1 Şubat 2015 Pazar

Petrol Fiyatlarındaki Düşüşün İklim Değişikliği Üzerine Etkileri

Ham petrolün varil fiyatı Haziran ayında 115 dolarken Ocak ayında 50 doların altına indi. Petrol fiyatlarındaki bu ciddi düşüş çoğumuzun aklına bu fiyatların atmosfere salınan karbondioksit miktarını nasıl etkileyeceği sorusunu getirdi. Bu sorunun cevabını detaylarıyla açıklamadan önce kısa cevabı verelim: Uzun vadede karbondioksit miktarı petrol fiyatlarından fazla etkilenmez.

Petrol fiyatlarındaki düşüşün iki temel sebebi var. Öncelikle dünya ekonomisinde ve özellikle de Çin'de işler beklenildiği kadar iyi gitmediği için petrol talebi her geçen gün azalmakta. Buna karşılık, petrol fiyatlarını sabit tutabilmek için petrol arzının da düşürülmesi gerekiyor, ancak petrol üreticisi ülkelerin başında gelen Suudi Arabistan günlük petrol üretimini kısmayı düşünmüyor. Durum böyle olunca da ham petrolün varil fiyatı 50 doların altına iniyor.

Ham petrolün varil fiyatı 50 doların altına inince arabalarda kullandığımız benzinin de fiyatı ucuzluyor, böylelikle biz daha fazla benzin yakabiliyoruz. Daha fazla benzin yaktığımızda da atmosfere daha fazla karbondioksit salınmış oluyor. Yani bu bakış açısıyla ham petrol fiyatlarındaki düşüş atmosfere salınan karbondioksit miktarını arttırıyor. 

Ancak benzin fiyatlarının ucuzlaması yavaşlamakta olan ekonominin hızlanmasına neden olur ve hızlanan ekonomi benzine olan talebi arttırır. Artan talebi karşılamak için arzın da artması gerekir. Ama arz değişmediği için petrol fiyatları gene eski yerine tırmanır. Dolayısıyla şu anda yaşadığımız inişin mutlaka bir noktada çıkışı da olacaktır.

Aklınızdan geçen soruyu duyuyor gibiyim: Suudi Arabistan petrol arzını azaltacak olsa fiyat yükselecek ve daha az üreterek daha çok kazanma şansını elde edecekler. Bunu neden yapmıyorlar?

Çünkü dünyada petrol çıkartmanın bedeli her yerde aynı değil. Suudi Arabistan bir varil petrolü çıkartmak için 5-6 dolar arası masraf yapıyor. Ham petrolün varilini 50 dolara sattığında da ciddi anlamda kar ediyor. Ama Suudi Arabistan'ın fazla hoşlanmadığı bazı ülkeler, ki bunların başında Rusya Federasyonu ve İran geliyor, petrolü çıkartmak için çok daha fazla para harcamak zorundalar. Petrolün fiyatı düştüğünde bu ülkelerin kazancı da çok azalıyor.

Suudi Arabistan dünyanın en büyük petrol üreticisi. İkinci sıraya ise az bir farkla ABD yerleşti. ABD'nin petrol tüketiciliğinden üretici konumuna geçmesinin arkasındaki itici güç ise son senelerde Dakota ve Teksas'ta keşfedilen şeyl petrolleri. Şeyl petrolleri kaya tabakaları arasında sıkışmış küçük petrol tabakalarından oluşuyor. Bunları bulmak ve çıkartmak zor değil, ancak çıkartmaya başladıktan kısa süre sonra açılan kuyudan alınan verim hızla düşüyor. Amerika'nın üretimindeki bu büyük artış 2010'dan bu yana açılan 20,000 kuyudan kaynaklanıyor. Ancak bu kuyulardan üretilen petrolün maliyeti 50 doların üzerinde. Ham petrolün varil fiyatı 115 dolar iken 50 dolar maliyetle petrol çıkartabilmek karlı bir yatırımdı, ama petrolün fiyatı 50 doların altına düştüğünde şeyl petrolü çıkartan şirketlerin de zarar etmeye başladıkları görüldü.

Suudi Arabistan'ın yapmaya çalıştığı da şeyl petrolü çıkartan bu şirketleri iflas ettirmenin ötesinde yatırımcıların şeyl petrolüne olan inançlarını sarsmak. Çünkü şeyl petrolünü çıkartmak için açılan bir kuyunun maliyeti birkaç milyon dolar. Yani petrol fiyatları tekrar yükseldiğinde petrolcüler gene şeyl kuyuları açmaya yönelebilirler. Ancak yatırımcıların inancı sarsılacak olursa bu kuyulara yatırım yapmak isteyenler azalacağından uzun vadede Suudi Arabistan'ın kar edeceğini düşünüyorlar.

Kısa vadede bizi bekleyen şey düşük fiyatlardan dolayı şeyl kuyularının kapanması, buna bağlı olarak üretilen ham petrol miktarının azalması ve petrol fiyatının artmasıyla birlikte tüketimin gerilemesi ve atmosfere daha az karbondioksit salınması. Ancak ham petrolün fiyatı yine 115 dolar seviyesine ulaştığında alternatif üretim kaynakları devreye girecek ve üretim bugünkü seviyesine çıkacaktır. Bu da en baştan belirttiğimiz salınan karbondioksit miktarının değişmeyeceği anlamına geliyor.

Şeyl petrollerinin yanı sıra bir de çıkartılması zor petroller var. Kuzey Kutbu'nda veya okyanusların dibinde bulunan bu petrol yataklarından petrol çıkartmak için yapılan yatırımlar ham petrol fiyatlarının düşmeye başlamasıyla birlikte çok azaldı. Yalnız bir kez daha petrol fiyatları 100 doların üzerine çıktığında bu yatırımlara geri dönüldüğünü görmek sürpriz olmayacak.

Ama problem bu kadar basit değil. Ocak ayında Nature dergisinde yayınlanan bir bilimsel çalışmaya göre, şu anda keşfedilmiş ya da keşfedilmeyi bekleyen tüm petrolün %50'sini (tüm kömürün %80'ini ve tüm doğal gazın %30'unu) yeraltında bırakacak olursak küresel ısınmayı 2 derece ile sınırlama şansımız %50 oluyor. Yani, bizim değil şu anda ulaşamadığımız kaynaklara sadece petrol fiyatı yükseldi diye saldırmamız, petrol fiyatlarını bahane ederek ulaşılamayan kaynaklara saldırmak yerine bu fiyatlar nereye çıkarsa çıksın petrol arzını her geçen gün azaltmakla sorumluyuz.

