26 Nisan 2014 Cumartesi

Kuraklık var mı, yok mu?

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız'ın “Kuraklık nedeniyle elektrik ithal etmeyi düşünüyoruz” açıklaması üzerine Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun “Sıkıntı yok” açıklamaları insanların kafasında kuraklığın varlığı konusunda ciddi bir soru işareti yarattı. Hatta bu soru işareti üzerine CHP de, mecliste “Hanginize inanalım” diye soru önergesi verdi. Bu soru önergesi üzerine bugün Bakan Yıldız “aslında ikimiz de aynı şeyi söylüyoruz” diyerek kafaları daha da karıştırdı. Aslında bu karışıklığa geçmişte olduğu gibi bir de Gıda, Tarım ve  Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker de görüş beyan ederek katılırsa durum olabilecek en karışık noktaya çıkmış olur. Ancak bakanların bu çelişkili açıklamaları hükümeti de rahatsız etmiş olacak ki bugün biraz daha uyumlu bir söyleme ulaşma çabası vardı.

Bizler her ne kadar arka planını bilmesek de kuraklık aslında bu üç bakanın da konusuna giriyor. Kuraklık önce meteorolojik kuraklık olarak başlıyor, yani yağan yağmur miktarı azalıyor. Bu Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün bağlı olduğu Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu'nun görev alanına giriyor. Bu kuraklık uzun sürecek olursa ve sulama imkanları da yeterli olmazsa kuraklık tarım üretimini de etkileyerek tarımsal kuraklık halini alıyor ki bu da Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker'in sorumluluk alanı. Gene uzun süren kuraklık barajlardaki su seviyesini etkileyerek elektrik üretiminde azalmaya neden olursa bu da aslında Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız'ın sorunu olmaya başlıyor.
Bu noktada iki önemli soru sormamız gerekiyor, ülkemizde kuraklık var mı ve bu kuraklık ne kadar zamandır sürüyor?
Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün yayınladığı Standart Yağış İndeksi'ne göre son üç aylık dönemde ülkemizin %21.4'lük bölümü hafif kurak, %27'lik bölümü orta kurak, %9.3'lük bölümü şiddetli kurak, %8'lik bölümü çok şiddetli kurak ve %3.1'lik bölümü de olağanüstü kurak iklim şartları yaşıyor. Dolayısıyla Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün verilerine göre ülkemizin %68.8'lik bir bölüme bir seviyede kuraklıkla boğuşurken tartışmamız gereken kuraklığın varlığı değil ancak boyutu ve etkileri olabilir.
Gene Meteoroloji Genel Müdürlüğü ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'na bağlı Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü'nün ortak hazırladıkları Agrometrik Verim Tahmin Bülteni'ne göre 1 Ekim-31 Mart tarihleri arasında ülke genelinde yağışlar uzun yıllar ortalamalarına göre %28.1 oranında azalmış. Geçtiğimiz yıl ile kıyaslandığında ise azalma neredeyse %38. Özellikle kış aylarında beklenen yağışın gelmemesi buğday rekoltesinde önemli bir düşüş beklentisini de beraberinde getiriyor. Ülke genelinde buğday üretiminde beklenen verim kaybı şu an için %10.8. Raporda iller bazında bakıldığında Konya'da %32, Eskişehir'de %34 ve Kilis'de %64 verim kaybı öngörülüyor. Bu verim kaybının daha da artmaması için Mayıs ayında yağışların normal seviyelerde yağması gerekiyor. Mayıs ayında yağışların gene düşük seviyede seyretmesi yaz aylarında ülkemizde ciddi buğday ithalatı ihtiyacı doğmasına sebep olabilir.
Kuraklığın etkilediği bir başka alan da büyük şehirleri besleyen barajlardaki içme suyu miktarı. İSKİ verilerine göre (24 Nisan) İstanbul'daki barajların doluluk oranı sadece %31.37. Eğer suyu tasarruflu kullanmayacak olursak artan tüketim ve buharlaşma ile birlikte yaz aylarında ciddi su sıkıntısı içerisine giriyor olacağız.
İçme suyu barajlarındaki bu durum her şehirde kendisini aynı şekilde ortaya koymuyor. İstanbul barajlarının depolama kapasitesi 775 milyon m3 iken bu barajlarda sadece 240 milyon m3 su var. Ankara'nın 640 milyon m3'lük kapasitesinin 345 milyon m3'lük kısmı dolu. İzmir ise 270 milyon m3 kapasitesinin 219 milyon m3 ile doldurmaya yakın. Ama burada dikkat etmemiz gereken önemli konu şehirlerimizin nüfus/depolama oranları. Nüfusu İstanbul'un üçte biri civarındaki Ankara'nın içme suyu depolama kapasitesi İstanbul'a hayli yakın. Bu probleme bir de Marmara Bölgesi'ne düşen yağışın azalmasını da ekleyecek olursak uzun vadede İstanbul'un artmakta olan nüfusuna daha uzun süre içme suyu sağlayamayabileceği gibi bir sonuçla karşılaşıyoruz.
Son olarak Toprak, Su ve Enerji Çalışma Grubu'nun verilerine göre 23 Nisan itibariyle enerji üretiminde kullanılan barajlardaki doluluk oranları %51 seviyesinde. Bakan Yıldız'ın açıklamaları da aslında iki bakanın açıklamalarının örtüştüğü yönündeydi ki, haklılar. İki bakan da doluluk oranlarını benzer sayılarla ifade etti. Sadece bir bakan bunun yeterli, diğeri de yetersiz olduğu görüşünde, yani bardağın dolu tarafıyla boş tarafı problemi. Ama her iki bakanın da açıklamadıkları temel bilgi, enerji üretiminde kullanılan bu barajların geçen sene bugünlerde %74 dolu olduğuydu. Yani geçtiğimiz seneye oranla kuraklık barajlardaki su miktarını %31 azaltmış durumda. Bu da belki bu seneyi sorunsuz geçirmemize yeterli olabilir, ancak yaz sonunda barajlar neredeyse tamamen boşalmış olacağı için gelecek sonbahar ve kış yağış miktarları gene düşük seyredecek olursa 2015 yazında konuşacağımız esas konu siyaset olmayabilir.
Ülkemiz artan nüfusuyla her geçen gün su fakiri olmaya doğru hızla yol alıyor. Burada hepimize düşen ana görev ortada bir sorun yokmuşçasına kafamızı kuma gömmek değil, ortadaki problemin farkında olup el birliği ile çalışmak ve olabildiğince tasarruf etmektir. Gelecekte ülkemizi daha da kurak yıllar bekliyor.

