30 Haziran 2018 Cumartesi

Sıfır Atık ne demektir?

Dünyamız madde açısından bakıldığında kapalı bir sistemdir. Bundan anlamamız gereken elimizdeki maddeler neyse, onlarla yaşamak zorundayız. Bittiği zaman biraz daha bulmamız mümkün değildir.

Aslında “elimizdeki maddeler bittiğinde biraz daha bulmamız mümkün değildir” çok iddialı bir laftır ve eminim buna itiraz edenleriniz olacaktır. O nedenle konuyu biraz daha açalım. Mesela tarımda kullanılan gübrenin iki ana bileşeni vardır: Azot ve fosfor. Biliyoruz ki atmosferimizin çoğunluğu azot ve neredeyse istediğimiz kadar gübre yapalım, havadaki azotu kullanıp bitiremeyiz. Ama fosfor öyle değil. Çoğumuz farkında olmasak da fosfor bir madendir. Yani dünyanın belirli yerlerinde çıkar ve işlenerek gübre yapabileceğimiz bir hale getirilir. Her ne kadar elimize aldığımız herhangi bir taşın ağırlık olarak yaklaşık binde biri fosfor olsa da ticari anlamda karlı fosfor elde etmek için kayanın en az yüzde 1-2’lik kısmının fosfor olması gerekir. Bu da çok az noktada bulunan fosfor yatakları anlamına gelir.

Kısacası, dünyada çoğu element bizim kullanabileceğimizden çok daha fazla miktarda bulunur, ancak bu elementler ve bileşikler tüm yer kabuğuna dağılmış olduğundan bunların çıkartılıp kullanıma hazır hale getirilmesi çok masraflıdır. Bu nedenle de kaynakları sınırlıdır diyoruz. Bugün kaynakları sınırlı olan nesnelerin gelecekteki bir teknoloji ile sınırsız hale getirilmesi de makul bir düşünce değildir çünkü bugün kaynakları sınırlı yapan bizim bulma veya çıkartma kapasitemiz değildir. Bu kaynaklar dünya yüzeyine azar azar dağıldıkları için gerekli miktarları elde edebilmek için çok geniş alanlarda madencilik yapmak gerekir ki bu işimize gelmez.

O zaman bu maddeleri ikinci elde etme yolumuza gelelim: Kullandıktan sonra geri dönüştürerek tekrar kullanıma sokmak. Bildiğiniz gibi, bir elementi başka bir elemente dönüştürmenin tekniğine simya diyoruz. Her ne kadar Orta Çağ’da simyanın mümkün ve kolay olduğu düşünülüyor olsa da bugün (ve makul gelecekte) simyanın mümkün ama hiç de kolay olmadığını biliyoruz. Bir elementi kullanarak başka bir element elde etmek ancak o elementlerin atomik yapılarıyla oynayarak olur ki, fosfor bitecek olsa bu metodu kullanarak fosfor elde edebilmemiz makul bir çerçevede mümkün değildir.

Bir elementi başka bir elemente çevirmenin makul bir çözüm olmadığını kabul ettiğimize göre yapacağımız diğer şey kullanım sonrasında çıkan artıklardan istediğimiz elementleri geri elde etmektir. Yani fosforu tarımda kullandıktan sonra çıkan ürünlerden fosforu tekrar geri almaktır. Bu da kolayca tahmin edeceğiniz üzere yapılabilecek bir şey değildir, çünkü fosfor ürettiğimiz patatesin yapısına girmiştir, oradan biz yediğimizde bize geçer, bizden de kanalizasyona karışır. Bu durumda fosforu geri elde etmenin yolu kanalizasyondan arıtmak yöntemine dayanır. Takdir edersiniz ki bu yöntemi tarımın sürdürülebilirliğini sağlamak için kullanmak pek makul olmaz.

Bu bizi yazının ana konusuna getiriyor: Tarım için fosfora ihtiyacımız var, yenilenebilir enerjiyi saklayacağımız pilleri üretmek için kobalta ihtiyacımız var, bu listeyi epeyce uzatabiliriz. Tüm bu ihtiyaçlarımızı göz önüne alarak sürdürülebilir bir hayat sürebilmek için gerçekten sıfır atık üretmemiz gerekli. Ama sıfır atık ne demektir?

Sıfır atık, çoğumuzun düşündüğü gibi nesneleri kullandıktan sonra geri dönüştürerek başta kullandığımız ham madde  ihtiyacını azaltmak olamaz çünkü fosfor örneğinde gördük ki her şeyi geri dönüştürmek mümkün değil, geri dönüştürebilsek bile önemli kayıplarımız var. Mesela beyaz bir kağıdı geri dönüştürerek gene beyaz kağıt üretebilmemiz çok zor, genelde yapılan bir alt kalite kağıt üretmek oluyor. Bu nedenle de geri dönüştürme sıfır atık kavramının küçük bir parçası olsa da temeli değil.

Peki sıfır atığın temeli ne? Aslında bu soruya gerek bile yok çünkü cevap içinde saklı, sıfır atığın temeli, atık üretmemektir. Bizden önce doğada atık diye bir kavram yoktu; doğa açısından bakıldığında bu kavram hala yok. Doğada bir canlının atığı diğer bir canlının besinidir. Modern yaşamla bizler atık kavramını yarattık, ancak doğa açısından bakıldığında bu bir gereklilik değildir. Sistemler doğru kurulduğunda bizim de doğanın bir parçası olarak (fazla) atık üretmeden yaşamamız mümkündür.

Bizim modern yaşam olarak kurguladığımız sistem doğrusal ekonomiye dayanmaktadır. Yani biz ham maddeyi doğadan alır, kullanacağımız malzemeyi üretir, kullanır sonra da hepsini tekrar doğaya atarız. Her türlü sistemimiz buna dayanıyor, bunu doğal kabul ediyor ve buna göre yaşıyoruz. Oysa bu sürdürülebilir bir yaklaşım değildir. Doğadaki kaynaklar sınırlı olduğuna göre hep doğadan al, kullan ve sonra da çöpünü doğaya at şeklinde tanımlayabileceğimiz hayat tarzımızı uzun vadede sürdürmemizin mümkün olmadığı artık anlaşılmaktadır.    

