7 Şubat 2012 Salı

Yarın buzul çağına girmiyoruz!

Orijinal yayın: 07.02.2012 T24 İnternet gazetesi

Hatta seneye de girmiyoruz, belki üç bin sene sonra girebiliriz, ama o da kesin değil. Kesin olan bir şey varsa o da basının bu şekilde haber yaparak para kazandığı. İklimdeki değişiklikler genelde yavaş yavaş olur. Dünyanın altı ay içerisinde buzul çağına girmesi görülmemiş bir olgu değildir. Ancak bunun meydana gelebilmesi için korkunç bir şeyin gerçekleşmesi gerekir. Mesela dünya bundan 11.000 sene önce de 1.000 yıl süren bir buzul çağına girdi ve bu buzul çağına girmesi bir seneden kısa sürdü. Bu buzul çağının sebebi o zamanlar Kuzey Amerika'nın büyük çoğunluğunu kaplayan bir tatlı su gölünü tutan doğal barajın yıkılarak suların tamamının korkunç bir sel şeklinde Atlantik Okyanusu'na akmasıydı. Bugün için dünyada böylesi bir ani felaket beklemediğimiz için iklim değişikliklerinin yavaş gerçekleşmesini bekliyoruz. 

Peki basında son zamanlarda “buzul çağı geliyor” haberlerini neden sıklıkla okumaya başladık? Öncelikle unutmayalım, basının bize her an doğruları söylemek gibi bir zorunluluğu yok. Basın doğruları söylemek için değil insanlara haber vererek para kazanmak için var. İnsanlar hangi haberleri duymak ve okumak istiyorsa basın da o haberleri sunarak para kazanıyor. O haberlerin ne derece doğru olduğu fazla önem taşımıyor, yeter ki kaynağından doğrulanabilsin. Yani ben bugün çıkıp “Polonyalı bir grup bilimcinin yaptığı çalışmaya göre Atlantik Okyanusu'ndaki sıcak su akıntısı yavaşladığı görülüyor, bu da 11.000 sene önceki olayın bir benzerini yaratarak bizi altı ay içerisinde buzul çağına sokabilir” desem, yarın basında manşet olabilirim. Aslında fazla da yalan söylemem gerekmez. Böyle bir çalışma var. Ancak o çalışmanın tersini söyleyen başka çalışmalar da var. Dolayısıyla bilimsel etiği bir kenara bırakarak ünlü olmak hevesiyle haber yaratmak çok da zor değil. Basın da zaten satışını arttırmak için böylesi haberleri beklediği için manşetten “Mini buzul çağı geliyor” haberleri duymamız mümkündür. 

Basındaki iklim haberlerini değerlendirmenin bir diğer yolu da alınan reklamlara bir bakmaktan geçiyor. Basının para kazanma yollarının başında aldıkları reklamlar geliyor. “Mini buzul çağı geliyor” haberini manşet yapan gazetemizde o gün yer alan 33 reklamdan 20 tanesi direkt olarak atmosfere karbondioksit yayan ürünlerle ilgili reklamlar. O reklamları veren firmalar emin olun atılan başlıktan memnuniyet duymuşlardır. Ne de olsa atmosfere yaydığımız karbondioksit miktarını arttırmamız aslında buzul çağına girmemizi güçleştireceği için temelde faydalı bir iş oluyor bu habere göre. Daha basınımızda iklim değişikliğinin zararları üzerine yoğun bir yayın furyası görmediğimiz için reklam verenlerin de bu konudaki baskısını hissetmiyoruz. Ama benim inancım yakın zamanda eğer bir yayın organı bu konuda ağırlıklı yayın yapmaya başlayacak olursa reklam verenler tarafından kolu bükülerek doğru yola yöneltilecektir. NTV geçen senelerde bir Yeşil Ekran atağı yapmıştı. Yeşil Ekran'la biz mi ilgilenmedik, reklam veren kuruluşların ve tabi NTV'nin bağlı olduğu kuruluşların baskısıyla mı bilmiyorum ama artık diğer kanallar gibi bir rengi var NTV'nin. 

Kime güveneceksiniz peki bu konuda? Bu yazıyı okuyorsanız İnternet erişiminiz var demektir. Bulduğunuz her haberde durmayın, gidip kaynağını araştırın. Haberde İngiliz Met Office ve University of Reading'de bu konuda yapılan çalışma diyorsa girip o kurumların web sitelerine bakın. Bu önemde bir bulguları varsa eminim önce onlar manşet yapmışlardır bunu. Sonra bir durup düşünün, böylesi bir haberden kimin menfaati olur diye. Gene de karar veremiyorsanız bana yazın, ben sizin için yorumlarım, ama lütfen önce mantığınızın süzgecinden geçirmeden bu saçmalıklara inanmayın. 

