1 Mayıs 2024 Çarşamba

Kimyasal olan her şey zararlı mıdır?

Bilgilerimizi nereden alıyoruz? Bu yüzyılın en önemli sorusu bu ve bu olmaya da devam edecek. Dünya Ekonomik Forumu (WEF) her senenin başında iş dünyasının öngördüğü en büyük riskleri açıklıyor. Bu seneki listenin başında bilerek ya da bilmeyerek yanlış bilgilendirme vardı. Özellikle ChatGPT gibi yapay zeka tabanında çalışan dil programları ortaya çıktıkça internet ortamı da hızla bu yanlış bilgilerle dolmaya başladı.

Bizim de bu yanlış bilgilere inanmamızın ardında gittikçe zayıflayan eğitim sistemimiz var. Eskiden böylesi bir durumda açıp ansiklopediye bakan bir nesildik. Bugün YouTube ansiklopedinin yerini aldı, hem de çok kötü bir biçimde. Fransız Devrimi’ne uzanan ansiklopedi geleneğinde en azından bilginin doğru biçimde aktarılma sorumluluğu vardı. Oysa günümüzde başlıca sorumluluk YouTube’da bilgiyi yayan kişinin kendine olan sorumluluğu ve o sorumluluk da olabildiğince kışkırtıcı olarak daha fazla takipçiye ulaşabilmeyi kapsıyor. Bu tür görüntüleri bilgi ve mantık süzgecinden geçirmediğimiz zaman da makul bir tabandan gittikçe uzaklaşan sonuçlara varabiliyoruz. Bu, bolca seçim yaşanacak 2024 yılındaki politika için de geçerli, marketten aldığınız elma için de.

Konumuz sürdürülebilir üretim olduğundan politikadaki yanlış bilgilendirmeye dokunmadan elma gibi bir örneğin üzerine yoğunlaşacağım. Son zamanlarda YouTube’da marketten alınan bir elmanın üzerine oldukça sıcak bir su döktüğünüzde üstündeki parlak, mum gibi kaplamanın eriyip çıktığını gösteren videolara rastlamaya başladık. Bu görüntüler karşısında çoğu bilinçli tüketici araştırma yapmaya başladı. Nedir bu tabaka ve bize ne kadar zararlıdır? Bilim araştırmaya “zararlı mıdır?” sorusuyla başlar. Yani, “modern gıda sistemi bu nesneyi ürettiyse bu mutlaka zararlı bir şeydir” alt düşüncesinin temelinde komplo teoriciliği vardır ve bu her zaman sağlıklı bir kavram değildir. Şüpheci olmak iyidir ama bu şüphecilik araştırma sorusunun başındaki şüpheciliktir. “Zararlı mıdır?” sağlıklı bir şüpheciliktir çünkü bu sorunun cevabı “evet” ya da “hayır” olabilir. Ancak soruya “neden zararlı?” diye başlayacak olursanız yargınızı baştan vermişsiniz demektir. Bu ise doğru bir yaklaşım değildir.

Bilimde genellikle araştırmanın başında sıfır hipotezi olarak kabul edilebilecek bir yaklaşım vardır. Yani, elinizdeki elmayı elinizden bırakmazsanız yere düşmez ve o zaman da yerçekiminin düşen elmayı nasıl etkilediğini konuşmaya bile gerek kalmaz. Benzer şekilde, elmayı yemenin en ideal yolu, kendi elma ağacınızda hiç ilaç ya da suni gübre kullanmadan yetiştirdiğiniz elmayı, üzerindeki tozu attıktan sonra temiz bir suda yıkayıp ısırarak yemektir. Bu zaten tartışılan konu değil. Bundan sonraki adım, güvendiğiniz bir arkadaşınızın elma bahçesi olması ve çok uzak olmayan bu bahçeden size bir miktar elma göndermesidir. Burada bile iki önemli problemle karşılaşırız. Arkadaşınızın doğru üretim yaptığına ne kadar güveniyorsunuz ve elma bahçesine ne kadar uzaktasınız? Konuyu fazla uzatmayalım, kendi bahçenizde kendi elinizle elma yetiştirmediğiniz müddetçe bu tür soru işaretleri giderek daha fazla karşınıza çıkacaktır. Bunun üzerine bir de küreselleşen bir dünyada yaşıyoruz. Yani yediğiniz elma arkadaşınızın bahçesinden değil Çin’den bile geliyor olabilir. Bu küreselleşen gıda zinciri de beraberinde çok fazla ve değişik sorun getirir. İdeali bu küresel gıda sistemi midir? Bence değil. Her ülke kendisine yeterli gıdayı üretebilmelidir. Ancak bu hem teknik olarak mümkün olmayabilir hem de belki benim toprağım elmaya uygun değil de üzüme uygundur veya toprağı ve iklimi elmaya uygun olan bir yerden elma almayı tercih ediyor olabilirim. Bu noktada şunu bilmenizde fayda var, elmanın Çin’de üretilip buraya gelmesi ile Niğde’de üretilip İstanbul’a gelmesi arasındaki karbon ayakizi farkı düşündüğünüz kadar fazla değil. Ama, taşıma süresi çok fazla fark edebiliyor. Bu nedenle de küreselleşme ile birlikte gıda kayıpları çok artmış durumda. Yalnız buna sadece “gıda Çin’den geliyor” şeklinde bakmayın. Biz artık her meyve ve sebzeyi her mevsim yemek istediğimiz için o meyve ya da sebzenin yetiştiği noktadan bize ulaşması zor oluyor. Kışın yediğiniz domatesi İstanbul’da yetiştirmenize imkan olmadığı için o domates en az 1000 kilometre uzaktan kamyona yüklenip getiriliyor. Bu esnada da ciddi kayıplar yaşanıyor.

