19 Ağustos 2014 Salı

Hava tahmini neden zordur?

Bir şeyin varlığı ya da geleceği konusunda herhangi bir tahmin yaptığınız zaman aslında dört sonuç oluşabilir. Ya siz olacak dersiniz ve olur (doğru pozitif), ya siz olmaz dersiniz ve olmaz (doğru negatif), ya siz olacak dersiniz ve olmaz (yanlış negatif), ya da siz olmayacak dersiniz ve olur (yanlış pozitif). Durum ne olursa olsun, doğru pozitif ve doğru negatifler, yani sizin olayları doğru bildiğiniz haller sizin ana başarınızı belirler. Siz olacak ve olmayacak şeyleri doğru tahmin edemiyorsanız gerisini düşünmeye bile gerek yoktur.
Burada “doğru bilmenin” derecesi önem kazanır. Mesela “yarın yağışlı olacak” dediğinizde %80 ihtimalle doğru tahminde bulunuyorsanız veya “yarın yağışlı olmayacak” dediğinizde %80 ihtimalle hava yağışlı değilse başarılı bir tahmin yaptığınız söylenebilir mi? Bu aslında zor bir soru ve yukarıda verdiğim iki örnek her ne kadar simetrik görünse de simetrik örnekler değiller.

Açıklayayım: “Yarın hava yağışlı olacak” dendiğinde ne yaparsınız? Eğer açık havada yapılacak işleriniz varsa ertelemeyi düşünürsünüz ve yanınızda şemsiyeyle dolaşırsınız. Ya yağmurlu dendiği halde yağmur yağmazsa ne olur? Planlarınızı ertelediğiniz veya tüm gün elinizde şemsiye taşıdığınız için bozulursunuz, belki bir iki gün söylenirsiniz, ama sonra bu olay unutulur gider.

“Yarın hava yağışlı olmayacak” dendiğinde ne yaparsınız? Piknik planlarınıza devam edersiniz ve yanınıza şemsiye almayı düşünmezsiniz. Ama ya yağacak olursa ne olur? Piknik sırasında sırılsıklam olup herkesi davet ettiğinize mi yanarsınız hava durumuna güvenip arkadaşlarınıza mahcup olduğunuza mı? Ne olursa olsun bu hatayı iki günde unutmanız kolay değildir.
Bu problemde yanlış pozitif tahmin (yağmur yağması) yanlış negatif tahminden (yağmur yağmaması) çok daha kötü sonuç doğurabilir. O zaman tahmini yapacak olan kişi sizce ne yapmalı? Ben olsam, her gün yağmurlu dememem için fazla bir nedenim olmayabilir. Ama o zaman da başka bir sonuçla karşılaşıyoruz, o da çocukluktan beri okuduğumuz yalancı çoban sendromu. Hani şu köyü kandırmak için “kurtlar sürüyü yedi” türü bir yalan söyleyip, sonra başka bir gün o olay gerçekleştiğinde kimseyi inandıramayan çoban olayı. Yani hava tahmini yapacak kişi uzun vadede yağış beklentisini abartırsa bir müddet sonra onu dinleyen insanlar bu tahmine inanmamaya başlar. Dolayısıyla yağış tahminlerini abartılı aktarmak çözüm olmadığı gibi doğru da değildir.
Hava tahmini konusunda iki tarafa da önemli bir görev düşüyor. Tahmini yapan kişiler bunu en iyi şekilde yapmak zorundalar. Bizler de bu tahminlerin sadece birer tahmin olduğunu ve hata payı olduğunu bilmek zorundayız.
Esas problemimiz de burada başlıyor. En azından benim görüşüme göre hatalı tahmin yapan kişi ve kurumlar hatalı tahmin yaptıklarını belirterek bu hatalı tahminlere yol açan sebepleri bütün noktalarıyla tespit etmeli daha sonra aynı hatayı tekrarlamayacakları yönünde bir açıklama yapmalıdır. Bu bir suçun kabulü falan değil, sadece tahminde neden yanılmış olunduğunun bir açıklaması olur. Böylece bir dahaki sefere hem o kişi ve kurumlara hem de tahminlerine olan güvenim artar. Ne yazık ki ülkemizde bu sık yapılmadığı için türlü tahminlere olan güvenimiz de tam olamıyor.
Bu yazıyı yazmamın esas sebebine gelirsek: Osmanlı zamanında sonra 1940'larda İstanbul'da bir hortum görülmüş ve Haziran ayının sonuna kadar da İstanbul'un Marmara kıyılarında başka bir hortum kaydedilmemiş (benim bildiğim ve meteorologların söylediği kadarıyla). Ancak İstanbul çevresinde son iki ayda iki hortum olayıyla karşılaştık ve tüm gözler bir kez daha meteorologlara çevrildi. “Efendim, koca meteorologlar nasıl olur da bu hortum olaylarını önceden tahmin edemezler?” Öncelikle bu hortum olayları bizim coğrafyamıza ABD'nin orta ve güney eyaletlerinde olduğu gibi sık görülen olaylar değildir. Bu sebeple de ne bunları önceden tahmin edecek- ki bu tahmin günler öncesinde değil ancak dakikalar öncesinde yapılabilir- teknik donanım, ne de deneyim ülkemizde mevcuttur. Eleştirilerimizi bunu bilerek yapmak zorundayız.
Ancak ülkemizde buna alternatif olarak ne yapılıyor? Son bir aydır her şiddetli fırtına uyarısında, aynı zamanda bir hortum beklentisi de ortaya konuyor. Peki kaç hortum uyarısı yapıldı ve kaçı doğru çıktı? Benim saydığım kadarıyla iki hortum oldu, ikisinde de bir uyarı yapılmadı, yani iki yanlış pozitif tahmin. Sonra iki hortum uyarısı yapıldı ve ikisinde de hortum olmadı, yani iki yanlış negatif tahmin. Her şiddetli fırtına sırasında bir hortum uyarısı yapabilirsiniz ve eminim sonunda tahmininiz tutar ama bu sizi yalancı çoban sendromundan kurtarmaz. Bu sebeple tahmin yapamayacağımızı bile bile hortum uyarısı yapmanın bir gereği bulunmamaktadır.
Daha da acısı, hadi diyelim uyarı yaptınız ve gerçekten hortum oldu, millet ne yapacak? Kimseye hortum sırasında neler yapılması gerektiği konusunda bir eğitim verdik mi şimdiye kadar? Hani şiddetli bir kar yağışı sırasında evden çıkmamamız ve mutlaka arabada kar lastiği takılı olması gerektiğini biliyoruz ama hortum olduğunda ne yapacağız?