Ocak ayında bir toplantı için yurt dışındaydım. Yaptığım konuşmadan sonra Bangladeşli bir grup çevremi sardı ve benden herkese Bangladeş'in ne kadar kötü durumda olduğunu anlatmamı istediler. Ben de onlara sunumlarımda kullandığım deniz seviyesi yükseldiğinde Bangladeş'in ne duruma geleceğini gösteren grafiği örnek verdim.  Deniz seviyesindeki bir metre artış ülkelerindeki 20 milyon insanın yaşadığı yerden olması anlamına geliyor. Sonra da İngilizlerin aynı problemin çözümü için Thames nehrinin girişine yerleştirdikleri kapakları gösterdim. “Yani başımıza gelecekler fakir olduğumuz için mi?” diye sordular.  

Petrolün tamamının yeraltından çıkmasını isteyenler küresel ısınmadan maddi güçleri nedeniyle bizim kadar zarar görmeyecek olanlar. Geri kalanlar açısından ise petrol fiyatlarının yükselmesi tüketimi azaltacağından çok daha hayırlı olacaktır. Çünkü dünyanın seçenekleri her geçen gün azalıyor!

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Şubat 2015 sayısında bulabilirsiniz.

1 Ocak 2015 Perşembe

Lima ve 2015'deki İklim Görüşmeleri

2015 daha önceki senelerde alışmadığımız bir biçimde iklim konusunun ve bu konudaki uluslararası görüşmelerin sıkça gündeme geldiği bir yıl olacak. Son iki yazımızda da belirttiğimiz gibi bunun en önemli sebebi bu yılın sonunda Paris'te toplanacak olan Birleşmiş Milletler İklim Konferansı'nda imzalanması beklenen iklim değişikliğinin önlenmesine dair anlaşma. 2014 Aralık ayında Lima'da yapılan konferansta bu anlaşmanın temelleri atılmaya çalışıldı. 2015 yılı boyunca da Lima Anlaşması temel alınarak Paris'te tüm devletlerin üzerinde anlaşabilecekleri bir metin oluşturulmaya çalışılacak.

Dolayısıyla öncelikle Lima'da hangi konularda anlaşma sağlandığına bakmamız gerekiyor:

- Ülkeler “anlaşmaya çalışacakları” konusunda anlaşmaya vardılar. Yani kimse masadan kalkmadı. Komik görünse de bu aslında çok önemli bir adım. İklim görüşmeleri böyle bir anlaşmanın kesinlikle gerekli olduğunu düşünen ülkelerle böyle bir anlaşmaya kesinlikle karşı olan ülkeleri bir araya getirdiği için bu ülkelerin hala masada oturuyor olmaları önemli bir kazançtır.

- Ülkeler herkesin elini taşın altına koyması konusunda anlaştılar. Daha önceki yıllarda gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki temel fark bu noktada ortaya çıkıyordu. Gelişmiş ülkeler gelişmekte olan ülkeler harekete geçmeden harekete geçmeyeceklerini belirtiyorlardı. Gelişmekte olan ülkeler ise  iklim konusundaki tarihsel sorumlulukları sebebiyle öncelikle gelişmiş ülkelerin harekete geçmeleri konusunda ısrarcıydı.

- Paris'te imzalanması beklenen anlaşmanın bilimin verileriyle uyumlu olması gerektiği konusunda anlaşmaya varıldı. Bilim dünyasının uzunca süredir ısrarla üzerinde durduğu, küresel ortalama sıcaklıkların Sanayi Devrimi öncesine göre 2 dereceden daha fazla artmasına izin verilmemesi gerekliliği ülkeler tarafından da kabul edildi.

Ama alınması gereken yolla kıyaslandığında bu kararların oldukça zayıf göründüğünü kabul etmemiz gerekiyor. İklim görüşmeleri bu yılın Aralık ayına kadar çok çetin bir yoldan geçerek pek çok konuda anlaşma sağlanmasını sağlamak zorunda. Bu konulardan önemlileri şunlar olacak:

- Anlaşmanın hukuki yapısı: Arka planda birçok hukuki terim kullanılsa da asıl konu yapılacak anlaşmanın bağlayıcı olup olmayacağı. İklim değişikliğinden en fazla zararı görecek olan küçük ada devletleri bağlayıcı bir anlaşma yapılmasını istiyorlar. AB de bağlayıcı bir anlaşmanın ülkelerin yükümlülüklerini yerine getirmeleri yönünde bir zorlayıcı olacağını söyleyerek bunu destekliyor. ABD ise bağlayıcı bir anlaşmanın Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu bir Amerikan Kongresi'nden geçmeyeceğini bildiğinden bağlayıcı bir anlaşmaya karşı. Çin ABD'nin imzalamadığı bir anlaşmayı imzalamayacağı için bağlayıcılık konusu Paris anlaşmasının en önemli noktası haline geliyor. Avustralya gibi anlaşma çıkmasını istemeyen ülkeler de bağlayıcı bir anlaşma olması yönünde çaba sarf ederek bir anlaşmanın önünü tıkamaya çalışıyorlar.

- Gelişmekte olan ülkeler “ortak ama farklılaştırılmış yükümlülükler” bazında bir anlaşma istiyorlar. Yani, gelişmiş ülkeler bu konuda sorumluluğu ve yükü üstlerine almak zorundalar. Ancak gelişmiş ülkeler de Paris anlaşması yürürlüğe girene dek ve yürürlülük süresince şu anda gelişmekte olan bazı ülkelerin de gelişmiş ülke kategorisine gireceklerini, dolayısıyla da onların da yükümlülük almaları gerektiğini söylüyorlar. Bu konuda varılması gereken anlaşma aslında basit bir temele dayanıyor. Gelişmiş ve zengin ülkeler tarihi sorumluluklarından kaçamayacaklarını, gelişmekte olan ülkeler de iklime zarar vererek gelişemeyeceklerini kabul etmek zorundalar.

- Gelişmekte olan ülkelerin çoğu aynı zamanda iklim değişikliğinden en kötü etkilenecek ülkeler arasında yer alıyor. Bu nedenle bu ülkeler iklim değişikliğinin kötü etkilerini azaltmak için yapacakları harcamaların da sera gazı salımlarını azaltmak için yapacakları harcamalar gibi sayılmasını istiyorlar. Gelişmiş ülkeler ise anlaşmayı sadece sera gazı salımlarını azaltma anlaşması olarak kurgulamak çabasındalar.