Gıdanın yaklaşık beşte biri tarladan sizin satın aldığınız markete ya da manava gelene kadar kaybediliyor. Gene beşte birlik bir kısmı da market rafında ya da sizin buzdolabınızda kayıp ya da atık hale geliyor. Durum böyleyken her gün 783 milyon kişi gece yatağa aç giriyor. Sağlıklı beslenmeyi düşünen siz, kendi elma ağacınızdan elma yeme planı yapabilirsiniz, ama dünyadaki 8 milyar kişinin tümünün kendi elma ağacından elma yiyebilme imkanı yok. Dolayısıyla bilim insanları bu büyük kayıp ve atığı azaltmaya çalışıyorlar. Elmanın üzerinde gördüğünüz o mumsu yapı da bu konuda bulunan güzel çözümlerden biri. Elmayı ince bir tabakayla kapladığınızda hem yolda zarar görüp çöpe gitmesini hem de rafta ya da buzdolabında çürümesini engelliyorsunuz. İdeali o tabaka mı? Elbette değil, ideali kendi elma bahçeniz ve kendi elmanız, ama o noktayı geçtik artık. O zaman soracağımız soru “peki bu tabaka sağlığa zararlı mı?” olmalı.

Bu tür kimyasallara hep şüphe ile yaklaşmamız gayet doğal. Seneler içerisinde o denli fazla oyunla karşılaştık ki artık neredeyse kendi ağacımızdaki elmaya güvenemez hale geldik. Ama burada doğru soruyu sormalıyız. Dürüst üretici ve dürüst taşıyıcı, ürünün üstüne dürüstçe hangi kimyasalların kullanıldığını yazıyorsa, bilim insanları da bu kimyasalları test edip sağlığa zararlı olmadığını ortaya koyuyorlarsa, bunca çabayı YouTube’da bu konuda gördüğünüz bir videoya dayanarak kötülemeniz doğru bir yaklaşım değildir.

Basit bir örnek: Elmayı kaplayan o katmanda yaklaşık 0,2 mikrogram kadmiyum var. Kadmiyum bir ağır metaldir. YouTube videosu da size içinde bu ağır metal olan katmanın insan sağlığına zararlı olduğunu söylüyorsa hemen inanma moduna giriyoruz. Ağır metal lafını daha önce duyduk. Ağır metallerin zararlı olduğunu biliyoruz. Bu katmanda da ağır metal olduğunu zaten kendileri söylüyorlar, o zaman konu kapandı, bu katman kötüdür. Peki bilim insanları bir de neye bakıyorlar? Normal bir elmanın içeriğinde sizce ne kadar kadmiyum var?? 1,2 mikrogram, yani yaklaşık o katmanda olanın beş katı. Kendi ağacımızdan aldığımız elmayı yerken uykumuz kaçıyor mu?

Kısacası, doğadaki her şey aslında zehirlidir. Zehri zehirli yapan hangi oranda tüketildiğidir. Bu konuda net bir bilgi sahibi olmadan YouTube videolarına güvenecek olursak kendi ağacımızdaki elmadan başka bir şeyi yiyemez duruma geliriz. Bu sizin için belki kabul edilebilir bir durum ama 783 milyon aç insana sürdürülebilir biçimde gıda ulaştırmaya çalıştığımız zaman kabullenebileceğimiz bir düşünce olmaktan çıkar.

Bu yazı Sürdürülebilir Üretim dergisinde yayımlanmıştır.

17 Nisan 2024 Çarşamba

Siyah Kedi - Beyaz Kedi

Ünlü İngiliz futbolcu ve futbol yorumcusu Gary Lineker eski bir zamanda “futbol 22 futbolcu ve bir top ile oynanan, sonunda da Almanların kazandığı bir oyundur” demişti. O günden bugüne epey zaman geçmiş ve Alman futbolu da eski görkemini yitirmiş olabilir. Ancak bu sözü günümüze uyarlarsak “kapitalizm piyasa ile oynanan ve Batılıların kazandığı bir oyundur”. Eğer oyunu Batılılar kazanmıyorsa sen mutlaka hile yapıyorsundur, o zaman da gene Batılıların kazanacağı şekilde kurallar düzenlenir.

Bugün dünya ekonomisinin en büyük üç oyuncusundan ikisi Batılıdır. ABD ve AB neredeyse ortak sayılabilecek bir düşünce yapısı ile yükselmekte olan Çin’i baskılamaya çalışıyorlar. Bunun arkasındaki temel neden de Çin’in ABD ve AB’nin çalışma paradigmasına paralel yürümeyen devlet mekanizmasıdır. ABD ve AB’nin çalışma sistemini biliyoruz. Devlet adil bir piyasa ekonomisi için kural koyucu ve o kuralların düzgün işlemesini sağlayıcıdır. Kısıtlı araçların dışında piyasanın işleyişine ve gidiş yönüne karışmaz. Çin’de ise devlet kural koyucu ve denetleyicinin ötesinde piyasanın ve üretimin gidiş yönünü de belirleyen güçtür.

Aslında ülkemiz de uzun süredir benzer bir çaba içerisindedir. Bu çabanın ürünü olan 12. Kalkınma Planı’nın uygulama süresi içerisindeyiz. Ancak nazikçe Batı’ya olan yakınlığımız planlı bir ekonominin uygulanmasını her zaman için zorlaştırmıştır diyebiliriz. Çin’de ise parti daha uzun vadeli planlar yaparak bu planların uygulanmasını ısrarla takip eder. Mao’nun ölümünün ardından atılan adımlar Çin’i günümüze taşımıştır. Tarih kitaplarında da gördüğümüz gibi Çin’in kalkınma planları uygulama süresi içerisinde en az iki defa revize edilen beş yıllık planlar değildir. Uzun vadeli yapılan bu planların takip edilmesi sonucunda Çin bugünkü seviyesine ulaşmıştır.

Yanlış anlamayın lütfen, bu yazının amacı Çin güzellemesi yapmak değil. Sadece Batı’nın işine gelmediği zaman oyunun kurallarını değiştirmesinin yanında Çin’in planlı ve uzun vadeli adımlarla ilerlediğini göstermektir. Bugün Çin’in uzun vadeli üretim planları üç ana alan üzerine yoğunlaşmaktadır. Elektrikli araçlar, batarya teknolojisi ve yenilenebilir enerji. Çinli yetkililer bu üç teknolojinin geleceğin üstüne kurulacağı yapı olduğunu öngördüklerinden uzun süredir yatırımları bu teknolojilere ve bunların tedarik zincirlerine yönlendirdiler. Bu nedenle de Çin bugün bu üç teknolojide de dünya lideri durumdadır.