1 Ağustos 2014 Cuma

Su Yönetimi

Dünyadaki ülkeleri toplam yenilenebilir su kaynakları açısından sıralayacak olursak ülkemiz yıllık 213.6 km3 su ile 40. sırada bulunuyor. Listede 173 ülke olduğunu düşünecek olursak bizim altımızdaki 132 ülke aslında durumumuzun fena olmadığını gösterebilir. Ancak listeyi biraz daha dikkatli incelediğimizde 4. sırada, bazı eyaletlerinde artık susuzluktan yazın hortumla araba yıkamanın yasaklandığı ülke ABD'yi görüyoruz. Bunun da bize verdiği en önemli ders, su zengini ya da yoksulu, tüm devletlerin suyu doğru yönetmeleri gerektiğidir.

Suyu doğru yönetmek deyince ne anladığımız ise çok daha karışık bir konu ve herkes bunu kendi bakış açısına göre değerlendiriyor. Ben de bu sebeple kendi perspektifimden su yönetimini anlatmaya çalışacağım. 

En kaba tabiriyle su yönetimi ülkemizin 213.6 km3 toplam yenilenebilir su kaynağı ile sürdürülebilir bir biçimde yaşamını sürdürmesinin planlanması demek. Bu planlamayı yapabilmek de aslında iki önemli bilgiye dayanıyor: Nerede ve ne kadar suyumuz olduğunu ve kimin, nerede ve ne zaman suya ihtiyacı olduğunu bilmek. Buna ek olarak, uzun vadeli planlar yapabilmek için nüfusumuzun ve ekonominin nasıl büyüyeceğini kestirmenin yanı sıra iklim değişikliğinin su kaynaklarını nasıl etkileyeceğini de hesaba katabilmeliyiz.

Ülkemiz dünyanın iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölgelerinden birinde bulunmaktadır. Bugün için ülkemizin yenilenebilir su kaynağının önemli bir bölümünü Doğu Anadolu'daki, özellikle kar yağışlarıyla beslenen akarsular oluşturmaktadır. Bu akarsuları besleyen yağışlar iklim değişikliği ile az da olsa azalacaktır. Ancak daha önemlisi, bu yağışlar artık kar değil yağmur şeklinde düşecektir. Bundan dolayı da eriyen kar suları ile beslenen Fırat ve Dicle'ye güvenerek hazırlanan GAP sisteminin yakın bir gelecekten itibaren planlandığı şekilde çalışmayacağı göz önüne alınmalıdır. Ayrıca artan sıcaklıklar tüm doğal ve suni göl yüzeylerindeki buharlaşmayı da arttıracağı için bugün için hesaplanan yenilenebilir su kaynağının yakın bir gelecekte buharlaşmadan dolayı azalacağı öngörülmektedir.

Nüfusumuzun ne şekilde büyüyeceği üzerine gerçekçi tahminler olsa da bu tahminler demografik yapımızın, yani kimin nerede yaşayacağını belirlemekten uzaktır. Buna fazla planlı sayılmayan büyümemiz de eklendiğinde hangi sektörlere gereksinim duyulacağını ve nerelerde su ihtiyacı olacağını kestirmek son derece güçtür. İktidara gelecek hükümetlerin gerek ekonomik büyüme, gerekse de nüfus hareketleri üzerinde önemli bir etkisi olduğundan ve bu etki bir devlet değil hükümet politikası oluşturduğundan ilk genel seçimlerin ertesini görmek zor, 20 sene sonrayı planlamak ise neredeyse imkansız.

Ancak son yıllarda artan su ve enerji ihtiyacının bizlere öğrettiği; suyun ve enerjinin ihtiyaç duyuldukları yerlerde bulunamadığıdır. Doğal su kaynakları her geçen gün azalırken İstanbul'un nüfusu her geçen gün artmaktadır. İstanbul'un su havzalarının artan nüfusun ihtiyaçlarını sürdürülebilir bir şekilde karşılaması imkansızdır. Bu durum için üretilen çözümlerin başında “çok uzaklardan su taşınması” gelmektedir. Su yönetiminin günümüzde ve gelecekteki en önemli açmazlarından biri bu noktada oluşmaktadır. İstanbul'a Melen'den ve Istrancalar'dan su getirilmektedir, ancak bu su o yörelerde de bir ihtiyaç maddesidir. Dolayısıyla bu suyu kullanmak kimin hakkıdır? Yöre halkının mı, yüzlerce kilometre uzaktaki İstanbul'un mu? Melen'deki su da bu yaz olduğu gibi yeterli olmayacak olursa bir sonraki adımda İstanbul'a su taşımak için daha uzaktaki hangi kaynağa el atılmak zorunda kalınacaktır? O kadar uzak mekanlardan suyu İstanbul'a pompalamak için gereken enerji yükü her geçen gün artacağından suyun taşınacağı uzaklığın bir son limiti olacak mıdır? Ya da bunların tamamından vazgeçerek suyu insanlara taşımak yerine insanları suyun daha bol olduğu bölgeye taşımak daha uygun bir çözüm müdür? Yani, şehirleşmenin getirdiği sorunlarla gittikçe boğuşmayı daha fazla gerektiren bir İstanbul'da yaşamak yerine istenen imkanların sunulduğu, suyu daha bol bir bölgede yaşamak düşünülebilir mi? Büyük şehirlerin su ihtiyacı arttıkça üzerinde düşünerek cevap bulmamız gereken böylesi problemlerin sayısı da artmaktadır.