7 Nisan 2014 Pazartesi

İklimi insan değiştirir, doğa değil!..

Zaman zaman iklim değişikliğinin doğal olduğunu ve bunun tarihte daha önce de gerçekleştiğini duyarsınız. Evet, doğru, dünyanın iklimi tarih boyunca hep değişmiştir, ama bugün yaşadıklarımız tarihte yaşanmış olanlardan farklıdır. Sizlere neden farklı olduğunu anlatmaya çalışacağım.
Öncelikle iklimin iki ana denge noktası vardır, birinde dünyada buzullar bulunur, diğerinde de kutuplarda bile buz bulunmaz. Bu iki denge noktasından hangisinde bulunduğumuzu dünyaya güneşten gelen enerji miktarı ve dünyanın coğrafyası belirler. Burada dikkat etmemiz gereken güneşten dünyaya gelen enerji miktarının ya da dünyanın coğrafyasının ne hızla değiştiğidir.
Modern insanın yaşam sürecinde, yani son 18,000 yıl boyunca güneşten dünyaya gelen enerji miktarı sabittir. Ama bu enerji miktarı 100,000 yıllık döngülerle azalır ve çoğalır. Azalmasına buzul çağı diyoruz. Buzul çağları 80,000 yıl sürer, sonra da içinde yaşadığımız ılıman dönem başlar. Ilıman dönem boyunca insanlığın böylesine gelişmesinin sebebi dünyanın sıcaklığının fazla değişmemesidir. İçinde yaşadığımız ılıman dönemin birkaç bin yıl içerisinde yerini bir soğumaya bırakması beklenmektedir. Dolayısıyla dünyanın ısınması ve soğuması onbinlerce yıl süren döngüler halindedir.
Dünyada bugün buz olmasının en önemli sebebi de kıta hareketleridir. Okyanus akıntıları Ekvator bölgesine gelen ısıyı kutuplara doğru taşır. Kutuplarda bu akıntıyı engelleyecek kara parçaları varsa kutuplar buz tutar, yoksa kutuplarda ve dünyanın geri kalanında buz olmaz. Bugün Güney Kutbu'nda Antarktika adını verdiğimiz kıta bulunmaktadır. Bu da Ekvator'dan güneye giden okyanus akıntılarının Güney Kutbu'na erişmesini engelleyerek oranın buzlarla kaplanmasına neden olmaktadır. Ekvator'dan kuzeye doğru çıkan ve adına Gulf Stream dediğimiz akıntı ise Kuzey Kutbu'na varmadan soğuyarak geri dönmektedir. Bunun sebebi de bu akıntının Asya ile Amerika arasından güneye akacak bir açıklık bulamamasıdır. Bu sebepten de içinde yaşadığımız zamanlarda Kuzey Kutbu da buzlarla kaplıdır. Geçmişte, milyonlarca yıl önce, gerek Güney gerekse de Kuzey Kutbu okyanus akıntıların serbestçe o bölgeye ulaşmasından dolayı buzdan arınmıştı. İnsan kaynaklı iklim değişikliği olmasa, gelecek milyonlarca senede de benzer bir durum ortaya çıkabilir. Ama unutmayalım, iklimi değiştiren kıta hareketlerinin oluşması milyonlarca yıl sürer.
Toparlayacak olursak, kıtaların hareketi iklim değiştirir, ama bu milyonlarca yıl süren bir değişikliktir, güneşten gelen enerji miktarının değişmesi iklimi değiştirir, ama bu da onbinlerce yıl süren bir değişikliktir. Dolayısıyla, eğer iklim birkaç yüz senede değişiyorsa bunun ne güneşten gelen enerjideki değişimle ne de kıta hareketleriyle alakası vardır.
O zaman iklimi değiştirebilecek daha kısa süreli olaylara bakmamız gerekiyor. Mesela 1815 yılında Avrupa neredeyse hiç yaz yaşamadı. Bu olayın sebebi o yıl Endonezya'da patlayan Tambora Yanardağı'dır. Yanardağlar patladığı zaman atmosfere toz ve gaz püskürtürler. Bu tozlar da güneş ışınlarının dünyaya ulaşmasını engelleyerek dünyanın soğumasına neden olur. Yani yanardağ patlamaları dünyayı geçici olarak soğuturlar.
İklimi kısa süreli değiştiren diğer bir unsur da güneş lekelerinin sayısındaki değişikliktir. Güneşin yüzeyinde çoğu zaman kolayca görülebilecek lekeler oluşur. Bu lekelerin sayısı ne kadar fazlaysa dünyaya ulaşan enerji miktarı o denli fazladır, bu lekeler ne derece azsa, enerji miktarı da o kadar azalır. Mesela 1640-1710 arasında güneş lekelerinin sayısı son derece azalmıştır, bu nedenle de dünyanın ortalama sıcaklığı ciddi biçimde düşmüştür. Tarihten okuduğumuz İstanbul Boğazı'nın donması veya İkinci Viyana Kuşatması'nın havanın bozması nedeniyle (!) başarısızlıkla sonuçlanması o dönemden kalan iklimle ilgili bilgilerimizdir. 1710 yılından 1970 yılına kadar güneş lekelerinin sayısında ciddi bir değişim olmamıştır. 1970 yılından bu yana ise güneş lekeleri sürekli azalmaktadır. Yani güneş lekelerindeki azalma dünyayı soğutur ve aslında bu sebepten dolayı son 40 yılda dünyanın hafifçe soğuması gerekir.
Bu unsurlar dışında dünya iklimini etkileyen bir olgu yoktur. Bunlar dışında varlığı iddia edilen herhangi bir etkenin varlığı bilimsel olarak kanıtlanamamıştır. Ama elimizde dünyanın iklimini değiştiren ve gerek varlığı gerekse de etkileri bilimsel olarak kanıtlanmış çok önemli bir etken bulunmaktadır: İnsan yapısı sera gazları ve bunların başında gelen karbondioksit.
Dünyanın ortalama sıcaklığı son yüz senede 0.8 derece artmıştır. Bu sürede güneşten gelen enerji miktarı sabittir. Önemli bir kıta hareketi yoktur. Önemli bir yanardağ patlaması görülmemiştir, görülse bile bu dünyayı soğutacak bir etki yapacaktır, ısıtacak değil. Güneş lekelerinin sayısında son kırk senede bir azalma görülmüştür, bunun etkisi de dünyayı soğutma yönündedir. Ama buna karşılık son yüz senede atmosferdeki sera gazlarının miktarı %30 artış göstermiştir. Sera gazlarının miktarındaki artışın ortamın sıcaklığını arttırdığı kanıtlanmış bir bilimsel gerçek iken insandan başka dünyanın ısınmasına yol açan bir sebep aramaya gerek yoktur. Dünyanın iklimini biz değiştiriyoruz. 