İnsanlığın bugüne kadar karşılaştığı en önemli sorun iklim krizidir. Bu krizin yarattığı sorunları yeryüzünün her tarafında görmeye başladık. İklim krizini yaratan ise yaktığımız kömür, petrol ve doğal gazdır. Bu fosil yakıt bağımlılığımız gelişmiş ülkelerin teknolojisinin tüm insanlığa yayılmasıyla kolay kurtulamayacağımız bir hale geldi. Sorunun ilk görünür olduğu zamandan başlayarak gelişmiş ülkeler, daha kirli olarak gördükleri teknolojileri gelişmekte olan ülkelere transfer ederek kendileri oralardan sadece ürünleri satın aldılar. Bugün başta Çin ve Hindistan olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin görece daha kirli teknolojilere sahip olmalarının ardındaki nedenlerden biri de 1990’lardan itibaren gelişmiş ülkelerin kendilerini temiz gösterme çabasıdır.

Bugün gelinen nokta sadece kirli teknolojilerin değil günlük hayatta kullanılan çoğu teknolojinin de değişmesi isteğidir. Gelişmiş ülkeler artık enerjilerini güneş ve rüzgardan elde edip, bu enerjiyi depolayıp, hareketlilik de dahil olmak üzere tüm sistemlerini elektrik üzerine kurgulamak istiyorlar. Yalnız ufak bir sorun var. Bu üç sektörü de kendi topraklarında geliştirmek istiyorlar. Elektrikleşme operasyonu da üç temel unsura dayanır: teknoloji, hammadde ve işgücü. Her ne kadar ilkinde gelişmiş ülkeler kuvvetli olsalar da ham madde konusunda bugün harekete geçmekte geç kaldılar. Yenilenebilir enerji ve elektrikleşme teknolojilerinin gerektirdiği ham madde tedarik zincirlerini Çin uzun çabalar sonunda kurdu ve çalıştırıyor. Gelişmiş ülkelerdeki işgücü de hala Çin’e göre pahalı kaldığından tek avantaj olarak teknoloji kalıyor. Yalnız Çin bu avantajı da son senelerde gelişmiş ülkelerin elinden almakta.

Bu noktada Çin dünya pazarlarını daha ucuz yenilenebilir enerji ve elektrikleşme ürünleri ile dolduruyor ve özellikle gelişmiş ülkeler bundan fazlasıyla şikayetçi. Gelişmiş ülkelerdeki üreticiler kendi pazar sistemleri içerisinde üretim yapmak zorunda olduklarından Çin’in devlet destekli üretim sistemine karşı koyamıyorlar.

Batı düşüncesi tarafından endoktrine edilmediyseniz probleme dışarıdan bakmak çok da zor değil. Bir tarafta piyasa ekonomisine dayanarak yükselmiş gelişmiş ülkeler, diğer tarafta da planlı devlet kapitalizmine yaslanan Çin. Dışarıdan bakan vatandaş kolayca “siz neden Çin’in yaptığını yapmıyorsunuz?” diyecektir. Özellikle de iklim krizine çözüm getirmeye çalışan yenilenebilir enerji ve elektrikleşme çözümleri söz konusu olunca. “Biz insanlığın ve bu gezegenin geleceğinden bahsediyoruz, siz Çinli üreticilerin haksız rekabetinin yenilenebilir enerji sektörüne daha ucuz mal ürettiğinden. Siz neden aynısını yapmıyorsunuz? Şu anda hepimizin ihtiyacı olan daha çok ve daha ucuza yenilenebilir enerjidir.” Bu da bizi Deng Xiaoping’in ünlü sözüne getiriyor: “Önemli olan kedinin siyah ya da beyaz olması değil fare yakalamasıdır” Bizim için de önemli olan bütçemize uygun yenilenebilir enerji kaynaklarına ve elektrikli araçlara sahip olmaktır. Bunu kimin ürettiği ikincil problemdir.

Elbette gelişmiş ülkeler bunun karşısında çeşitli taktiklere ve kural değişikliklerine başvuracaktır. Ama neyin önemli olduğunu gözden kaçırmayalım. Gezegenin geleceği olabildiğince hızlı yenilenebilir enerji teknolojilerine geçiş yapabilmemize bağlı. Söz konusu gezegenin ve bizim o gezegendeki geleceğimiz ise gerisi teferruattır. 

Bu yazı T24 İnternet Haber Sitesi'nde yayımlanmıştır.

15 Nisan 2024 Pazartesi

İklim Hukuku

Ülkemizde olmayacağına emin olduğumuz bir durumu düşünelim, sadece bir zihin antrenmanı olarak: Diyelim bir ilçemizin ortasından fay hattı geçiyor ve o fay hattının çevresindeki 2 kilometrelik alanda yapılaşma yasak. Belediye Meclisi de bu konuda anlaşamıyor ve konuyu halka sormaya karar veriyorlar. İlk seçimde halka “İlçemizin ortasından geçen fay hattı 20 kilometre güneye kaydırılsın mı?” diye soruluyor. Halkın önemli çoğunluğu da bu soruya demokratik hakları çerçevesinde “evet” diyor ve fay hattı bu kararla 20 kilometre güneye kaydırılıyor. Elbette ülkemizde böyle bir şey olmaz, biz bilime son derece saygılıyız, ama zihin antrenmanı olarak “mesela” dedim.

Sonra o ilçede yaşayan bir grup vatandaş mahkemeye başvuruyorlar ve diyorlar ki “belediye bu fay hattının 20 kilometre güneye kaydırılmasına izin vererek bizim yaşam hakkımıza saldırıda bulundu”. Mahkeme de bu konuyu inceleyerek vatandaşların haklı olduğuna karar verdi. Bu tamamen hayal ürünüdür, elbette ülkemizde öyle bir şey olmaz. Olduğunu varsayarsak şimdi mahkemenin bu kararı demokrasiye aykırı mıdır değil midir? Yerel mahkemenin ya da herhangi bir mahkemenin halkın iradesinin ötesinde bir karar alması mümkün müdür? Bu hayal ürünü hikayede usule uygun olmayan çok nokta olduğuna eminim ama konunun esasına bakacak olursak, bilime aykırı bir tercihte bulunan halkın iradesine hukuk sınırlama getirebilir mi? Yoksa halkın iradesi her şeyin önünde mi gelmelidir?