Fakat bunun ötesindeki önemli sorunumuz ülkemizdeki tatlı su kaynaklarının %70'inin tarımsal sulama için kullanılıyor olmasıdır. Tarım konusunda bir düzenleme ve su kaynakları açısından bir planlama olmadığından bu suyun önemli bir kısmı bilinçsizce boşa harcanmaktadır.

Burada amaç ne devleti ne de çiftçileri suçlamaktır. Çiftçiler binlerce yıldır alışılagelmiş biçimde tarım yapmaya devam etmektedirler. Ancak artık gerek iklim değişikliği, gerekse de sulama ihtiyacının artmış olmasından dolayı aynı şekilde tarım yapmak mümkün değildir. Bugün ülkemizin çoğu bölgesinde kullanılan sulama yöntemi bundan 6000 sene önce Sümer'de kullanılan yöntemden çok da farklı değildir. Su, künklerle tarlaya taşınır ve serbestçe tarlaya yayılır. Bu tür sulama hem tarlanın ihtiyacından fazla su almasına hem de bu suyun buharlaşma nedeniyle önemli oranda kaybına yol açmaktadır. Su yönetimi açısından önemli bir adım öncelikle tarlalara verilen suyun doğru biçimde ölçülmesi; sonrasında da bu suyun en verimli şekilde kullanılmasına olanak sağlayacak damla sulama gibi yöntemlerin önce teşvik edilmesi, ardından da zorunlu kılınmasıdır. Çünkü her ne kadar hoşumuza gitmese de artık Sümer’deki gibi suyun bol olduğu günler geçti.

Su yönetimi açısından bir diğer husus da bunun tarımla ilgili olan bölümdür. Ülkemizde suyun nerede ve ne kadar bulunduğuna fazla bakılmadan ürün deseni seçilmektedir. Suyu her an biraz daha azalan ve 90,000 adet ruhsatsız kuyu bulunduran Konya Ovası'nda hala ciddi bir su yükü getiren şeker pancarı üretimi yapılmaktadır. Konya Havzası'ndaki yer altı suyunun seviyesi her sene 3 metre azalmaktadır. Bildiğiniz gibi, yer altı suları barajlar gibi bir senelik yağmurlarla eski halini alamaz. Yani yeraltı sularını kaybettiğimizde o sular kısa bir zamanda yenilenemezler. Konya Havzası'nda kullanılabilir yer altı suyunun sonuna gelmeden alınabilecek önlemlerle olası tarımın daha sürdürülebilir olması başarılabilirdi, ancak şu anda gerek su gerekse de tarım planlamasında yapılan hatalar binlerce yıldır tarım yapılan bu bölgeyi tarımın bitmek üzere olduğu bir alan haline getirmiştir.

Bu problemin varlığında çiftçileri suçlamasam da kimi tarım faaliyetlerini de sorgulamamız gerekiyor. Çiftçiler de binlerce yıldır uygulanan bilinçsiz tarım yöntemlerinde ısrar ederek ne zaman su kullanımı ölçülmek ve denetlenmek istese karşı durarak çözümdense problemin parçası oluyorlar. Ülkemizdeki bu su problemi sadece devletin yanlış politikalarının bir sonucu değildir. Bu problemi birlikte yarattık, çözümü de birlikte bulacak olan bizleriz. Ülkemiz hala dünyadaki 132 ülkeden daha fazla yenilenebilir su kaynağına sahip. Yakın gelecekte iklim değişikliği ile bunun bir kısmını kaybedecek olsak da düzgün bir su yönetimi ile sürdürülebilir bir su düzenine kavuşmamız mümkün.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Ağustos 2014 sayısında bulabilirsiniz.

1 Temmuz 2014 Salı

Bu Sene Kayısıyı Görmüyoruz

Başlarken bir konuya açıklık getirelim: Atmosferdeki karbondioksit miktarını arttırdığımız zaman bu atmosferdeki tüm olaylara etki eder. Bu sebepten iklimle ilgili ne oluyorsa bu olaylara bakıp “acaba bu iklim değişikliğinin etkisi midir?” demenin bir mantığı yoktur. Bugün iklimle ilgili olan her olay bizim atmosfere karbondioksit salmamızla oluşan iklim değişikliğinin bir sonucudur. Bir düşünün bakalım daha önce İstanbul'da hortum görmüş müydünüz?? Cevabınız doğal olarak hayır. “Şimdi neden görüyoruz?” diye sormayı düşündüğünüz her an unutmayın, cevap hep aynı “küresel iklim değişikliği”.

Benzer şekilde bu yaz manavların raflarında kayısı görmediğinizde ya da kayısı fiyatları dudaklarınızı uçuklattığında gene şaşırmayın, sorumlusu belli “küresel iklim değişikliği”. “Ama kayısı üretiminin azalmasının sebebi sıcak ya da kuraklık değil, kayısılar dondan dolayı dallarında zarar görmüş, bunun sıcaklıkla alakası yok” demeyin. Çünkü iklim değişikliği sadece yağışların azalması ve sıcaklıkların artması değildir. Adı üzerinde iklim değişikliği, iklimin değişmesi anlamına geliyor, yani daha önce hiç görmediğimiz şeyler yeni normalimiz haline geliyor. Bizim de bu alışmamız gerekiyor.

