizi rahatlatmaya sıra geldiğinde ise bir iyi bir de kötü haberimiz var: 2021 yılında durumumuz bundan da kötüydü. Ocak ayı başında neredeyse barajların dip sularını kullanmaya başlıyorduk. Ama 15 Ocak civarında yağışlar başladı ve o sene yazı nispeten rahat geçirdik. Bu sene de durumun öyle olmaması için bir sebep yok. Bu iyi haber. Yalnız, yağışlar düzensiz olduğunda ve özellikle de sonbahar ve kış yerine kışın sonu ve ilkbahara doğru yoğunlaştığında Marmara Denizi önemli bir problemle karşılaştı, müsilaj. Bu da kötü haberimiz. Bu senenin nasıl ilerleyeceğini bekleyip göreceğiz.

Bir diğer güzel haber de geçmişte yağışların hangi dönemde barajları doldurduğu ile ilgili. Geçen seneye baktığımızda Ocak ayında %55 olan doluluk oranı Şubat ayında %84 ve Mart ayında ise %89 olmuş. Dolayısıyla şimdiden panik havasına girmeye gerek yok. Ancak önemli önlemler almaya başlamamız gerekiyor.

Öncelikle, İstanbul çok kalabalık! Kalıcı ve gerçekçi önlem olarak uzun vadede ülkemizde suyun daha bol ve kaliteli olduğu cazibe merkezleri yaratıp İstanbul’dan dışarıya göçü hızlandırmaktır. Çünkü biz suyu ne derece tasarruflu kullanırsak kullanalım, nüfus arttıkça ve yağış azaldıkça bu su bize yetmeyecektir.

İkinci olarak İstanbul’da suyumuzu dikkatli kullanmak zorundayız. Türkiye geneline baktığımız zaman suyun yaklaşık dörtte üçünün tarımda kullanıldığını görüyoruz. “Suyu dikkatli kullanmalıyız” dediğimizde gelen cevap da genelde bu oluyor: “Önce tarımsal sulamayı halletsinler”. Ama İstanbul’un sorununun tarımsal sulamayla fazla alakası yok. İstanbul’da suyun önemli kısmını fabrikalar ya da tarlalar değil evler kullanıyor. Ayrıca ülkenin bir yerinde tarımsal sulamaya giden sudan tasarruf edip onu İstanbul’a aktarmak gibi bir düşünce de yok. Denizli’de sulamada kullanılan suyu azaltıp bir kısmını İstanbul’a taşıma şansımız yok. Orada tarımsal sulamada daha az su kullansak da bu oranın su problemini halleder, İstanbul’un değil.

Sonra, tasarrufa en fazla su kullananlardan başlamak zorundayız. Zaten kişi başı günde 100 litre su kullananların daha az su kullanmalarını beklemek gerçekçi olmaz. Bunun yanında arabanın temiz görünmesine şüphe ile bakmamız gereken bir döneme giriyoruz. Hele yüzme havuzunu dolduranları sormayın gitsin. Halı yıkamak da artık geçmişte kalmalı. Bu listeyi uzatabiliriz, ama nerelerde aşırı su kullanıldığını sizler de benim kadar biliyorsunuz. 

Son olarak tüm bunların sağlanabilmesi için üstel artan su fiyatlaması uygulamamız gerekiyor. İnsan ihtiyacı sayılan suyu kişiye “neredeyse bedava” verirken bunun iki katı çok çok daha pahalı olmalı. Arabasını yıkatmak isteyen de bir servet harcamak istiyorsa onu durdurmak zor, ama cüzdanına oldukça fazla zarar gelirse yıkanmamış arabayla dolaşmak da etik açıdan daha kabul görür bir davranış olabilir. Hatta arabayı toptan bırakıp toplu taşımaya geçelim. Kuraklık artışının sebebi iklim krizi, onun bir sebebi de zaten bizim araba kullanmamız değil mi? Keşke başımıza bir bela gelmeden tüm bu sorunları ve nedenlerini görebilsek. Sonuçlarını merak edenlere de 25 Litre belgeselini bir kez daha izlemelerini öneriyorum. Ütopik değil, fazlasıyla gerçekçi ve gittikçe de daha gerçekçi hale geliyor.