31 Mart 2023 Cuma

IPCC’nin Altıncı Değerlendirme Raporu

IPCC, küresel iklim değişikliği hakkında en güncel ve kapsamlı bilgiyi derlemek ve analiz etmek amacıyla uluslararası bilim insanlarından oluşan bir ekibin çalışmalarını kullanır. IPCC’nin en son yayımlanan Altıncı Değerlendirme Raporu, iklim değişikliğinin küresel ölçekte ve insan faaliyetleriyle ilişkili olduğunu doğrulamakta ve bu değişikliğin etkilerinin arttığını belirtmektedir. Raporda, küresel ısınmanın sınırlandırılmasının önemine vurgu yapılmaktadır.

Rapor, insan faaliyetlerinin sera gazı salımları yoluyla atmosferde biriken karbondioksit ve diğer gazların küresel ısınmaya yol açtığını tartışmasız biçimde göstermektedir. Sera gazı salımlarının COVID19 pandemisinin en üst noktasından sonra arttığı ve küresel ısınmanın kısa sürede 1,5°C sınırını aşabileceği uyarısı yapılmaktadır.

IPCC, raporda, küresel sıcaklık artışının neden olduğu iklim değişikliğinin bir dizi etkiye neden olduğunu vurgulamaktadır. Bu etkiler arasında deniz seviyesinin yükselmesi, orman yangınları ve su kıtlığı gibi doğal afetlerin artması yer almaktadır. Raporda, bu değişikliklerin insanların sağlığı, gıda güvenliği, su kaynakları ve doğal ekosistemler üzerinde ciddi bir etkisi olacağı belirtilmektedir.

Sera gazı emisyonlarının azaltılarak küresel ısınmanın sınırlandırılması ve olumsuz etkilerinin hafifletilmesi son derece önemlidir. Bu amaçla yapılması gereken değişiklikler, özellikle enerji üretimi ve tüketimi, ulaşım, gıda üretimi ve tüketimi, sanayi ve inşaat gibi sektörlerde yapısal dönüşümleri içermektedir.

Bu değişim hızla yapılmadığı takdirde iklim krizi küresel ekonomiye önemli bir tehdit oluşturarak finansal sistemi etkileyecektir. İklim krizi doğal afetlerin sıklığını ve şiddetini artırarak ekonomik faaliyetleri engelleyebilir veya olumsuz yönde etkileyebilir. Bu nedenle, finansal sistemin bu riskleri yönetme konusunda büyük bir rolü bulunmaktadır. Finans kuruluşlarının iklim risklerine karşı giderek daha fazla farkındalık kazandığı ve bu risklerin yönetilmesi için çeşitli araçlar geliştirdiği görülmektedir. Ancak IPCC raporu, finans kuruluşlarının iklim risklerine yönelik daha da acil bir müdahalede bulunmaları gerektiğini belirtmektedir. Raporda, finans kuruluşlarının, iklim risklerine yönelik risk yönetimi stratejileri geliştirmeleri, iklim riskleri hakkında şeffaf raporlama yapmaları ve iklim dostu yatırımlara yönelmeleri önerilmektedir.

Raporda ayrıca iklim krizinin en çok düşük gelirli ülkeleri ve toplumları etkilediğini ve bu etkilerin, gelir, cinsiyet, yaş, etnik köken ve diğer sosyal faktörler açısından farklılık gösterdiğini belirtmektedir. Örneğin, düşük gelirli ülkelerde yaşayan insanlar, doğal afetlerin etkilerine daha fazla maruz kalmakta ve bu afetlerin yol açtığı kayıplarla daha zor başa çıkmaktadır. Bu tür eşitsizliklerin, iklim krizinin önlenmesi ve etkilerinin azaltılması açısından önemli bir engel teşkil ettiğini de vurgulamaktadır. Düşük gelirli ülkelerin, gerekli iklim değişikliği önleme ve uyum stratejilerini uygulama konusunda yeterli kaynağa sahip olmamaları, eşitsizliklerin bir sonucudur.

Bu eşitsizlikler ayrıca iklim krizinin etkilerinin azaltılması için alınacak önlemlerin tasarlanmasında da bir engel teşkil etmektedir. Özellikle az gelişmiş ülkeler iklim krizi ile mücadelede daha fazla söz sahibi olma ve karar alım süreçlerinde daha fazla temsil edilme hakkına sahip değillerdir. Bu da ilerlemeyi güçleştiren unsurlardan biridir.

Sonuç olarak, IPCC'nin en son değerlendirme raporu, küresel iklim değişikliği hakkında en kapsamlı bilgiyi sunmakta ve almamız gereken önlemleri göstermektedir. Bilim insanlarının 7 yıllık emeklerinin ürünü olan bu raporun en azından yönetici özeti kısmının karar vericiler tarafından okunarak özümsenmesi yeryüzünün geleceği açısından son derece önemli olacaktır.

24 Mart 2023 Cuma

IPCC İklim Raporu

Birleşmiş Milletler 1988 yılında Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve BM Çevre Programı’na (UNEP) iklim değişikliği konusunda toplumu ve daha da önemlisi karar vericileri bilgilendirmek amacıyla bir oluşum kurma görevini verdi. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) bu görevi düzenli olarak yayımladığı raporlarla yerine getirmektedir. Bu raporlar bir yandan politika yapıcıların bilgi edinmek istedikleri özel konular haricinde bir de yaklaşık 6 - 7 senelik aralıklarla hazırlanan iklim değişikliğinin durumunu ayrıntısıyla anlatan çalışmalardan oluşur. Bu ayrıntılı raporlardan şimdiye kadar beş tane yayımlanmıştır. Her rapor dört bölümden oluşur ve her bölüm ayrı zamanlarda sunulur. Şu anda altıncı rapor (AR6) dönemini kapatıyoruz, yani raporun ilk üç bölümü 2021 ve 2022’de çıktı, son bölümü ise bu hafta açıklandı.