- Daha önceki iklim konferanslarında iklim değişikliği ile savaşım için bir Yeşil İklim Fonu kurulmasına ve bu fona her sene 100 milyar dolar para toplanmasına karar verilmişti. Lima görüşmeleri sonunda bu fonda 10 milyar dolar toplanmış olması önemli bir başarı gibi gösterilmeye çalışılsa da bu paranın bir yandan koyulan hedeflerden, diğer yandan da gelişmiş ülkelerin yeni fosil yakıt kaynakları aramak için harcadıkları paradan ne derece az olduğu da açıkça görülebiliyor. Sonuçta, bu probleme çözüm üretmek için birlerinin elini cebine atması gerekiyor ama anlaşıldığı kadarıyla kimse bunu yapmaya gönüllü değil.

- Gelişmekte olan ülkelerin üzerinde durdukları bir diğer konu kayıp ve zararlar. Bu ülkeler, tarihi sorumluluğu bulunan ülkelerin ileride oluşabilecek iklim değişikliği ile ilgili zararlardan sorumlu olduklarının Paris anlaşmasında yer almasını istiyorlar.

- Son olarak, belki de en önemli konu, sera gazı salımlarının ne kadar azaltılacağı. Anlaşmaya taraf olacak tüm ülkeler Mart 2015'e kadar ne kadar azaltım yapmayı planladıklarını Birleşmiş Milletler'e bildirecekler. Anlaşmanın süresi daha kesinleşmemiş olmakla birlikte büyük ihtimalle 2020-2025 dönemini kapsayacaktır. Bu durumda her ülke kendi belirlediği bir zamana kıyasla 2025'te ülkenin sera gazı salımlarının ne miktarda olduğunu kendisi belirleyecek. Mesela ülkemiz “2025 yılı sonunda 2015 sera gazı salım miktarlarından  %5 indirim yapmayı planlıyorum” şeklinde bir açıklama yapacak. Burada tartışılan konu, bu anlaşma çerçevesinde ülkelerin birbirlerinin taahhütlerine karışıp karışmayacakları. AB eğer her ülkenin taahhütlerini değerlendirme imkanı varsa böyle bir anlaşmayı kabul edebileceğini söylüyor. Yani bize “aslında siz %5 değil %15 indirebilirsiniz” deme hakkını elinde tutmak istiyor. Doğal olarak ABD ve Çin böyle bir konuya sıcak bakmıyor.

2015 tüm bu konuların olası tüm detaylarıyla konuşulduğu bir yıl olacak. Umudumuz iklim felaketleri yerine, gelişen bu detayları sene içerisindeki yazılarda sizlerle paylaşmak ve sene sonunda da uygulanabilir ve bizleri çözüme götürebilecek bir anlaşmaya kavuşmak.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Ocak 2015 sayısında bulabilirsiniz.

1 Aralık 2014 Pazartesi

ABD-Çin İklim Anlaşmasının Önemi

Geçen ayki yazımızda Aralık ayında Lima'da yapılacak olan iklim görüşmeleriyle ilgili beklentilerimizi tartışmıştık. O yazıyı yayına verdikten hemen sonra ABD ile Çin'in iklim değişikliğini engellemek için sera gazı salımlarını azaltma yönünde bir anlaşmaya vardıkları duyuruldu. Gelecek sene Aralık ayında yapılacak olan Paris iklim görüşmeleri öncesinde bu anlaşmanın ne anlama gelebileceğini sizlere anlatmaya çalışacağım.

Söze önce bu anlaşmanın en iyi tarafıyla başlayalım: Bugüne kadar ABD de Çin de iklim değişikliği konusunda herhangi bir sera gazı azaltımı yapmaya yanaşmıyordu. ABD, Çin ekonomisinin büyüklüğünden bahsederken Çin’in bir adım atmadan kendilerinin adım atmasının ekonomilerine büyük zarar vereceğini söyleyerek yan çiziyordu. Çin ise daha yeni büyümeye başladıklarını ve atmosferdeki sera gazı miktarından aslında başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerin sorumlu olduğunu ve önce onların adım atması gerektiğini belirtiyordu. Bu kadar ayrı görüşlere sahip iki ülkenin bir anlaşmaya varabilmiş olması bile kendi başına çok önemli bir noktadır.

ABD ve Çin'in üzerinde anlaştıkları konu şu: Amerikan Başkanı Obama ABD'nin karbondioksit salımlarını 2025 yılına kadar 2005'teki salım miktarının %26-28 altına düşüreceğini kabul ediyor. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ise aslında bir indirim hedefi almıyor, ancak Çin'in salımlarını 2030 yılından itibaren azaltacağını kabul ediyor. Anlaşma Çin'in sera gazı salımlarını ne zaman ve ne kadar azaltacağını belirtmese de 2030 yılından itibaren azaltım yoluna gireceğini kabul etmiş olması aslında bu anlaşmanın daha da önemli parçasını oluşturuyor.

