23 Ağustos 2024 Cuma

Turizmde Kuzeyin Yükselişi ve Türkiye’nin Zorluğu

Son zamanlarda iklim değişikliği, dünyanın her köşesini farklı şekilde etkiliyor. Özellikle kuzey bölgelerinde yaşayanlar, bu değişikliklerin bazı olumlu yönlerini şimdiden fark etmeye başladılar. Ancak Türkiye, İspanya ve Yunanistan gibi daha sıcak ülkeler açısından durum pek iç açıcı değil.

İklim değişikliği, soğuk iklimlerde yaşayanlar için bir nevi “lütuf” haline geldi. Eskiden yaz aylarında dondurucu soğuklar ve sürekli yağmurla boğuşan kuzey ülkeleri, artık daha ılıman ve keyifli yazlar yaşıyor. Norveç, İsveç, Finlandiya gibi ülkeler, artık sadece kış sporları ile değil, yaz tatilleri için de popüler hale geliyor. “Coolcation” olarak adlandırılan bu yeni tatil trendi, daha serin destinasyonları tercih eden insanları kuzey bölgelere çekiyor. İnsanlar, aşırı sıcaklardan kaçmak için buralara akın ediyor ve bu bölgelerin turizm gelirlerini artırıyor. Özellikle son yıllarda, Alaska ve İskandinav ülkelerine olan talep büyük bir patlama yaşadı. Bu durum, kuzey ülkelerinin ekonomilerini canlandırırken, bu bölgelerdeki yerel halk için de yeni iş olanakları yaratıyor. Tur operatörleri ve havayolu şirketleri yaz aylarında kuzey ülkelerine olan ilgiyi karşılayabilmek için ek seferler koymaya başladılar. Özellikle ABD’de aşırı sıcak olan Teksas gibi eyaletlerden kaçarak en kuzeye, Alaska’ya araba ile seyahat edenlerin sayısında bile önemli artış görülüyor. AirBnb Norveç’te yaz aylarındaki doluluk oranının bu sene geçen seneye oranla %15 arttığını bildiriyor.

Ancak madalyonun diğer yüzü de var. İklim değişikliği, Türkiye gibi sıcak bölgeleri olumsuz etkiliyor. Türkiye, zaten yaz aylarında oldukça sıcak olan bir ülkeyken, son yıllarda bu sıcaklıklar daha da artıyor. 40 dereceyi aşan sıcaklıklar, hem tarımı hem de turizmi tehdit ediyor. Özellikle Akdeniz Bölgesi, kuraklık ve aşırı sıcaklarla mücadele ediyor. Bu durum, tarım ürünlerinin verimliliğini düşürmenin yanı sıra su kaynaklarını tehdit ediyor ve bölge halkının yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor.

Bu durumdan Türkiye’deki turizm sektörü de nasibini alıyor. Aşırı sıcaklar, özellikle Temmuz ve Ağustos aylarında, turistlerin Türkiye’yi tercih etme oranını düşürüyor. İnsanlar, bu kavurucu sıcaklardan kaçmak için serin destinasyonları tercih ediyor. Bu durum, Türkiye’nin turizm gelirlerinde azalmaya yol açarken, aynı zamanda turizm sektöründe çalışan milyonlarca insan için de risk oluşturuyor. 

Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus güney ülkelerindeki turizm sezonunun iklim değişikliği nedeniyle uzamaya başlamasıdır. Eskiden yaz aylarında kalabalık olan turizm yöreleri iklim değişikliğinin getirdiği ısınmayla birlikte ilkbahar ve sonbahar aylarında da dolmaya başlayacak.

Son senelerde Avrupa’nın güneyinde ortaya çıkan bir davranış biçimi de turistlerden bıkkınlık olarak açıklanabilir. Eskiden üç ay turist akımına uğrayan bölgelerde turistlerin varlığı altı veya sekiz aya yayıldığında o bölgede yaşayan halkın da sabrının sınırları zorlanmaya başlayabilir. Ülkemizde henüz bu noktaya gelmiş olmasak da bir yandan kalabalık diğer yandan da kuraklığın getirdiği susuzluk sorunu başta Bodrum olmak üzere çoğu yöremizi oldukça ciddi bir biçimde etkilemeye başladı.