Raporun ilk bölümü iklim değişikliğinin bilimsel temellerini ve gelecekte bizi nasıl değişikliklerin beklediğini anlatıyor. İkinci bölümde iklim krizinin etkileri ve uyum, üçüncü bölümde de iklim değişikliğini durdurmak için yapılması gerekenler anlatılıyor. Bu bölümlerin tümünün yazarlarını değişik ülkelerden farklı bilim insanları oluşturuyor. İlk üç bölümün yayımlanmasından sonra bu bilim insanları bir araya gelerek bu üç bölümün bir sentezini hazırlıyorlar. Bu hafta yayımlanan da AR6 raporunun sentezi ve bu rapor bugün için iklim değişikliği hakkındaki bilimin en kapsamlı değerlendirmesi olarak kabul ediliyor. İklim krizi hakkında edindiğiniz herhangi bir bilginin güncel bilime uygun olup olmadığını öğrenebileceğiniz yer bu rapordur. Bu rapor elinizdeki bilgiyi destekliyorsa güvenilir olduğu anlaşılabilir.

AR 6 Sentez Raporuna göre, insan etkisiyle iklim sistemi "kesin" olarak değişiyor ve iklim değişikliğinin etkileri dünya genelinde hissediliyor. Basit bir cümlede anlattığımız bu bilgi üç değişik unsuru içeriyor: İklim kesinlikle değişiyor. Bu değişiklik sadece yeryüzünün bir bölgesini değil her tarafını etkiliyor. Bu değişikliğin sebebi kesinlikle insanlıktır. Artık “peki şu da olamaz mı?” şeklindeki şüphelere son vererek çözümlere ve uyuma yönelmemiz gerekiyor. Rapor, küresel sıcaklıkların sanayileşme öncesi döneme göre 1,5°C artmak üzere olduğunu ve bu artışın yüzyıl ortasında 2°C'ye ulaşabileceğini söylüyor. Bu arada raporun verilerinin herhangi bir tartışmaya yol açmamak için olabildiğince olumlu olduğunu söylemek gerekiyor. Bilim insanlarının önemli bir kısmı bu gidişle ısınmanın 2℃’de durmayacağını da söylüyorlar ama en azından “2°C'ye ulaşabileceği” dendiği zaman buna itiraz eden kalmıyor. Buna günümüz açısından bakacak olursak, şimdilik sadece 1,2℃ ısınmış durumdayız ve bu sene yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz kuraklığı hepimiz gördük. Üstüne bir de Şanlıurfa ve Adıyaman’da olan sel felaketlerini ağlayarak seyrettik. Sıcaklık artışının 2℃’ye çıkması bu sorunların ve felaketlerin de en az iki kat artması anlamına geliyor ne yazık ki.

Rapor ayrıca yükselen deniz seviyeleri, daha sık ve yoğun sıcak dalgaları, kuraklıkları, selleri ve orman yangınlarını ve biyolojik çeşitliliğin kaybını da içeren birçok iklim değişikliği etkisine dikkat çekiyor. Bu bağlamda yorum yapan çoğu önemli bilim insanı raporda beklendiği söylenen çoğu etki konusunda çok tutucu davranıldığını, gerçekte beklenmesi gereken sorunların çok daha büyük olacağını söylüyorlar. Son yıllarda gördüklerimiz bizlere bu konuda biraz bilgi verdiyse, bu kadar ısınmayla gelecekte yaşanacak olayların, özellikle bizim coğrafyamızda çok daha ciddi sonuçlar doğuracağını söyleyebiliriz.

Böylesi kötü sonuçlarla karşılaşmamak için başta karbondioksit olmak üzere sera gazı salımlarını azaltmak gerekiyor. Küresel ısınmayı sınırlamak için acil ve iddialı önlemlere ihtiyaç olduğu vurgulanıyor. Burada her iki kelimenin de altını defalarca çizmek gerekiyor. Geciktiğimiz her sene sorunu biraz daha çözülmez hale getiriyor. Bunun ötesinde alacağımız önlemlerin de bugünkü yaşamı “azıcık” değil kökünden değiştirmesi gerekli çünkü göstermelik çözümler durumu değiştirmeye yeterli olmuyor. Raporda ayrıca düşük karbonlu bir ekonomiye hızlı ve kapsamlı bir geçiş gerektiği vurgulanıyor ve hükümetler ile iş dünyasından bu geçişi hızlandıracak politikalar ve uygulamaları hayata geçirmeleri talep ediliyor.

Yalnız bu rapor konusunda oldukça ciddi eleştiriler de bulunuyor. Ama bu eleştirilerin iklim değişikliği karşıtlarından geldiğini düşünmeyin. Öncelikle bu raporun hazırlanması 6 - 7 senelik hummalı bir çalışmayı gerektiriyor. Bilim insanları bu çalışmanın onların hayatlarından neyi eksilteceğini bilerek bu işe gönüllü olarak ve para almadan katılıyorlar. Artık bilim çevresindeki seslerin birazı da bu işin gönüllülükten çıkarak verilen emeğin karşılığının sağlandığı bir yöne doğru gitmesi üzerinde yoğunlaşıyor. Bunun ötesinde raporların gönüllülük bağlamında uzun aralıklarla çıkması önemini artırsa da arada oluşan bilimsel gelişmeleri geç aktarması bakımından da eleştirilerek daha sık raporlar üretilmesine çalışılması isteniyor. Son olarak IPCC raporları, adında da olduğu gibi, hükümetlerin onayından geçen raporlar. Dolayısıyla da en az kötü çıktılar öne çıkartılarak tüm hükümetlerin kabul etmesi amaçlanıyor ama gerçekler bu raporlarda yazılanlardan çok daha kötü ve buna bir çare bulunması gerekiyor.