Atık üretmeden yaşayabilmemizin yolu doğrusal ekonomi anlayışını döngüsel bir yapıya kavuşturmaktır. “Üretimimizi ve yaşamımızı döngüsel bir yapıya kavuşturalım” demek gayet hoş ve kolay görünüyor ama fosfor örneğinden de anlayabileceğiniz üzere bu çok kolay bir yaklaşım değildir. Hatta belki fosfor örneği en zor problemlerden biri olabilir, onu algılarsak gerisini de çözebiliriz, bundan dolayı fosfor kullanımını nasıl döngüsel hale getirebiliriz problemine bir bakalım:

Öncelikle üretimdeki kayıpları azaltacağız, ama bu madencilik ile ilgili bir konu olduğu için sanırım çoğumuzun günlük ilgi alanı dışında kalır. İkincisi, tarımdaki kullanımının uygun olmasını sağlamak zorundayız. Yani çiftçi bütçesi uygun olduğunca değil toprağın ve ürünün gereğince gübre kullanması gerekiyor. Bunun tarımda ne derece önemli bir reform gerektirdiğini kolayca görebilirsiniz. Tarımda gereksiz ve zamansız kullanılan gübre özellikle iklim değişikliğinin getirdiği yağışlarla birlikte nehirlere ve oradan da deniz ve göllere gidiyor. Bu da daha kullanım gereğini yerine getirmeden yok olan ham madde anlamına geliyor.

Diyelim iyi üretim yöntemleri ve doğru kullanımla fosfor kullanarak besin yetiştirdik. Bu besinin kayıpsız olarak masamıza kadar gelmesi çok büyük önem taşıyor. Arada mutlaka kayıplar olacaktır. Tarladan çıkıp midemize inene kadar oluşacak tüm kayıpların aslında bitkisel madde olduğunu unutmamamız gerekir. Yani bu çöp değildir. Bu atığın kompost yapılarak tarlaya gübre ve besin olarak geri döndürülmesi gereklidir. Tarımsal üretim ya besindir ya da besindir. Atık değildir. Tarla ile mide arasında oluşacak kayıpların kompost yapılarak tarıma geri kazandırılması için gerekli sistemler üretilmelidir. Bu besinlerin toplanarak yakılması ve enerji üretilmesi pek çok açıdan zararlıdır, öncelikle de toprağa geri verebileceğimiz verimin azalmasıdır.

Besinin tarladan mideye uzanan serüvenindeki en önemli kayıp nedeni tarla ile mide arasındaki mesafenin uzunluğudur. Şu anki ekonomik düzen, sadece fiyat ile ilgilenip bu döngünün sağlıklı işleyip işlemediği konusuna kafa yormamaktadır. Her ne kadar oluşabilecek olan kaybı kompost olarak değerlendirebilecek olsak da esas amaç kaybı azaltmaktır. Bunun yolu da tarla ve mide arasındaki yolu olabildiğince kısa tutmaktan geçer.

Tarla ile mide arasındaki yolun önemli bir kısmı da marketlerden geçer. Büyük marketler ve buralardan yapılan alışveriş önemli oranda besinin ziyan olmasına neden olmaktadır. Bunu engellemenin en basit yolu alışverişi günlük yapmaktır. Bu da büyük marketlerdense köşedeki bakkal-manav-kasap üçlüsünü gerektirmektedir. Bunun sağlanması ise ancak şehirleşme politikalarının yeniden düzenlenmesi ile mümkündür. 

Diyelim tüm bunları yerine getirdik, besini eve getirip yedik. Sonrasında evlerimizdeki kanalizasyon sistemleri değişik noktalarda üretilen atık suyun ayrı ayrı toplanıp değerlendirilmesine imkan sağlamamaktadır. Biz daha yağmur suyu ile atık suyu birbirinden ayıran sistemler kurmaktan acizken tuvalet, mutfak, lavabo, banyo gibi değişik noktalarda, değişik kimyasal kirleticilere maruz kalmış suyu ayrı ayrı toplayıp içinden bize gerekli olan kimyasalları ayırmak zorundayız.

Umarım “sıfır atık” kavramının, çöpleri ayrı toplayıp geri dönüşüme göndermekten çok daha zor ve sistemsel çözümler gerektiren bir konu olduğunu daha anlaşılır bir hale getirebilmişimdir. Tahmin edeceğiniz üzere evdeki plastik atıkları toplayarak geri dönüşüme kazandırmak çok daha kolay ama kısmen de insanlığın devamı açısından daha az önemli bir konudur.

23 Mayıs 2018 Çarşamba

Küresel ısınma ile mücadele canlıların uyum şansını artırıyor

İklim değişikliği sadece insanları değil tüm canlıları etkiliyor. Bu canlıların tümünün bir ahenk içerisinde yaşadığı düşünülecek olursa bir canlı türünün kaybı istenmeyen türlü sonuçlara da yol açabilir. Mesela Çin’de arıların azalmasından dolayı özellikle meyve ağaçlarının üremesi güçleştiğinden arıların görevini insanlar yapmaya başladılar. Küresel ısınmanın çok geç olmadan durdurulması tüm bu canlı cinslerinin de korunması açısından büyük önem taşıyor.

Paris Anlaşması küresel ısınmanın durdurulması yolunda önemli bir adım olarak kabul ediliyor. Ancak ülkeler bugün için verdikleri sözleri tutsalar bile Dünya Endüstri Devrimi öncesi döneme göre yaklaşık 3.2 derece ısınmış olacak. İngiltere Tyndall Merkezi ve Avustralya James Cook Üniversitesi’nden araştırmacılar Paris Anlaşması sonrası ısınma (3.2 derece) ile 2.0 ve 1.5 derece ısınmanın böcekler, omurgalı hayvanlar ve bitkiler üzerindeki etkilerini incelediler.

Çalışmada canlıların doğada uyum sağladıkları iklim koşullarının nasıl değişeceği incelenmiş. İklimsel yaşam alanlarının yarısından fazlasını kaybeden canlı türleri tehlikede olarak kabul edilmiş. Buna göre eğer tüm ülkeler Paris Anlaşmasında verdikleri sözleri tutacak olsalar dahi (3.2 derece ısınma) böceklerin %49’u, bitkilerin %44’ü ve omurgalıların %26’sı yaşam alanlarının en az yarısını kaybedecek. Eğer küresel ısınmayı 2 derece ile sınırlayacak olursak canlıların kaybı böcekler için %18’e, bitkiler için %16’ya ve omurgalılar için %8’e düşüyor. Bu küresel ısınmanın 2 derece ile sınırlanmasının önemini gözler önüne sermeye yeterli. Bir de aynı analizi 1.5 derece ısınma için yapacak olursak yaşam alanlarının en az yarısını kaybedecek böcek türlerinin oranının %6, bitkilerin oranının %8 ve omurgalıların oranının %4 olacağı görülüyor.