Anlaşmanın geneline baktığımızda karşımıza çıkan önemli noktaları şöyle sıralayabiliriz:
  1. ABD Kyoto Antlaşmasını da imzalamıştı. Ancak Kyoto Antlaşması'nın yasalaşabilmesi için Senato'da da kabul edilmesi gerekiyordu. Kyoto Antlaşması Senato'da kabul edilmediği gibi 0-95 oyla reddedildi, yani Senato'nun Cumhuriyetçi ve Demokrat kanatları birlikte bu antlaşmaya hayır oyu verdiler. ABD-Çin arasındaki anlaşmanın bundan farkı, kabul edilmesi için Senato onayına gerek olmamasıdır. Bu nedenle de Obama yönetiminin henüz Demokratların elindeki Senato'dan korkması için bir neden yok. Yalnız Kasım ayı başında yapılan seçimlerde Demokratlar Senato'da çoğunluklarını kaybettiler. Obama yönetimi açısından bunun getirdiği en önemli sorun meclisten geçirmek istedikleri tüm yasama konularında Senato'da Cumhuriyetçi bir çoğunluğa karşı savaşmak zorunda kalacak olmalarıdır. Senato'da liderliği devralacak olan Cumhuriyetçi Kentucky senatörü McConnell anlaşmanın açıklanmasının ardından bu anlaşmanın Çin'e bir yükümlülük vermediğini belirterek anlaşmayı sert bir biçimde eleştirdi. Başkan Obama kalan süresinde bu anlaşmanın yükümlülüklerini yerine getirebilmek için Senato'yu ikna etmek zorunda kalacak ve bunun neredeyse imkansız olduğu şimdiden açıkça görünüyor. Yani kısacası, ABD ile Çin bir anlaşmaya vardılar ama en azından ABD tarafında bu anlaşmanın bugün için yürütülebilmesine imkan yok.
  2. İklim görüşmeleri her ne kadar tüm devletleri kapsasa da kapalı kapılar ardında söylenen, Paris görüşmelerinin aslında anlamsız olduğu ve esas sonuca tüm devletler arasında değil ABD-Çin-AB üçgeninde yapılacak anlaşmaları diğer devletlerin mecburen takip etmeleriyle ulaşılabileceğiydi. Bu üçgende yapılacak anlaşmaların ilk ve belki de en zoru ABD ile Çin arasında gerçekleştirildi. Şimdi AB özellikle ABD kamuoyunda bu anlaşmanın sahip olacağı desteği inceleyerek kendi anlaşmalarını planlamaya başlayacak.
  3. AB'nin bu planları temelde kendi azaltım hedefleri ile de uyumlu olmak zorunda. AB sera gazı salımlarını 2030 yılında 1990 seviyesinin %40 altına düşürmeyi kendiliğinden taahhüt etmiş durumda. Yakın gelecekte ABD ve Çin ile yapılacak ikili görüşmelerde de karşı taraftan benzer bir azaltım hedefi belirlemesini isteyecektir. Ancak bu hedef özellikle ABD-Çin anlaşmasının Amerikan kamuoyunda kazanacağı desteğe sıkı sıkıya bağlı olacaktır. Eğer bu anlaşma Amerika'da önemli destek bulmayacak olursa üçgeni tamamlayacak olan ABD-AB iklim anlaşmasının yapılabilmesi oldukça zor görünüyor.


Tüm bu politikaların ve görüşmelerin ötesinde bir de bilimin ne dediğine kulak vermemiz gerekiyor. Son yazımızda bu konuda kısaca şöyle demiştik:

“Eğer atmosfere 3.2 trilyon tondan fazla karbondioksit salacak olursak 2 derece ısınmanın altında kalabilme ihtimalimiz üçte ikiye düşüyor. Endüstri Devrimi'nin başından bu yana atmosfere 2 trilyon ton karbondioksit salmışız, yani tehlikeli limitlere yaklaşmamamız için elimizde salabileceğimiz sadece 1.2 trilyon ton karbondioksit var. Şu andaki hızımızla gidecek olursak, 2031 yılında bu 1.2 trilyon tonu da salmış olacağız. Ondan sonra saldığımız her ton bizi felakete biraz daha yaklaştıracak. Bu nedenle her ne yapıyorsak bunu şimdi ile 2031 arasında yapmalıyız. Bu limitin altında kalabilmemiz için salımlarımızı 2050 yılına kadar %70 azaltmamız, 2100 yılına kadar da sıfıra indirmemiz gerekiyor.”

Bu bağlamda ClimateInteractive web sitesinin hazırladığı bir grafiği biraz değiştirerek sizlerle paylaşmayı düşündüm. Bu grafik fazla söze gerek kalmadan politika ile gerçeklik arasındaki farkı gözler önüne kolayca seriyor.


Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Aralık 2014 sayısında bulabilirsiniz.

1 Kasım 2014 Cumartesi

Lima'ya Doğru Giderken

1992 yılında dünya devletleri Rio'da yaptıkları toplantının sonunda iklim değişikliğiyle ilgili iki önemli konuda görüş birliğine vardılar. Birincisi, iklim değişikliği vardır ve insanlığın geleceğini tehdit edecek boyuttadır. İkincisi de dünyanın ısınması hususudur. Endüstri Devrimi öncesinin ortalama sıcaklığına oranla iki derece artışla sınırlanmayacak olursa insanlığın geleceği tehlikeye girebilir.

Dünyanın ortalama sıcaklığının iki derece artması çoğumuza önemsiz geliyor olabilir. Ancak şunu hatırlamakta fayda var: Ortalama sıcaklıklarda Endüstri Devrimi'nin başından bugüne kadarki artış sadece 0.8 derece ve bu dünyadaki buzulların önemli bir kısmının erimeye başlamasına yol açtı. Eğer sıcaklık artışı 2 dereceye çıkacak olursa buzulların erimesini durdurmanın imkanı olamayacak. Dünyadaki buzulların tamamının erimesi durumunda ise dünyanın deniz seviyesi bugüne kıyasla 80 metre yükselecek. Bu da dünyanın çok önemli tarım alanlarının sular altında kalması anlamına geliyor. Yaklaşık 1 milyar insanın bu bölgelerde yaşadığını göz önüne alacak olursak bunun yaratacağı sorunu da kısmen anlamaya başlamış oluruz.

Ortalama sıcaklıkların 2 derece artmasının buzullar üzerine etkisi bizler için sadece bir örnektir. Küresel ısınmanın yol açacağı kuraklık, şiddetli fırtınalar, yağmur ormanlarının zarar görmesi, okyanusun asitlenmesi ve canlı türlerinin kaybı içinde yaşamakta olduğumuz problemin boyutunu algılayabilmemiz açısından önemlidir. Bu problemlerin her biri ile başa çıkabilmemiz mümkündür ama hepsi birleşip üzerimize geldiğinde insanlığın önemli bir bunalımla karşılaşması kaçınılmazdır.

Bu nedenle 1992 yılında varılan karar gereği 1995 yılından itibaren, alınan bu karara taraf olan tüm dünya ülkeleri her senenin sonunda toplanarak küresel ısınma konusunda neler yapılmış olduğunu tartışıyor ve neler yapılması gerektiğini kararlaştırıyorlar. Bu toplantıların 1997 yılında Kyoto'da yapılanından çoğumuzun adını duymuş olduğu Kyoto Protokolü ortaya çıktı. Bu anlaşmaya göre gelişmiş ülkeler 2008-2012 yılları arasında başta karbondioksit olmak üzere sera gazı salımlarını 1990 yılında saldıkları miktarın yaklaşık %5 altına indirmeyi kabul ediyorlardı. Bu anlaşma kimilerine göre önemli bir adımdı. Bu düşüncenin temel dayanağı, dünyanın neredeyse tamamının piyasa koşullarının egemen olduğu kapitalizm tarafından yönetildiği ve eğer iklim problemine bir çözüm bulunacaksa bu çözümün gene piyasa tarafından yaratılması gerektiğiydi. Yani, bizim anlayacağımız dille, şu anda para kazanan kişiler bir yandan para kazanmaya devam ederken, diğer yandan da sera gazı salımlarını azaltsalardı bu sistem çalışacaktı.