1 Nisan 2014 Salı

Müşterekler problemi olarak iklim değişikliği

Tüm insanlığın müştereklerinin başında okyanuslar, atmosfer ve kutuplar gelir. İklim değişikliği bunların tamamını etkileyen en önemli olgulardan biri olduğundan zamanımızın en büyük müşterekler problemi iklim değişikliğidir.

Ekonomideki müştereklerin trajedisi problemi bireylerin kendilerine en uygun seçimleri yapmalarına rağmen bu seçimlerin toplamının topluluk için en doğru seçim olmamasına dayanır. Normal şartlar altında bu problemin giderek kötüleştiği, toplumun tüm bireyleri tarafından da algılanabileceği için çözüme ulaşmak nispeten daha kolay olabiliyor. Mesela, insanlar bir merada otlaması gereken hayvan sayısından çok daha fazlasını otlatmaya kalktıklarında hayvanların hiçbirinin doymadığını görüp aralarında anlaşarak meranın kaldırabileceği hayvan sayısı kadar hayvan yetiştirme yolunu seçebilirler.

Ancak konu iklim değişikliği olunca anlaşmazlığın boyutu da birkaç sebepten değişiyor. Öncelikle iklim değişikliğinin sonuçları şimdi ve burada görülemeyebiliyor. Mesela, dünyanın zengin ve doğal kaynaklara sahip ülkelerinden biri olan Kanada kuzey eyaletlerindeki kirli kumul petrolünü çıkartıp iklim değişikliği probleminin kötüleşmesine katkıda bulunabiliyor. Oysa Kanada iklim değişikliğinden şu anda zarar gören ülkelerden biri olsa eminim hükümetleri bu adımları atmadan bir kez daha düşünürdü. Ama bir yanda Kanada şu an için iklim değişikliğinden en az etkilenen ülkelerden biri olduğundan, diğer yanda da iklim değişikliğinin en kötü etkileri daha tam olarak görülmeye başlamadığından Kanada ve benzeri ülkeler iklim değişikliği problemini çok daha kötüye götürecek adımları atmaktan hiç kaçınmıyorlar.

Bunların haricinde iklim değişikliğinin temelinde ayrı bir problem yatıyor. İklim değişikliğinin nedeni bizim türlü faaliyetlerimiz sonucu, müşterek kullanmamız gereken atmosfere saldığımız sera gazlarıdır ve biz bu saldığımız sera gazlarından dolayı bir maliyetle karşı karşıya kalmıyoruz. Bacalarımızdan karbondioksit çıktığı an bizim için olay bitmiş oluyor, yani karbondioksit bir dışsallık haline geliyor. Ekonomik açıdan iklim değişikliği problemine bir çözüm bulmak istiyorsak dışsallık olarak gördüğümüz sera gazlarının atmosfere ve dolayısıyla hayatımıza verdiği zararı kabul ederek bu dışsallığı içselleştirmemiz gerekiyor.

Doğaya bıraktığımız bu atıkların bir kısmını doğa kendiliğinden temizleyebilmektedir ancak doğanın temizleyemeyeceği kısmını da temizleme sorumluluğu o atığı oluşturan kişilere düşmektedir. Yani, aldığımız nefesten ürettiğimiz karbondioksit doğa açısından temizlenebilir bir çıktı yaratırken çöpe attığımız içecek kutuları doğanın kendiliğinden temizleyebileceği bir çıktı oluşturmaz. Bu sebeple ürettiğimiz çöpün bir temizlenme veya geri dönüştürülme maliyeti vardır. Üretilen çöpün temizlenme veya geri dönüştürülme maliyetinin çöpü üreten kişi tarafından karşılanmasını sağlamak dışsallıkların içselleştirilmesine bir örnektir. Batı hukukunda kirletenin temizlemesi genel kabul gören bir ilkeyken aynı ilkenin sera gazlarına uygulanmaması problemin arkasında yatan ekonomik boyutu da gözler önüne sermektedir.