İşte İsviçre’de bugünlerde bu konu konuşuluyor. Önce İsviçre Hükümeti 2030 yılına kadar sera gazı salımlarını %50 azaltmaya karar verdi, sonra da bu uygulamayı gerçekleştirmek üzere alınması gereken önlemleri halk oyuna sundu. Halk oylamasından “bu konuyu o kadar da abartmanıza gerek yok” sonucu çıktı. Bu kararın sonrasında da hükümet gerekli adımları atmadı.

Bu durum sonrasında 65 yaş üzeri “yaşlı” kadınlar mahkemeye giderek yaşam haklarının ellerinden alındığını savundular. Yerel mahkeme kadınların lehinde karar vermedi. Bu grup İsviçre’deki tüm hukuki yolları denedikten sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. AİHM ise kadınları haklı buldu. Peki şimdi ne olacak? İsviçre AİHM’si kararlarının kendi hukukundan üstün olduğunu kabul eden ülkelerden biri. Ama burada alınan karar halkın doğrudan aldığı bir kararın hiçe sayılmasını gerektirecek. O zaman takip etmemiz gereken demokrasi mi hukuk mu olmalı?

Bir kez daha, ben hukukçu değilim. Eminim verdiğim örnekte de usul açısından oldukça büyük hatalar vardır. Ama tüm bu usul hatalarını bir kenara bırakarak şu soruyu düşünelim: Halk demokratik yollarla bilime aykırı bir karar alacak olsa hukuk bu kararı tersine çevirebilme yetkisine sahip midir?

Şu sıra pek çok ülkede benzer kararlar mahkemeye taşınıyor ve özellikle gençler ve çocuklar mahkemelerden yürütme aleyhine kararlar alıyorlar. Olumsuz çıkan kararların da temelinde usulün takip edilmesindeki problemler yatıyor. Mesela Portekizli 6 genç tüm AB ülkelerini iklim değişikliğini durdurmak için yeterince çaba göstermemekle suçlayarak AİHM’ne başvurmuştu. Buradan çıkan olumsuz kararın gerekçesinin esasla bir ilgisi yok, AİHM çocukların önce tüm ülke mahkemelerine tek tek başvurma yolunu denedikten sonra kendilerine başvurmaları gerektiğini söyledi.

Benzer davaların uzantısı olarak iklim felaketlerinde hayatını kaybedenler için büyük petrol şirketlerini cinayetle suçlama yaklaşımı da bulunuyor. Her ne kadar bu tür davalar bizlere oldukça uzak ve hayal ürünü gibi görünüyor olsa da bir süre sonra çoğu devlet ve şirket neredeyse günlük olarak bu tür davalarla karşı karşıya kalacak. O nedenle bugün ortaya konan çoğu davranışa “yeşil badana” diyerek parmak sallıyoruz ama gelecekte gençler sadece parmak sallamakla kalmayabilirler. Bu nedenle de özellikle iş dünyasının bu bağlamda atacağı adımları dikkatle değerlendirmesinde fayda bulunuyor. Ayrıca burada şirketlerin üst yöneticilerinin hukuki sorumlulukları da görev süreleri bittiğinde sona ermiyor olabilir.

İklim değişikliği savaşında hukuk yavaş yavaş bir kırılma noktasına doğru gidiyor. Kişilerin iklim değişikliğinden dolayı gördükleri zarar devletlerin ve şirketlerin sorumluluğu olarak kabul edilme noktasına yaklaştığında tarafların “benim sorumluluğum değil” deme lüksleri de kayboluyor. AİHM’nin aldığı karar bir anlamda tüm İsviçre vatandaşlarını bile iklim zararlarından dolayı sorumluluk altına sokuyor. Ayrıca unutmayın, AİHM kararları kesindir ve itiraz yolu kapalıdır. Elbette bir de vatandaşların nasıl olup da bilime aykırı kararlar alabildiğini konuşmamız gerekiyor ama o çok daha çetin bir konu.

Bu yazı T24 internet sitesinde yayımlanmıştır.

15 Mart 2024 Cuma

Arı popülasyonu neden azalıyor?

Tozlayıcılar ya da polen taşıyıcılar ekosistemlerin hayati bileşenleridir ve bitki üremesinde, biyolojik çeşitliliğin korunmasında, gıda üretiminde, ekosistemin işleyişinde ve insan refahında önemli rol oynarlar. Arılar bu tozlayıcıların en bilinenidir. Tozlayıcı popülasyonlarının korunması sağlıklı ekosistemlerin sürdürülmesi ve tarım ile gıda sistemlerinin yeterliliğinin sağlanması açısından çok önemlidir. Arılar ve diğer polen taşıyıcılar olmasa hepimize yetecek miktarda sebze ve meyve üretebilmek oldukça zorlaşır.

Son birkaç on yılda arı ve diğer polen taşıyıcı popülasyonlarındaki düşüş, birçok unsurun katkıda bulunduğu karmaşık bir sorundur. İnsanların yeryüzü üzerinde yarattıkları etki arttıkça bu unsurların toplam etkisi de doğanın kabullenebileceği seviyenin üzerine çıkmaktadır.

Tozlayıcı popülasyonlarındaki azalmanın başlıca nedenlerinden biri habitat kaybı ve parçalanmasıdır. Kentleşme, tarımsal genişleme ve arazi kullanımındaki değişim, polen taşıyıcıların yuvalanması, yiyecek arama ve üremesi için gerekli olan çayırlar, otlaklar ve ormanlar gibi doğal yaşam alanlarının tahrip edilmesine ve parçalanmasına yol açmıştır. Eskiden tarlalar arasında bırakılan küçük aralıklar bile bu canlıların varlığına destek olurken bugün yaptığımız endüstriyel tarım insandan başka canlıların yaşamasına imkan tanımamaktadır.