17 Ocak 2012 Salı

Tüm kutup ayılarına ölüm!

Orijinal yayın: 17.01.2012 T24 İnternet Gazetesi

Evet, hepsi ölebilirler çünkü iklim değişikliğinin ciddiye alınmasına en büyük darbeyi büyük şirketler ve devletler değil penguenlerle kutup ayıları vuruyor. Onun için tüm kutup ayılarının nesli tükense de bizler daha ciddi konular konuşmaya başlayabilsek. Ne zaman iklim değişikliği konuşulacak olsa ya kutup ayıları ya da eriyen buzullar başrolde. Ama bir şey söyleyeyim mi? Dünyadaki tüm kutup ayıları ölse ve dünyanın tüm buzulları eriyecek olsa bundan bizim ülkemiz ve bizler fazla zarar görmeyiz ve eğer iklim değişikliği sizin için bu ise o zaman kendinize konuyu hiç dert edinmenize gerek yok.

Elbette tüm ekosistem birbirine bağlıdır ve kutup ayılarının neslinin tükenmesi zincirin bir parçası olan her canlıyı da az ya da çok etkileyecektir. Elbette kara buzullarının erimesi kötü bir şeydir ve özellikle Çin ve Hindistan'da pek çok insanın susuz kalmasına neden olacaktır. Çin ve Hindistan'ın huzursuzluğu bir şekilde tüm dünya ülkelerini etkileyecektir, ama bizim ülkemizde iklim değişikliği ile ilgili çözümü çok daha ivedi sorunlarımız var. Lütfen bir dahaki sefer iklim değişikliği denildiğinde aklınıza kutup ayıları ve kara buzulları değil bu sorunlar gelsin.

Öncelikle yıllardan beri bir tarım ülkesi olduğumuzla ve kendi kendimize yettiğimizle övünüp durduk. Size bir sır vereyim mi? Artık yiyeceğimiz için dışarıya bağımlıyız, aç kalmamak için yurtdışından yiyecek ithal ediyoruz. Buğday ambarı dediğimiz Konya Ovası'nda artık tarım çok zorlaştı. Neden biliyor musunuz?? Çünkü kuyulardan su çekilerek yapılan tarımı sürdürmek için açılan kuyular yeraltındaki suyun seviyesini düşürdü ve yağışlarla da bu su seviyesi artmadığı için fazla su kalmadı tarım yapacak. Yağan yağmura güvenerek tarım yapmamız gerekiyor ama burada da bir sır daha vereyim mi? Önümüzdeki elli yıl içerisinde ülkemizde bitkilerin büyümesi için en gerekli olan zamanda alınan yağış azalacak. Kısacası, bir yandan nüfusumuz arttığı, diğer yandan da besin bitkileri rekoltemiz azaldığı için temel yiyecek ürünlerinin fiyatları korkunç oranda artacak.

Dünyada eğer 2002-2004 yılları arasındaki gıda fiyatlarının ortalamasını 100 birim olarak alacak olursak bugün ortalama gıda fiyatı 210 birim. Yani son sekiz yılda dünya gıda fiyatları en az iki kat arttı. Hepiniz bu ay içerisinde ekmeğe %17 zam geldiğini fark etmişsinizdir diye umuyorum. Her ne kadar ekmeğin fiyatı artmış olmasa da gramajı 300'den 250'ye düştüğü için fiyatı da ciddi bir artış geçirdi demektir.

Kışın bol bol kar yağması gerekiyor, gerek barajları doldurmak için gerekse de hastalıkların yayılmasını önlemek için. İSKİ'ye göre 2010'da %94,48, 2011'de %85,03 olan barajlardaki doluluk oranı bugün ancak %63,64. Bunun yaz aylarında yaratacağı sıkıntıyı hepimiz tahmin edebiliyoruz. Nüfusumuz artıyor, bununla birlikte de gerek insanların gerekse de tarım ve endüstrinin suya olan ihtiyacı. Ancak yağan yağmur miktarında bir artış yok, hatta bir azalma söz konusu. Önümüzdeki 50 senede yağış miktarında %30'a varan azalma beklendiğine göre bizim susuz kalmamamız için su harcamamızı en az %50 azaltmamız gerekecek, yani her birimiz kullandığımız suyun ancak yarısını kullanarak yaşamak zorunda kalacağız.

Konunun bir diğer boyutu da salgın hastalıklar. Ülkemizde özellikle sıtma gibi sineklerle yayılan hastalıkların büyük salgınlar haline dönüşmemesinin temel sebebi sineklerin soğuk kış aylarını geçirememeleridir. Ancak sıcak geçen her kış daha fazla sineğin sağ kalmasına, bu da gelecek yazın daha fazla tropik hastalıklarla geçmesine neden olacaktır. Güney illerinde hastanelerde görev yapan yakınları olanlar tropik hastalıklardaki artışları onlara sorabilirler. Böyle konular nasılsa bizim basınımıza yansımaz, bizim futboldaki şike davamız var. Ama bari arada iklim değişikliğinden prim yapmak amacıyla kutup ayılarını kullanmayı bıraksak. Millet kutup ayılarından usandı artık.