Özetle, iklim değişikliği, dünyanın bazı bölgeleri için fırsatlar yaratırken, Türkiye gibi sıcak ülkelerde büyük zorluklar doğuruyor. Kuzey bölgelerinde yaşanan bu “yeni bahar” havası, turizm bağlamında Türkiye’nin ekonomik ve sosyal yapısını olumsuz etkileme potansiyeli taşıyor. İklim değişikliğinin bu iki yönünü anlamak ve buna göre stratejiler geliştirmek, hem bireysel hem de ulusal düzeyde büyük önem taşır. Bu yüzden, iklim değişikliği konusuna daha ciddi yaklaşmalı ve geleceğimizi korumak için şimdiden harekete geçmeli ve uyum önlemlerini artırmalıyız.

Rüzgar enerjisi Türkiye’de devrim olabilir mi?

Yeryüzündeki jeotermal ve nükleer hariç tüm enerjinin kaynağı güneştir. Kömür, petrol ve doğal gaz milyonlarca yıl önce yeryüzüne düşen güneş ışınlarının bitkiler tarafından emilip depolanmış halidir. Ancak güneş ışığının emilmesi için atmosferdeki karbondiokside ihtiyaç vardır. Bu yakıtları yaktığımız zaman da milyonlarca yıl boyunca emilen karbondioksit hemen atmosfere yayılır. Bu, atmosferin ısı dengesini bozduğu için iklim değişikliği dediğimiz önemli soruna yol açar. Peki bu soruna neden olmadan enerji üretmemiz mümkün mü?

Atmosfere karbondioksit salıp iklimi değiştirmeden enerji üretmemiz mümkün. Rüzgar, güneş, jeotermal ve nükleer bunu yapabilmemizin çeşitli yöntemleri. Bunlardan rüzgar ve güneş doğa koşullarına doğrudan, nükleer ise dolaylı olarak bağlı yöntemler. Yani, nükleer ve termik santraller hava çok sıcak olduğu zaman üretimde zorlanıyorlar. Rüzgar esmediği zaman elektrik üretmeniz mümkün olmuyor, geceleri güneş ışığından faydalanamadığımız için de elektrik üretemiyoruz. Bu engelin üstesinden gelmenin de ucuz bir yöntemi yok. Ayrıca rüzgarın esip elektrik enerjisinin üretildiği bölgelerle elektrik enerjisine ihtiyaç duyulan bölgeler arasındaki mesafe de karşımızdaki önemli sorunlardan bir tanesi. Bir de elbette rüzgar enerjisi üretecek santraller oldukça pahalı yatırımlar. Bu nedenle de her isteyen evinin bahçesine bir rüzgar santrali konduramıyor.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 2023 yılı verilerine göre ülkemizin fosil yakıtlara dayalı kurulu gücü 47,4 GW. Buna karşılık rüzgar enerjisi kurulu gücü 11,8 GW, güneş enerjisi kurulu gücü ise 11,3 GW. Rüzgar enerjisinin kurulu gücü fosil yakıtların dörtte birinden az ve unutmayalım, termik santrallerde yakıt olduğu müddetçe elektrik üretmek mümkündür, rüzgar için aynı şey geçerli değil. 2023 yılında termik santrallerden elde ettiğimiz elektrik enerjisi 190,6 TWh, rüzgar santrallerinden elde edilen elektrik enerjisi ise 34,4 TWh olmuştur. Aradaki fark beş kattan fazladır. 

Termik santrallerde kullanılan yakıtların sadece %21’i yerli kaynaklardan sağlanmakta, geri kalanı ise ithal edilmektedir. Bu yakıtlar, ekonomimize en yüksek maliyetlerden birini getirmektedir. Bu durumda ithal yakıtla çalışan termik santraller yerine rüzgar enerjisine yatırım yapmak çevresel açının yanında ekonomik açıdan da ülkemizin yararına olacaktır. Enerji üretim politikamız da bu yönde ilerlemektedir, yalnız yenilenebilir enerji kaynaklarına yaptığımız yatırımın daha da hızlandırılması gereklidir.

Rüzgar ve güneş santralleri orta ve uzun vadede termik santrallerin yerini almak zorundadır. Bunun iki önemli sebebi vardır. Öncelikle termik santrallerin yakıtı pahalıdır ve bu yakıtın önemli bir kısmını ithal ediyoruz. Ancak daha da önemlisi, bu yakıt sürdürülebilir bir yakıt değildir, yani yeryüzünde kolay erişilebilir fosil yakıtların önemli bir kısmını tükettik, geri kalanını hem çıkartması daha zor olduğundan hem de az bulunduğundan maliyet bir noktada dayanılır olmaktan çıkacaktır. Bunun ötesinden fosil yakıtların oluşturduğu çevresel kirlilik, sağlık sorunları ve iklim değişikliğini de unutmamamız gerekir. Dolayısıyla, biz istesek de istemesek de çok geçmeden enerjiyi yenilenebilir kaynaklardan sağlamaya başlamak zorundayız. Bu alanda geç kalındığında bunun bedeli oldukça yüksek olacaktır.