Endüstriyel tarımın önemli destekçilerinden olan pestisitlerin, özellikle de neonikotinoidlerin ve diğer sistemik böcek öldürücülerin yaygın kullanımı, arı popülasyonlarındaki düşüşün başta gelen nedenlerindendir. Bu kimyasallar tarımda istenmeyen zararlıları kontrol etmek için kullanılır ancak arılar ve diğer polen taşıyıcılar da dahil olmak üzere varlığı istenen canlılar üzerinde zararlı etkiler yaratır. Pestisitler arıların bağışıklık sistemlerini zayıflatır, yön bulma ve yiyecek arama yeteneklerini bozar ve hatta ölümlerine neden olabilir.

Endüstriyel tarımın bir diğer uygulaması olan geniş alanlarda tek ürünün ekildiği monokültür tarımı, çiçek çeşitliliğinin kaybolmasının başlıca nedenidir. Arılar ve diğer tozlayıcılar, nektar ve polen için çok sayıda ve çok çeşitli çiçeklere ihtiyaç duyarlar. Bu çiçek kaynaklarının kaybı, tozlaştırıcılar arasında yetersiz beslenmeye ve üreme başarısının azalmasına neden olabilir. 

İklim değişikliği sıcaklık artışının yanı sıra bitki türlerinin dağılımını ve bolluğunu etkiler, bu da tozlaştırıcılar için gerekli olan gıda kaynaklarının kullanılabilirliğini azaltır. Sıcaklık ve yağış düzenindeki değişiklikler, çiçeklenme ve tozlaştırıcı faaliyetinin zamanlamasını bozduğundan dolayı bitkiler ve tozlayıcılar arasında uyumsuzluklara yol açabilir. Bitkiler çiçek açtığı zaman arıların da orada olması doğanın alışılan işleyişidir. Bu ikisinden birinin gecikmesi ya da erken gelmesi tüm sistemin duraklamasına neden olur.

Artık her yana yayılmış olan araç emisyonlarından ve tarımsal faaliyetlerden kaynaklanan hava kirliliği, çiçeklerin kimyasal bileşimini etkileyip polen taşıyıcılar için çekiciliğini azaltarak tozlayıcılar üzerinde dolaylı etkilere sahip olur. Kirletici maddeler aynı zamanda arıların koku alma duyuları ve yön bulma yeteneklerini de bozduğundan dolayı tozlama faaliyeti zorlaşır.

Bu yazı Anadolu Ajansı'nda Analiz olarak yayımlanmıştır.

5 Mart 2024 Salı

Avrupa'nın Yenilenebilir Enerji Üretimindeki Yavaşlığı

Avrupa'nın önde gelen enerji şirketlerinden biri olan Siemens Enerji’nin genel müdürü Christian Bruch’a göre, AB yetkilileri Çin'in "ucuz" rüzgar enerjisi ekipmanına erişimini kesmediği takdirde, Avrupa'nın rüzgar enerjisi sektörü de harap olmuş güneş enerjisi endüstrisiyle aynı kaderi paylaşacak. Bruch’a göre Avrupalı bir rüzgar enerjisi endüstrisinin olması isteniyorsa Çinli firmaların  Avrupa’da rahatça ucuz ürünler satması kalite kuralları konularak engellenmelidir.

Bir adım geri çekilerek bunu dikkatlice incelememiz gerekiyor. Bu incelemedeki en önemli sorumuz da “en çok istediğimiz şey ne?” olmalı. Yeryüzünün ve insanlığın başındaki en büyük belanın iklim krizi olduğunu ve bu belanın çok kısa sürede çözülmesi gerektiğini gören biri olarak öncelikle bu belanın sebeplerine bakıyorum. İklim krizinin baş sorumlusu da enerji üretimi için yakılan kömür, petrol ve doğal gazdır. Dolayısıyla da önceliğimiz enerji sistemimizi fosil yakıtlardan arındırmak olmalıdır. Bunu yapmanın en kısa yolu ise enerji üretiminde rüzgar ve güneş gibi iki yenilenebilir kaynağa yüzümüzü dönmektir.

Enerji ihtiyacını yenilenebilir kaynaklardan gidermenin ötesinde, bunu hemen yapmak zorundayız. Yeryüzü ve insanlık için tehlikeli olacak sınırları aşmamak için önümüzde çok kısa bir süre kaldı, bu nedenle de başka endişeleri iklim krizinden daha öne çıkaracak lüksümüz artık kalmadı.

Bunları topladığımızda Çin’in son on sene içerisinde geleceği daha net biçimde öngörüp gerekli hazırlıkları daha önceden yapmaya başladığını görüyoruz. Avrupa her ne kadar iklim alanında öncü olarak görülse de iklim krizinin gereklerini hızlı biçimde algılayarak gerekli önlemleri almayı beceremedi. Bu yavaşlığı Rusya-Ukrayna savaşının başlarında bütün açıklığı ile ortaya döküldü. Rusya’dan aldıkları doğal gaza o denli bağlıydılar ki alternatifleri hızla devreye sokamadılar.

Avrupa ve Almanya sera gazı salımlarını azaltmak için iki basamaklı bir plan yapmıştı. Önce doğal gaz kullanarak kömür bağımlılığını azaltmak, sonra da yenilenebilir enerji kullanarak doğal gaz bağımlılığından kurtulmak. Bu tür planlar gayet mantıklıdır ancak bir de bu planların zaman kısıtı olmalıdır. Yani kömür bağımlılığından kurtulmak için hedef 2025, tüm fosil yakıtlardan kurtulmak için de hedef 2030 diyerek tüm kaynakları buna seferber ederseniz bu tür planların başarı şansı vardır. Otokratik Çin sistemi buna benzer bir yapıda çalışıyor. Avrupa’da bu sistemin çalışmaması için ana neden günün sonunda değişik sektörlerin parlamento üzerinde kurdukları baskı. Yenilenebilir enerji sektörüne yeterince kaynak ayrılmadığı için daha hızlı davranan Çin bu alanda liderliği ele geçirdi. Bu, Avrupa hantal yapısının otokratik ve hızlı Çin’e yenilmesidir.