Ekonomik büyümenin gözden kaçan önemli boyutu müştereklerimize tecavüzün bedelini ödememesinde yatar. Yani bizler “yeter ki ucuz olsun” mantığıyla alışveriş yaptığımız müddetçe üreten şirketler de üretimlerinin doğaya verdiği zararı karşılamadan malları sadece üretim ve kar paylarıyla bize satacaklar. Oysa malın esas bedeli; üretim masrafı, doğaya verdiği zararın temizlenmesi ve kâr olsa problemlerin çözümünde önemli bir yol alınmış olur. Sera gazları ile kıyaslandığı zaman doğaya verilen diğer zararları hesaplayabilmek nispeten kolaydır. Fabrikalara atıklarını arıtma zorunluluğu getirebiliriz, evsel atıkların azaltılması için geri dönüşümü de teşvik eden yaratıcı çöp vergileri koyabiliriz veya bazı üretim metotlarını tamamen yasaklayabiliriz tıpkı ozon problemini çözmek için yaptığımız gibi. Ama en önemli müştereğimiz olan atmosferi korumak için alacağımız önlemler tüm dünya ekonomisini ciddi biçimde etkileyeceğinden bu yönde çok zor yol alıyoruz.

Sera gazı dışsallığının içselleştirilmesinin ne derece zor bir problem olduğunu geçip basit çözüm önerilerine bakacak olursak bunların başında karbon vergisi geliyor. Sera gazının temelde fosil yakıtların, yani, petrol, kömür ve doğal gazın yakılması sonucunda ortaya çıktığını biliyoruz. Ne kadar kömür yakılırsa ne kadar karbondioksit salınacağı da belli. Bu salınan karbondioksidi doğaya zarar vermeden temizlemenin de bedeli belli. O zaman yapılacak şey de basit, yakmak üzere satın alınacak olan her birim fosil yakıtın satış bedelinin üzerine bir de o yakıt yakıldığında ortaya çıkacak sera gazının temizlenmesi bedelini de ekleriz. Buna karbon vergisi diyoruz.

Burada iki önemli problem var, birincisi ülkemizin sisteminden kaynaklanıyor: “Bu toplanan vergilerin gerçekten sera gazlarını temizlemek için kullanılacağını ben nereden bileyim?” İkincisi ise daha temel bir sorun: Satın aldığımız neredeyse her ürünün üretiminde ciddi miktarda fosil yakıt tüketiliyor. Fosil yakıtlara vergi koymak bu ürünlerin tamamının fiyatının ciddi oranda artması anlamına geliyor. Bu iki ana problem karbon vergisinin uygulanması yolundaki engellerin başında geliyor.

Ama olayı karbon vergisine getirmeden de çözmek mümkün. Bunun için hepimiz günlük tüketimimizi yarı yarıya azaltmalı ve dünya nüfusunun da artışını durdurmalıyız, bu yeterlidir. Sizce hangi çözüm daha gerçekçi?

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Nisan 2014 sayısında bulabilirsiniz.

13 Mart 2014 Perşembe

Kuraklık Politikası Nasıl Olmalı?