En basit şekilde anlatmamız gerekirse, iklim değişikliği, olan hava olaylarının şiddetinin artması anlamına geliyor. Mesela yazın yağmur yağan iki gün arasındaki süre dört günse bu sekiz güne çıkıyor, biz de buna kuraklık diyoruz. Ama sekiz gün sonunda gelen yağış da iki kat daha şiddetli oluyor. Yani toplam aldığımız yağış miktarında önemli bir değişiklik olmuyor, ancak bir yandan kuraklığın, öte yandan da yağışın şiddeti artıyor. Yağış eğer  eskisi gibi yağacak olsa toprak doyacak, toprağın içine sızan su yeraltı su kaynaklarını besleyecek ve derelerden akan su da barajları dolduracak. Ama şimdi bardaktan boşanırcasına yağan yağmur ne toprağı doyuruyor ne de yeraltı sularını besliyor. Sadece hızlıca akıp giderek beraberinde toprağı sürükleyerek erozyona ve sele sebep oluyor. Dolayısıyla da artık “kaç gündür yağmur yağıyor, barajlar dolmuştur artık” demeyi bırakın, yağan bu yağmur kanalizasyonlardan denize akıyor, barajlara çok azı ulaştığında bize önemli bir katkısı olmuyor.

Öte yandan ülkemiz bu son yıl içinde normalden çok daha az yağış aldı. Bu da özellikle buğday rekoltesinde önemli düşüş beklentisine yol açtı. Tarım Bakanlığı verilerine göre bazı illerde bu rekolte düşüşünün %50'nin üzerinde olabileceği öngörülüyor. Azalan yağışların iklim değişikliğiyle alakalı olmadığını ve Anadolu'da zaten yedi yılda bir kuraklık olduğunu düşünenleriniz olabilir. İklim değişikliği bir yanda yedi yılda bir olan kuraklıkları önce dört yılda bir, sonra iki yılda bir olur hale getirecek, diğer yanda da yağış miktarını azaltarak kuraklığın şiddetini arttıracak. Artık yeni bir dünyada yaşıyoruz ve özellikle tarım üretimimizi bu yeni dünyanın şartlarına uyum sağlar hale getirmek zorundayız.

Atmosfere saldığımız sera gazları atmosferin ısınmasına neden olurlar. Atmosfer ne derece sıcaksa o derece fazla enerjiye sahiptir. Büyük fırtınaları besleyen yakıt atmosferin enerjisidir. Dolayısıyla atmosferdeki enerji ne derece fazlaysa oluşan fırtınalar da o derece kuvvetli olur. Ayrıca atmosfer ısındıkça içinde su buharı barındırma kapasitesi de artar. Yani, daha sıcak bir atmosferde hem fırtınalar sırasında esen rüzgarın hızı daha yüksek olur hem de yağış inmeye başladığında şiddeti daha artar. Bu son günlerde daha sıklıkla görmeye başladığımız şiddetli yağışların ve fırtınaların temel sebebidir. 

Yakın zamanda sıkça görmeye başladığımız bir diğer hava olayı olan dolu bu yıl özellikle Karadeniz Bölgesi'nde fındık üretimine ciddi zarar verdi. Dolu da atmosferdeki enerjinin bir şekilde dışarı vurumu olarak görülebilir. Basitçe, dolu oluşan küçük bir buz kristalinin bulutun içerisinde defalarca aşağı-yukarı taşınması ile büyür. Bulutun içerisindeki enerji ne derece fazlaysa bu buz taneciğinin hareket etme olasılığı da o denli artar, böylece normalde buluttan yere inene kadar eriyip yaz yağmuruna dönüşecek olan bu buz tanecikleri yere kadar erimeyecek büyüklüğe erişerek doluyu oluştururlar. Son senelerde daha sık görmekte olduğumuz dolu olaylarının arkasındaki önemli sebeplerden ikisi havanın daha fazla su buharı barındırması ve atmosferin sıcaklığından dolayı daha yüksek enerjiye sahip olmasıdır. Sonunda yere inen dolu tanecikleri bize fazla zarar vermeseler de ağaçların dallarındaki çiçeklerde önemli hasara yol açarak tarım üretimini sekteye uğratmaktadır.

Don olayı aslında beklenen bir doğa olayıdır. Bahar aylarında bazı geceler sıcaklık donma noktasının altına düşebilir. Burada sorun olan, don olayından önceki günlerde havanın fazla ısınmasından dolayı bitkilerin çiçek açmasıdır. Yani don olayından önceki günlerde hava fazla ısınmayacak olsa bitkiler aldanıp çiçek açmazlar ve bu yıl kayısıda gördüğümüz rekolte düşüşü gibi önemli bir problem oluşmayabilir. Ancak iklim değişikliğinden dolayı kış mevsimi sonunda görülen ani sıcaklık artışları ve bunun ardından gelen don olayı bu problemi tarımsal alanda hesaba katılması gerekir hale getirmiştir. Bu durumla savaşabilmek için ya tüm tarımsal ürünleri bu şekilde bir don olayından korumak ya da üretimi yapılması gereken ürünü başka bir coğrafi alana taşımaktır. İkisi de uygulaması zor olan çözüm önerileridir. Ancak içinde yaşamaya başladığımız yeni dünyada tarımsal üretimimizi korumak istiyorsak artık ciddi adımlar atmaya başlamamız gerekmektedir. Bu adımların başında merkezi bir tarımsal planlama olmasa da en azından yapılacak merkezi bir çalışmanın ardından çiftçilerin gelecek senelerin üretimi beklentileri konusunda bilgilendirilmeleri gerekmektedir. Yeni dünyada hayatta kalma bu bilgilendirme ve yönlendirme sistemlerinin sağlıklı çalışmasına sıkı sıkıya bağlı olacaktır.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Temmuz 2014 sayısında bulabilirsiniz.