Yalnız, rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının süreklilik sorununa bir çözüm bulmamız gerekir. Uzun vadede bu sorunun çözümü sadece ülkesel değil neredeyse küresel bağlamda bir bütünleşik sistem üzerinden geçer, ancak günümüz şartlarında bu tür çalışmalar henüz planlama aşamasındadır. Dolayısıyla en azından orta vadede kendi çözümlerimizi üretmek zorundayız. Yenilenebilir enerjinin süreklilik sorununa getirilebilecek en kolay çözüm elektrik arzını, yani kurulu gücü fazlasıyla artırmaktır. Ülkemizin her tarafına kurulacak rüzgar santralleri bu sorunun en basit çözümüdür. Ülkemizin her yanında geceleri aynı anda rüzgar esmeyi bırakmayacağından bir bölgede üretilecek elektrik enerjisi dağıtım sistemi aracılığıyla tüm ülkeye yeterli olacaktır. Ama bu basit çözümün önemli problemi yatırım maliyetidir. Gerekli olan kurulu gücün iki katını kurduğunuzda süreklilik problemine bir çözüm üretirsiniz, ancak bunun maliyeti de oldukça yüksektir. Günümüzde bu yatırımları özel sektör yaptığından bu maliyetin taşınabilmesi gerçekçi değildir.

İkinci çözüm enerjiyi depolamaktır. Yani, rüzgar fazla estiği zaman üretilen enerjinin bir kısmını depolayarak rüzgarın azaldığı zamanlarda sistemi desteklemek mümkündür. Şu anda da çalışmalar bu yönde yürütülmektedir. Ancak depolama oldukça maliyetli bir çözümdür. Bugün için depolama dediğimizde aklımıza yüksek kapasiteli piller gelmektedir. Hidrojen ya da hidrolik gibi daha kolay depolama çözümleri geliştikçe depolama bir alternatif olarak gelişecektir.

Son bir çözüm de ülkemizde anlık olarak enerji planlaması yapmaktır. Yalnız burada da ihtiyacın oldukça üzerinde bir üretim kapasitesine ihtiyaç vardır. Rüzgar ve güneş olduğu müddetçe diğer kaynakları kapatıp, rüzgar ve güneş olmadığı zaman o kaynakları devreye sokmak aslında en akılcı çözümdür. Ancak bu çözümün uygulanması için de büyük hidroelektrik ve nükleer santrallere ihtiyaç duyulur. Bu çözüm akılcı olsa da bugünkü ekonomik şartlar altında uygulanması oldukça zordur.

Her gün artmakta olan rüzgar enerjisi potansiyelimiz gelecekte güneşle birlikte ülkemizin tüm ihtiyacını karşılama imkanına sahiptir. Ama bu yöndeki planlamanın şimdiden hazırlanıp uygulamaya konulması bizi gelecekteki enerji krizlerinden de koruyacaktır.

Bu yazı AA Analiz Servisi tarafından yayımlanmıştır.