Bu anlaşmaya ilk önce ABD karşı çıktı. “Bizim, sera gazı azaltma yükümlülüğü olmayan Çin ile ekonomik olarak baş etmemize imkan yok; ya onlar da yükümlülük alırlar ya da biz de almayız” diyerek anlaşmaya taraf olmadılar.

Daha sonra ülkenin kuzeyinde zengin petrol yatakları bulununca Kanada da anlaşmadan çekildi ve ite kaka Kyoto Protokolü çalışmaya başladı. Buradaki ana beklenti, bu anlaşmayla piyasaya bir yandan sera gazı salımlarını azaltırken diğer yandan da para kazanılabileceğini öğretmekti. Ne yazık ki piyasa buradan bir şey öğrenmedi.

2009 yılında Kopenhag'taki toplantıda dünya liderleri Kyoto'nun 2012'de sona ermesinin ardından nasıl bir anlaşma yapılması gerektiğine karar veremediler. Bir yanda gelişmekte olan ülkeler “bizim bu problemde tarihsel bir sorumluluğumuz yok, önce gelişmiş ülkeler ellerini taşın altına koysun” dediler, öte yanda gelişmiş ülkeler de “gelişmekte olan ülkeler yükümlülük almazsa biz yokuz” dediler. Sonuçta bir karar alınamadı. 2009 yılından bu yana yapılan tüm toplantılarda da bu iki bakış açısı bir araya getirilmeye çalışılıyor.

Son yıllarda umutlar 2020 yılı sonrası için geçerli olacak küresel bir anlaşma yapılması üzerine yoğunlaşıyor. Teknik olarak bu mümkün ancak bu anlaşmanın en geç 2015 yılı sonunda Paris'te yapılacak olan zirvede imzalanması gerekiyor. Bu anlaşmanın Paris'te imzalanabilmesi için bir önceki zirvede, yani bu sene sonunda Lima'da bu anlaşmanın ana hatları üzerinde bir fikir birliğine varılmış olması şart. Devlet liderleri ana hatlar üzerinde anlaşabilirlerse ancak bir sene içerisinde bağlayıcı bir anlaşmanın, detaylarıyla Paris'e kadar hazırlanması mümkün. Yani böylesi bir anlaşma ciddi bir hazırlık devresi gerektiriyor. Bu sebepten bu sene Lima'daki zirve son derece önem taşıyor.

Yalnız burada bilimin ne dediğine de kulak vermek gerekiyor. Bilim kısaca  diyor ki: “Eğer atmosfere 3.2 trilyon tondan fazla karbondioksit salacak olursak 2 derece ısınmanın altında kalabilme ihtimalimiz üçte ikiye düşüyor”. Diğer açıdan bakacak olursak da 3.2 trilyon tondan fazla karbondioksit salacak olursak %33 ihtimalle insanlığın sonu gelmiş olabilir.

Endüstri Devrimi'nin başından bu yana atmosfere 2 trilyon ton karbondioksit salmışız, yani tehlikeli limitlere yaklaşmamamız için elimizde salabileceğimiz sadece 1.2 trilyon ton karbondioksit var.

Şu andaki hızımızla gidecek olursak, 2031 yılında bu 1.2 trilyon tonu da salmış olacağız. Ondan sonra saldığımız her ton bizi felakete biraz daha yaklaştıracak. Bu nedenle her ne yapıyorsak bunu şimdi ile 2031 arasında yapmalıyız. Bu limitin altında kalabilmemiz için salımlarımızı 2050 yılına kadar %70 azaltmamız, 2100 yılına kadar da sıfıra indirmemiz gerekiyor.

O zaman bir gerçeklik kontrolü yapalım: Bugün dünya devletleri %5 azaltım konusunda bir anlaşmaya varamıyorlar ve bir grup diğerini tarihsel sebeplerle, diğer grup da birinciyi elini taşın altına koymamakla suçluyor. En kısa vadede bu iki grubun anlaşıp, değil %5, 2020-2025 aralığında karbondioksit salımlarını en az %20-30 bandında azaltmayı taahhüt etmesi gerekiyor. Şu ana kadar görüldüğü üzere, bunun piyasa koşullarına bırakılarak çözülebileceğini ummak en basit anlamında saflıktır. Bu problemin büyüklüğü ve ivediliği karşısında devletlerin piyasayı bekleyen değil, zorlayan bir role soyunmaları gerekmektedir. Eğer Lima trenini kaçıracak olursak probleme çözüm bulabilme şansımız iyice tehlikeye girer.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Kasım 2014 sayısında bulabilirsiniz.

1 Ekim 2014 Çarşamba

Enerji Verimliliği

Devletimizin 5. İklim Değişikliği Ulusal Bildirimi'ne göre elektrik enerjisi üretiminin %47'si doğal gaz, %26'sı kömür ve %25'i hidroelektrik temelli olarak yapılmaktadır. Geriye kalan sadece %2 yenilenebilir kaynaklardan sağlanmaktadır. Bildirimden sonra yenilenebilir enerjinin payı az miktarda artsa da ana resimde önemli bir değişiklik olmamıştır. Bu resmin genel olarak anlamı iki noktaya işaret eder. Biz elektrik üretirken ya iklim değişikliğine sebep olan sera gazlarını salıyoruz ya da iklim değişikliğinden hızla etkilenebilecek suyu kullanıyoruz.

Enerjiye bakışımızda doğal paradigmamız daha fazla elektrik ihtiyacımız olduğunda daha fazla elektrik üretmek üzerine kurulu. Oysa eskilerden öğrendiğimiz aslında, tasarruf edilen her kilowattsaat enerjinin en az üretilen her kilowattsaat enerji kadar kıymetli olduğudur. Özellikle petrol-kömür-doğalgaz üçlüsünün dünyada her an azaldığı, yağmurun da bölgemizdeki kaynakları iklim değişikliğinden dolayı fazla beslemediği düşünülecek olursa enerjiyi verimli kullanmanın önemi daha net ortaya çıkar.

Aslında ülke olarak bakıldığında enerji verimliliğimiz OECD ülkelerinden aşağı kalmıyor. 1 milyon dolarlık ekonomik çıktı yaratabilmek için kullandığımız enerji 167 kg petrol karşılığıdır (kpk). Bir milyon dolarlık ekonomik çıktı için Almanya'da kullanılan enerji 164 kpk, İtalya'da 123 kpk, Yunanistan'da ise 138 kpk'dır. Kendimizi, bize göre daha soğuk bir iklime sahip olduğundan Almanya yerine bize daha yakın koşullara sahip İtalya ve Yunanistan'la karşılaştıracak olursak enerji verimliliğimizi yaklaşık %20 arttırmamız gerektiğini görebiliriz.