Genel olarak, AR6 raporu iklim krizinin ciddiyeti ile aciliyetini vurguluyor ve etkilerini hafifletmek için hızlı ve kararlı önlemlerin alınması gerektiğini gösteriyor. Dinleyip önlem almak bizlere düşen görev, eğer akıllıysak.

2 Mart 2023 Perşembe

Kuraklık Yanımızda

Hani gazete başlıkları var ya “Kuraklık Kapımızda” diye, ülkemizin önemli kısmı o noktayı geçeli epey oldu. Şimdi “Kuraklık Yanımızda” dememiz gerekiyor. Ancak yaşadığımız büyük deprem felaketinin ardından herkesin dikkati yerin altına çevrilmişken yerin üstünde olanlara dikkat edebilmemiz oldukça zor görünüyor.

Şubat ayının son günleri oldukça sıcak geçti. Aslında Şubat ayının başındaki birkaç günlük dönem hariç fazla soğuk bir kış geçirmedik. Yağış ise beklentilerin oldukça gerisinde kaldı. Meteoroloji Genel Müdürlüğünün hazırladığı kuraklık haritalarına bakacak olursak Ege Bölgesi hariç neredeyse tüm ülke normalin yarısından az yağış almış durumda.

İstanbul’da artık İSKİ’nin sayfasından barajların doluluk oranlarına bakmaya alıştık. Ama İstanbul barajlarındaki su oranı sizi dertlendirmesin. İstanbul’un ne bugün ne de yakın gelecekte bir su sorunu olmayacak. Çünkü İstanbul’un barajlarını besleyen ana unsur gökten düşen yağış değil Yeşilçay ve Melen’den boru hatlarıyla İstanbul’a aktarılan su. O da yetmeyecek olursa, hazırda duran Sakarya hattı kullanılarak Sakarya Nehrinin daha az arzu edilir kalitedeki suyu da İstanbul barajlarına eklenir ve İstanbul susuz kalmaz.

Bu demek değildir ki siz araba veya halınızı serbestçe yıkayıp havuzunuzu doldurabilirsiniz. İstanbul, suyun dikkatli kullanılması gereken bir şehirdir ve öyle de kalacak. Artık hepimizin ayağımızı yorganımıza göre uzatmamız gerekiyor ve o yorgan da aslında bizim değil, komşudan aldığımız bir yorgan. 

Gelecekte diğer havzalardan bize transfer edilen suyun başına iki şey gelebilir. İlki çok ihtimal dahili değil ama ikincisi çok ciddi bir tehdit oluşturur. Yeşilçay ve Melen Havzalarında yaşayanlar nehirlerinin suyu kendilerine yetmemeye başladığı zaman bu suyun İstanbul’a aktarılmasına karşı çıkabilirler. Ama daha da olası ihtimal, yaşadığımız kuraklığın orta ve uzun vadede İstanbul’a su aktaran bölgelerde de ciddi değişimlere yol açması ve İstanbul’a aktarılacak su kalmamasıdır.

Bugün bir gazeteci arkadaşla sohbet ederken yarı şaka yarı ciddi “Peki Karadeniz’den su taşınamaz mı?” diye sordu. Bu sorunun yanıtı oldukça kolay aslında: “Biz Karadeniz’e taşınsak?” Doğru çözüm, suyu bize getirmektense suyun olduğu yere göçmektir ama gazeteci arkadaşın dediği gibi, “oralarda da ekmek yok”. O zaman günü kurtarmak yerine uzun vadeli plan yaparak “ekmeği” İstanbul’dan başka yerlere de yaymamız gerekiyor. İstanbul’un karşı karşıya olduğu deprem tehlikesini ve bunun yaratacağı korkunç yıkımı haftalardır konuşuyoruz ama deprem bir seferlik bir felaket. Kuraklık ise artık sıkça kapımızı çalacak, hatta bangır bangır çalıyor bile. Bu nedenle de bulduğumuz bir damla suyu bile çok iyi korumak zorundayız çünkü gelecek bugün kadar iyi olmayacak.

İklim krizi içinde yaşadığımız Akdeniz Havzası’nda yağışların yüzyılın sonuna kadar %30 azalacağını bize gösteriyor. “Aman canım bana ne, o zamana kadar kim öle kim kala” diyorsanız diyecek sözümüz yok ama “benim çocuklarımın dünyası çok daha sıkıntılı bir yer olacak” diye düşünüyorsanız, harekete geçmenin vakti geldi ve meteoroloji verileri belki de geçmekte olduğunu söylüyor.

1 Mart 2023 Çarşamba

Sorumlu gübre üretimi ve tüketimi

İklim değişikliği, başta karbondioksit olmak üzere sera gazlarının atmosfere salınmasından kaynaklanmaktadır. Bu gazlar Güneş’ten gelen ısıyı hapsederek küresel sıcaklıklarda bir artışa yol açar. Sıcaklıklardaki bu artış atmosferin ısı dengesini bozarak atmosfer sistemi içindeki tüm olayların daha şiddetlenmesine, daha uzun sürmesine ve geçmişte olduklarından daha geniş alanlara yayılmasına neden olur. Kömür, petrol ve doğal gaz yakarak atmosfere saldığımız karbondioksit (CO2) iklim değişikliğinin en önemli sebebidir. Bunun yanında çoğunluğu pirinç üretimi, doğal gaz hatlarındaki kaçaklar ve büyükbaş hayvancılıktan kaynaklanan metan gazı (CH4) bir diğer sebeptir. Nitröz oksit  de (N20) motorlu taşıtlardan ve tarımdaki gübre kullanımından kaynaklanan önemli bir sera gazıdır. Bu üç gazın toplam etkisi iklim değişikliğinin de nedenidir.