12 Aralık 2011 Pazartesi

Durban bir iklim anlaşması ile sona erdi ama biz neden üzgünüz?

Orijinal yayın: 12.12.2011 T24 İnternet Gazetesi
Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Durban şehrinde düzenlenen ve iki hafta süren Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği toplantısı pazar sabahı sürpriz bir anlaşma ile sonuçlandı. Uzun süren pazarlıklar sonucu varılan bu anlaşmanın iki önemli özelliği var. Birincisi, ABD dahil tüm ülkelerin bu anlaşmanın kanuni bir bağlayıcılığı olmasını kabul etmeleri. İkincisi ise bu anlaşmanın hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin sera gazı salımlarına kısıtlama getirmesi. Taraflar 2015 yılına kadar kimin ne kadar azaltma yapacağına karar verecekler, sonrasında bu anlaşma tarafların meclislerinde kabul edilecek ve 2020 yılında uygulamaya başlanacak.
Varılan bu anlaşmanın daha önceki anlaşmaların tümüne olan iki üstünlüğü de bu iki özellikte yatıyor. Daha önce hiçbir iklim anlaşması tüm dünya ülkeleri açısından kanuni yaptırımlar içermemişti. Buna benzer kanuni yaptırımlara en fazla Kyoto Protokolü'nde   yaklaşılmıştı. Ancak Kyoto Protokolü hem tüm dünya ülkelerini kapsamıyordu, hem de ABD tarafından imzalanmış olmasına rağmen Amerikan Senatosu tarafından onaylanmadığı için Amerikalılar açısından bir yaptırım içermiyordu. Amerikan Senatosu'nun kabul etmemesinin ardındaki temel gerekçe de bu anlaşmanın sadece gelişmiş ülkelere sınırlama getirmesi ve gelişmekte olan ülkelerin sera gazı salımlarını azaltmalarına yönelik bir kural koymamasıydı. Bu anlaşma taslağı Amerikalıların bu itirazlarını da karşıladığı için gelişmiş ülkelerin tamamından kabul görecek gibi görünüyor.
Peki o zaman tüm taraf devletler bunu bir başarı olarak sunarken tüm çevre örgütleri neden bir bozgun havası içerisindeler?
Bu soruya cevap verebilmek için bu anlaşmanın sağlanmasında en fazla kimlerin çıkarı olduğuna bakmalıyız.
Yeni iklim anlaşmasının en büyük çıkar sahibi Avrupa Birliği'dir çünkü bu anlaşma olsun olmasın AB ülkelerinde yaşayan kişilerin baskısıyla AB sera gazı salımlarında bir azaltmaya gitmek zorundaydı. Ancak AB bu azaltmaya kendi başına gittiği zaman diğer ülkelere göre ciddi bir ekonomik zararla karşı karşıya kalacaktı. Bu anlaşmanın varlığı AB'yi bir yanda sera gazlarının salımını azaltma yolunda karşılaşacak ekonomik sorunlar diğer yanda da kamuoyu baskısı ile uğraşmaktan kurtardı.
İkinci kazanan ABD'dir, çünkü artık dünya kamuoyu karşısında uzlaşmaz ülke görüntüsünden çıkacaktır.
Üçüncü kazananlar da Çin ve Hindistan'dır, çünkü her iki ülkenin ekonomileri dışarıya sattıkları ürün ve hizmetlere dayalıdır. Bu durumda bu ülkelerin ürünlerini satın alan gelişmiş ülke tüketicileri her geçen gün bu ürünlerin sebep olduğu sera gazı salımlarını sorgulayarak yakın gelecekte Çin ve Hindistan ekonomileri için ciddi bir sorun haline gelebilirlerdi.
Peki bizler neden üzgünüz?
• Çünkü, gerekli olan 2020 yılını beklemeden hemen kesintiye gidebilmekti. Bilimsel açıdan 2020 yılını beklemek dünyanın ortalama sıcaklığının 2oC'den fazla artacağını kabullenmek demektir. 2oC'lik bir artış psikolojik bir limit gibi görünse de aslında iklim değişikliğini durdurabilmek için konulmuş bir hedeftir, çünkü 2oC üzerine çıkan bir sıcaklık artışı geri besleme mekanizmalarının devreye girmesiyle artık durdurulmaz bir hal alacaktır.