Temel mantık çerçevesinde enerji verimliliğini %20 arttırmak aynı üretim miktarı için gerekli olan enerji miktarını da %20 azaltmak anlamına gelir. Dolayısıyla daha verimli sistemler kullanarak enerjimizden önemli miktarda tasarruf edebiliriz. 

Verimli sistemler konusunda günlük hayatımızdan basit bir örnek verebiliriz: Ülkemizde yaklaşık 20 milyon buzdolabı var. Bu buzdolaplarının önemli bir kısmı uzun süredir kullanılan ve enerji verimliliği fazla olmayan cihazlar. Bu buzdolaplarının kullanım ömrü genelde on yıldan fazla olduğu için hiçbirimiz evdeki buzdolabını atıp daha enerji verimli ve yeni bir buzdolabı almayı düşünmüyoruz. Bunu düşünmemekte haklı olabiliriz ama şöyle bir hesabı da akılda tutmakta fayda var:

- A+++ sınıfı bir buzdolabı senede 150kWh enerji harcıyor.
- Evdeki en iyi ihtimalle C sınıfı eski buzdolabı senede 750kWh enerji harcıyor.
- 500 litre iç hacme sahip A+++ sınıfı bir buzdolabı yaklaşık 3500 TL.
- Evdeki C sınıfı buzdolabını atıp yerine A+++ sınıfı bir buzdolabı alacak olsanız, bu 3500 TL'yi elektrik faturalarınızdaki kazançla ödemeniz yaklaşık 17 sene sürüyor.

Dolayısıyla bu durumda evdekini atıp yenisini almak cebinize fazla fayda sağlamıyor. İşte bu sebepten dolayı ülkemizin enerji verimliliği de hızla artamıyor. Yukarıdaki hesaba dayanarak da “eskisini bozulmadan atın ve yerine yenisini alın” çok makul bir çözüm olarak görülmüyor.

Ancak, eğer bir sebepten yeni bir buzdolabı alacaksanız, o zaman şu hesabı unutmamakta fayda var:

- A+ sınıfı bir buzdolabı senede 300kWh enerji harcıyor.
- A+++ yerine A+ sınıfı bir buzdolabı alırsanız bir senede ödediğiniz elektrik faturasındaki fark (A+ sınıfı – A+++ sınıfı) = 52 TL
- A+ yerine A+++ sınıfı buzdolabı alırken harcayacağınız fazla para (A+++ sınıfı – A+ sınıfı) = 210 TL

Yani A+ sınıfı bir buzdolabı ile kıyaslandığında A+++ sınıfı 4 senede kendisini amorti ediyor. İşte bu çoğumuzun kabul edebileceği bir hesap.

Ama bu probleme bir başka açıdan da bakmakta ciddi fayda var:

- Yatağan Termik Santralinin elektrik üretim kapasitesi senede 2869 MWh.
- Ülkemizdeki az verimli 20 milyon A+ sınıfı buzdolabı yerine A+++ sınıfı çok verimli buzdolabı kullanacak olsak senede 3000 Mwh enerji tasarruf ediyoruz.
- Soma gibi linyit kömürü madenleri Yatağan gibi termik santralleri beslemek için çalışıyor. Daha fazla söze gerek yok.

Doğa açısından bakacak olursak:

- Yatağan Termik Santrali atmosfere senede 3.3 milyon ton CO2 salıyor.
- Yetişkin bir ağaç havadan senede 10 kg CO2 emer.

Ülkemizde sadece A+++ sınıfı yerine A+ sınıfı buzdolabı kullandığımızda çevreye verdiğimiz zararı gidermemiz için 330 milyon ağaç dikmemiz gerekir.

Yani, yeni bir ürün alırken daha enerji verimli modelleri seçerek, hem uzun vadede kesemize faydalı bir iş yapıyoruz hem de hemen doğayı korumaya başlamış oluyoruz. Bu örneğin uç bir örnek olduğunun ve ülkedeki tüm buzdolaplarını hemen değiştirmenin mümkün olmadığının bilincindeyiz. Ancak yeni satın alacağımız ya da değiştireceğimiz ürünlerde bu uzun süreli kar/zarar ilişkisine dikkat etmemiz hepimizin faydasına olacaktır. Bu konuda daha fazla bilgi sahibi olmak isterseniz enerjiveiklim.org sitemizi ziyaret edebilirsiniz. Ayrıca Türkiye'de Enerji Verimli Cihazların Piyasa Dönüşümü Projesi kapsamında hazırladığımız ve Apple Store ile Google Play Store'da bulabileceğiniz Enerji ve Karbon Hesap Makinesi programımız da size yeni satın alacağınız ürünleri kıyaslamanızda yardımcı olacak; ayrıca evinizdeki eşyaların da ne kadar enerji harcadığı, bu nedenle senelik olarak cebinizden ne kadar para çıktığı ve bu enerjinin ne kadar karbon salımına neden olduğu konusunda bilgiler verecektir.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Ekim 2014 sayısında bulabilirsiniz.

1 Eylül 2014 Pazartesi

Hava Olaylarının Nedenleri Üzerine

Baştan uyarmak isterim ki biraz bilimsel bir yazı olacak. Böylece basın organlarında çıkan çeşitli bilimsel yorumları anlamlandırmanız daha kolay hale gelebilir.

Öncelikle şuradan başlayalım; Dünya Güneş'in etrafında, 150 milyon km ötede dönen yaklaşık 12000 km çapında bir kaya parçasıdır. Güneş'ten Dünya'nın her metrekaresine ortalama 342 Watt güç gelir. Yani, bunu dünyanın her metrekaresinin üzerine 342 Watt'lık bir ampul konulmuş gibi düşünebilirsiniz. Dünya'nın yaklaşık 400 km kalınlığında, çoğunluğu azot ve oksijenden oluşan bir atmosferi vardır. Bu atmosfer hiç olmasaydı Güneş'ten gelen enerji uzayın soğuğuna karşı dünyayı ancak -17oC sıcaklığa kadar ısıtabilecekti. Ama uzun yıllar boyunca bizim atmosferimiz ve bu atmosferin içindeki sera gazı dediğimiz, ısıyı hapseden gazlar sayesinde Dünya'nın atmosferi ortalama +16oC sıcaklıkta dengelendi. Bu sera gazlarının başında hepimizin bildiği gibi karbondioksit gelir. Karbondioksidin atmosferdeki miktarı tarihte hep 280 ppm (milyonda parçacık, yani 1 milyon hava molekülü alsak, bunun sadece 280 tanesi) civarında kaldı. Ancak milyonda 280 parçacık bile dünyanın sıcaklığını -17oC'den +16oC'ye arttırmasında yeterli oldu.