Çevre kirliliği, zararlı veya zehirli etkileri olan bir maddenin çevreye yayılmasıdır. İklim değişikliği çevre kirliliğinin bir türüdür. Ürettiğimiz her türlü atık sisteme geri kazandırılmadığı sürece çevre kirliliğine neden olur. Bugün denizlerimizde ve genelde doğada bulunan çoğu plastik madde buna güzel örneklerdendir. Bu tür kirlilikleri kolayca görebiliyor olsak da doğal olduğunu düşündüğümüz ama aslında doğayı çok kötü etkileyen başka kirlilik türleri de vardır.

Suni gübre bitkilerin büyümesini artırmak için üretilir. Geçen yüzyılın başlarında bulunan bir yöntemle havadaki azot gazını bitkileri besleyecek bir şekle döndürmeyi başardık. Bu yöntem ürettiğimiz tarım ürününün fiyatı ve faydasıyla kıyaslandığında oldukça ucuza mal olduğu için uzun süredir tarımda aşırı gübre kullanımına yol açtı. Şu anda dünyanın çoğu yerinde çiftçiler gerektiği kadar değil güçleri yettiği kadar gübre kullanmayı seçtiklerinden kullanılan aşırı gübre de önemli bir çevre kirliliğine yol açar.

İklim değişikliği, tarım ve gıda üretimi de dahil olmak üzere çevre üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Artan sıcaklıklar, mahsul verimini etkileyebilecek yağış sistemlerinde değişikliklere yol açabilir. Daha yüksek sıcaklıklar ayrıca mahsul verimini daha da azaltabilen yabani otların, zararlıların ve hastalıkların büyümesini artırır. Ek olarak, kuraklık ve sel gibi aşırı hava olayları da ekinlere zarar verebilir ve gıda kıtlığına yol açabilir. Bundan dolayı çiftçiler ürünlerini korumak için her gün biraz daha artan şekilde suni gübre ve ilaç kullanımına yönelmişlerdir. Bu da ürün fiyatlarını artırmanın ötesinde ciddi bir çevre kirliliğine de yol açar.

Suni gübre üretimi ve kullanımı iki farklı nedenle iklim değişikliğine ve çevre kirliliğine yol açar. Öncelikle havadaki azotu alıp toprağa faydalı hale getirmek oldukça enerji yoğun bir işlemdir. Bu işlem sırasında da bolca kömür ve doğal gaz kullanılır. Bu kullanım sonunda da atmosfere salınan karbondioksit gazı iklim değişikliğine neden olur. Kısaca, ne kadar çok gübre üretirsek, o kadar fazla iklim değişikliğine neden oluruz. Bu gübre üretimini kısalım anlamına gelmek zorunda değildir. Sadece şu anda ihtiyacımız olanın hayli üzerinde gübre üretip bu gübreyi oldukça yanlış kullanıyoruz. Yanlış zamanda, yanlış toprakta ve aşırı kullanılan gübre ise yağan yağmurla akıp göllere ve denizlere ulaşıyor. Karada fotosentez yapan bitkiler için gübre ne kadar güzel bir besinse deniz ve göllerde bulunan planktonlar için de aynı şekilde güzel bir besin oluyor. Bunun sonuçlarını geçtiğimiz yazın başında Marmara Denizi’ni kaplayan müsilaj ile gayet açıklıkla öğrendik.

Dolayısıyla, aşırı gübre üretimi de aşırı gübre kullanımı da iklim ve çevre kirliliği açısından önemli sorunlardır. Bu iki sorunu ayrı biçimde değerlendirerek onlara ortak bir çözüm bulmamız gereklidir. Öncelikle gübrenin yanlış kullanımı bir bilinçlendirme sorunudur. Çiftçiyi gübre ile kendi başına bıraktığınızda mucizevi biçimde doğru çözümleri bulmasını beklemeniz doğru değildir. Doğru gübre kullanımının ne derece kıymetli olduğunu algılayarak çiftçiye bu bağlamda maddi ve manevi desteği vermemiz gerekir. Çiftçiyi tarım marketlerle başbaşa bıraktığımızda toprak yapısından ve kullanım özelliklerinden bağımsız bir suni gübre kullanımı ile karşılaşmamız şaşırtıcı değildir. Özellikle ülkemiz gibi iklim krizinden tarımsal bağlamda son derece kötü etkilenmesi beklenen bir bölgede tarım birinci önceliğimiz olmak zorundadır. Bu nedenle de ziraatçılık yapılacak sıradan işlerden bir olmaktan çıkarılıp aranan bir meslek haline getirilmelidir.

Ne yazık ki son senelerde suni gübre üretimi de enerji kaynaklarının ve özellikle de doğal gazın bolca bulunduğu ülkelere kaymaktadır. Rusya ve Ukrayna arasındaki kriz önemli tahıl üretiminin sekteye uğramasının ötesinde suni gübre üretiminin de etkilenmesine sebep olmuştur. Bu tür krizlerin geleceğin dünyasında sıkça görüleceğinin bilincinde olarak her ülke kendi tarım üretimini garanti altına almaya çalışmalıdır. Bu çaba gıda güvenliği için gerekli besinlerin üretilmesinin ötesinde gübre gibi gerekli tarım girdilerinin sağlanmasını da kapsamalıdır.