Eğer ülkeler Paris Anlaşması ile verdikleri sözleri yerine getirmeyecek olurlarsa sıcaklıklar bu yüzyılın sonunda çok daha fazla yükselmiş olacak. Bu çalışmada sıcaklıkların 4.5 derece artması olasılığı da ele alınmış. Bu durumda böceklerin ve bitkilerin kaybı %75'e ulaşıyor, omurgalıların %60'ı ise yaşam alanlarının yarısından fazlasını kaybediyor. Bu durumda özellikle omurgalı hayvanlar hareket yeteneğine sahip olduklarından yaşam alanlarını değiştirerek hayatta kalma şanslarını artırıyorlar. Daha az hareketli sürüngenler gibi canlıların kaybı ise çok daha büyük oluyor. Genel anlamda bakıldığında küresel iklim değişikliğini azaltmak için attığımız her adım canlıların uyum sağlamalarını da kolaylaştırarak onlara zaman kazandırıyor.   

Bu çalışmada yapılan analiz sadece Dünya’nın değişik yerlerinde sıcaklık, yağış ve nem gibi koşullardaki değişikliğin canlıları nasıl etkileyeceğini gösteriyor. Buraya denizlerde neler olacağı, mercan resiflerinin kaybı, zirai ilaç kullanımı ile türlerin yok edilmesi, tarım alanlarının genişletilmesi için ormanların yakılması gibi belki de eş önemde sayılabilecek olgular dahil edilmemiş. Tüm bunları eklediğimizde insanların verdiği zararın boyutunun ne derece büyük olduğu daha rahat gözler önüne serilebilir.

Ref: Warren et al., Science 360, 791–795 (2018)

24 Nisan 2018 Salı

İklim değişikliğinin neresindeyiz?

Hayattaki çoğu problemimiz “şimdi” ve “burada” temelli problemlerdir. “Şimdi ve burada”dan en az birinin olmadığı önemli bir problem düşünmemiz oldukça zordur. Oysa iklim değişikliği “şimdi ve burada”dan ziyade “gelecekte ve başka yerde” şeklinde algılanan bir problemdir. ABD’de yapılan bir araştırma çoğu kişinin ülkenin önemli kesiminin iklim değişikliğinden etkileneceğine inandığını gösteriyor. Ama aynı kişilere “Peki siz iklim değişikliğinden etkilenecek misiniz?” diye sorulduğunda bu kişilerin çoğunluğu etkilenmeyeceklerine inanıyor. Bu, insanların iklim değişikliğine bakışlarını açıklamaya yeterli. “Evet, öyle bir problem olduğuna inanıyorum, ama benim daha önemli problemlerim var ve beni etkileyeceğini düşünmüyorum.” 

Bunun yanında ülkemiz insanı gördüğü değişiklikleri de küresel bir değişimle bağdaştırmıyor. “Evet, artık kar yağmıyor çünkü bu kadar yüksek bina diktiler” veya “Evet, bizim dereye baraj yaptıklarından bu yana hava çok ısındı” sıkça duyduğumuz yorumlar oluyor. Bir türlü yaktığımız kömür, petrol ve doğal gaz ile bunun sonucu olarak ortaya çıkan küresel ısınmayı bir sebep sonuç ilişkisi içerisinde birleştiremiyoruz. Bunu yapamayınca da iklim değişikliği bizler için havada kalan bir kavram oluyor. Havada kalan bu kavramdan günlük yaşamımızı, kararlarımızı ve politikalarımızı etkilemesini beklemek gerçekçi olmuyor. 

Oysa ülkemiz Dünya’da belki de iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek yerlerden biri olan Akdeniz Havzasının doğusunda yer alıyor. Uzun süredir gündemimizi dolduran Arap Baharı ve Suriye sorununu yaratan ögelerden biri bölgede uzun süredir yaşanan kuraklık. Bölgemizde bu tür iklim değişikliği problemlerinin gelecekte de sıklığını artırması bekleniyor. Artan sıcaklıklar yanında azalan ve azalmaya da devam edecek olan yağışlar artık bölgemizin gerçeği haline gelmiş durumda. 

İklim değişikliği problemini yaratan ise Endüstri Devrimi’nin başından bu yana yakmakta olduğumuz kömür, petrol ve doğal gaz. Bu yakıtların yanması ile oluşan karbondioksit Dünya’yı sarmalayarak enerji dengesini bozuyor ve tüm atmosferin ısınmasına yol açıyor. Atmosfere salınan karbondioksit dışında iklimi etkileyen daha pek çok unsur var, ama bunların toplamı bile karbondioksidin etkisine yetişemiyor. Bu nedenle probleme bizim kömür, petrol ve doğal gaz yakmamız olarak bakmamız yeterlidir. Bu yakıtları kullanmayı durdurup biraz da endüstriyel hayvancılıktan vazgeçsek iklim değişikliği problemini çözmüş oluruz. Konu bu kadar basit. 

Ayrıca unutmamamız gereken önemli bir nokta da kömür, petrol ve doğal gazın bir sonu olduğu. Yani hiç bitmeyecekmiş gibi yakıp tükettiğimiz ve gezegenimizin atmosferini ısıttığımız bu fosil yakıtlar kısa sürede bitecek ve bunun sonunda da önceden önlem alınmazsa Dünya ekonomisi içinden çıkılmaz bir kargaşaya sürüklenecek. Ama bu “şimdi” ve “burada” gerçekleşmeyeceğinden kafamızı kuma gömmeye devam edebiliyoruz. Gezegenimizin sürdürülebilirliği açısından konuya baktığımızda ise tükendiğinde ekonomileri krize sürükleyecek bir kaynağı tüketerek gezegendeki bizler de dahil tüm canlı yaşamanı tehlikeye sokacak bir gelecek yaratıyoruz. 

Durumun ne derece vahim olduğunu çok basit bir örnekle anlatayım. Kutuplarda eridiğinde tüm Dünya’daki deniz seviyesini 80 metre yükseltecek kadar buz var. Bugün yaktığımız kadar kömür, petrol ve doğal gaz yakacak olursak bu yüzyılın sonuna varmadan o buzulların tamamını erime noktasına kadar ısıtmış olacağız. Dünya nüfusunun neredeyse yarısı gelecekte sular altında kalacak bu bölgelerde yaşıyor ve oralarda üretilen besinleri tüketiyor. Bu felaketin sonuçlarını düşünmek bile istemeyiz. 