3 Haziran 2014 Salı

Enerji verimliliği

Bu yaz ülkemizin gündemindeki önemli konulardan ikisi, beklenen kuraklık ve bunun yanı sıra barajlardaki suyun azalması olacak. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Sayın Taner Yıldız, bu azalmayla birlikte enerji üretimi için yazın daha fazla doğal gaz kullanmamız gerekeceğini açıkladı. Ancak gerçekten bu kadar çok enerjiye ihtiyacımız var mı? İstersek bu enerjiden tasarruf edebilir miyiz?
Aslında ülke olarak bakıldığında enerji verimliliğimiz OECD ülkelerinden aşağı kalmıyor. 1 milyon dolarlık ekonomik çıktı yaratabilmek için kullandığımız enerji 167 kg petrol karşılığı (kpk). Aynı ekonomik çıktı için Almanya'da kullanılan enerji 164 kpk, İtalya'da 123 kpk, Yunanistan'da ise 138 kpk. Kendimizi bize göre daha soğuk bir iklime sahip olduğundan Almanya yerine bize daha yakın koşullara sahip İtalya ve Yunanistan'la karşılaştıracak olursak enerji verimliliğimizi yaklaşık %20 arttırmamız gerektiğini görebiliriz.
Temel mantık çerçevesinde enerji verimliliğini %20 arttırmak aynı üretim miktarı için gerekli olan enerji miktarını da %20 azaltmak anlamına gelir. Dolayısıyla daha verimli sistemler kullanarak enerjimizden önemli miktarda tasarruf edebiliriz.
Verimli sistemler konusunda günlük hayatımızdan basit bir örnek verebiliriz: Ülkemizde yaklaşık 20 milyon buzdolabı var. Bu buzdolaplarının önemli bir kısımı uzun süredir kullanılan ve enerji verimliliği fazla olmayan cihazlar. Bu buzdolaplarının kullanım ömrü genelde on yıldan fazla olduğu için hiçbirimiz evdeki buzdolabını atıp daha enerji verimli ve yeni bir buzdolabı almayı düşünmüyoruz. Bunu düşünmemekte haklı olabiliriz ama şöyle bir hesabı da akılda tutmakta fayda var:
- A+++ sınıfı bir buzdolabı senede 150kWh enerji harcıyor.
- Evdeki en iyi ihtimalle C sınıfı eski buzdolabı senede 750kWh enerji harcıyor.
- 500 litre iç hacime sahip A+++ sınıfı bir buzdolabı yaklaşık 3500 TL.
- Evdeki C sınıfı buzdolabını atıp yerine A+++ sınıfı bir buzdolabı alacak olsanız, bu 3500 TL'yi elektrik faturalarınızdaki kazançla ödemeniz yaklaşık 17 sene sürüyor.
Dolayısıyla bu durumda evdekini atıp yenisini almak cebinize fazla fayda sağlamıyor. İşte bu sebepten dolayı ülkemizin enerji verimliliği de hızla artamıyor. Yukarıdaki hesaba dayanarak da “eskisini bozulmadan atın ve yerine yenisini alın” çok makul bir çözüm olarak görülmüyor.
Ancak, eğer bir sebepten yeni bir buzdolabı alacaksanız, o zaman şu hesabı unutmamakta fayda var:
- A+ sınıfı bir buzdolabı senede 300kWh enerji harcıyor.
- A+++ yerine A+ sınıfı bir buzdolabı alırsanız bir senede ödediğiniz elektrik faturasındaki fark (A+ sınıfı – A+++ sınıfı) = 52 TL
- A+ yerine A+++ sınıfı buzdolabı alırken harcayacağınız fazla para (A+++ sınıfı – A+ sınıfı) = 210 TL
Yani A+ sınıfı bir buzdolabı ile kıyaslandığında A+++ sınıfı 4 senede kendisini amorti ediyor. İşte bu çoğumuzun kabul edebileceği bir hesap.
Ama bu probleme bir başka açıdan da bakmakta ciddi fayda var:
- Yatağan Termik Santralinin elektrik üretim kapasitesi senede 2869 MWh.
- Ülkemizdeki az verimli 20 milyon A+ sınıfı buzdolabı yerine A+++ sınıfı çok verimli buzdolabı kullanacak olsak senede 3000 Mwh enerji tasarruf ediyoruz.
- Soma gibi linyit kömürü madenleri Yatağan gibi termik santralleri beslemek için çalışıyor. Daha fazla söze gerek yok.
Doğa açısından bakacak olursak:
- Yatağan Termik Santrali atmosfere senede 3.3 milyon ton CO2 salıyor.
- Yetişkin bir ağaç havadan senede 10 kg CO2 emer.
Ülkemizde sadece A+++ sınıfı yerine A+ sınıfı buzdolabı kullandığımızda çevreye verdiğimiz zararı gidermemiz için 330 milyon ağaç dikmemiz gerekir.
Yani, yeni bir ürün alırken daha enerji verimli modelleri seçmek, hem uzun vadede kesemize faydalı, hem de hemen doğayı korumaya başlamış oluyoruz. Bu konuda daha fazla bilgi sahibi olmak isterseniz enerjiveiklim.org sitesini ziyaret edebilirsiniz.

1 Haziran 2014 Pazar

El Nino ve Kuraklık

Kuraklık, yağış tutarı normal düzeyinin oldukça altında olduğunda ortaya çıkan, arazi kaynakları ve üretim sistemlerini olumsuz biçimde etkileyerek ciddi hidrolojik dengesizliklere yol açan doğal bir olay olarak tanımlanır. Kuraklığı ölçebilmek için dört ana yaklaşım kullanılabilir: Meteorolojik, tarımsal, hidrolojik ve sosyoekonomik kuraklık. Sosyoekonomik kuraklık diğer üç yaklaşımdan farklı olarak ölçülebilir fiziksel bir olguyu değil kuraklığın sosyoekonomik sistemlere etkisini inceler.