Ülkemiz, 2012 yılının Ekim ayından bu yana şiddetini gittikçe arttıran bir kuraklıkla yaşamak zorunda kaldı. Bu kuraklığın temelinde yatan ana unsur, küresel iklim değişikliği sebebiyle her geçen gün biraz daha az yağış alıyor olmasıdır. Dolayısıyla içinde yaşadığımız kuraklık geçici bir olgu değil kalıcı bir gerçekliktir. Mutlaka bazı seneler bundan daha yağışlı geçecektir ama unutmamamız gereken önemli unsur, uzun seneler içerisinde iklimin bu davranışının bizi daha kurak bir geleceğe doğru sürüklediğidir.
İklimin kuraklaştığı dönemlerde tartışılan önemli konulardan biri kuraklıkla başa çıkmayı sağlayacak bir su yönetimi ve kuraklık politikasıdır. Başta ve uzatmadan söyleyecek olursak devletimizin kuraklıkla mücadele politikası bulunmamaktadır. Ama böyle bir politikanın gerekliliği konusunda devlet de biz de hemfikir olduğumuza göre söz konusu politikanın ana hatlarını da belirlememiz gerekir.
Özelde kuraklık genelde ise su yönetimi politikasının en vazgeçilmez unsuru ülkemizin su kaynakları hakkında bilgi sahibi olmaktır. Daha da açık anlatmak gerekirse öncelikle ne kadar kullanılabilecek suyumuzun olduğunu bilmemiz gerekir. Bunun kolay olduğunu düşünüyor olabilirsiniz ama bu birkaç açıdan zor bir problemdir. Mesela, İstanbul'daki barajların ne kadar suyla dolu olduğunu öğrenmek isterseniz İSKİ size %29, DSİ de %25 cevabını verir. Aradaki fark yaklaşık 45 milyon metreküptür ki bu da İstanbul'un 18 günlük su ihtiyacıdır. Bu aradaki fark değişik devlet kuruluşlarının aynı baraj için farklı yaklaşımlar kullanmalarından kaynaklanır, dolayısıyla, doğru su miktarına ulaşmak göründüğü kadar kolay değildir. Su miktarı konusunda bir diğer problem de yer altı sularının miktarını tahmin edebilmektir. Hepimizin kolayca kabul edebileceği gibi, yer üstü sularının aksine, yeraltı sularının miktarını tahmin edebilmek çok daha karışık bir problemdir ve yer üstü sularının miktarında mutabık olmayan ölçüm yöntemlerinin yer altı sularında anlaşmaları çok daha zordur.
Su yönetimi konusunda üstesinden gelmemiz gereken ikinci önemli problem, kimin ne kadar suya ihtiyacı olduğunu ve aslında ne kadar su kullandığını belirleme problemidir. Bunun da kolay olduğunu düşünebilirsiniz, ne de olsa evlerimize gelen su kapımızdaki sayaç tarafından ölçülüyor. Ama unutmayalım ki ülkemizdeki tatlı su kaynaklarının yaklaşık %70'i tarımsal sulamada kullanılmaktadır. Burada kullanılan suyu göz kararı ile belirlemek belki mümkün olabilir ama kimin ne kadar su kullandığını makul bir kesinlikle belirlemek çok zordur. Devletin bu konudaki çabalarına toprak sahiplerinin çoğu ileride harcayacakları suyun kısıtlanabileceği endişesiyle şu anda kullandıkları suyun ölçülmesine karşı çıkmaktadır.
Ayrıca, gene bildiğimiz gibi, tarımsal faaliyetlerde sulama tekniklerini geliştirerek daha az suyla daha fazla ürün elde etmek mümkündür.
Buradan anlayabileceğimiz gibi, ilk bakışta kolay gibi görünse de devletimiz ne, ne kadar suya sahip olduğumuzu, ne de ne kadar su harcadığımızı kesin olarak belirleyebilmektedir. Bu da bir su politikası oluşturulurken karşı karşıya kalınabilecek önemli problemlerden biridir).
Ancak bu bilgi eksikliği su ve kuraklık politikasının zayıf karnı değildir. Daha önemli unsur bu konudaki politik irade sorunsalıdır. Ülkemizdeki suyun yönetim görevi Orman ve Su İşleri Bakanlığına bağlı Su Yönetimi Genel Müdürlüğüne verilmiştir. Ama adında her ne kadar su yönetimi tamlaması geçse de bu genel müdürlüğün ana işlevi daha ziyade su yönetimini koordine etmek, yani suya taraf olan devlet bileşenlerini bir masa etrafında toplayıp karşılıklı diyalog içerisinde olmalarını sağlamaktır. Bunun ise devlet sistemimizin çalışma prensipleri açısından verimli bir sonuç getirmesi son derece zordur. Bu toplantılarda görev alan çeşitli devlet kuruluşlarının bürokratları su yönetimi konusunda yetkiye sahip olmadıklarından ortak kararlara varılması son derece zordur.
Bu durumda yapılması gereken ekonomi veya milli savunmaya benzer bir şekilde su konusunda  karar verme yetkisine sahip kişileri bir kurul içerisinde bir araya getirerek kararlar alınmasının sağlanması ve bu kararların alt kademedeki bürokratlar tarafından uygulanmasıdır. Daha basitçe söylersek, ne kadar suyumuz olduğunu ve kimin ne kadar suya ihtiyacı olduğunu belirledikten sonra başbakanla birlikte ilgili bakanlardan oluşan bir kurulun bu suyun dağıtım esaslarını belirlemesi ve bir kuraklık anında bunların öncelik sıralamasını da planlaması gerekmektedir. Ülkemizde bu çalışma başbakan ve ilgili bakanları meşgul edemeyecek kadar önemsiz göründüğünden daha alt basamaklardaki yetkililer tarafından yapılmaktadır. Bunun da doğal sonucu plan çıktılarının birbirleriyle çakışmalarından dolayı değişik devlet kuruluşları tarafından uygulanamamasıdır. Ayrıca bu sistem paydaşların görüşlerini içermediğinden tabanda da destek bulmakta zorlanmaktadır.
Ülkemiz su fakiri olma yolunda hızla ilerlemektedir. Bugün yakın çevremizdeki ülkeler arasında henüz su savaşları başlamamış olsa da gelecekte bizleri bu konuda önemli sorunlar beklemektedir. Bu nedenle fazla geç olmadan önce uygulanabilir bir su politikası üretmemize, sonra da bunu suyun iklim değişikliği nedeniyle kıtlaşacağı zamanları da düşünerek bir kuraklık eylem planına dönüştürmemiz gerekmektedir.

1 Mart 2014 Cumartesi

Yerel Yönetimlerin İklim Politikasındaki Önemi

Ülkemizde ve dünyada aktivizm açısından bakıldığında iklim değişikliği karşıtlığı, iklim değişikliğine sebep olan sera gazı salımlarına karşı yapılan bir savaş olarak algılanıyor. Gelişmiş ülkelerde bu durum bir noktaya kadar anlaşılabilir çünkü iklim değişikliğine sebep olan sera gazlarını hem bugün hem de geçmişte en fazla atmosfere salmış olanlar bu gelişmiş ülkeler. Dolayısıyla da iklim aktivizminin de bu salımların azaltılması konusuna yoğunlaşması da beklenebilir.

Ancak burada unutulmaması gereken iki ana nokta var. Birincisi, ülkemizdeki aktivizm hareketi genelde kendisine örnek olarak gelişmiş ülkelerdeki çevre hareketlerini alıyor. Bunun anlamı; uluslar arası toplantılarda, basında ve sosyal medyada görülen küresel iklim aktivizmi sera gazı salımlarının azaltılmasına yoğunlaşınca ülkemizdeki çevre örgütleri de o konuyla ilgilenmeye başlıyor. Oysa gelişmiş ülkelerin özelde sera gazı azaltımı konusuna ağırlık vermesinin sebebi ikinci ana noktada gizli. Bu ülkelerin büyük çoğunluğu ya kısa vadede iklim değişikliğinin getireceği problemlerden etkilenmiyor veya iyi şekilde etkileniyor ya da maddi kaynakları nedeniyle olası problemlerin üstesinden gelebilmeleri az gelişmiş ülkelere oranla çok daha kolay oluyor. Bu sebepten de ülkemizde iklim değişikliğine karşı savaşılması gerektiği konuşulduğunda ilk olarak akla sera gazı salımlarının azaltılması geliyor.