Peki neler yapıyoruz? Aslında ne ülkemiz ne de diğer ülkeler bu konuda fazla bir şey yapıyor. Hemen herkes bu problemin farkında ama sonuca etki edebilecek ülkelerde iklim değişikliği problemi güvenlik ve ekonomi gibi konularla kıyaslandığında halkın kafasında yeterli yer almıyor. Halk bir problemi öncelik sırasında en tepeye taşımazsa üstteki yöneticiler de bu problemi çözmek adına gereken adımları atmak istemezler, özellikle de bu adımlar kişilerin rahatını bozabilecek adımlarsa. 

Bu noktada ülkeleri de üçe ayırmakta fayda var. Başta ABD ve İngiltere gibi iklim değişikliğinin tarihsel olarak nedeni olan ve bu değişiklikten çok da etkilenmesi beklenmeyen ülkeler var. Bu tür gelişmiş ülkelerin ellerinden gelen tüm çabayı iklim değişikliğinin etkilerini durdurmaya yöneltmeleri gerekir. Bir de gerek tarihteki salımlarıyla gerekse de bugünkü yapılarıyla iklim değişikliğine neden olmamış ama bu değişiklikten çok kötü etkilenecek ülkeler var: Tuvalu veya Bangladeş gibi. Bu ülkelerin kendilerini koruyacak ekonomik kapasiteleri de olmadığından iklim değişikliğinin daha büyük sorumluluğunu taşıyan gelişmiş ülkelerin etkilenecek bu ülkelere yardım etmesi gereklidir. 

Bir de ülkemiz gibi tarihi sorumluluğu olmayan ama gelişmişlik düzeyi ile problemin çözümüne katkı yapması beklenen ülkeler var. Bu ülkelerin üzerine iki ana sorumluluk düşüyor. Bunların ilki, geçmişte olmadıkları gibi, bugün de problemin bir parçası olmamayı seçmek. Günümüzde özellikle yenilenebilir kaynaklardan enerji üretmenin maliyeti kömür, petrol ve doğal gazdan enerji üretmenin maliyetinin altına düştü. Eğer devlet desteği olmayacak olsa kömürlü termik santraller rüzgar santralleri ile fiyat bazında baş edemezler. Bu durumda yeni bir kömürlü termik santral yapımına izin vermek çözümün değil problemin bir parçası olmayı seçmektir. Yapılan her kömürlü termik santralin en az 50 sene kullanım ömrü olduğu düşünülecek olursa karşımızdaki problemin gereksizliği ortaya çıkar. Daha pahalı ve zararlı bir şeyi 50 sene boyunca neden desteklemeye devam edelim? 

Ama bizim gibi iklim değişikliğinin etkileri açısından ciddi risk altındaki ülkeler karbon salımlarını azaltmaya yönelik çabalardan çok daha fazlasını başımıza gelecek olan sorunların bertaraf edilmesine harcamak zorundalar. Hani elimizde 100 birim para varsa, bunun 10-20 birimini sera gazı salımlarımızı azaltmaya kullanıyorsak 80-90 birimini iklim değişikliğinin etkilerine uyum yönünde kullanmalıyız. 

 Ülkemizde de dünyanın çoğu ülkesinde olduğu gibi iklim değişikliği daha önemli bir gündem maddesi olmadığından azaltım ya da uyumdan hangisi öncelikli olmalı türü bir tartışmaya bile daha yeni yeni girişiyoruz. Umarım bu yolda yakın zamanda daha hızlı adımlar atmaya başlarız, yoksa gelecek bölgemiz açısından çok parlak görünmüyor.

18 Nisan 2018 Çarşamba

Paris Anlaşması kapsamında ülkeler tarafından belirlenen katkılar sürdürülebilir kalkınma hedeflerine yardımcı oluyor mu?