9 Ağustos 2024 Cuma

Akdeniz Kasırgaları: Doğu Akdeniz İçin Büyüyen Bir Tehdit

"Akdeniz kasırgası", Akdeniz'de oluşan normalde okyanuslarda görmeye alıştığımız kasırgalar veya tayfunlar benzeri dev fırtınaları ifade eden bir terimdir. Bu fırtınalar nispeten nadir görülseler de, deniz suyu sıcaklıklarının artması nedeniyle giderek daha önemli hale gelmektedir. Geçen yıl, "Daniel Fırtınası" olarak adlandırılan böyle bir kasırga, Libya'nın Derna kentini vurarak büyük hasara ve can kaybına neden oldu. Akdeniz'in ısınmasıyla birlikte benzer fırtınaların tekrar görülme olasılığı artıyor ve bu durum, Doğu Akdeniz'deki tüm kıyı şehirleri için ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Öncelikle kasırga dediğimiz fırtınaların büyüklüğünü kısaca anlatalım ki gözünüzde yanlış bir şey canlanmasın: 2012 yılında New York şehrine büyük zarar veren Sandy Kasırgasının çapı yaklaşık 1850 kilometreydi. Yani bu büyüklükteki bir fırtınayı Türkiye’nin üzerine koysak tüm ülke aynı anda fırtına koşulları yaşayacak demektir. Bu fırtınalar bu büyüklüğe ve şiddete ulaşmak için gerekli olan enerjiyi altlarındaki sıcak deniz sularından alırlar ve denizi geçip karaya vardıklarında da enerjileri tükenip normal bir fırtına haline gelirler. Akdeniz, fırtınaların oluşumu için yeterli genişlikte değildir, ancak son yıllarda artan deniz suyu sıcaklıkları bu tür dev fırtınaların daha küçük türlerinin görülmesine yol açmıştır. Son iklim modellerine göre, Akdeniz’deki deniz suyu sıcaklıklarının küresel ısınma nedeniyle artmaya devam etmesi bekleniyor. Bu eğilim, Akdeniz kasırgalarına elverişli koşulların daha yaygın hale geleceğini ve gelecekte yıkıcı fırtınaların riskini artıracağını göstermektedir.

Geçen yılın Eylül ayında, Daniel Fırtınası Libya'nın Derna kentini eşi benzeri görülmemiş bir güçle vurdu. Kasırganın beraberinde getirdiği şiddetli yağmur ve kuvvetli rüzgarlar ciddi sellere ve geniş çapta yıkıma neden oldu. Kentin altyapısı, birçok bina ve yolun tahrip olmasıyla alt üst oldu. Binlerce insan hayatını kaybetti ve daha da fazlası yerlerinden oldu. Felaket, Akdeniz şehirlerinin böyle aşırı hava olaylarına karşı ne kadar savunmasız olduğunu ve daha iyi hazırlık ve müdahale stratejilerine olan acil ihtiyacı gözler önüne serdi.

Artan Akdeniz kasırgası tehdidi göz önüne alındığında, Doğu Akdeniz'deki şehirlerin gelecekteki fırtınalara hazır olup olmadığını değerlendirmek çok önemlidir. Mevcut hazırlık düzeyi bölge genelinde önemli ölçüde değişmektedir. Bazı şehirler dirençlerini artırmak için önlemler almaya başlarken, diğerleri son derece savunmasız durumda kalmaktadır.

Akdeniz'deki birçok kıyı şehri, şiddetli fırtınalara dayanacak sağlam altyapıya sahip değildir. Sağlam inşa edilmemiş binalar, yetersiz drenaj sistemleri ve yetersiz kıyı savunmaları, bu şehirleri bir kasırganın tüm gücüne karşı savunmasız bırakır. Etkili erken uyarı sistemleri, Akdeniz kasırgalarının etkisini azaltmak için çok önemlidir. Ancak, birçok şehir hala sakinlere zamanında ve doğru uyarılar sağlayabilecek kapsamlı sistemlerden yoksundur.

Akdeniz’de gelecekte oluşacak kasırgalara daha iyi hazırlanmak için, Doğu Akdeniz'deki şehirlerin altyapı direncinin artırılması, erken uyarı sistemlerinin iyileştirilmesi, acil durum müdahalesinin güçlendirilmesi ve halkın bilinçlendirilmesi gibi ciddi önlemler alması gerekmektedir. Antalya Havalimanı’nda geçtiğimiz senelerde görülen oldukça kuvvetli bir hortum sırasında kişilerin saklanmak ve kendilerini korumak yerine video çekmeye devam etmeleri bu konuda ne derece bilinçsiz olduğumuzun basit bir göstergesidir.

Doğu Akdeniz'deki Akdeniz kasırgalarının tehdidi, yükselen deniz yüzeyi sıcaklıkları ve iklim değişikliği ile birlikte gerçek ve büyüyen bir sorundur. Daniel Fırtınası'nın Libya'nın Derna kenti üzerindeki yıkıcı etkisi, bu fırtınaların neden olabileceği potansiyel yıkımın acı bir hatırlatıcısıdır. Bazı şehirler dirençlerini artırmak için adımlar atsa da bölgenin gelecekteki Akdeniz kasırgalarına yeterince hazırlanması için çok daha fazlasının yapılması gerekmektedir. Altyapının güçlendirilmesi, erken uyarı sistemlerinin iyileştirilmesi, acil durum müdahalesinin güçlendirilmesi ve uluslararası işbirliğinin teşvik edilmesi yoluyla şehirler nüfuslarını daha iyi koruyabilir ve bu, giderek daha sık ve güçlü fırtınaların etkilerini azaltabilir.