Oysa ülkemiz çoğu gelişmiş ülkenin aksine iklim değişikliğinden en fazla zarar görecek bölgelerden birinde bulunduğu için uzun vadede çabamızı sera gazı salımlarımızı azaltmak yanında iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlanmak yolunda da sarf etmemiz daha doğru olur. Bunu “istediğimiz kadar sera gazı salabiliriz, yeter ki kendimizi iklim değişikliğinden koruyalım” şeklinde anlamamamız gerekiyor. Uzun vadede sera gazı salımlarını azaltacak düşünce yapıları zaten ekonomik anlamda da bizleri güçlü kılar. Bu sebepten özellikle enerji üretiminde yenilenebilir enerjinin payını arttırmak durum ne olursa olsun en akılcı çözümdür. Ama gene de unutulmaması gereken en önemli konu: insanlık, bugün, tüm sera gazı salımlarını azaltmayı kafasına koysa dahi bunu gerçekleştirebilmenin zaman alacağı ve bu zaman süresince de iklim değişikliğinin kötü sonuçlarının her geçen gün artacağıdır.

Bunlar göz önüne alındığında devletimize düşen önemli görevlerden biri de iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlanması için gerekli önlemlerin alınmasının koordinasyonu olacaktır. Ama hepimizin bildiği gibi coğrafi koşullardan dolayı iklim değişikliğinin etkileri ülkemizin her bölgesinde benzer şekilde ortaya çıkmayacaktır. Bu sebeple de ortaya çıkacak etkilere karşı alınacak önlemler de her bölge için farklı olacaktır. Bu farklılık iklim değişikliğine uyum konusunda en önemli sorumluluklardan birini yerel yönetimlere vermektedir.
İklim değişikliğinin şehirler için getireceği risklerin başında içme suyu sorunu gelmektedir. Her ne kadar günümüzde su sorunu dediğimizde aklımıza İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerin su sorunu gelse de bu sorun tüm şehirler için geçerlidir. Büyük şehirlerin su sorununun giderilmesi ilk bakışta yerel yönetimlerin çabasını aşar bir boyutta görünse de  su sorununun temelinde şehrin su havzaları üzerindeki yapılaşma gelmektedir. Şehirlerin genişlemesi sırasında yapılacak yerel imar planlarında şehirlerin gelecekteki su ihtiyacını da dikkate alacak şekilde bir genişleme planı yapılması gerekmektedir.

Ayrıca suyun önemli bir kısmı da biriktirme noktasından evlere gelene kadarki kaçaklarla kaybolmaktadır. Altyapı sistemlerinin geliştirilerek kaçakların önlenmesi ve suyun daha verimli kullanılması da yerel yönetimlerin bu konudaki becerisine bağlıdır.

İklim değişikliği deniz seviyesinde de yükselmeye neden olacaktır. Bu özellikle kıyı kentlerimiz için büyük bir risk faktörü oluşturmaktadır. Örnek vermek gerekirse, İstanbul Kadıköy'deki metronun girişi deniz seviyesinden sadece bir metre yüksektedir. Yakın gelecekte kuvvetli bir lodos fırtınasına eşlik eden deniz seviyesindeki yükselme tüm metro sisteminin suyla dolmasına neden olabilir. New York şehri hala Sandy Kasırgası'ndan sonra metro sistemine dolan suyun tahliyesi ile uğraşmaktadır. 

İklimin değişmesinin getireceği bir başka sorun uzun kuraklıkların ardından gelecek şiddetli yağışlar olacaktır. Ayamama Deresi'ndeki kayıpların ardından Sayın Topbaş yaşananları iklim değişikliğine bağlayarak bu konuda alınacak önlemler konusunda güçsüz olduklarını anlatmaya çalışmış olsa da yerel yönetimlerin bu konudaki hazırlık çalışmalarını arttırmaları gerekmektedir.

Özellikle sıcak yaz aylarında ısı adası halini alacak olan şehirlerde soğutma gereklerine bağlı olarak elektrik ihtiyacı da artacaktır. Her ne kadar elektrik sağlama görevi yerel yönetimlerin olmasa da ulusal ağda olabilecek aksaklıkların yerel ölçekte giderilmesi amacıyla yerel yenilenebilir kaynaklara destek sağlanması da yakın gelecekte yerel yönetimlerden beklenecektir.

Son olarak her ne kadar hoşumuza gitmese de aşırı iklim olaylarının fazla uzak olmayan bir gelecekte sıklıklarını arttırması beklenmektedir. Sıklığı artan bu olayların başında sıcak hava dalgaları gelmektedir. 2003 yılında Paris'teki sıcak hava dalgasında 18,000 kişi hayatını kaybetmiştir. Benzer durumların ülkemizde de görülme riski kuvvetli olduğundan yerel yönetimlerin bu konuya önem vermeleri gerekmektedir. Hastaneler Sağlık Bakanlığı'nın sorumluluğunda olsa da karşılaşmak istemediğimiz ölüm vakalarında gerekli hizmetlerin verilmesinin sorumluluğu yerel yönetimlere düşmektedir.

Gördüğümüz gibi su havzalarının korunmasından cenaze hizmetlerinin verilmesine kadar pek çok çalışma yerel yönetimlerin yetki alanına girmektedir. Yeni kanunla birlikte sorumluluk bölgeleri iyice artan yerel yönetimler, iklim değişikliği ile birlikte daha da büyük zorluklar yaşamaya hazır olmalıdır. Bu zorluklar üstesinden gelinemeyecek problemler değildir, yalnız bunların kuvvetli birer ihtimal olduğunun bilincine varılarak hazırlık yapması gerekmektedir. 