Paris Anlaşması küresel ısınmanın durdurulabilmesi yolunda varılan en önemli anlaşmalardan biri. Çoğu uluslararası anlaşmada olduğu gibi bu anlaşma da ne yazık ki ülkelerin iyi niyetine dayanıyor. Bu iyi niyet çerçevesinde 2015 yılında ülkeler 2030 yılına kadar küresel ısınmanın azaltılması amacıyla neler yapacaklarını belirleyip Birleşmiş Milletler’e sundular. Ancak bu sistemin çalışabilmesi herkesin sorumluluklarını yerine getirmesiyle mümkün. Burada karşımıza çıkan en önemli sorun da bu sorumlulukların nasıl ölçülmesi gerektiği.
Sorumlulukların ölçülmesinden kasıt herkesin sera gazlarının azaltımı açısından üzerine düşeni yapmayı niyet beyanlarına ne derecede yansıttıklarının belirlenmesini anlamalıyız. Yoksa ülkelerin bir kısmının herhangi bir azaltıma gitmeden diğerlerinin kısıntılarından faydalanmaları mümkün (free rider problem). Bu verilen sözlerin ne kadarının yerine getirildiğinin ölçülmesi ise daha sonra karşı karşıya kalınacak bir problem ve aslında gelecekte daha kolay yerine getirilebilir. Ancak bugün verilen sözlerin ülkelerin gerçekte yapabilecekleri ve yapmaları gerekenlerle kıyaslanarak değerlendirilmesi çok daha zor bir problem olarak karşımıza çıkıyor.
Bu değerlendirmeyi yapmanın çeşitli yöntemleri teklif ediliyor. Bu yöntemlerden biri Maryland, Harvard ve Duke Üniversitelerinden bilim insanları tarafından Nature Climate Change dergisinde yayınlandı. Bu yöntem ülkelerin azaltım planlarını Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SDG) ile karşılaştırarak değerlendiriyor.
Bildiğiniz gibi, BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, tüm insanlığın sürdürülebilir bir biçimde yaşamasını ve gelişmesini hedefleyen 17 ana konuyu kapsıyor. Bu ana konuların hepsinin ülkelerin verdiği niyet beyanlarıyla ilişkisini kurmak hayli zor bir çalışma olduğundan yazarlar bu hedeflerden gıda güvenliği (SDG2), hava kalitesi (SDG3), enerjiye ulaşım (SDG7) ve okyanuslardaki hayatın sürdürülebilirliği (SDG14) başlıklarını ele almışlar.
Ele alınan hedeflerden elde edilen sonuçlara bakacak olursak: Sera gazlarının azaltımını sağlamak için alınması beklenen önlemlerden biri orman alanlarının ve biyo-yakıt amaçlı bitkilerin üretiminin artırılmasıdır. Bu önlem net sera gazı salımlarını azaltsa da besin kaynağı üretmek için kullanılacak tarım alanlarını azaltacağından küresel gıda fiyatlarında artışa yol açacaktır. Bunun doğal sonucu da gıda güvenliğinde bir azalmadır (SDG2). Ayrıca gıda güvenliğindeki bu azalma sadece yerel değil küresel bir etki yaratabilme yetisine sahiptir.
Fosil yakıtların kullanımı atmosfere sera gazlarının salınması yanında kükürt dioksit ve azot oksitler gibi havayı kirleten bileşiklerin de yayılmasına neden olur. Niyet beyanları fosil yakıt kullanımını azaltmaya yönelik olduğundan bunların doğal bir etkisi de hava kalitesinin artması (SDG3) olacaktır. Ülkeler planlarında ne derece fosil yakıt azaltımına ağırlık verirlerse bu hedef bağlamındaki kazanımları da o denli yüksek olur.
Enerjiye ulaşımı (SDG7) alternatifler üreten politikalardan bağımsız olarak sadece fosil yakıt bağımlılığını azaltma olarak ele alacak olursak (yani fosil yakıtlardaki azalmaya paralel olarak yenilenebilir kaynaklarda bir artış üretmeyecek olursak) enerji fiyatlarının artacağı ortadadır. Fosil yakıtlardan daha fazla uzaklaşan ülkelerde enerji fiyatlarındaki artış daha fazla olacaktır. Ancak yüksek enerji fiyatları özellikle gelişmekte olan ülkelerin kırsal kesimlerinde önemli etkilere yol açacaktır. Fosil yakıtlardan daha geleneksel biyo-yakıt çeşitlerine geri dönüş özellikle kapalı mekanlarda sağlık sorunlarının artmasına yol açabilir. Ayrıca fosil yakıtları üreten ülkelerin bu yakıtların fiyatlarındaki azalmadan dolayı önemli ekonomik kayıplarla karşı karşıya kalacakları da açıktır. Bu kayıplar bu ülkelerin tüm SDGleri gerçekleştirme yolundaki çabalarını da zorlaştıracaktır.
Dünya nüfusunun önemli bir kısmı denizlerden yakalanan besinle varlığını sürdürmektedir. Atmosferdeki karbondioksit oranının artması denizlerin asitlilik oranlarını da artıracağı için buralardaki canlı yaşamının varlığını tehdit edecektir (SDG14). Sera gazlarında bir azaltıma gitmek herhangi bir ülkenin denizlerden elde edeceği besin miktarını doğrudan etkilemese de tüm ülkelerin tüm denizlerden faydalanma oranlarını artıracağından küresel bir fayda sağlayacaktır.
Görüldüğü gibi, sera gazlarının azaltımı sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin gerçekleştirilmesi açısından bakıldığında her zaman istenen sonuçlara ulaşılmasını kolaylaştırmayabilir. Paris Anlaşması’na uyumun sürdürülebilir kalkınma hedefleri ile birlikte yürütülebilmesi için alınacak önlemlerin sadece sera gazı azaltımı değil çok daha geniş bir kapsamda değerlendirilmesi gereklidir.

6 Nisan 2018 Cuma

Biyo-enerji temelli karbon yakalama ve saklamanın gezegenin sınırlarına çarpması

1962’de Rachel Carson Silent Spring (Sessiz Bahar) kitabını yayımladığında belki de insanlığın gelişmesinin doğanın kaynaklarının sınırlarına kadar dayandığını ilk kez gözlerimizin önüne sermişti. Özellikle tarımda kullanılan aşırı gübre ve tarım ilaçlarının doğadaki canlılara verdiği zararları gören kişiler büyümenin sürdürülebilirliği konusuna kafa yormayı hızlandırdılar. Sanırım 1972’de Club of Rome; Dennis ve Donella Meadows, Jorgen Randers ve William Behrens’den daha ne kadar büyüyebileceğimizi ele alan bir rapor istediğinde, ortaya çıkan Limits to Growth’un (Büyümenin Sınırları) aradan geçen bunca yıl sonra bile kıymetini koruyacağını tahmin edemezdi. Ama bu rapor sayesinde büyüme ve gelişme konusuna kafa yoran tüm bilim, iş ve düşünce insanları sınırları belli bir gezegende sınırsız büyümenin mümkün olamayacağının farkına varmışlardı.

Büyümenin Sınırları, şu andaki durumumuzdan başlayarak Dünya kaynaklarını en fazla ne kadar tüketebileceğimiz üzerine bir yaklaşım kurgulamıştı. Bu kurgunun içerisine her zaman yeni gelişebilecek teknolojileri ve malzemeleri koyabileceğimiz için oluşan resim insanlık açısından umutsuz bir gelecek çizmiyordu. Bundan dolayı da sürdürülebilirlik kavramına fazla kafa yormadan büyümeye devam ettik. Yalnız büyümemizin önünde bir sınır göremiyor olsak da üzerinde yaşadığımız gezegen karşımıza doğal sınırlarını koymakta gecikmedi.

Gezegenin karşımıza çıkarttığı ve gerçekten önemli bir tehlike olarak algıladığımız ilk sınır ozon tabakasındaki incelmeydi. Eğer kloroflorokarbon denen kimyasal gazları kullanmaya 1987 Montreal Protokolü ile veda etmemiş olsaydık bugün dünyada çok daha fazla insan sağlık sorunları ile uğraşmak zorunda kalacaktı. Montreal Protokolü gezegenimizin de sınırları olduğunu ilk defa algılamamızı sağladı.

2000’lerin başında bir grup bilim insanı gezegenimizin başka hangi sınırları olabileceğini ortaya koymaya çalıştılar. Johan Rockstrom ve arkadaşlarının 2009’da yayınlanan makalesi hala kısmen tartışılsa da çoğu uluslararası anlaşmanın temel felsefesini oluşturmayı başardı. 