Sonra insanlar ilginç bir şey keşfetti. Büyük kazanlardaki suyu kömür yakarak ısıtıp, buharlaştırıp, oluşan buharla makineler çalıştırmak mümkündü. Bu keşifle birlikte milyonlarca yıldır yeraltında bulunan kömür çıkartılıp yakılmaya başlandı. Sonra fark edildi ki sadece kömür değil, petrol ve doğal gaz da aynı işe yarıyor. Böylece son 250 senede ana enerji ihtiyacı kömür, petrol ve doğal gazın yakılması ile karşılanan bir endüstri sistemi bize bugün yaşadığımız modern hayatı sağladı. Buraya kadar her şey güzel ama fosil yakıtlar dediğimiz bu üçlünün yanmasıyla atmosfere bol bol karbondioksit de salmış olduk. Bugün atmosferdeki karbondioksit miktarı milyonda 400 parçacığa çıktı.

Burada hepimizin düşünmesi gereken temel soru şu: Eğer milyonda 280 parçacık dünyanın sıcaklığını binlerce yıl boyunca -17oC'den +16oC'ye, yani, 33oC arttırdıysa, milyonda 400 parçacık ortalama sıcaklığa neler yapabilir? Bu sorunun cevabını basitçe 280'de 33 artarsa 400'de kaç artar türü bir denklemle vermemiz mümkün değildir, ancak bir artma olacağı da kesindir.

Bilim insanlarının şu anda üzerinde düşündükleri temel konu da bu. Atmosferdeki artan karbondioksit oranı Dünya'nın ısınmasına yol açacak ama a) bu ısınma ne kadar olacak ve b) bu ısınma her yerde aynı mı olacak? Yalnız unutmayın, burada tartışılan ısınıp ısınmayacağı değil, nerede ve ne kadar ısınacağı.

Şimdi gelelim hava olaylarına: Hava ne kadar sıcak olursa o kadar çok su buharlaşır. Özellikle de toprağın içindeki suyun, yani toprak neminin buharlaşması tarımsal kuraklığın ana nedenlerinden biridir. Yani hava ne kadar ısınırsa kuraklık ihtimali de o denli artar.

Ama bu buharlaşan nem sonsuza kadar atmosferde kalamaz ve bir şekilde yere inmek zorundadır. Bildiğiniz gibi buna yağmur veya kar diyoruz. Unutmamamız gereken temel şey, yerden ne kadar fazla su buharlaşırsa yağacak olan yağmur da o denli şiddetlenir.

Atmosferin ısınması demek atmosferin barındırdığı enerjinin artması demektir. Atmosferin barındırdığı enerji demek atmosferi oluşturan hava moleküllerinin barındırdığı enerji demektir. Bu da en basit şekliyle bu moleküllerin havadaki hızları demektir. Hava ne kadar ısınırsa, havadaki moleküllerin hızı da o denli artar. Havadaki molekülleri hızlı hareket ettirebilmek demek rüzgarın da ortalama hızını arttırabilmek demektir. Hızlı esen rüzgar, şiddetli fırtınalar demektir. Havanın ortalama enerjisinin artması, havada hareket eden her şeyin hızlanması anlamına gelir ki, bu da tüm alışık olmadığımız hava olaylarının en temel nedenidir.

Şimdi gelelim esas konumuza: Tüm bu gördüğümüz olaylar iklim değişikliğinin bir etkisi midir? Evet, tüm bu olaylar iklim değişikliğinin bir etkisidir. İklim değişikliği daha da fazla etki etmeye başladığında bu olayların sıklığı ve şiddeti de benzer şekilde artacaktır.

Peki sizin elinizde tüm bu olayları iklim değişikliğine bağlayabilecek nasıl bir kanıt var? Bunun için en önemli kanıt temel termodinamik bilgisidir. Biz atmosfere fazla sera gazı salarak atmosferin yapısını ve bununla birlikte atmosferin ısı miktarını değiştiriyoruz. Atmosfer bir gazdır, gazların tüm özellikleri içerdikleri toplam enerjinin bir fonksiyonudur. Ne kadar suyun buharlaşacağı, ne kadarının yağmur olarak düşeceği, dolu tanelerinin büyüklüğü, rüzgarın hızı ve ne yönden eseceği ve hatta batarken güneşin ne renk görüneceği bile atmosferin ortalama sıcaklığının, yani toplam enerjisinin bir fonksiyonudur. Bu sebepten aslında bu soruyu tersten sormak daha uygundur. Atmosfer böylesine ciddi bir şekilde ısınırken herhangi bir hava olayının iklim değişikliği ile alakası olmadığını nasıl kanıtlayabilirsiniz?

Dolayısıyla aniden bastıran sağanak yağışlar, yağmurun artık sakince yağmamasından dolayı beslenemeyen yeraltı suları ve dereler, bundan dolayı boşalan barajlar, 70 sene sonra İstanbul'un Marmara kıyılarında görülen hortumlar, fındık rekoltesine zarar veren don olayları, bu yaz kayısı yememizi neredeyse imkansız kılan dolu fırtınaları ve diğer yandan son iki senede ülkemizin geniş bir bölümünü etkileyen kuraklık, iklim değişikliğinin en önemli göstergeleridir. Senelerdir “iklim değişikliğinden dolayı bizi neler bekliyor?” dendiğinde son aylarda yaşadığımız hava olaylarını anlatıyorduk, şimdilerde ise “gelecekte yaşayacağız” dediğimiz tüm aşırı hava olayları bugünün normali oldu. Sizlerin, iklim değişikliğini durduramayacak olursak bizi nelerin beklediğini artık tüm açıklığıyla kavradığınızı umarım. İklim değişikliği daha kontrolden çıkmadı, hep birlikte bu soruna da çözüm bulabiliriz, yeter ki birlikte çalışalım.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Eylül 2014 sayısında bulabilirsiniz.

19 Ağustos 2014 Salı

Hava tahmini neden zordur?