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Mart 2014 sayısında bulabilirsiniz.

28 Şubat 2014 Cuma

Suyumuz bitmek üzere

Kuraklık, yağış tutarı normal düzeyinin oldukça altında olduğunda ortaya çıkan, arazi kaynakları ve üretim sistemlerini olumsuz biçimde etkileyerek ciddi hidrolojik dengesizliklere yol açan doğal oluşumlu bir olay olarak tanımlanır. Kuraklığı tanımlayabilmek için dört ana yaklaşım kullanılabilir: Meteorolojik, tarımsal, hidrolojik ve sosyoekonomik kuraklık. Sosyoekonomik kuraklık diğer üç yaklaşımdan farklı olarak ölçülebilir fiziksel bir olguyu değil kuraklığın sosyoekonomik sistemlere etkisini inceler.
Meteorolojik kuraklık iki ana olgu çerçevesinde gelişir. Bunların ilki yağış miktarının azalması, diğeri de artan sıcaklık ve azalan nemden dolayı zaten azalmış olan suyun da kaybıdır. Ülkemiz Ekim 2012'den bu yana meteorolojik kuraklık yaşamaktadır.
Ancak toprağın, içindeki nemi kaybetmesi ve tarımın etkilenmesi meteorolojik kuraklıktan daha uzun bir zamanı kapsayan, bölgenin yağış ve sıcaklık örüntüsündeki değişiklikle mümkündür. Yani, havadaki nem ve toprağın aldığı yağış azalsa bile toprağın içindeki su miktarı hemen azalmaz, ayrıca bunun tarıma etkisi ekim ve filizlenme zamanlarıyla da ilgilidir. Bu sebepten dolayıtarımsal kuraklık genelde uzun süren meteorolojik kuraklığın ardından ortaya çıkar ve tarımdan elde edilen ürün miktarında ciddi azalmalara yol açabilir.
İnsanların, tarım ve enerji üretimi gibi faaliyetleri nedeniyle suya olan ihtiyaçları dönemsel farklılıklar gösterdiğinden meteorolojik kuraklık ile nehirlerin akış miktarı, barajların, göllerin ve yer altı sularının seviyelerindeki düşüş olarak tanımladığımız hidrolojik kuraklık eş zamanlı olmayabilir.
Kuraklığın bir yandan tarıma ve canlılara, diğer yandan da su kaynaklarına ve dolayısıyla da bu kaynaklardan faydalanması gereken endüstrilere etkisi de sosyoekonomik kuraklığı oluşturur. Bu bağlamda kuraklığın ekonomik, sosyal ve çevresel etkilerini bir bütünlük içerisinde ele alarak incelemek gereklidir.
Ülkemiz Ekim 2012'den bu yana meteorolojik kuraklık içerisindedir. Yani ortalama yağış azalmış ve sıcaklıklar artmıştır. Ancak geçtiğimiz hafta iki ayrı kaynak; Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ülkemizde tarımsal kuraklık tehlikesi olduğunu, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı da hidroelektrik santrallerindeki üretimin kuraklıktan dolayı azaldığını açıkladı. Bu açıklamanın ardından bir yanda gıda diğer yanda da elektrik fiyatlarında artış yaşanacağının söylenmesi artık ülkemizin tam anlamıyla kuraklık ile mücadele etmekte olduğunu açık bir şekilde gösterdi.
Küresel iklim değişikliğinin bizim açımızdan en önemli sonucu ülkemizin yarı kurak iklim kuşağından kurak iklim kuşağına doğru geçecek olmasıdır. Bunun da anlamı açıkça şudur: Ülkemizin güney yarısının iklimi Irak ve Suriye gibi kurak, kuzey yarısı da güney bölgeleri gibi olacaktır. Bu sebepten içinde yaşadığımız kuraklığın geçici değil kalıcı olduğunun bilincine vararak acil önlemler almamız gerekmektedir. Ülkemiz gelecek sene bu seneye oranla daha fazla yağış alacak olabilir; ancak unutmamamız gereken bu kurak dönemlerin sıklığının gelecek yıllarda çok daha fazla artacağıdır.
Ülkemiz ne günümüzde su fakiridir, ne de gelecekte su fakiri olacaktır. Ancak suyu düşünmeden boşa harcayacak kadar bol suyumuz olmadığının da bilincinde olmamız gerekmektedir. Bu sebeple de hepimize düşen ana görev elimizdeki suyu tasarruflu kullanmaktır. Bu tasarruf önlemleri bir devlet politikası ve planlaması haline geldiği zaman da içinde yaşadığımız coğrafyada az suyla yaşamayı başaran bir ülke olabiliriz. Ama günümüzde olduğu gibi geniş sulama kanallarında tarlalara, eski su borularında evlere su taşımaya devam ettiğimiz sürece elimizdeki suyun da önemli bir kısmını daha gerekli olduğu yere varmadan kaybedeceğiz. Bunlardan daha da önemlisi, yoğun su kullanımı gerektiren hem tarım ürünlerinde hem de endüstri dallarında üretim yapmaya devam etmek bugün için kabul edilebilen bir yol olsa da yakın gelecekte kuraklıkların artmasıyla bizi yeniden düşünmeye ve değişik bir planlamaya yönlendirecektir. Suyun bol olduğu yerde bol su gerektiren, suyun az olduğu yerde de fazla su istemeyen ürünlerin üretimi mantık gereğidir. Umarım ciddi kuraklıklarda önemli kayıplar vermeden bu basit planlamayı yapmayı beceririz.