Bu çalışma sürdürülebilir gelişme kavramına Büyümenin Sınırları yaklaşımının tam tersi bir bakıştan ulaşmaya çalışıyor. Biz ne kadar büyümeye çalışırsak çalışalım, büyümek için kullanacağımız ham maddelerden bağımsız olarak gezegenin önümüze koyduğu sınırlar var ve eğer sürdürülebilir gelişme istiyorsak o sınırların içerisinde kalmaya gayret etmek zorundayız. Ayrıca daha önceki çalışmalardan farklı olarak bu sınırları sadece kavramsal olarak değil değersel olarak da belirliyorlar. 

Gezegenimizin sınırlarının başında iklim değişikliği geliyor. Atmosferdeki karbondioksit oranı 350 ppm seviyesini aşacak olursa gelişmemize sürdürülebilir bir biçimde devam etmemiz mümkün görünmemektedir. Bir diğer önemli sınır da biyoçeşitliliğin kaybı. Kutup ayılarındansa arıların kaybı bizim için çok daha büyük önem taşıyor. Dünyadaki biyoçeşitliliği bu hızda kaybetmeye devam edecek olursak insanlığın devamını sağlayacak besinleri üretmekte de zorlanacağımız kesindir.

Okyanuslarda yaşayan planktonlar dünyadaki canlı kütlesinin yarısını oluşturuyor ve denizlerdeki yaşamın ilk basamağı. Bu basamak olmazsa bunlarla beslenen diğer balıklar da olmaz. Bu planktonların yaşaması ise denizlerin ne kadar asitli olduğuna bağlı. Atmosferdeki karbondioksit miktarı arttıkça denizlerin asitliliğinin de artması gezegenimizin sınırlarından bir diğeri.

Karşımıza çıkan ilk sınır olan ozon tabakasındaki incelme artmaya devam etmese de gözden kaçırmamamız gereken bir sınır. Ayrıca atmosferde artmakta olan toz ve aerosoller de çoğu sanayi bölgesinde yaşamı güçleştiriyor.

Tarım, yaşamımızı sürdürmemiz için son derece önemli bir çaba ve bu çabanın başarıya ulaşması suyun varlığına bağlı. Ancak artan nüfusla birlikte kişi başına düşen temiz su da azalıyor. Yakın gelecekte temiz su kaynaklarındaki bu azalma önemli bir sınır olarak karşımıza çıkacak.Tarım yapmak için artırmaya çalıştığımız alanlar da gezegenin en önemli sınırlarından bir diğerini oluşturuyor, çünkü artık hem daha az verimli alanlara doğru yayılıyoruz, hem de bazen çok daha gerekli olan orman alanlarını kaybediyoruz. Ayrıca tarım yapabilmek için kullandığımız gübrenin içeriğindeki azot ve fosfor tatlı ve tuzlu su kaynaklarında geri dönülemez bir hasar yaratıyor. Son olarak da gerek tarımsal kaynaklarda kullanılan zararlı ilaçları, gerekse de türlü fabrikanın atıklarından doğaya karışan ve tam olarak etkilerini bilemediğimiz maddeler dünyada yaşamın devamını ciddi anlamda zorlaştırıyor.

Kısacası, eğer sürdürülebilir bir yaşam istiyorsak bu dengelerin sadece birini değil tümünü gözetmek zorundayız. Bu sınırlardan bir tanesinin aşılması bile geri dönülemez hasarlara neden olabilir.

İklim değişikliği uluslararası arenada bu sınırlar arasında en fazla ilgi gören konu. 2015 yılında kabul edilen Paris Anlaşması iklim değişikliğine çözüm bulma amacı taşıyor. Bu anlaşmaya göre tüm devletler ellerinden geldiğince önlem almaya çalışacaklar. Ancak özellikle gelişmiş ülkelerin bu yöndeki taahhütleri atmosfere salınan karbondioksidi azaltmanın yanında atmosferden karbon yakalama teknolojilerine dayanıyor. Şimdi size yakalanan bu karbonun ne yapılacağı konusundaki problemlere hiç değinmeden (ki asıl problem orada) bu yakalama teknolojilerinin gezegenin diğer sınırlarını nasıl etkileyeceğinden bahsedeceğim.

Bu teknolojilerin en fazla sözü edileni biyo-enerji kaynaklı karbon yakalama ve saklama yöntemi. Yani elektrik santrallerinde yakıt olarak tarlalardan yetiştirdiğimiz organik maddeyi kullanacağız. Bu organik madde havadan karbondioksit emerek büyüyecek. Santralde bunu yakacağız, çıkan karbondioksidi de yakalayıp saklayacağız. Eğer becerebilirsek bu teknoloji hem karbondioksit azaltmaya, hem de enerji üretmeye yarayacak. Bu tür teknolojilere Negatif Salım (Negative Emission) teknolojileri adı veriliyor. Nature Climate Change dergisinde yayınlanan bir çalışma (Heck ve ark. Şubat 2018) bu teknolojiye bir de gezegenin diğer sınırları açısından bakıyor:

Öncelikle şunu bilmemizde fayda var: Atmosfere yılda ortalama 40 milyar ton karbondioksit salıyoruz. Negatif salım teknolojilerinin faydası bu sayıyı ne kadar azalttıkları ile orantılı olmalı. Heck ve arkadaşlarının çalışmasında eğer tüm gezegensel sınırların korunmasına dikkat edecek olursak bu yolla yılda ancak 0.11 milyar ton CO2 emebileceğiz. Hiç yoktan iyidir denebilir, ancak 40 milyar tonla kıyaslandığında 0.11 milyar ton gelecekle ilgili planlarımızı üzerine bina edebileceğimiz bir miktar değildir.

Çeşitli gezegensel sınırları zorlamayı veya geçmeyi göze alacak olursak yılda 6.3 milyar ton CO2 bu yöntemle emilebilir. Bunu başarabilmek için üç ana sınırı aşmamız gerekiyor. Tarımsal gıda üretimini tehlikeye sokmadan biyo-enerji üretebilmek için şu anda tarıma uygun olmayan arazilerde bitki yetiştirebilmeliyiz; ki bu da orman alanlarının ve meraların zarar görmesi anlamına geliyor. Şimdiye kadar tarım yapılmamış alanların varlığının başlıca sebebi burada tarımın verimli olmamasıdır. Verimi artıracak gübre kullanımı da azot ve fosfor tüketimini son derece yükseltecektir. Son olarak bu alanların çoğunda sulama yapılması gerektiğinden zaten kıt bir kaynak olan tatlı suyu bu amaçla kullanarak bir gezegensel sınırı daha ihlal etmiş oluruz.