• Çünkü bu toplantıda kesin sayılara dayalı bir anlaşmaya varılmamış olması yakın gelecekte tüm ülkelerin bir koyun pazarlığı seviyesinde sera gazlarını azaltma konusunu masaya yatırıp sonuçta kimsenin ekonomik açıdan canının yanmayacağı bir anlaşmaya varacaklarının bir göstergesidir. Her ülke kendi ekonomik çıkarlarını önde tutacağı için üzerinde anlaşılacak indirim miktarı gereken miktarın çok altında kalacaktır.

• Çünkü Amerkalıların bu anlaşmaya “evet” demiş olmaları, aslında anlaşmaya meraklı olduklarına değil, yıllar süren koyun pazarlığının onların dünyadaki konumlarını korumalarına yardımcı olacağını gördüklerine işaret eder. Yeni anlaşma üzerinde ne kadar uzun süren bir pazarlık olursa aslında bu anlaşmaya varmak istemeyen ülkelerin de hiçbir şey yapmadan devam etmek için o kadar uzun süreleri olacaktır.

Aslında sonun başlangıcı Durban'da değil, bundan iki sene önce Kopenhag Toplantısı'nda belirlendi. O toplantı sonucunda Kyoto Protokolü'nün sona ereceği 2012 yılı sonrası için tüm ülkeleri içine alan bir anlaşma imzalanabilmiş olsaydı dünyanın geleceğini kurtarmak için ciddi bir şansımız olabilirdi. Ancak esas dertleri alacakları oyları arttırmak olan politikacıların yapacakları anlaşmalarla doğa ile ilgili problemlere çare bulamayacağımız Durban'da bir kez daha yüzümüze vurulmuş oldu.

9 Aralık 2011 Cuma

Sonunda ülkemiz de bir ödül aldı: Günün Fosili


Orijinal yayın: 09.12.2011 T24 İnternet Gazetesi

Türkiye gelişmiş bir ülke midir? Bu sorunun cevabı soruyu kime sorduğumuza bağlı olarak değişebilir. Mesela kadim dostumuz Amerikalılara soracak olursak, evet, gelişmiş ülkeyiz (bkz. CIA World factbook). Kyoto Protokolü'nü uzun süre imzalamayan devletimize bakacak olursanız biz gelişmiş değil gelişmekte olan bir ülkeyiz. Ama G20 zirvelerine katıldığımıza göre gelişmiş bir ülke olmalıyız. Bir başka bakış açısından da Türkiye diğer gelişmiş ülkelerle birlikte OECD'nin (Ekonomik İşbirliği ve Gelişme Örgütü) kurucu üyelerinden biri olduğuna göre de gelişmiş ülke olmalıyız. Bizi hala Avrupa Birliği'ne almadıklarına göre aslında gelişmiş bir ülke olamayız. O zaman en son sınıflandırmaya bakalım biz en iyisi, bu sınıflandırma bizi Güney Afrika, Meksika, Brezilya, Çin, Hindistan, Malezya, Filipinler ve Tayland ile birlikte Yeni Endüstrileşmiş Ülkeler sınıfına sokuyor. Yani bu ülkeler ciddi anlamda ekonomik büyümeye sahipler ama İnsani Gelişme İndisi (Human Development Index) açısından bakıldığında gelişmiş ülkelerin gerisindeler. 


İşte bu kargaşadan dolayı devletimiz istediği an bizi gelişmiş ülkelerle bir araya getiriyor, istemediğinde de gelişmekte olan bir ülke oluyoruz birdenbire. Mesela 1997'de Kyoto Protokolü hazırlanırken tüm OECD üyesi ülkeler karbondioksit salımlarını indirme sözü verdiler. O noktada biz kalkıp “biz gelişmiş ülke değiliz” diyemedik. Ancak Kyoto Protokolü'nün OECD üyelerine getirdiği sorumlulukları yerine getiremeyeceğimiz anlaşılınca hemen çark ederek “aslında gelişmiş değil ekonomisi gelişmekte olan ülke” oluverdik. Neyse ki dünya ülkeleri de buna alışık oldukları için bizim çark etmemizi anlayışla karşıladılar. Ama bari en azından karbondioksit salımımızı azaltma yükümlülüğümüzü yerine getirseydik... Onu da karşılayamadık. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi şu anda “biz aslında gelişmekte olan ülkeyiz, Kyoto Protokolü çerçevesinde gelişmiş ülkelerin bize gerek maddi gerekse teknolojik alanda yardım etmeleri gerekli” diyoruz. 

Bu tarzımız bu hafta içerisinde İklim Eylem Ağı (Climate Action Network) tarafından verilen Günün Fosili (Fossil of the Day) ödülünü almamıza neden oldu. Aldığımız “ödülün” açıklamasında, “dünyadaki en önemli güneş, rüzgar ve jeotermal enerji kaynaklarından birine sahip olmasına rağmen sera gazı salımında hiçbir kısıntıya gitmek istememesi ve buna karşılık Kyoto Protokolü çerçevesinde gelişmiş ülkelerden maddi destek ve teknolojik yardım talep etmesi nedeniyle” bu ödüle layık görüldüğümüz söyleniyor. 