Bir şeyin varlığı ya da geleceği konusunda herhangi bir tahmin yaptığınız zaman aslında dört sonuç oluşabilir. Ya siz olacak dersiniz ve olur (doğru pozitif), ya siz olmaz dersiniz ve olmaz (doğru negatif), ya siz olacak dersiniz ve olmaz (yanlış negatif), ya da siz olmayacak dersiniz ve olur (yanlış pozitif). Durum ne olursa olsun, doğru pozitif ve doğru negatifler, yani sizin olayları doğru bildiğiniz haller sizin ana başarınızı belirler. Siz olacak ve olmayacak şeyleri doğru tahmin edemiyorsanız gerisini düşünmeye bile gerek yoktur.
Burada “doğru bilmenin” derecesi önem kazanır. Mesela “yarın yağışlı olacak” dediğinizde %80 ihtimalle doğru tahminde bulunuyorsanız veya “yarın yağışlı olmayacak” dediğinizde %80 ihtimalle hava yağışlı değilse başarılı bir tahmin yaptığınız söylenebilir mi? Bu aslında zor bir soru ve yukarıda verdiğim iki örnek her ne kadar simetrik görünse de simetrik örnekler değiller.

Açıklayayım: “Yarın hava yağışlı olacak” dendiğinde ne yaparsınız? Eğer açık havada yapılacak işleriniz varsa ertelemeyi düşünürsünüz ve yanınızda şemsiyeyle dolaşırsınız. Ya yağmurlu dendiği halde yağmur yağmazsa ne olur? Planlarınızı ertelediğiniz veya tüm gün elinizde şemsiye taşıdığınız için bozulursunuz, belki bir iki gün söylenirsiniz, ama sonra bu olay unutulur gider.

“Yarın hava yağışlı olmayacak” dendiğinde ne yaparsınız? Piknik planlarınıza devam edersiniz ve yanınıza şemsiye almayı düşünmezsiniz. Ama ya yağacak olursa ne olur? Piknik sırasında sırılsıklam olup herkesi davet ettiğinize mi yanarsınız hava durumuna güvenip arkadaşlarınıza mahcup olduğunuza mı? Ne olursa olsun bu hatayı iki günde unutmanız kolay değildir.
Bu problemde yanlış pozitif tahmin (yağmur yağması) yanlış negatif tahminden (yağmur yağmaması) çok daha kötü sonuç doğurabilir. O zaman tahmini yapacak olan kişi sizce ne yapmalı? Ben olsam, her gün yağmurlu dememem için fazla bir nedenim olmayabilir. Ama o zaman da başka bir sonuçla karşılaşıyoruz, o da çocukluktan beri okuduğumuz yalancı çoban sendromu. Hani şu köyü kandırmak için “kurtlar sürüyü yedi” türü bir yalan söyleyip, sonra başka bir gün o olay gerçekleştiğinde kimseyi inandıramayan çoban olayı. Yani hava tahmini yapacak kişi uzun vadede yağış beklentisini abartırsa bir müddet sonra onu dinleyen insanlar bu tahmine inanmamaya başlar. Dolayısıyla yağış tahminlerini abartılı aktarmak çözüm olmadığı gibi doğru da değildir.
Hava tahmini konusunda iki tarafa da önemli bir görev düşüyor. Tahmini yapan kişiler bunu en iyi şekilde yapmak zorundalar. Bizler de bu tahminlerin sadece birer tahmin olduğunu ve hata payı olduğunu bilmek zorundayız.
Esas problemimiz de burada başlıyor. En azından benim görüşüme göre hatalı tahmin yapan kişi ve kurumlar hatalı tahmin yaptıklarını belirterek bu hatalı tahminlere yol açan sebepleri bütün noktalarıyla tespit etmeli daha sonra aynı hatayı tekrarlamayacakları yönünde bir açıklama yapmalıdır. Bu bir suçun kabulü falan değil, sadece tahminde neden yanılmış olunduğunun bir açıklaması olur. Böylece bir dahaki sefere hem o kişi ve kurumlara hem de tahminlerine olan güvenim artar. Ne yazık ki ülkemizde bu sık yapılmadığı için türlü tahminlere olan güvenimiz de tam olamıyor.
Bu yazıyı yazmamın esas sebebine gelirsek: Osmanlı zamanında sonra 1940'larda İstanbul'da bir hortum görülmüş ve Haziran ayının sonuna kadar da İstanbul'un Marmara kıyılarında başka bir hortum kaydedilmemiş (benim bildiğim ve meteorologların söylediği kadarıyla). Ancak İstanbul çevresinde son iki ayda iki hortum olayıyla karşılaştık ve tüm gözler bir kez daha meteorologlara çevrildi. “Efendim, koca meteorologlar nasıl olur da bu hortum olaylarını önceden tahmin edemezler?” Öncelikle bu hortum olayları bizim coğrafyamıza ABD'nin orta ve güney eyaletlerinde olduğu gibi sık görülen olaylar değildir. Bu sebeple de ne bunları önceden tahmin edecek- ki bu tahmin günler öncesinde değil ancak dakikalar öncesinde yapılabilir- teknik donanım, ne de deneyim ülkemizde mevcuttur. Eleştirilerimizi bunu bilerek yapmak zorundayız.
Ancak ülkemizde buna alternatif olarak ne yapılıyor? Son bir aydır her şiddetli fırtına uyarısında, aynı zamanda bir hortum beklentisi de ortaya konuyor. Peki kaç hortum uyarısı yapıldı ve kaçı doğru çıktı? Benim saydığım kadarıyla iki hortum oldu, ikisinde de bir uyarı yapılmadı, yani iki yanlış pozitif tahmin. Sonra iki hortum uyarısı yapıldı ve ikisinde de hortum olmadı, yani iki yanlış negatif tahmin. Her şiddetli fırtına sırasında bir hortum uyarısı yapabilirsiniz ve eminim sonunda tahmininiz tutar ama bu sizi yalancı çoban sendromundan kurtarmaz. Bu sebeple tahmin yapamayacağımızı bile bile hortum uyarısı yapmanın bir gereği bulunmamaktadır.
Daha da acısı, hadi diyelim uyarı yaptınız ve gerçekten hortum oldu, millet ne yapacak? Kimseye hortum sırasında neler yapılması gerektiği konusunda bir eğitim verdik mi şimdiye kadar? Hani şiddetli bir kar yağışı sırasında evden çıkmamamız ve mutlaka arabada kar lastiği takılı olması gerektiğini biliyoruz ama hortum olduğunda ne yapacağız?