Kısacası, Paris Anlaşması bir takım hayali azaltım mekanizmalarına fazlasıyla bel bağlıyor. Bu hayali yöntemlerdense daha akılcı olan enerji ihtiyacımızı yenilenebilir kaynaklardan sağlamaktır. 

23 Mart 2018 Cuma

Yakın Gelecekte İklim Mülteciliği Artacak

Mülteci dendiğinde aklımıza bir ülkeden bir başka ülkeye göç etmek zorunda kalan insanlar geliyor hep. Oysa göç etmenin çoğumuzun çok daha alışık olduğu bir yöntemi var, aynı ülke içerisinde bir yerden bir başka bölgeye göç etmek. Bugüne kadar bu göçe genelde ekonomik sorunların ya da savaşların yol açtığını düşünürdük. Bugün ise iklim değişikliği önemli bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Artık insanlar ülkenin bir bölgesi iklim değişikliği nedeniyle yaşanamaz hale geldiği için bir başka bölgeye göç etmeye başlıyorlar. Hatta bu tür göç bir ülkeden bir başka ülkeye yapılan göçe oranla çok daha yaygın olmaya başlıyor.

Dünya Bankası'nın geçtiğimiz hafta yayımladığı Ani Artış: Ülke İçindeki İklim Göçüne Hazırlanmak başlıklı raporunda Sahra-altı Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika'da 2050 yılında 143 milyon kişinin iklim değişikliği nedeniyle ülke içerisinde göçe zorlanacağı öngörülüyor. Haber sitelerinin bir kısmı da haberi bu başlıkla paylaştılar ama detaylarını okuduğumuzda ve rapora göz attığımızda ilginç noktalar ortaya çıkıyor.

Gelişmekte olan ülkelerin toplam nüfuslarının %55'i bu raporun konusu olan Sahra-altı Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika'da yaşıyor. Gelecek senelerde de bu bölgedeki nüfusun diğer bölgelere oranla daha da fazla artması öngörülüyor. Ancak bu bölgeler aynı zamanda iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek yerler arasında bulunuyor. Özellikle kuraklık ve kişi başına düşen su miktarındaki azalmanın yanı sıra deniz seviyesindeki artış ve kıyı kesimlerinin fırtınalardan doğan dalgalar nedeniyle sular altında kalacak olması burada yaşayan halkın da hayatını güçleştiriyor.

Eğer insanlık şu andaki umursamaz tutumunu sürdürecek olursa bu bölgelerde yaşayan insanların %2.8'i, yani 143 milyon kişi ülke içerisinde göç etmeye mecbur kalacak. Oysa küresel ısınmayı gerçekten 2 derece ile sınırlamayı başaracak olursak o zaman göç etmek zorunda kalacak olan kişi sayısı neredeyse yarısına düşüyor. Yani her zaman olduğu gibi göç problemini çözmenin en kolay yolu göçe neden olan koşulları ortadan kaldırmaktan geçiyor.

Bunun yanında rapor başka mesajlar da veriyor:


  • İç göç 2050 yılına kadar hız kazanarak kötümser senaryoda 143 milyon kişiyi bulacak ama iç göçün esas artışı 2050 yılından sonra iklim değişikliğinin daha ciddi etkileri görünmeye başladığında karşımıza çıkacak. Bu bölgelerde zarar görebilecek olan insanlar göç etmeden önce ellerinden geldiğince sabredecekler ve dayanamadıkları anda harekete geçecekler. Bu noktada daha da zarara açık olan gruplar hareket etme şanslarını da kaybedeceklerinden giderek daha olumsuz koşullara sahip bölgelerde hapsolacaklar.
  • Bu noktada ülkeler göçü alan ve veren bölgelerde artış gözlemliyor olacaklar. Bu bölgelerin özellikleri 2030 yılından sonra ortaya çıkmaya başlayacak. Eğer uyum için gerekli olan kalkınma ve altyapı çalışmalarına şimdiden başlanmayacak olursa göç başladıktan sonra yerinde yapılacak olan uyum çabaları istendiği kadar iyi sonuçlar vermeyebilir. Özellikle bu bölgelerdeki halkın göç etmesini engellemek için verilebilecek maddi yardım ileride çok daha ciddi sağlık sorunlarının doğmasına neden olabilir.
  • Eğer yatırım ve kalkınma planları doğru yapılacak olursa göç uygun bir uyum stratejisi olabilir. İç göçü bir uyum stratejisi haline getirecek olan planlar sadece mültecilerin değil mülteci veren ve alan toplumların da dayanıklılıklarını artırmak üzerine kurulmak zorundadır. Bugün ülkemize benzer bir ekonomi ve sosyal yapıya sahip Meksika'da toplumsal dayanıklılığın olduğu söylenebilir. Ancak oluşabilecek fakir bölgeler toplumun yapısını tehdit edecek boyuta gelebilir.
  • İklim değişikliğinden kaynaklanacak olan göç bir gerçekliktir, ama bu göç bir krize neden olmak zorunda değildir. Üç ana alanda alınacak önlemler panik içerisinde göç edecek olan insanların sayısını azaltabilir:
    • Sera gazı salımlarını şimdi durdurmalıyız. Bu bölgelerde 2050 yılında karşımıza çıkacak olan iç göç kötümser senaryoda 143 milyon, iyimser senaryoda da 72 milyon kişidir. İyimser senaryo bizim sera gazı salımlarımızı hemen durdurduğumuz senaryodur. Bu konuda eyleme geçmek için zaman azalıyor.
    • Kalkınma planlarının içinde iklim göçlerini de hesaba katmak zorundayız. Bu konudan zarar görmeye açık olan tüm toplum ve kişilerin dayanıklılıklarını ve gelişmelerini sağlamak ancak önceden yapılacak hazırlıkla mümkündür. Özellikle nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu bölgelerde oluşacak iklim felaketleri sonuçları daha kötü olabilecek göçlere yol açacaktır. Bu durumda etkilenen tüm tarafların teknik, insani ve hukuki yardıma ihtiyacı olacaktır.
    • İklim kaynaklı iç göç konusuna kafa yormaya hemen başlamak zorundayız. Bölgesel ve ülkesel ölçekteki iklim değişikliği küresel olarak ortaya konan modellerden az da olsa farklılık gösterebilir. Her bölge için özel ve detaylı iklimsel, biyofiziksel, sosyoekonomik ve politik modeller hazırlanarak bu bölgelerde oluşacak riskler ortaya konulmalıdır. Elbette ki bu modeller mükemmel değildir ama geçen zaman içerisinde gelişen modeller alınacak önlemler ve belirlenecek kalkınma patikaları konusunda yol gösterici olacaktır.
Sadece gelişmekte olan ülkeler değil tüm ülkeler iklim değişikliğinden bir şekilde etkilenecektir. Tek nedeni iklim değişikliği olmasa da ülkemize akın eden çok sayıda Suriyeli mülteci gelecekte karşılaşabileceğimiz problemler konusunda bizlere önemli bir ikaz olmalıdır. Suriyeli mültecilerin ülkelerindeki durum düzeldiğinde geri döneceklerini umuyoruz, ama aynı şey gelecekte kendi vatandaşlarımız yaşadıkları yerden ayrıldıklarında geçerli olmayacaktır. Bu nedenle gelecekteki insan hareketliliğine hazırlıklı olmak her geçen gün daha da fazla önem taşımaya başlıyor.