Bugünlerde Güney Afrika Cumhuriyet'nin Durban kentinde yapılmakta olan İklim Değişikliği Konferansı'na ülkemiz adına Kalkınma Bakanı Sayın Cevdet Yıldız katıldı. Ben bunu garipseyen gruptayım. Hükümetimizin bir Çevre Bakanı varken bu toplantıya Kalkınma Bakanı'nın katılması bile yeterli derecede yanlış sinyaller veriyor. Biz iklim değişikliğini bir çevre sorunu olarak değil de bir kalkınma sorunu olarak gördüğümüz müddetçe aldığımız önlemler de benzer şekilde yanlış yönleniyor. 

Kalkınma Bakanımız toplantıda yaptığı konuşmada “iklim değişikliğiyle mücadelenin acil eylemler gerektirdiğine vurgu yaparak sera gazı emisyonlarının kontrol altına alınmasının Türkiye için de önemli bir öncelik olduğunu ifade etti ve Türkiye'nin kişi başına düşen sera gazı emisyonlarının 5 ton ile OECD ortalamasının 3'te biri, Avrupa Birliği ortalamasının ise yarısı kadar olduğunu kaydetti.” Yani kısaca bizim OECD ülkeleri arasında kişi başına düşen salımda zaten en altta bulunduğumuzu ve bu sebeple bizim bir kesinti yapmamız gerekmediğini açıklamaya çalıştı.  

Ayrıca Bakan Yılmaz, “Türkiye'nin, 1990-2007 yılları arasında enerji, ulaştırma, sanayi gibi alanlarda uygulanan politika ve projeler ile toplam sera gazı emisyonlarında 1,4 milyar tonluk bir azaltım sağladığını ve 2007 yılı itibarıyla hiçbir önlemin alınmadığı duruma göre yüzde 20 emisyon azaltımı gerçekleştirdiğini” açıkladı. Yani kısaca, bizim zaten elimizden geleni yaptığımızı anlattı. 

Genel devlet yapımız olduğu üzere biz sayılardan fazla hoşlanmayız. Sayılar yerine laflar bizi daha mutlu eder ve sayıların arkasındaki gerçekleri pek araştırmaya zahmet etmeyiz. Kalkınma Bakanımız'ın yukarıda kullandığı sayıları OECD'nin verileri ile kıyasladığımızda şunu görüyoruz: 1990-2009 arasında tüm OECD ülkelerinin karbondioksit salımları %8 oranında artarken ülkemizin salımları %102 oranında artmış. 2007 salım miktarımız 265 milyon ton olduğuna göre 1,4 milyar tonluk azaltmanın nasıl sağlanabildiğini ben göremedim. Bu azaltma miktarı 1990-2007 toplamı ise, o zaman da senede 78 milyon ton azaltmış olmamız gerekiyor ki, bu da %20 azaltmaya denk gelmiyor. Açıkçası ben bu sayıların nereden ve nasıl geldiğini anlayamadım. Bizim devletimiz yanlış veriler vermeyeceğine göre OECD'nin resmi verileri hatalı olmalı diye düşünüyorum. 

Tüm bunların damağımızda bıraktığı ekşi tadı gidermek için şunu belirtmem gerekiyor; Çevreye saygılı bir kalkınma mümkün, yeter ki biz isteyelim. Yeter ki petrol ve doğalgaza yaptığımız yatırımı yenilenebilir enerji cenneti olan ülkemizde yenilenebilir enerji kaynaklarına yapalım. “Tasarruflu ampuller radyasyon yayıyor” gibi saçmalıklara inanmayı bırakıp enerji verimliliğine yönelelim. Biraz rahatımızdan vazgeçip haftada bir gün toplu taşımacılığa da şans verelim. Amerikan usulü tüketim çılgınlığından vazgeçip özümüz olan ayağımızı yorganımız kadar uzatmayı deneyelim. Yaptığımız üretimi iç pazarı geliştirmek için değil ihracatı arttırmak için kullanalım. Çözümler mümkün, yeter ki biz isteyelim.

7 Aralık 2011 Çarşamba

Kyoto Protokolü Neden Büyük Bir Yalandır?