Ancak sorun aslında bu değil. Bugün karşımızdaki soru şu: Çin’e karşı yenilenebilir enerji sektöründeki yenilgiyi kabullenip iklim krizi karşısındaki savaşı kazanmayı mı amaçlamak gerekiyor? Yoksa aslında iklim krizini durdurmak için savaşıyor olsak da yenilenebilir enerji sektörünü korumak mı önceliktir?

Benim tercihim bu yenilgiden dersler çıkararak iklim krizi savaşını kazanmaya odaklanmak olurdu. Kısacası, Çin akıllı hareket ederek rüzgar ve güneş enerjisi sistemlerinde bir egemenlik kurdu. Bizim gibi ülkeler de enerji üretimleri için hızla yüzlerini Çin’e dönerek bu ucuz üretimden faydalanmak zorundalar çünkü biz kömür, petrol ve doğal gaza döviz harcıyoruz. Bu harcamayı ne kadar sürede azaltabilecek olursak ülke ekonomisi açısından da o derece akıllı bir hareket yapmış oluruz. Bu konuya sadece ekonomi açısından bakanlar için mantıklı bir yaklaşım. Ama bunun ötesinde iklim krizi ile savaşta kaybedecek vaktimiz yok. Yani “Avrupa bu teknolojileri geliştirsin” ya da “biz bu teknolojileri geliştirelim” diye bakabilme lüksümüz bundan 20 sene önceydi. Biz de Avrupa da bu adımları 20 sene önce atmalıydı, atmadık. “Bugün bu teknolojileri geliştirmeye çabalamayalım” dememiz mantıklı değil fakat artık enerjimizi sadece bu teknolojileri geliştirmeye ayıracak lüksümüz kalmadı. Çinliler ucuza yenilenebilir enerji santralleri yapıyorlarsa, ne güzel, bizim acilen yenilenebilir enerjiye ihtiyacımız var. Avrupa gibi yapıp, yerli sanayiyi korumaya çalışmak yerine pragmatik davranıp enerji güvenliğimizi öne çıkartmak zorundayız.

Avrupa bu konuda ne yapacağına kendi karar verebilir. Ancak Avrupa’nın bu konuda alacağı kararlar bizim açımızdan da bağlayıcı olmamalı, bunu kabul etmemize imkan yok. Yani, “ben Çin’den rüzgar santrali almıyorum, benimle çalışan devletlerin de almasını istemiyorum” bugün için ne ülkemizin ne de iklimin yararına olan bir yaklaşımdır ve bu yaklaşıma her şart altında direnmemiz gerekir. 

Avrupa, iklim krizinden bizim kadar kötü etkilenmeyecek, dolayısıyla bizim en hızlı biçimde önlem alarak kendimizi korumamız gerekiyor. Hem enerji bağımsızlığı alanında hem de iklim krizine sağlamamız gereken uyum alanında. Bundan dolayı da şu soruyu sormakta fayda var: Avrupa bizden ithal ettiği ürünler bağlamında bize önce “bu ürün yenilenebilir enerji ile mi üretildi?” diye mi sorar yoksa önce “bu ürün Çin’den aldığınız rüzgar ve güneş santralinden üretilen yenilenebilir enerji ile mi hazırlandı?” şeklinde mi?  Bence bu sorunun cevabı açık, o nedenle de Avrupa ne yaparsa yapsın bizim hızla yenilenebilir enerji yatırımlarını artırmamız gerekiyor.


1 Mart 2024 Cuma

Biyoçeşitlilik Kaç Para Eder?

Biyoçeşitlilik, bir ekosistemdeki canlı türlerinin çeşitliliği ve bu türler arasındaki genetik çeşitlilik olarak tanımlanır. Biyoçeşitlilik, gezegenimizdeki yaşamın zenginliğini ve çeşitliliğini ifade eder. Bu çeşitlilik; bitkiler, hayvanlar, mikroorganizmalar ve diğer organizmaları içerir. Biyoçeşitlilik, ekosistemlerin sağlığını ve işlevselliğini sürdürmek için çok önemlidir. Bir ekosistemdeki farklı türler, birbirleriyle karmaşık ilişkiler içinde bulunur ve birçok ekosistem hizmetini sağlar. Örneğin, bitkiler oksijen üretir, toprak erozyonunu önler, su döngüsünü düzenler ve habitat sağlarlar. Aynı şekilde, hayvanlar, tozlaşma, toprak havalandırması ve zararlıları kontrol etme gibi önemli işlevleri yerine getirir. Biyoçeşitliliğin korunması, insanların doğal kaynaklara erişimini ve yaşam kalitesini etkiler. Tarım, ilaç endüstrisi, turizm, ve diğer sektörlerde biyolojik kaynaklara dayalı olarak ekonomik fırsatlar sağlar. Ancak, insan etkinlikleri, habitat kaybı, iklim değişikliği, kirlilik ve türlerin yok olması gibi tehditler biyoçeşitliliği tehlikeye atar.

Biyoekonomi, biyolojik kaynaklardan elde edilen ürünler ve hizmetlerin ekonomik olarak değerlendirilmesi ve kullanılmasıyla ilgilenen bir kavramdır. Bu kavram, biyoteknoloji, tarım, orman yönetimi, gıda üretimi, ilaç endüstrisi ve çevre koruma gibi alanları içerir. Biyoekonomi, doğal kaynakların sürdürülebilir bir şekilde yönetilmesi ve kullanılması yoluyla ekonomik büyümeyi teşvik eder. Bununla birlikte, biyoekonomi aynı zamanda çevresel sürdürülebilirlik ve toplumsal refahın artırılmasını da amaçlar. Bu nedenle, biyoekonomi, doğal kaynakların sürdürülebilir bir şekilde kullanılması ve biyolojik çeşitliliğin korunmasıyla ilgili ekonomik değerlendirmeleri de içerir. Biyoekonominin temel amacı, ekonomik büyümeyi desteklerken çevresel ve sosyal sorumluluğu da gözetmektir.

Biyoekonomi dediğimizde aklımıza sürekli biyolojik kaynakları kullanarak elde edilebilecek kazanç geliyor. Oysa üstlerine bir fiyat etiketi koymak kolay olmasa da esas biyolojik kaynaklar üzerine fiyat etiketi koyamadıklarımızdır. 