Bu yazı Dünyahali'nde yayımlanmıştır.

3 Ağustos 2024 Cumartesi

İklim Dostu Beslenme Seçimleri: Karbon Ayak İzimizi Ne Kadar Biliyoruz?

 Günümüz dünyasında, iklim değişikliği ile mücadele etmek ve sürdürülebilir yaşam biçimlerini benimsemek giderek daha fazla önem kazanıyor. Bu bağlamda, tüketicilerin beslenme alışkanlıklarını gözden geçirmeleri ve iklim dostu gıda seçimlerine yönelmeleri kritik bir rol oynar. Ancak, ne yazık ki tüketiciler olarak gıdaların karbon ayak izleri konusunda yeterince bilinçli değiliz. Dahası, karbon ayak izlerini bilsek bile, yaşam döngüsü değerlendirmesi (LCA) perspektifinden baktığımızda, gıdaların çevresel etkilerini tam olarak anlamakta oldukça zorluk çekiyoruz. Peki, bu konuda ne yapabiliriz?

Karbon ayak izi; bir ürünün üretimi, taşınması, tüketimi ve atık hale gelmesi süreçlerinde ortaya çıkan toplam sera gazı salımlarının bir ölçüsüdür. Gıdaların karbon ayak izleri, üretim yöntemlerine, kullanılan tarım tekniklerine ve taşımacılık mesafelerine bağlı olarak büyük farklılıklar gösterebilir. Örneğin, yerel olarak yetiştirilen meyve ve sebzeler genellikle daha düşük bir karbon ayak izine sahipken, ithal edilen et ve süt ürünleri daha yüksek bir karbon ayak izine sahip olabilir.

Gıdaların karbon ayak izleri konusunda bilgi eksikliğimiz, bilinçsizce yüksek karbon ayak izine sahip gıdaları tercih etmemize yol açabilir. Örneğin, avokado gibi popüler bir gıda, sağlıklı bir seçenek olarak görülebilir. Ancak avokadonun üretim ve taşımacılık süreçlerinde yüksek miktarda sera gazı salımı ortaya çıkar. Ayrıca avokado oldukça fazla su isteyen bir besindir. Benzer şekilde, et ve süt ürünleri gibi hayvansal gıdalar, bitkisel gıdalara kıyasla genellikle daha yüksek bir karbon ayak izine sahiptir. Ancak, bu bilgiler çoğu zaman tüketicilere ulaşmadığından onların bilinçsiz seçimler yapması sonucunu doğuyor.

Gıdaların karbon ayak izlerini bilmek önemli olsa da bu tek başına yeterli değil. Gıdaların çevresel etkilerini tam olarak anlamak için yaşam döngüsü değerlendirmesi perspektifinden bakmamız gerekiyor. LCA, bir ürünün üretiminden nihai tüketimine kadar geçen tüm süreçlerdeki çevresel etkilerini değerlendirir. Bu değerlendirme, yalnızca karbon ayak izini değil, aynı zamanda su kullanımı, kimyasal gübre ve pestisit kullanımı gibi diğer çevresel etkileri de kapsar.

Örneğin, bazı gıdalar düşük bir karbon ayak izine sahip olabilir; ancak, üretimleri sırasında yüksek miktarda su kullanımı veya kimyasal gübre ve pestisit kullanımı gerektirebilir. Bu tür gıdalar, su kaynaklarını tüketebilir, toprak ve su kirliliğine yol açabilir. Dolayısıyla, gıdaların çevresel etkilerini tam olarak anlayabilmek için yalnızca karbon ayak izine değil, aynı zamanda su ve kimyasal ayak izlerine de dikkat etmemiz gerekir.

İklim dostu beslenme seçimleri yapmak için bilinçlenmek ve doğru bilgileri edinmek büyük önem taşır. Detaylara dikkat ederek prensipte uygulamak isteyebileceğiniz bazı önerileri şöyle sıralamak mümkün:


Yerel ve Mevsimlik Gıdaları Tercih Edin: Yerel olarak yetiştirilen ve mevsiminde tüketilen gıdalar, genellikle daha düşük bir karbon ayak izine sahiptir. Uzun mesafeler kat ederek taşınmaları gerekmediği için sera gazı salımları daha düşüktür.