Gübre üretim sistemleri bugün için neredeyse tamamen doğal gaz ve kömür kullanımına dayanmaktadır. Kendi kömür kaynaklarımız ülke ihtiyacının ancak yarısını karşıladığından ithalata yönelmek zorundayız. Ayrıca doğal gazın neredeyse tamamını da ithal etmek mecburiyetindeyiz. Dolayısıyla küresel bir enerji krizinde diğer unsurların ötesinde gübre üretimimiz de sekteye uğrayacaktır. Buraya Avrupa Birliği Yeşil Mutabakatı çerçevesinde gübre üretiminin de mercek altındaki sektörlerden biri olduğunu eklemekte fayda var. Bu konuların tümünü birleştirdiğimizde suni gübre üretimi için yeni bir yöntem geliştirmemiz gerektiği açıktır.

Gübrenin ana maddesi olan azot serbestçe havadan elde edilebilir, ancak bu işlem için bolca enerji gereklidir. Kendi öz kaynağımız olan rüzgar ve güneşe dayalı olarak yapılacak gübre üretimi bizim için zor günlerde bir kurtarıcı olabilir. Ayrıca bütünsel tarım uygulamaları içinde hayvan gübresi kullanımı ve hatta bu hayvan gübresinden daha faydalı bir gübre üretilerek bunun da hayvan yemi üretiminde kullanılması döngüsel bir üretim sistemi kurulmasına da yardımcı olabilir. Bu hususların tümünü acilen araştırıp, deneyip, öğrenip kullanmaya başlamamız gerekiyor. İklim krizinin ülkemizi bir çöl haline çevireceği noktayı bekleme lüksümüz kalmadı artık. 

4 Şubat 2023 Cumartesi

Yeşil Badana ve Ötesi

“Yeşil Badana” kavramını çoğumuz algılamaya başladık. “Yeşil badana”, halkı bir kuruluşun ürünlerinin, amaçlarının ve politikalarının çevre dostu olduğuna ikna etmek için yeşil halkla ilişkiler ve yeşil pazarlamanın aldatıcı bir şekilde kullanıldığı bir reklam veya pazarlama şeklidir. Yeşil aklama iletişim stratejilerini kasıtlı olarak benimseyen şirketler, bunu genellikle kendilerinin veya tedarikçilerinin çevresel kusurlarından uzaklaştırmak için yaparlar. Ama artık şirketlerin her yaptıklarına “yeşil badana” demenin yeterli olmadığı bir döneme giriyoruz. Bu yeni dönemde “yeşil badananın” çeşitleri de ortaya çıkmaya başlıyor. Ben bunları kendimce tercüme etmeye çabaladım, daha akıllıca önerilere her zaman açığım.

“Yeşil Kalabalıklaşma - Greencrowding”: Çevre ya da iklimle ilgili sorunlar ortaya döküldüğünde, çoğu şirket halkla ilişkiler çabasının bir parçası olarak ne denli uyumlu ve çevreci olduklarını göstermek isterler. Kurulan gruplara dahil olurlar, yakın gelecekte neler yapacaklarını duyururlar. Ama asıl amaç diğerlerinden ayrı düşmemektir. Detaylı bakıldığında bu şirketlerin niyeti hızla harekete geçmek değildir. Diğer tüm rakipleri bu yolda adım attıktan sonra mecburen adım atmak zorunda kalırlar ve kağıt üzerinde onlar da çevreci hedeflere uygun davranan bir kalabalığın parçasıdırlar.

“Yeşil Işıklandırma - Greenlighting”: Özellikle değişik alanlarda ve değişik biçimlerde üretim yapan şirketler, kötü oldukları alanları gözden saklamak için çevre açısından en iyi oldukları alanı öne çıkartır ve halkla ilişkiler bağlamında sürekli olarak en iyi oldukları noktayı önde tutarlar. Milyonlarca ton çevreye zararlı kimyasal üreten bir firmanın doğada kendiliğinden çözünen ama tüm cirosunun binde birini bile oluşturmayan bir kimyasal çözümü en önde tuttuğunu çoğumuz görürüz. Şirkete aşina olmayanlar ise şirketi sadece reklamlarında gördükleri bir iyi örnekle tanırlar. Özellikle yaşam döngüsü analizi sonunda 18 kalemin 17’sinde kötü çıkan bir ürünün iyi çıktığı sadece bir yanının halkla ilişkiler tarafından kullanıldığını sıkça görüyoruz. Yalan değil, o yönden iyiler ama ya geri kalan kısımlarda?

“Yeşil Kaydırma - Greenshifting”: Bunu petrol şirketlerinin yaptıklarından biliyoruz. Artık çoğunun web sitelerinde “kişisel karbon ayakizi” hesaplama araçları var. Doğru ya, asıl suçlu onlar değil, onların ürünlerini kullanan bizleriz. İşte bu, sorumluluğu üstlerinden atmak için suçu kendilerinden bize doğru çaktırmadan kaydırmaktır. Kötü şeyler satan her satıcı bu beceriyi inanılmaz biçimde geliştirmiştir. Siz hiç sattığı silahların insanları öldürmesinden sorumluluk hissettiğini söyleyen bir silah satıcısı tanıdınız mı?

“Yeşil Etiketleme - Greenlabeling”: Aslında bu oldukça kolay bir badana türü. Ürettikleri ürünün çevreye veya sağlığa saygılı bir tarafı yok ya da yukarıda da dediğim gibi, tüm ölçüm metriklerine baktığımızda hiç de çevreci değil ama birkaç metriğe bakarak ürünün “çevreye saygılı” olduğunu iddia edebiliyorlar. Ne yazık ki, özellikle de en altta yazılan küçük yazıları çoğumuz okumadığımızdan kolayca aldanabiliyoruz. En altta yazılan küçük yazıları şeytan çok severmiş.