Meteorolojik kuraklığı oluşturan ana olgular bir yandan yağış miktarının azalması, diğer yandan artan sıcaklık ve azalan nemden dolayı zaten azalmış olan suyun da kaybıdır. Ancak havadaki nem ve toprağın aldığı yağış azalsa bile toprağın içindeki su miktarı hemen azalmaz. Bu sebepten dolayı tarımsal kuraklık genelde uzun süren meteorolojik kuraklığın ardından ortaya çıkar ve tarımdan elde edilen ürün miktarında ciddi azalmalara yol açabilir. Suyu ne zaman kullandığımızı biz belirlediğimiz için su girdisinin azaldığı zamanla bizim suya ihtiyacımız olup da eksikliğini fark ettiğimiz zaman değişik olabilir. İhtiyacımız olduğu zaman suya ulaşamıyor olmamız da hidrolojik kuraklığı oluşturur. Kuraklığın bir yandan tarıma ve canlılara, diğer yandan da su kaynaklarına ve dolayısıyla da bu kaynaklardan faydalanması gereken endüstrilere etkisi de sosyoekonomik kuraklığı oluşturur. Bu bağlamda kuraklığın ekonomik, sosyal ve çevresel etkilerini bir bütünlük içerisinde ele alarak incelemek gereklidir.

Güneşten gelen enerji dünyanın her bölgesine eşit olarak dağılmaz. Bu enerji ekvator kuşağını çok daha fazla, kutupları ise çok daha az ısıtır. Buna bağlı olarak da ekvatorda ısınan hava yükselir ve burada bir alçak basınç bölgesi oluşur. Tam tersine soğuyan hava kutuplarda aşağıya doğru çöktüğü için buralar birer yüksek basınç bölgesidir. Ancak, ekvatorda yükselen hava kutuplara doğru hareket etse de dünyanın hızlı dönmesinden dolayı kutuplara ulaşamadan Kuzey ve Güney Yarım Kürede 30o enlemi civarında aşağıya doğru çöker ve bu enlemler bir yüksek basınç bandı oluşturur. Eğitim sistemimiz içerisinde bu yüksek basınç bandına ve sebeplerine fazla değinilmemiş olsa da bunun sonucu olan kurak bölgelerin ve çöllerin varlığı çok daha kolaylıkla bilinebilir. Atmosferdeki bu hareketten dolayı Arabistan yarımadasının orta enlemleri, Afrika'nın Sahra bölgesi, Namibya ve Güney Afrika'nın kuzeyi, ABD'de Arizona ve New Meksiko eyaletleri ve Avustralya'nın orta bölgeleri dünyada en çok bilinen çöller arasında yer almaktadır.

Ülkemiz ve ülkemizin de içinde yer aldığı Akdeniz Bölgesi açısından iklim değişikliğinin belki de en önemli sonucu 30o enlemi civarındaki bu yüksek basınç bandının dünyanın ortalama sıcaklığının artmasıyla daha kuzeye doğru kaymasıdır (Kuzey Yarım Kürede). Bunun ülkemiz açısından anlamı açıktır. Orta, güney ve güneydoğu bölgelerimiz şu an için bile yarı kurak iklim kuşağı içerisinde ve çölleşme riski ile karşı karşıya bulunmaktadır. Yakın gelecekte etkisini daha da arttıracak olan iklim değişikliği ülkemizin güney yarısının iklimini güney komşularımız Suriye ve Irak benzeri bir iklime çevirecek, orta ve kuzey bölgelerimiz de şu an güney bölgelerimizde şu an egemen olan iklim yapısı ile karşı karşıya kalacaklardır. Bunun ülkemiz için anlamı tüm bölgelerimizde kuraklık ve çölleşme riskinin artacak olmasıdır.

Türkiye’de 2007-2008 kuraklığından sonraki dönemde görülen ortalamadan daha yağışlı koşullar ülkemizde kuraklığa hazırlık açısından bir zaafa düşülmesine yol açmıştır. Yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı artık ülkemizde yağışlı seneler değil, kurak seneler normal olarak alınmaya başlanmalıdır. 2012 yılında karasal İç Anadolu ve Doğu Anadolu’nun bazı bölümlerinde yeniden etkili olmaya başlayan meteorolojik kuraklıklar, Akdeniz iklimin doğasından beklenen yaz kuraklığıyla da birleşerek 2013 yılında Türkiye’nin büyük bölümünde ortadan olağanüstü kurağa kadar değişen şiddette kuraklık görülmesine yol açmıştır. 2014 yılının ilk yarısında da kuraklık koşulları hafifçe iyileşmiş olsa da özellikle İç Anadolu’nun batısı, Orta Karadeniz, Doğu Anadolu’nun kuzeydoğusu ve Güneydoğu Anadolu’nun batı bölgeleri hala olağanüstü kuraklık ile karşı karşıyadır. 

Ülkemizde yaşanmakta olan kuraklık koşullarına bu yılın yaz aylarında küresel iklimin önemli bir döngüsünün de eklenmesi beklenmektedir. Güney Amerika'nın batı kıyısındaki okyanus sularının periyodik olarak ısınmasına El Nino denmektedir. Tam tersi olarak suların soğuması da La Nina diye adlandırılır.