Biyoçeşitlilik, bitkilerin çiçeklerinin polenlerinin bir türden diğerine taşınmasını sağlayan farklı türlerin arasındaki etkileşimleri içerir. Bu, meyve ve tohumların oluşumunu sağlar ve çoğu bitki ürününün üretiminde kritik öneme sahiptir. Arılar, kelebekler, kuşlar ve diğer hayvanlar, bitkilerin polinasyonunda önemli rol oynar. Biyoçeşitliliğin azalması, polinatör türlerinin kaybına ve dolayısıyla tarım verimliliğinde düşüşe neden olabilir.

Biyoçeşitlilik, sulak alanlar, nehirler ve göller gibi su sistemlerinin temizlenmesine yardımcı olur. Farklı türler, suyun temizlenmesinde farklı roller üstlenir. Örneğin, sucul bitkiler, zararlı maddeleri emer ve suyu filtreler. Aynı zamanda, mikroorganizmalar sucul ekosistemlerde organik atıkları parçalar ve suyun temizlenmesine katkıda bulunur. Biyoçeşitliliğin azalması, su kalitesinin düşmesine ve su kaynaklarının kirlenmesine neden olabilir.

Biyoçeşitlilik, bitki örtüsünün büyümesi ve gelişmesi yoluyla atmosferden karbon emilimini artırır. Bitkiler, fotosentez süreci sırasında karbondioksidi emer ve oksijen üretirler. Ayrıca bitki örtüsü, karbonu toprakta depolayarak karbon döngüsünü dengelemeye yardımcı olur. Ormanlar, mangrov ormanları, çayırlar ve diğer ekosistemler, karbon emiliminde önemli bir rol oynar. Biyoçeşitliliğin azalması, karbon emilimini azaltabilir ve iklim değişikliğinin etkilerini artırabilir.

Biyoçeşitlilik, ilaç endüstrisi için önemli bir kaynaktır çünkü doğal çevredeki bitkiler, mantarlar ve mikroorganizmalar, çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılan etkin bileşenler içerir. Ormanlar, yağmur ormanları ve denizler gibi çeşitli ekosistemler, biyoçeşitliliğin ilaç endüstrisine sağladığı potansiyel kaynaklardır. Biyoçeşitliliğin azalması, yeni ilaç keşfi ve geliştirilmesinde engeller oluşturabilir ve insan sağlığı için önemli tedavi seçeneklerinin kaybına neden olabilir.

Bu nedenlerle biyoçeşitlilik; polinasyon, su temizliği ve karbon emilimi gibi ekosistem hizmetlerinin sağlanmasında kritik bir rol oynar ve insanların sağlığı, refahı ve ekonomisi için önemlidir. Bu ekosistem hizmetlerinin korunması ve sürdürülebilir bir şekilde yönetilmesi, biyoçeşitliliğin öneminin vurgulanmasını gerektirir. 

Biyoçeşitliliğin korunması, biyoekonomi üzerinde bir dizi olumlu etkiye sahiptir. Mesela biyoçeşitliliğin korunması, biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımını teşvik eder ve bu da yenilik ve inovasyonu destekler. Farklı bitki ve mikroorganizmalar, yeni ilaçlar, tarım ürünleri, biyoyakıtlar, biyoplastikler ve diğer biyolojik tabanlı ürünlerin keşfi ve geliştirilmesi için potansiyel kaynaklar sağlar. Ayrıca biyoçeşitliliğin korunması, ekosistem hizmetlerinin devamını sağlar. Polinasyon, su temizliği, toprak verimliliği, karbon emilimi ve diğer ekosistem hizmetleri, biyoçeşitliliğin sağlıklı ekosistemlerde varlığına dayanır. Bu hizmetler, tarım, su kaynakları yönetimi, iklim değişikliği ve diğer alanlarda ekonomik faydalar sağlar. Son yıllarda bu açıdan yaşanılan kayıplar özellikle tarımda ciddi kayıplara neden olmuştur.

Turizm ve rekreasyon sektörleri de biyoçeşitlilik kaybından etkilenir. Korunan doğal alanlar; doğa turizmi, kuş gözlemciliği, doğa yürüyüşleri ve diğer açık hava etkinlikleri için cazip yerlerdir. Ülkemizde fazla değerlendirilmese de bu tür turizm faaliyetleri, yerel ekonomilere önemli gelir sağlar ve iş imkanları yaratır. 

Biyoçeşitliliği korumak, sürdürülebilir tarım ve orman yönetimini teşvik eder. Çeşitli bitki ve hayvan türlerinin varlığı, zararlılarla mücadelede doğal düşmanlar ve hastalıklara karşı dirençli çeşitlerin kullanımı gibi entegre zararlı yönetimi tekniklerini destekler. Aynı şekilde, ormanların sürdürülebilir yönetimi, biyoçeşitliliğin korunmasına ve orman ürünlerinin uzun vadeli kullanımına odaklanır. Bugün çoğu üretimde doğal malzemelerin kullanılması ve sürdürülebilirlik tercih ediliyorsa, bunun sağlanması için orman kaynaklarının çeşitliliğinin de korunması gerekmektedir. Bundan dolayı biyoçeşitlilik odaklı işletmeler, biyolojik kaynaklardan elde edilen ürünler ve hizmetlerin sürdürülebilir üretimini ve tüketimini teşvik eder. Bu, doğal kaynakların verimli ve etkin bir şekilde kullanılmasını sağlayarak ekonomik büyümeyi ve istihdamı destekler.

Sürdürülebilirlikten bahsettiğimiz zaman çoğunlukla çevre ve doğa konularından bahsediyormuşuz gibi bir his doğuyor. Evet, çevrenin sürdürülebilirliği genel anlamda sürdürülebilirliğin başlıca temellerinden birini oluşturuyor. Ama doğanın bize sağladığı hizmetleri binlerce yıldır hep elimizin altında kabul ettiğimizden bunlara bir ekonomik değer biçmemişiz. Oysa Toroslardaki yörükler artık daha düşük sıcaklıkta da yaşamlarını sürdürebilen arıları satın alarak kiraz yetiştirmeye devam ediyorlar. Eskiden doğada serbestçe var olan bu canlılar artık parayla alınıp satıldığı için biyoekonominin bir parçası haline geldiler. Dolayısıyla doğada serbestçe var olan biyoçeşitliliği korumanın da maddi bir değeri oluşmaya başladı. İnşallah bu değer ödeyemeyeceğimiz bir seviyeye ulaşmadan gözlerimizi açıp biyoçeşitliliğin de değerli olduğunu kavrarız.