Orijinal yayın: 07.12.2011 T24 İnternet Gazetesi

Yavaş yavaş olan değişiklikler insanda bu değişikliklerin hiç varolmadığı hissini uyandırabilir. Yakınımızdaki çocukların büyümesi böyle bir histir. Hep bebek olduğunu düşündüğümüz çocuklarımız bir an gelip ilkokula, liseye ya da üniversiteye başladıklarında aslında onların ne kadar hızlı büyümüş olduklarını görürüz. İklim değişikliği de benzer bir olgudur. Bir seneden bir sonraki seneye olan küçük değişiklikler dikkatimizi çekmez ama arada olan büyük olaylar bir adım geri atıp “Eskiden böyle değildi havalar” dememize neden olur. Bilim ne derse desin, çoğumuz hala anlık algılarımızla yaşadığımız için bu anlık algılardan uzun zamanlara yayılan sonuçlar çıkartabilmemiz son derece zordur. Uzun soluklu devlet politikaları oluşturabilmek için de anlık algılarla hareket eden seçmenlere ve seçimlere yönelik kararlar almaktansa daha bilimsel kanıtlara yönelmek gerekmektedir. 

Şu anda dünyada tartışılmaz bir gerçek vardır. Bu da dünyanın ikliminin değişmekte olduğudur. Bilim adamları bu değişikliğin büyüklüğünü, bu değişikliğin ne kadarının insan kaynaklı sera gazlarından oluştuğunu ya da bu değişikliği durdurmak için neler yapılması gerektiğini hala tartışıyorlar. Ancak tüm bilim adamlarının üzerinde anlaştıkları bir temel nokta var. İçinde yaşamakta olduğumuz iklim değişikliği çok büyük ihtimalle insanların yaymakta olduğu sera gazlarından kaynaklanmaktadır. Bu iklim değişikliğinin geri dönülemez sonuçlar yaratmaması için bizim bu soruna acilen bir çözüm bulmamız gerekmektedir. 

Biz buhar makinesini keşfedip o makinenin içinde kömür yakmaya başlamadan önceki binlerce yıl boyunca atmosferdeki karbondioksit miktarı %0,028 oranındaydı. Bu minik miktarın bugünkü değeri olan %0,039'a çıkması ve her an daha da yükseliyor olması yaşamakta olduğumuz iklim değişikliğinin temel sebebidir. Bu karbondioksit miktarındaki yükselişi durdurup, %0,028'e yakın bir değere ne kadar çabuk dönebilirsek iklim değişikliğini engellemek için o derece büyük bir şansımız olur. 

Bu bağlamda sözünü sıkça duymuş olduğumuz Kyoto Protokolü'nün ne olduğunu ve ne işe yaradığını kısaca anlatmakta fayda var. Kyoto Protokolü 1997 yılında Birleşmiş Milletler öncülüğünde imzalanmış ve atmosferdeki sera gazlarının miktarını sınırlamayı amaçlayan bir anlaşmadır. Anlaşma 2007-2012 arasındaki zaman aralığını kapsamaktadır. Bu anlaşma kapsamında dünya ülkeleri temelde iki gruba ayrılmışlardır. Birinci gruptaki ülkeler gelişmiş ülkelerdir ve bu ülkeler karbondioksit salımlarını 2012 yılının sonunda 1990 seviyesinin %5 altına çekmeyi taahhüt ederler. İkinci gruptaki ülkeler de gelişmekte olan ülkelerdir ve bu ülkelerin bir azaltma sorumluluğu yoktur. 

Gelişmiş ülkeler arasındaki ABD bu anlaşmayı kabul etmemiştir (diğer kabul etmeyen ülkeler: Andorra, Somali ve Afganistan). Çin, Hindistan, Endonezya ve Brezilya da azaltma sorumluluğu olmayan ikinci grup ülkeler arasındadır. Bu açıdan bakıldığında %5 azaltma sorumluluğu olan ülkeler tüm dünya salımının sadece yaklaşık %35'lik bir kısmını oluşturmaktadır. Yani dünyanın 2/3'ü salımlarını istedikleri gibi arttırmakta, 1/3'ü de sadece %5 azaltmayı denemekteler şu anda. Bunun doğal sonucu olarak da atmosferdeki karbondioksit miktarı azalacağı yerde her geçen gün artmaktadır. 

Şu anda dünya atmosferindeki karbondioksit miktarının sorumlusu Çin, Hindistan, Endonezya veya Brezilya değildir. Bu problemin kaynağı ve sorumlusu gelişmiş ülkelerdir. Gelişmiş ülkeler ellerini ciddi bir biçimde taşın altına koymadıkları müddetçe bu soruna çözüm bulmanın imkanı yoktur. Eğer iklim değişikliğini durdurmak istiyorsak, toplam dünya salımını 1990 seviyesine göre 2020'de %20, 2050'de %50 ve 2100'de de %90 azaltmamız gerekmektedir. Ancak bu ve benzeri anlaşmaların asıl amacı   bu seviyelerin çok çok daha aşağılara çekilmesi gerektiğini insanlardan saklayarak onları birşeyler yapıldığına inandırmaktır. 