Bitkisel Gıdaları Tercih Edin: Bitkisel gıdalar, hayvansal gıdalara kıyasla genellikle daha düşük bir karbon ayak izine sahiptir. Bu nedenle, beslenme düzeninizde bitkisel gıdalara daha fazla yer vererek çevresel etkinizi azaltabilirsiniz.

Organik ve Sürdürülebilir Tarım Ürünlerini Destekleyin: Organik tarım, kimyasal gübre ve pestisit kullanımını azaltarak toprak ve su kirliliğini önler. Sürdürülebilir tarım uygulamaları ise su kaynaklarının korunmasına ve biyoçeşitliliğin artırılmasına katkı sağlar.

Atık Yönetimine Dikkat Edin: Gıda israfını azaltmak, çevresel etkinizi önemli ölçüde azaltabilir. Artan yemekleri değerlendirmek, gıda atıklarını kompost yapmak gibi yöntemlerle gıda israfını en aza indirebilirsiniz.

İklim dostu beslenme seçimleri yapabilmek için daha fazla bilgiye erişim sağlamak ve bu bilgileri günlük hayatımıza uygulamak büyük önem taşır. Tüketiciler olarak, gıdaların etiketlerinde karbon ayak izi, su kullanımı ve kimyasal kullanımı gibi bilgiler arayarak bilinçli seçimler yapabiliriz. Ayrıca, sürdürülebilir gıda üretimi ve tüketimi konusunda eğitimler ve farkındalık kampanyaları düzenlemek de bu konuda önemli adımlar olacaktır.

Bu bağlamda yapabileceğiniz en faydalı şey çevrenizden duyduğunuz, sosyal medyada gördüğünüz veya arkadaş sohbetinde öğrendiğiniz şeyleri bir kez daha araştırmaktır. Bu tür bilgiler çoğu zaman bir durum için geçerli olsa da durum, zaman, ülke ve hatta kişiler değiştiğinde geçerliliğini yitirebilir, o nedenle de özellikle günlük beslenme konusundaki bilgilerimizi bilimsel kaynaklardan almak son derece önemlidir. Bilimsel kaynak dediğimiz zaman anlamamız gereken de hakemli bilimsel dergilerdir. Bir derneğin ya da örgütün hazırladığı rapor son derece bilimsel görünebilir ancak bilimin çalışma yöntemi farklıdır, o nedenle de bu tür raporları her zaman baştan doğru kabul etmemek akıllıca bir yaklaşımdır.

Son olarak, iklim dostu beslenme açısından yapmamız gereken en önemli şey gıda israfını önlemektir. Karbon ayak izi olsun, su olsun, kimyasallar olsun ve en önemlisi insan emeği olsun, gıda üretimine çok çaba harcıyoruz. Bize ulaşana kadar yaptığımız hatalarla bizim yaptıklarımızı eklediğimizde üretilen gıdanın neredeyse yarısı çöpe gidiyor. Sadece bunu azaltmak bile bilinçli gıda tüketimini ayrı bir seviyeye taşıyacaktır. Yani elbette Antalya’da üretilen domatesi İstanbul’a taşımanın bir karbon ayak izi vardır, ama belki daha önemlisi o domatesin yolda zarar gören yüzdesidir. Bu nedenle mümkün olduğunca yerel beslenmek gıda israfını da azaltacaktır.

İklim dostu beslenme seçimleri, iklim değişikliği ile mücadelede önemli bir rol oynar. Ancak, tüketiciler olarak ne yazık ki gıdaların karbon ayak izleri ve diğer çevresel etkileri konusunda yeterince bilinçli değiliz. Yaşam döngüsü değerlendirmesi perspektifinden bakarak gıdaların çevresel etkilerini tam olarak anlamak ve bu bilgiler doğrultusunda bilinçli seçimler yapmak, sürdürülebilir bir geleceğe katkı sağlamamıza yardımcı olacaktır. Yerel ve mevsimlik gıdaları tercih etmek, bitkisel gıdalara yönelmek, organik ve sürdürülebilir tarım ürünlerini desteklemek ve gıda israfını azaltmak gibi adımlarla, bireysel olarak çevresel etkinizi azaltabilirsiniz. İklim dostu beslenme, yalnızca bireysel sağlığımızı değil, gezegenimizin sağlığını da korumak için atılacak önemli bir adımdır.

Bu yazı EkoIQ dergisinde yayımlanmıştır.