Yirminci yüzyılın başından beri El Nino'nun sadece Peru kıyılarını etkilemediği dünyanın neredeyse her bölgesindeki iklim olaylarını ciddi biçimde etkilediği ortaya konmuştur. Mesela El Nino görülen yıllarda  ABD'nin orta bölgeleri, yani tarım üretiminin kalbi, normalden daha sıcaktır ve daha az yağış alır. Pasifik'te çok daha fazla tropik siklon görülür. Afrika'nın doğusundaki yağış miktarı artarken batısı daha az yağış alır ve kuraklık Doğu Afrika'dan Batı Afrika'ya taşınır. Güney Asya ve Avustralya'nın aldığı yağış miktarı ise ciddi anlamda azalır. Avrupa'da Alplerin kuzeyi daha yağışlı ve bulutlu olmasına karşın Akdeniz Havzası'nda özellikle kışlar ılıman ve az yağışlı geçer. Genel olarak bakıldığında ise dünyanın ortalama sıcaklığının El Nino'nun hakim olduğu senelerde arttığı, La Nina görülen senelerde ise azaldığı görülür.

En son El Nino evresi 2009/2010 yıllarında görülmüştü. O zamandan beri Pasifik Okyanusu'nda ya nötr durum ya da La Nina yaşanıyor. Bize epey uzak bir doğa olayı olduğundan El Nino'nun ne zaman başlayabileceği konusunda Meteoroloji Genel Müdürlüğü bir açıklama yapmasa da bu olaydan çok daha fazla etkilenmesi beklenen ülkeler birbiri ardına tahminlerini ortaya koymaya başladılar. Bu tahminler 2014 yazının ortasından itibaren dünyada El Nino koşulların görülmeye başlayacağına işaret ediyor.

Ülkemizde ise özellikle sonbahar ve kış yağışlarındaki azalma yaz için gıda ürünleri fiyatlarında ciddi artışa sebep olacaktır. Özellikle Mayıs-Temmuz aralığında ülkemizin özellikle batısında zaten normalin birkaç derece üzerinde seyreden sıcaklıkların bir 2-3 derece daha artması beklenebilir. Pasifik'te başlayacak El Nino evresinin etkilerinin ülkemize ulaşması biraz zaman alabilir. Ancak bu sene zaten ortalamanın altında seyreden yağışlar ve ortalamanın üzerindeki sıcaklıklar El Nino etkisiyle daha da uç değerlere ulaşacağından 2015 yılı özellikle tarım ve su kaynakları açısından ciddi problemler yaratabilir. Bu etkilerin bilincinde olarak şimdiden hazırlıklarımızı arttırmaya başlamak zorundayız.

Yazının yayınlanmış halini EKOIQ Haziran 2014 sayısında bulabilirsiniz.

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Batı Antarktika Buzullarının Çöküşü Artık Durdurulamaz

1978 yılında Amerikalı buzul uzmanı John Mercer Antarktika'nın batısındaki buzulların iklim değişikliğinden en hızlı etkilenecek buzullar olduğunu ve iklim değişikliğinin etkisi ile bu buzulların geri dönülemez bir biçimde eriyeceğini söylemişti. Mercer 1987'de öldüğü için araştırmalarının sonucunun doğru çıktığını göremedi ama bu ay biri Science dergisinde diğeri de Geophysical Research Letters dergisinde yayınlanan iki makale Mercer'ın tahminlerinin doğruluğunu kanıtladı. Yapılan bu araştırmalara göre artık Batı Antarktika buzullarının erimesini durdurmak mümkün değil.

Kuzey Kutbu'nda kara parçası yoktur. O bölgedeki tüm buz denizin üzerinde olduğu için buzun alanı mevsimlere bağlı olarak azalıp çoğalabilir. Ancak Güney Kutbu'nda Antarktika Kıtası vardır ve bu kıtanın üzeri buzlarla kaplıdır. İklim değişikliği ile bu kıtanın üzerindeki buzların tamamı eridiğinde deniz seviyesinde 70-80 metrelik bir yükselme olacak. Her ne kadar bu olay bize bilim kurgu hikayesi gibi gelse de bilim insanları Antarktika'nın batı bölgesindeki buzulların erimesinin artık durdurulamayacağını açıkladılar. Antarktika'nın batı bölgesinin doğu bölgesinden farkı buradaki buzulların çanak türü bir yapıya sahip olmaları ve çanağın en dibinin kara değil deniz olması. İklim değişikliği ile ısınan okyanus suları alttan bu buzulları eritmeye başladığında çanağın yanlarından aşağıya kaymasını engelleyecek dağların ve tepelerin olması gerekiyor. Araştırmayı yapan bilim insanları buzulların tabanında bu kaymayı engelleyecek bir yapının olmadığını ve hızlanan erimeyle buzulların iki yüzyıl içerisinde eriyerek okyanusa karışacağını söylediler.

Batı Antarktika'daki Pine Island, Thwaites, Smith ve Kohler buzullarını inceleyen grubun üyesi olan Eric Rignot bu buzulların artık geri döndürülemez biçimde erimekte olduğunu söyledi. Bu buzulların erimesinin önümüzdeki iki yüzyılda tüm dünyada deniz seviyesini 120 cm yükseltmesi bekleniyor. Bu buzullar, destek olduklar diğer buzlulların erimesini engellemektedir. Yapılan araştırmaya göre söz konusu buzulların erimesi diğer buz kütlelerinin de erimeye başlaması anlamına geliyor. Bu durumda deniz seviyesindeki artış ise en az üç metre olacak. 

Tüm bu çalışmaların temelde iyimser varsayımlara dayandığını da unutmamamız gerekiyor. Buzulları eriten deniz suyunun çok daha hızlı ısınması sonucunda felaket olarak niteleyebileceğimiz sonuçlar açıklanandan çok daha kısa sürede karşımıza çıkabilir. Bu sebeple de özellikle kıyı şeridinde yaşayan kişilerin rahat uyumaya devam etmeleri gün geçtikçe zorlaşacak gibi görünüyor.

3 Mayıs 2014 Cumartesi

Sıcak bir yaza hazırlanın!