Şu anda Güney Afrika'nın Durban kentindeki toplantılarda da konuşulan Kyoto Protokolü'nün geçerlilik süresi 2012'de sona erdiğinde hangi anlaşmanın Kyoto'nun yerini alması gerektiği konusudur. Dünya devletleri bugün Kyoto Protokolü'nün çok bağlayıcı olduğunu ve daha yumuşak şartları olan bir anlaşma yapılması gerektiğini tartışıyorlar. Bunun da dünyanın geleceği açısından ne anlama geldiğini sanıyorum gayet iyi anladınız.

18 Eylül 2011 Pazar

Senede bir gün!


Orijinal yayın: 18.09.2011 T24 İnternet Gazetesi

Bugün sizleri iklim değişikliğinin varlığına ikna etmeye çalışmayacağım, ya da  tüketim çılgınlığının dünyayı felakete götürdüğünü anlatmayacağım. Sadece sizden bir ricam olacak. Eğer içinizde “evet, iklim değişikliği olabilir de, ben ne yapabilirim” veya “ben de dünyanın gidişinden memnun değilim ama kendi başıma sesim çıkmaz” diyenlerdenseniz, 24 Eylül 2011 Cumartesi günü saat 14:00'de Kadıköy Meydanı'nda Et Balık Kurumu önüne gelin. Sizin gibi düşünen ve hisseden pek çok kişi orada olacak. Birkaç saat süreyle birlikte olacağız ve sesimizi duyurmaya çalışacağız. Tüm sene boyu başka bir çabanız olmasa bile, senede bir gün, bu cumartesi günü bizlerle birlikte Kadıköy Meydanı'nda olun. 

Böyle “Kadıköy Meydanı, miting” falan deyince insanların ürktüğünü biliyorum, merak etmeyin, ben yedi ve bir buçuk yaşındaki iki oğlumla orada olacağım inşallah. Geçen seneki eylemcede bir arkadaşımın dört yaşındaki oğlunu elinde bayraklarla şarkı söylerken gördüğümde utanmıştım. Bu sene biz de ailece Kadıköy Meydanı'nda olacağız, sizleri de ailece bekliyoruz. 
Bu toplantı sadece bizde ve sadece Kadıköy'de değil. Aynı gün benzer saatlerde dünyadaki pek çok şehirde benzer toplantılar düzenleniyor. “Neden her sene bu sıralar toplanıyor dünyadaki herkes?” diye soracak olursanız size “350” gibi anlamakta zorluk çekebileceğiniz bir cevap vereceğim. Toplantı ve ertesindeki konsere gelecek olursanız ellerinde 350 yazan pankartlar taşıyan insanlar göreceksiniz. 

Konunun temeli şu: Atmosferdeki miktarı her geçen gün artmakta olan karbondioksit gazı bir sera gazıdır, yani dünya atmosferinin ısınmasına neden olur. Normalde atmosferdeki karbondioksit miktarı milyonda 280 parçacık olmalıdır. Bin yıllardır dünya atmosferindeki karbondioksit miktarı bu kadardır. Bin yıllardır insanlığın dünyaya yayılıp uygarlıklar kurabilmiş olmasının arkasında yatan temel sebep dünyanın ikliminin bin yıllardır fazla değişmemiş olmasıdır. Ancak Endüstri Devrimi'nden bu yana, yani insanların kömür, petrol ve doğalgazı yakıt olarak kullanmayı akıl ettiklerinden bu yana atmosferdeki karbondioksit miktarı artmıştır, bugün ise bu miktar milyonda 390 parçacıktır. Biliyoruz ki şu anda dünya eskiye oranla daha ısınmıştır, biliyoruz ki artık yazlar daha sıcak geçmektedir, biliyoruz ki kışın kar yağışı azalmıştır, biliyoruz ki kutuplardaki buzullar erimektedir, o zaman şu anda atmosferdeki karbondioksit miktarı dünyaya uzun süreli zarar verecek bir hale gelmiştir ve en kısa zamanda azaltılması gerekmektedir. Bilimciler dünyanın ve insanlığın büyük bir zarar görmemesi için karbondioksit miktarının milyonda 350 parçacık seviyesini geçmemesi gerektiğini söylüyorlar. 

Şu anda atmosferdeki karbondioksit miktarındaki artışın temel sebebi insanlığın doymak bilmeyen tüketim sevdasıdır. Bu tüketimi karşılamak için yapılan üretim atmosferdeki karbondioksit miktarını her geçen gün arttırmaktadır. Tüketimi büyütme amaçlı politikalarla dünyanın her geçen gün büyük bir felakete doğru sürüklendiği açıktır. 