1 Şubat 2014 Cumartesi

Kuraklık

Küresel iklim değişikliğinin önemli sonuçlarından biri yağış rejimindeki değişimdir. Yeryüzü ısındıkça daha fazla su buharlaşır, daha sıcak atmosfer daha fazla su buharı tutabilir hale gelir, fazla suyu da yağış olarak yere bırakır. Dolayısıyla dünyanın genelinde bir kuraklık görülmez. Ancak bugün yağışlı olan bir bölge gelecekte kurak, bugün kurak olan bir bölge de gelecekte yağışlı bir yer halini alabilir. Bu yapı değişikliğinin örneklerine bölgemizde rastlamak mümkün. Mesela ülkemiz yağış alan bir bölge karakterinden kuraklığa doğru ilerlerken Arabistan Yarımadası da tam tersi yağış almaya başlayan bir bölge haline gelmeye başlıyor. Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün kuraklık analizlerinden son 9 ay içerisinde ülkemizde görülen kuraklığın boyutunu da anlayabiliyoruz. Burada unutmamamız gereken önemli nokta bu kuraklığın geçici değil kalıcı bir kuraklık olduğu. Bu kuraklığı durduramayacağımıza göre yapmamız gereken de bu kuraklıkla yaşayabilmek için gerekli önlemleri alabilmek.

Ocak ayında normalin çok ötesinde sıcak ve yağışsız bir dönem geçiren İstanbul'da barajların doluluk oranı üçte bir seviyesine indi. Bugün (20 Ocak) itibariyle İstanbul'u besleyen barajlardaki su miktarı 288,3 milyon metreküp. İstanbul'un günlük su ihtiyacı 2,5 milyon metreküp. Basit bölme işlemi bize barajlarda 115 günlük su kaldığını söylüyor. Yani ciddi miktarda yağmur yağmazsa İstanbul barajlarındaki tüm su 15 Mayıs'ta tükenecek.

Diyeceksiniz ki “Melen'den ve Istrancalar'dan su geliyor; devlet, İstanbul'un su sorununun önümüzdeki 40-70 yıl için çözüldüğünü söylemişti bize”. Buna da bir sayı ile cevap verelim. O kaynaklardan İstanbul'a gelen su miktarı günde 0,720 milyon metreküp. Bunu da hesaba katsak suyumuz 162 gün yetecek, yani o durumda da su 1 Temmuz'da tükenecek. “Ama o zaman da Melen'den daha fazla su çekeriz” diyecek olursanız unutmayın, Meteoroloji Genel Müdürlüğü kuraklık haritalarından da gördüğümüz gibi İstanbul ile Istrancalar ve Melen farklı bir coğrafyada yer almıyorlar. Yani İstanbul'a yağış düşmeyecek olursa Melen'de de fazla su bulabilmek mümkün olmayacak. Yapılacak tüm boru hatları ve barajlar İstanbul'un su ihtiyacını sürdürülebilir olarak karşılamaktan her zaman uzak olacaktır.

Bu durumda acilen iki şeye gerek var: Birincisi, doğal olarak yağmura, hem de bol yağmura. Biraz kar da yağsa hiç fena olmaz. Ama daha önemlisi, hepimiz suyu çok daha idareli kullanmalıyız. Suyu idareli kullanabilmenin başta gelen şartı da insanları ortada bir problem olduğuna dair uyarmaktan geçiyor. Ancak, üç ay sonraki seçimler önümüzde dururken siyasetçilerin çıkıp “karşımızda çok önemli bir sorun var, acilen önlem almamız gerekiyor” diyeceklerini hiçbirimiz düşünmemeliyiz. Ülke gündemi bu kadar yoğunken İstanbul'un su sorunu arada kaynayacak gibi görünüyor; ama emin olun, bu konudan dolayı sorumluların gözüne uyku girmiyordur.

Şunu unutmamamız gerekiyor, İstanbul ülke nüfusu ile kıyaslandığında sürdürülemez bir şehir halini aldı. Burada yetkilileri halkı yanlış yönlendirmekle suçlamamız zor. Bu sene gerçekten yağmur yağmadı, kar sadece Galatasaray-Juventus maçı sırasında yağdı. Bu durumda da barajlarda su birikmedi. Fakat, bu problemin geldiğini görmemiz gerekiyordu. İklim değişikliği karşısında ülkemizi her geçen sene daha da kurak günler bekliyor. Bu sebeple de iklim değişikliğini durdurmaya çalışmanın yanı sıra uyum sağlamak için ciddi çaba sarf etmemiz gerekiyor.

Istrancalar'dan ve Melen'den biraz daha fazla su çekerek bu problemi çözmemiz artık mümkün değil. Unutmayın, Istrancalar dediğimiz neredeyse Bulgaristan sınırı, Melen dediğimiz de Bolu. Yani İstanbul, Bulgaristan sınırından Bolu'ya kadar olan bölgedeki tüm su kaynaklarını olabildiğince kendisine yöneltmiş durumda. Biraz daha fazla su çekecek olursa bu su kaynaklarından beslenen yöre insanları ciddi sıkıntı yaşamaya başlayacaklar. Bu nedenle de hepimize düşen ana görev artık suyu idareli kullanmaya başlamak olmalı.

Uzun vadede bölgemizi tehdit eden iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlayabilmemiz için de sadece suyu tasarruflu kullanmakla kalmayıp yerleşim merkezlerimizi sürekli su kaynaklarına yakın bölgelere taşımayı da düşünmemiz gerekiyor. Bu bağlamda İstanbul artık besleyebileceği insan kapasitesinin üzerine çıkmış durumdadır. Şu anki kuraklık sadece bu seneye özel değildir ve eğer yaşam yerimizi ve tarzımızı değiştirmeyecek olursak bizleri gelecekte daha büyük problemler bekliyor olacak. Bunun için de çözüm her seferinde daha da uzaktan su taşımak değil yeni şehirlerimizi su kaynaklarının yakınına kurmak olacaktır.