Güney Amerika'nın batı kıyısındaki okyanus sularının periyodik olarak ısınıp soğuması konuyla ilgilenen insanların dikkat çekmiştir. Bu ısınıp soğuma o bölgede yaşayan balıkçılar için çok önemlidir. Peru açıklarındaki okyanus suyu soğursa dipteki besleyici ve soğuk su yüzeye daha fazla çıkar, bu da balıkçıların avlayabildiği balık miktarını arttırdığında yüzleri güldürür. Tam tersi eğer soğuk su yüzeye az çıkarsa bu sefer de tutulan balık miktarı azalır. Güney Amerika'nın batı kıyısındaki insanlar çoğunlukla balıkçılık ile geçindiklerinden yüzyıllar boyu bolluklar ve kıtlıklar, bunlarla birlikte devletlerin yükseliş ve çöküşleri hep okyanusun yüzey sıcaklığındaki bu değişime bağlanmıştır. Suyun sıcaklığındaki artış genelde kendisini sene sonuna doğru gösterdiği için Hz. İsa'nın doğumuyla bağdaştırılarak bu olaya El Nino (küçük erkek çocuk) denmiştir. Tam tersi olarak suların soğuması da La Nina (küçük kız çocuk) diye adlandırılır.

Yirminci yüzyılın başından beri El Nino'nun sadece Peru kıyılarını etkilemediği dünyanın neredeyse her bölgesindeki iklim olaylarını ciddi biçimde etkilediği ortaya konmuştur. Mesela El Nino görülen yıllarda  ABD'nin orta bölgeleri, yani tarım üretiminin kalbi, normalden daha sıcaktır ve daha az yağış alır. Pasifik'te çok daha fazla tropik siklon görülür. Afrika'nın doğusundaki yağış miktarı artarken batısı daha az yağış alır ve kuraklık Doğu Afrika'dan Batı Afrika'ya taşınır. Güney Asya ve Avustralya'nın aldığı yağış miktarı ise ciddi anlamda azalır. Avrupa'da Alplerin kuzeyi daha yağışlı ve bulutlu olmasına karşın Akdeniz Havzası'nda özellikle kışlar ılıman ve az yağışlı geçer. Genel olarak bakıldığında ise dünyanın ortalama sıcaklığının El Nino'nun hakim olduğu senelerde arttığı, La Nina görülen senelerde ise azaldığı görülür.
Burada üç önemli noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Bunlardan ilki, yukarıda görebileceğiniz gibi son yirmi senede görülen en sıcak üç senenin de El Nino evresine denk geldiği. İkinci önemli nokta, son 15 senede La Nina görülen dönemlerin fazlalığı, bu da aslında son 15 senede havaların fazla ısınmadığı anlamına geliyor bizler için. Ama en sonuncusu bu yaz açısından çok daha önemli bir konu. 1998 yılı dünyada “Süper – El Nino” olarak bilinen bir yıldı. O seneki El Nino diğer El Nino'lara göre bile çok daha şiddetliydi, bunun dünya sıcaklıklarına etkisini de çok açık görebiliyoruz. 1998 yılı önceki ve sonraki birkaç yıl ile kıyaslandığında sadece biraz değil, ciddi anlamda daha sıcaktı.
En son El Nino evresi 2009/2010 yıllarında görülmüştü. O zamandan beri Pasifik Okyanusu'nda ya nötr durum ya da La Nina yaşanıyor. Bize epey uzak bir doğa olayı olduğundan El Nino'nun ne zaman başlayabileceği konusunda Meteoroloji Genel Müdürlüğü bir açıklama yapmasa da bu olaydan çok daha fazla etkilenmesi beklenen ülkeler birbiri ardına tahminlerini ortaya koymaya başladılar.
Avustralya Meteoroloji Bürosu bu konuda kullandıkları yedi modelden altısının bu yaz ortasında El Nino'nun görülmeye başlayacağını gösterdiğini söylüyor. Bu ayın başında Amerikan İklim Tahmin Merkezi bu yaz El Nino görülme olasılığını %52'den %65'e yükseltti. Columbia Üniversitesi İklim ve Toplum için Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü (IRI) El Nino riskini %60'dan %75-%80 seviyesine çıkardı.
IRI meteorologları El Nino'nun ne derece şiddetli olacağını şimdiden söyleyemiyorlar. Ancak Skeptical Science'dan Rob Painting ölçümlerden hazırlanan grafiklerle şu andaki okyanus sıcaklıklarını 1998'daki Süper – El Nino ile kıyaslıyor. Bu grafiklere göre şu andaki koşullar aynı 1998 öncesi okyanus koşullarını oluşturmaya başlıyor, bu da gelecek olan El Nino'nun çok şiddetli olacağı düşüncesini kuvvetlendiriyor.
Bir bilgi daha verelim, son 7000 yıl ile kıyaslandığında son kırk senedeki El Nino evreleri %42 daha şiddetli. El Nino evrelerinin bu derece şiddetlenmesini insan kaynaklı küresel iklim değişikliğine bağlamak da bu durumda gayet doğal sayılmalı.
Ülkemizde ise özellikle sonbahar ve kış yağışlarındaki azalma yaz için gıda ürünleri fiyatlarında ciddi artışa sebep olacaktır. Özellikle Mayıs-Temmuz aralığında ülkemizin özellikle batısında zaten normalin birkaç derece üzerinde seyreden sıcaklıkların bir 2-3 derece daha artması beklenebilir. Pasifik'te başlayacak El Nino evresinin etkilerinin ülkemize ulaşması biraz zaman alabilir. Ancak bu sene zaten ortalamanın altında seyreden yağışlar ve ortalamanın üzerindeki sıcaklıklar El Nino etkisiyle daha da uç değerlere ulaşacağından 2015 yılı özellikle tarım ve su kaynakları açısından ciddi problemler yaratabilir. Bu etkilerin bilincinde olarak şimdiden hazırlıklarımızı arttırmaya başlamak zorundayız.