Sizi rahatsız eden temel konu ister iklim değişikliği, ister büyüme uğruna doğaya verilen hasar, isterse de tüketim çılgınlığı olsun, bu cumartesi bizlere katılın. Benim gönlüm herkesin her gününü sürdürülebilir bir dünyada yaşamak için çabalayarak geçirmesini istiyor, ama en azından, topladığınız pet şişe kapaklarına ek olarak bu cumartesi de bizimle olun. Belki çevrenizde sizin gibi düşünen kişilerin aslında ne kadar çok olduğunu görmek geleceğe daha umutlu bakmanızı sağlayabilir.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Irene Kasırgası New York'a Yaklaşırken...

Orijinal yayın: 27.08.2011 T24 İnternet Gazetesi
Belki biliyorsunuz, bir süre önce Gelecekten Haberler isimli gelecekteki iklim olaylarını anlatan bir hayali senaryolar dizisi başlattık. Benim planıma göre bu dizi içerisinde 2017-2020 gibi 2-3 büyüklüğünde bir kasırga New York şehrine büyük zarar verecekti. Şu anda görüyorum ki benim gelecekte olmasını öngördüğüm felaketler düşündüğüm zamanlardan çok daha önce meydana geliyor. Atlantik Okyanusu'nda oluşan Irene Kasırgası Pazar akşamına doğru New York şehrine çok yakından geçecek. Bu kasırga her ne kadar 2-3 büyüklükte olmasa da şehre ciddi hasar vereceği neredeyse kesin.

Önümüzdeki günlerde kasırga konusunu haberlerde çokça duyacağımız için kısa bir tanıtım yapmamız uygun olur. Kasırgalar devamlı esen rüzgar hızlarına göre sınırlandırılır, yani bir kasırga içerisinde rüzgarın hızı bazı anlarda saatte 200 kilometreye çıksa da her an en az hız 140 km/h ise bu hızı 140 km/h olan bir kasırga olarak görülür. Buna göre rüzgar hızı 104-134 km/h arası kasırgalar Kategori 1, 135-158 km/h olan kasırgalar Kategori 2, 159-189 km/h olan kasırgalar Kategori 3, 190-220 km/h olan kasırgalar Kategori 4 ve 220 km/h olan kasırgalar da Kategori 5 şeklinde sınıflandırılır.


Irene 20 Ağustos günü Karayip Denizi'nde, Venezuela açıklarındayken bir tropik fırtına olarak sınıflandırıldı, yani rüzgar hızı yaklaşık 80 km/h idi. 22 Ağustos sabahı Porto Riko'ya yaklaşırken hızı 128 km/h olan 1. Kategori bir kasırga oldu. Porto Riko, Dominik Cumhuriyeti ve Haiti'de 10 kişinin ölümüne yol açan bu kasırga aynı zamanda da 1 milyar dolara yakın maddi hasara yol açtı. Irene 24 Ağustos'da Amerika'ya doğru yaklaşırkan 160 km/h'lik rüzgarlarla önce Kategori 2 sonra da 185 km/h'lik rüzgarlarla Kategori 3 kasırga oldu. Irene şu anda Amerika kıtasına paralel olarak kuzey yönünde ilerliyor. Bize göre 28 Ağustos Pazar akşamı New York şehrinin çok yakınından geçecek. Bu nokta daha soğukça okyanus suları üzerinde olacağı için de rüzgarların hızı yaklaşık 128 km/h civarına düşmüş olacak. Gene de New York şehrinin yapısı göz önüne alındığında bu büyük bir felakete yol açabilir.


New York şehri için bilmemiz gereken üç önemli nokta var. Bunların ilki taşımacılık sektörü. New York metrolarının ve karaları birbirine bağlayan tünellerin tamamı deniz seviyesinin altında bulunuyor. Bu metro sistemine veya tünellere girebilecek okyanus sularını boşaltmak neredeyse imkansız olabilir. Ancak bu kasırganın yaratacağı dalgaların o bölgedeki yüksekliği 2-3 metreyi aşmayacağı için tüneller ve metro sistemine suların girmesi beklenmiyor. İkinci önemli unsur da kanalizasyon, su ve elektrik sistemleri. Bunlar da metro sistemi gibi suyun altında olduğu için kasırgadan büyük zarar görebilir. Kasırga sırasında şehirde büyük elektrik kesintileri beklendiği için de ayrıca sosyal sorunların olması bekleniyor. Son unsur da aslında pek azımızın aklına gelebilecek bir konu. Şehirde şu anda aktif olarak gökdelenlerin yapımında kullanılan 26 tane büyük vinç bulunuyor. Bu vinçlerin kısa sürede sökülmeleri imkansız ve bu vinçler en fazla 100 km/h hızındaki rüzgarlara dayanabiliyor.


New York valisi Michael Bloomberg şehrin bir kısmı için şimdiden mecburi tahliye ilan etmiş durumda. Bu New York şehri için tarihte ilan edilen ilk tahliye ve bu tahliye küresel iklim değişikliğine bağlı olarak gelişebilecek diğer aşırı iklim olayları açısından da bir haberci olarak görülebilir.