Bu yazı EkoIQ dergisinde yayımlanmıştır.

Son Buzul Erimeden

Gezegenimizdeki buzulları kabaca ikiye ayırabiliriz. İlki çoğumuzun aklına gelen kuzey ve güneyde kutupları kaplayan buzullar, diğeri de yüksek dağların tepelerindeki buzullar. Lisedeki coğrafya derslerinde 5000 metre yüksekliğin üzerindeki buzulların 12 ay erimeden kalacaklarını öğrenmiştik. Ancak bu, günümüzde pek doğru değil çünkü küresel ısınma nedeniyle vadiler ısındıkça onların tepesindeki buzullar da yavaş yavaş erimeye başlıyor.

Dağlık bölgelerdeki buzullar aşağılarda yaşayan çoğu insanın temiz su kaynağını oluşturuyor. Himalayalardaki buzullar Çin, Hindistan ve Orta Asya’daki altı nehrin ana su kaynağını oluşturuyor. Bu buzulların önümüzdeki yıllarda tamamen erimesinin yeryüzünün en büyük nüfusunu barındıran bu bölge için ne anlam taşıyacağını anlayabilmek çok da zor değil.

Benzer bir sorun ülkemiz için de geçerli. Fırat ve Dicle Doğu Anadolu’daki yükseklere yağan karın yavaş yavaş erimesiyle beslenen iki nehrimiz. Ancak yağış artık kar olarak değil de yağmur olarak düşmeye başladığında hem suyun akış rejimi değişiyor hem de bölgedeki toprak erozyonu önlenemez biçimde artıyor. Bu tür sorunlar her taraftaki yüksek dağlar ve çevresindeki bölgeler için geçerli. Bu buzullardaki su bittiği zaman oluşacak kuraklık büyük insan hareketliliğine de yol açacak.

Ama kutuplardaki buzullar çok daha büyük bir tehlike barındırıyor. Büyük dağların tepesine tekrar kar yağacak olursa susuzluk sorununu hafifletmek mümkün ama kutuplardaki buzulların oluşması binlerce, hatta milyonlarca yıl sürdüğünden o buzullar bir kez eridiler mi tekrar yerine koymak mümkün olmuyor.

Ayrıca gezegenimizin kuzey ile güneyi arasında önemli bir fark var. Güneyimizde epey büyük bir kara parçası ve onun üzerinde birkaç kilometre kalınlıkta buz tabakası var. Kuzeyimizde ise sadece deniz ve o denizin üzerinde birkaç metre kalınlıkta bir buz tabakası bulunuyor. Dolayısıyla kuzeydeki buzu eritmek son derece kolay, zaten son elli yılda kuzeydeki buzun yarısı da bu şekilde eriyip gitti. Kuzey Kutbu’nda buz kalmadığı ve oranın açık deniz olduğu günleri görmek için çok uzun süre beklemek gerekmeyecek.

Kötü haber Kuzey Kutbu’ndaki buzulların erimesi kuzey bölgelerin ısınmasını da artıracak. İyi haber ise, bu buz çok ince olduğundan erimesi deniz seviyesine ciddi bir etki etmez. Ama Antarktika ve Grönland üzerindeki buzullar böyle değil. Bu buzullar kara üzerinde olduklarından eridiklerinde doğrudan deniz seviyesini artırıcı etki yapıyorlar.

Antarktika ve Grönland’daki toplam buz miktarına baktığımızda bu buzulların erimesinin yeryüzündeki deniz seviyesini 80 metre civarında yükselteceğini görüyoruz. Bunun ne derece büyük bir felaket olacağını anlatmaya gerek yok sanırım. Ama, Taksim’in bir ada olup Çamlıca Adası’ndan Taksim Adası’na motorla gideceğimiz günleri bizler görmeyeceğiz çünkü özellikle Antarktika’nın bir kısmının erimesi öyle kolay değil.

Yalnız Grönland ve Antarktika’nın ortak bir özelliği var. Bu iki kara parçası da ortası kenarlara göre oldukça yüksek bölgeler. Dolayısıyla da sadece buzlar eriyerek suları denize akmıyor. Dev buz kütleleri de denize doğru kayabiliyorlar. Bunu engelleyen ise karanın bittiği yerde milyonlarca yıldır birikmiş olan buz kütleleri. Yükseklikleri birkaç yüz metre olan bu kütlelerin erimesini belgesellerde görüyoruz. Esas kötü olan bu kütleler eridikten sonra kara üzerindeki buzun aşağıya doğru kaymaya başlaması. Bu bağlamda Grönland ve Antarktika’nın batı kesimleri daha kritik durumda. Bu yüzyıl içerisinde bu iki bölgedeki buzulların tamamen eriyip denize karışmaları büyük bir sürpriz olmayacak. Doğu Antarktika’nın ise bu hızda erimesi beklenmiyor. Ancak Grönland ve Batı Antarktika’nın erimesi tüm dünyadaki deniz seviyesini yaklaşık on metre yükseltebilir. Ne yazık ki deniz seviyesindeki olası hızlı artışı gören nesil de bizler olabiliriz.

Kutuplar genelde bizden çok uzakta olduğundan onları tamamen hafızamızdan çıkartıyoruz. Arada penguenleri gösteren belgeseller gördüğümüzde “ay ne şirin” demekle yetiniyoruz sadece. Ama gerçekte gezegenimizin kutuplarında çok önemli değişiklikler oluyor ve bu değişiklikler küresel ısınmanın şiddetlenmesiyle birlikte artıyor. Bu erimeyi azaltmak için iklim krizini durdurmaktan başka çare yok. Etkilerinden kendimizi korumak içinse aklımızı kullanmamız gerekiyor, son buzul erimeden.

Bu yazı Dünyahali'nde yayımlanmıştır.