“Yeşil Karıştırma - Greenrinsing”: Bu takibi en zor konulardan biri. Şirket çevresel konularda bir hedef koyuyor, diyelim 2025’e kadar tüm ambalaj malzemelerinde %25 azaltıma gideceğini söylüyor. Sonra 2024’te bu hedefini ilerleterek 2030’da tüm ambalaj malzemelerinde %30 azaltıma gideceğini açıklıyor. Yalnız 2025’teki hedefi tutturup tutturmadığı da arada kaynıyor. Siz eğer şirketin çevresel raporlarını sürekli takip etmiyorsanız 2025’te %25’ten 2030’da %30’a çıkmasını güzel bir şey olarak algılıyorsunuz ama 2029’da bir açıklama daha geliyor: “2035’te %35 daha az ambalaj malzemesi kullanacağız.”

“Yeşil Susma - Greenhushing”: Kalın sürdürülebilirlik raporlarının bir yerinde şirketin çevresel sorunlarını gidermek için neler yaptıklarını ve ne tür değişiklikler planladıklarını söylüyorlar ama bir kez daha bunu küçük puntolarla yazıyorlar. Bu raporun lansmanında da bu konudan neredeyse hiç söz etmiyorlar. Resmi olarak biri soracak olursa kurallara uygun davrandıklarını söylüyorlar, ama bu bağlamda fazla ortada olmadıklarından kimsenin aklına o küçük puntolarla yazılanların ne derece doğru olduğunu ölçmek gelmiyor. Hatta bunu bazen “Yeşil Işıklandırma” ile birlikte kullanıp gerçekten iyi oldukları bir tek konuda bas bas bağırırken çok iyi olmadıkları konuları sadece fısıldayarak geçiştiriyorlar.

Tüm bunlara karşı ne yapabiliriz? Doğruları araştırmaktan vazgeçmemek tek çıkar yolumuz. Gördüğümüz hataları söylemek çoğu zaman kendimiz için kötü sonuçlar doğuruyor olsa da susunca da gönül razı gelmiyor.

1 Şubat 2023 Çarşamba

Kayıp ve Zarar Konusu

Gelişmiş ülkelerin gelişebilmiş olmalarının ardında uzun uzadıya sayabileceğimiz sebepler var. Bu sebeplerden sadece bir tanesini öne çıkartıp diğerlerini göz ardı etmek pek de doğru bir yaklaşım olmaz. Benzer şekilde az gelişmiş ülkelerin durumunu da tek bir sebebe bağlamaya çalışmak çok sağlıklı değildir. Bu uzun sebepler listesinin en üstlerinde bir yerde coğrafi koşulların yer alması ise çoğumuza doğal gelecektir. Belirli bir iklim kuşağında yaşayan ülkelerin ekonomik gelişmişlik seviyesindeki üstünlük kolayca görülebilir. Coğrafya bir kader olabilir ama gelişmiş ülkeler bu kısmeti iyi değerlendirerek bu günlere ulaştılar.

Gelişmiş ülkelerin sadece bu coğrafi avantajı kullanarak bugünkü seviyeye ulaştıklarını düşünmek de çok doğru bir yaklaşım olmaz. Bir yandan yüzyıllar süren sömürü düzeni, diğer yandan da doğanın gözünün yaşına hiç bakmadan ekonomik büyümeye odaklanmak bizleri bugüne taşıdı. Dolayısıyla az gelişmiş ülkelerin tarafından baktığımızda gelişmiş ülkelerin onlara bu iki bağlamda borçları bulunuyor. Onlar geri kalmışlıklarını yüzyıllar boyu sömürülmüşlüklerine, bugün giderek artmakta olan iklim felaketlerini ise gelişmiş ülkelerin seneler boyu doğayı katletmiş olmalarına bağlıyorlar.

COP27 kapalı kapılar ardında yıllarca konuşulan bu konunun ortaya döküldüğü konferans oldu. Aslında oldukça politik bir tanımmış gibi görünen kayıp ve zararların karşılanması konusu sonunda yüzyılların hesaplaşmasına doğru evrildi ve bundan sonraki konferanslar için de Pandora’nın kutusunun kapağı açılmış oldu.

İklim krizi bazı coğrafyaları diğerlerine nazaran çok daha kötü etkiliyor ve bu etki artarak devam edecek. Bu değişimden oldukça kötü biçimde etkilenecek ülkelerin büyük çoğunluğu da az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler. Bu zararları azaltabilmek için iki farklı şekilde desteğe ihtiyaç bulunuyor.

İklim olaylarının büyük kısmı altyapı sorunları nedeniyle bu ülkelerde bir felaket haline dönüşüyor. Yani ulaştırma imkanları, sağlık hizmetleri ve haberleşmenin düzenli çalıştığı gelişmiş ülkelerde az can ve mal kaybıyla geçiştirilebilecek bir kasırga, az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde önemli hasara yol açıyor. Bu ülkeleri alıp başka bir coğrafyaya taşımak mümkün olmadığından hasarın azaltılması için yapılması gereken ve en başta gelen şey altyapıyı düzenlemek. Yalnız bu ülkelerin ciddi kaynak sıkıntıları olduğundan, yani kısaca, karınlarını ancak doyurabildiklerinden, kendilerini büyük felaketlere karşı daha dirençli kılacak yapılara yatırım yapma imkanları bulunmuyor. Daha da ötesinde, bu yatırımı yapmak isteseler bile aldıkları krediyi geri ödemeleri oldukça güç olduğundan kaynak bulmaları da mümkün olmuyor. Böylece daha az kaynak daha kötü altyapı, daha kötü altyapı daha kötü ekonomi ve daha kötü ekonomi daha az kaynak sarmalından çıkmaları mümkün olmuyor. Elbette “bu ülkelerdeki politikacıların da problemde hiç mi sorumlulukları yok” türü argümanları da kısmen değerlendirmek mümkün ama en iyi politik şartlar altında bile bazı ülkelerde durumun düzelebilmesi kolay görünmüyor ve kötüleşen şartlar da politik düzenin kurulabilmesini daha da zorlaştırıyor.