18 Şubat 2018 Pazar

Kışların Sonu

İstanbul'da Aralık-Ocak-Şubat-Mart aylarının ortalama sıcaklığı 7 derecedir (Günlerin ortalama sıcaklıklarının ortalaması). Buna karşılık Kasım ayı 12, Nisan ayı da 11 derecedir. Ülkemizde iklim değişikliğinin böyle devam edeceğini düşünecek olursak yüzyılın sonunda ortalama sıcaklıklar en az 5-6 derece artacak. Yani, kış aylarının ortalama sıcaklığı 7 dereceden 12-13 dereceye çıkacak. Bu da kışın ortalama sıcaklıkların bugünkü Kasım ve Nisan ortalamalarının üzerine çıkması anlamına gelir. Bir başka deyişle de artık kış kalmayacak. Uzun bir yaz mevsiminden sonra sonbahar ve sonra da ilkbahar gelecek.

Gelecekte Mayıs-Haziran-Temmuz-Ağustos-Eylül-Ekim yaz, Kasım-Aralık-Ocak sonbahar, Şubat-Mart-Nisan ayları da ilkbahar havası yaşadığımız aylar olacak. Bunu görebilmek için iklim bilimci olmanıza gerek yok. İstanbul'da her ayın ortalama sıcaklıklarına bakın ve bu ortalama sıcaklıklara yüzyılın sonuna kadar artarak karşımıza çıkacak olan 5-6 derece yüksek sıcaklıkları ekleyerek bugün hangi ayları yaz hangi ayları sonbahar ve hangi ayları da ilkbahar olarak yaşayacağımızı değerlendirmemizle kıyaslayın. Siz de kış mevsiminin yok olacağını kolayca göreceksiniz.

Bundan daha önemlisi ise yüzyılın sonunda yaşayacaklarımız değil şu anda yaşadıklarımız. Dünya, bizim atmosfere karbondioksit salmamızdan dolayı ortalamada 5-6 derece ısındığında kış mevsimi ortadan kalkacak, yaz mevsimi ise dayanılmaz derecede sıcak olacak. Bu kış yaşadıklarımız da bu geleceğin bir habercisi. Nasıl mı?

  • Dünya'nın her tarafı bu değişikliklerden aynı derecede etkilenmez. Dünya ortalama sıcaklığı 5-6 derece artacak demek her yer 5-6 derece ısınacak demek değildir. Ekvator bundan çok daha az ısınacak, kutuplara doğru gidildikçe ısınma daha çok artacak. Kutuplardaki ısınmanın 12-14 derece olacağı düşünülüyor.
  • Aynı enlemdeki bölgelerin bile farklı oranlarda ısınması bekleniyor. Denizlere uzaklık, denizlerdeki akıntıların sıcaklığı veya soğukluğu, çevredeki bitki örtüsü gibi unsurlar ısınmanın aynı enlemlerde bile farklı olmasına neden olacak.
  • Aynı noktadaki ısınma bile değişik zamanlarda aynı oranda yaşanmayacak. Nasıl ki bir seneden bir sonraki seneye ortalama hava sıcaklığı fark ediyorsa gelecekte de böylesi bir fark görülecek. Hatta bu farkın iklim değişikliği ile birlikte artması da bekleniyor. Yani seneler arasındaki ortalama sıcaklık farkları da artacak.
  • Aynı noktada aynı mevsim içerisinde görülen sıcaklık farklılıkları da artarak devam edecek.

Tüm bunlar ne anlama geliyor? Bunun cevabı basit, eğer tüm insanlık olarak hayat tarzımızı acilen değiştirmezsek bu gezegen kısa sürede rahat yaşanabilecek bir gezegen olmaktan çıkacak. Yine de bu sene özellikle İstanbul'da yaşadıklarımız şu anlamlara gelmiyor:

  • "Artık bir daha kış mevsimi olmayacak" diyemeyiz. Gelecekte de çok soğuk kışlar geçireceğiz. Ama sıcak kışların sayısı geçen zamanla birlikte artacak. Bugün her iki seneden biri soğuk geçerken gelecekte on belki yirmi seneden biri soğuk geçecek.
  • "Bundan böyle bir daha kar yağmayacak" diyemeyiz. Gelecekte de kar yağacak, ama hem yağan karın şiddeti hem de yerde kalma süresi geçen zamanla birlikte azalacak.
  • "Artık don olayları görülmeyecek" diyemeyiz. Bizi daha çok soğuk sabahlar bekliyor. Don olayları bitkilere daha da büyük hasar vermeye devam edecek, çünkü artan sıcaklıklarla bitkiler havaya daha erken aldanıp çiçek açacaklar.

Daha Şubat ayının ortasındayız, bu nedenle kış bitti demek için çok erken. Önümüzdeki günler 1987'de yaşadığımız türden yoğun bir kar yağışı getirir mi bilinmez ama bu kışın ülkemizde nispeten yağışsız geçmekte olduğunu görüyoruz. Umudumuz tabii ki kar yağması, fakat artık düzenli yağmuru da kabullenecek durumdayız diye düşünüyorum. Özellikle yağmura dayalı tarım yapan çiftçilerimizin buna çok ihtiyacı var. Gelecek yıllarda ise bu yıl yaşadıklarımız artarak devam edeceğinden artık bu etkilere uyum gösterebilmek için hazırlıklı olmamızda büyük fayda var, çünkü artık kışın sonuna geldik, bundan sonra ülkemizde sadece üç mevsim olacak.