İşte bu durum COP27 sırasında çok sayıda ülkenin “bizim size borcumuz yok, sizin bize borcunuz var, yüzyıllar boyu bizi sömürerek maddi imkanlara kavuştunuz, şimdi bu borcunuzu ödeme vaktidir” söylemi ardında birleşmesine neden oldu. Yani, az gelişmiş ülkeler, artık borç değil hibe istiyorlar. Bu hibeyi de yüzyıllarca birikmiş alacakları olarak görüyorlar.

Yalnız bunun ötesinde, bir kasırga ABD’yi vurduğunda bir tarafta sigorta ve reasürans şirketleri, diğer yanda da devlet araya girerek hızlıca yaraları sarıp zararları gideriyor. Az gelişmiş ülkelerin ise bu imkanları bulunmuyor. Dolayısıyla COP27 sırasında konuşulan resmi konu, zengin ülkelerin oluşturulacak kayıp ve zarar fonuna düzenli bir şekilde para yatırmaları ve az gelişmiş ülkelerdeki iklim zararlarını bu fondan karşılamaları şekline büründü. Ancak toplantının hemen başında ABD yetkilisi John Kerry “zararları karşılayacak bir para miktarı hiçbir hükümette bulunmuyor” diyerek asıl problemin büyüklüğünü ortaya koydu. Dolayısıyla COP27’de konuşulan konuların belki de en ilerici olanı Dünya Bankası ve IMF’nin yeni bir ekonomik sistem çevresinde yapılandırılması gereğiydi. Bugünkü ekonomik sistem içerisinde ve büyüme inadıyla ilerlediğimiz müddetçe bu hasarlar gittikçe artacak ve bir noktada gelişmiş ülkelerin ekonomilerini bile zorlamaya başlayacak. Bu nedenle de eğer iklim krizini hızla durduramıyorsak başımıza gelecek belalardan nasıl en az zararla kurtulabileceğimizi ve oluşan zararı da nasıl karşılayabileceğimizi düşünmeye başlamamız gerekiyor.

Tüm bu konuşmaların ardından önemli bir adım atılacak mı? Hayır. Parayı ellerinde tutanlar bu parayı vermek niyetinde değiller. Ancak fark etmedikleri iki önemli nokta var. Bunun ilki tamamen ekonomi ile ilgili, gelişmiş ülkeler gelişmişliklerini gelişmemiş ülkeleri sömürmelerine ve hatta başka bir biçimde sömürmeye devam etmelerine borçlular. Az gelişmiş ülkelerin sömürülme yetileri kalmayacak olursa gelişmiş ülkelerin de pozisyonlarını korumaları oldukça güç olacaktır. Ama bunun ötesinde yeryüzünün çeşitli bölgelerinde artık sayıları milyarları bulan umudunu kaybetmiş insan grupları oluşuyor. Umudunu kaybetmiş bu insan grupları çok önemli bir güvenlik zafiyeti oluşturur. Bunun etkilerini en kısa zamanda görmeye başlayacağız ve o etkiler ortaya döküldüğünde harekete geçmek için de çok geç olacak.


Küresel Riskler Raporu

Dünya Ekonomik Forumu'nun Küresel Riskler Raporu, iş dünyası için önemli bir kaynak olarak kabul edilen, geniş çapta tanınan ve saygı duyulan bir yayındır. Rapor yıllık olarak Davos’taki zirve öncesinde yayımlanır ve dünyanın dört bir yanından uzmanlar ve karar vericiler arasında yapılan bir ankete dayanır. Bu rapor her sene küresel istikrar ve büyüme üzerinde etkisi olması muhtemel başlıca ekonomik, çevresel ve jeopolitik risklere genel bir bakış sağlar. İş dünyası açısından, potansiyel risk ve fırsatları belirleme, yatırımlar ve operasyonlar hakkında stratejik kararlar alma konusunda işletmelere yardımcı olduğu için değerli bir araç olarak kabul edilmektedir.

Küresel Riskler Raporu, hem kısa vadeli (önümüzdeki iki sene) hem de uzun vadeli (önümüzdeki on sene) riskler dahil olmak üzere mevcut küresel risk ortamının kapsamlı bir analizini sunar. Finansal kriz, siber saldırılar gibi ekonomik riskler, jeopolitik gerilimler ve terörizm gibi siyasi riskler dahil olmak üzere çok çeşitli konuları kapsar. Ayrıca, doğal afetler ve iklim krizi gibi çevresel risklerin yanı sıra eşitsizlik ve toplumsal kutuplaşma gibi sosyal riskleri de ele alır. Rapor, işletmelerin bu risklerin olası sonuçlarını daha iyi anlamalarına ve bunları nasıl azaltacakları konusunda daha bilinçli kararlar almalarına yardımcı olabilecek, bu risklerin olasılığı ve potansiyel etkisi hakkında ayrıntılı bilgiler sağlar.

Raporun temel özelliklerinden biri, farklı riskler arasındaki bağlantıları ve bunların birbirlerini nasıl güçlendirebileceklerini belirleme yeteneğidir. Bu, işletmeler için özellikle önemlidir çünkü bir alandaki riskin diğer alanlardaki riskleri nasıl etkileyebileceğini anlamalarına yardımcı olur ve daha bilinçli kararlar almalarına olanak tanır. Örneğin, bir bölgedeki bir doğal afet, tedarik zincirlerini ve küresel ticareti bozabilir; bu da dünyanın bambaşka bir noktasında ekonomik istikrarsızlığa yol açabilir. Rapor, bu ara bağlantıların ayrıntılı bir analizini sunarak işletmelerin art arda gelen potansiyel riskleri belirlemesine ve bunları hafifletmek için adımlar atmasına yardımcı olabilir.

Rapor ayrıca, küresel risklerin yönetiminden doğabilecek potansiyel fırsatlara ilişkin içgörüler de sunmaktadır. Örneğin, rapor, işletmelerin yenilenebilir enerjiye ve enerji verimli teknolojilere yatırım yaparak düşük karbon ekonomisine geçişten yararlanma potansiyeline dikkat çeker.

Rapor ayrıca işletmeler, hükümetler ve sivil toplum kuruluşları dahil olmak üzere farklı paydaşlar arasındaki işbirliği ve işbirliğinin önemini vurgulamaktadır. Küresel riskleri ele almak için kolektif bir çabaya ihtiyaç duyulduğunu ve işletmelerin bu riskleri ele almada önemli bir rol oynayabileceğini öne sürüyor. Rapor, işbirliğinin önemini vurgulayarak, işletmeleri küresel riskleri ele almak ve daha sürdürülebilir bir gelecek yaratmak için birlikte ve diğer paydaşlarla birlikte çalışmaya teşvik ediyor. Bu, yenilenebilir enerjiye yatırım yapmak veya daha dayanıklı topluluklar oluşturmak gibi küresel risklere karşı dayanıklılık oluşturmaya yardımcı olabilecek altyapı ve hizmetlere yatırım yapmak için işletmeler ve hükümetler arasındaki ortaklıkları içerebilir.

Rapor ayrıca iş dünyasının küresel risklerine ilişkin değerli bir bakış açısı sağlıyor ve küresel ekonominin karşı karşıya olduğu temel sorunlar hakkında kamuoyunu ve politika yapıcıları bilgilendirmeye yardımcı oluyor. Küresel istikrar ve büyüme üzerinde etkisi olması muhtemel risklerin ve fırsatların ayrıntılı bir analizini sağlar ve bu, politika oluşturma konusunda bilgi sağlamaya ve riskleri azaltmaya ve fırsatlardan yararlanmaya yardımcı olabilecek düzenlemelerin ve yasaların geliştirilmesine rehberlik edebilir.

2023 Küresel Riskler Raporu’nda kısa vadeli risklerin en önemlisi olarak hayat pahalılığından doğan sorunlar görülüyor. Aşırı hava olayları ve Rusya-Ukrayna ile Çin-Tayvan krizi gibi sorunların artıracağı ekonomik çatışmalar en önemli diğer riskleri oluşturuyor.

Ancak orta-uzun vadeli risklere baktığımızda iklim krizinin önlenememesi, iklim krizine uyum sağlanamaması ve aşırı hava olaylarından kaynaklanan felaketler en üstte yer alıyor. Hatta önemli oranda iklim krizinin oluşturması beklenen kitlesel göçleri de hesaba katacak olursak biyoçeşitlilik kaybı ve doğal kaynakların azalması ilk altı riskin tümünün doğa ve sürdürülebilirlikle ilgili olduğunu bizlere gösteriyor.

Orta-uzun vadeli risklerin en önemlilerinin iklim, çevre ve doğal kaynak odaklı görülmesi iş dünyası açısından da ciddi biçimde ele alınması gereken bir konu. Bugün, özellikle ülkemizde öne çıkan sorunların küresel iş dünyası açısından fazla da önemli olmadığının algılanması da gelecek açısından oldukça önemlidir. Bugün finansman konusunda sorulan soruların ciddi bir bölümü iklim krizine neden olma ve bu krizden etkilenme ekseninde olmaktadır. Benzer şekilde küresel ihracat yapmak isteyen firmaların da bu konulara önem vermesinin yakın gelecekteki başarılarının anahtarı olabileceğini görmek zor değildir.

Ayrıca bu raporun ilk yayımlandığı 2007 yılında en baştaki risklerin içinde çevresel hiçbir unsurun bulunmamasına rağmen son senelerde başlıca riskleri iklim ve çevre sorunlarının oluşturmasının da dikkate değer olduğunu düşünüyorum. İklim krizi ve çevre sorunları devletlerin gündeminde çok yüksek sırada olmasalar da iş dünyası açısından bakıldığında bunların oluşturduğu tehditlerin ciddiyeti artık anlaşılmış durumdadır. Ancak elbette ciddiyetin anlaşılması bu konuda kararlı adımlar atılacağı anlamını taşımıyor. Bu raporun temelini oluşturan sorulara ülkemizde verilen cevaplara baktığımızda ilk üç sırayı enflasyon, işsizlik ve devletler arası çatışmaların oluşturduğunu görüyoruz. Bu da en azından ülkemizde küresel sorunlara ve gidişata bakışın güncel olaylar tarafından bastırıldığını gösteriyor. Bundan dolayı da AB Yeşil Mutabakatı gibi geçmişi otuz sene önceye dayanan konular bile ülkemizde ancak yumurta kapıya geldiğinde önem sırasında yükselebiliyor. 

Dünya Ekonomik Forumu'nun Küresel Riskler Raporu, küresel risk ortamının kapsamlı bir analizini sağladığı ve işletmelerin potansiyel riskleri ve fırsatları belirlemesine yardımcı olduğu için iş dünyası için önemli bir kaynaktır. Ancak bu raporun verdiği sinyalleri doğru okumak ve hızla harekete geçmek hepimiz için bir gerekliliktir çünkü artık bu raporlar çevreyi ön planda tutan aktivistlerle aynı dilden konuşuyorlar. Verdikleri mesaj basit; günlük olaylara bu kadar takılmayın, doğayı ve doğanın kaynaklarını korumazsanız düzgün bir geleceğe ulaşamazsınız.