23 Mart 2018 Cuma

Yakın Gelecekte İklim Mülteciliği Artacak

Mülteci dendiğinde aklımıza bir ülkeden bir başka ülkeye göç etmek zorunda kalan insanlar geliyor hep. Oysa göç etmenin çoğumuzun çok daha alışık olduğu bir yöntemi var, aynı ülke içerisinde bir yerden bir başka bölgeye göç etmek. Bugüne kadar bu göçe genelde ekonomik sorunların ya da savaşların yol açtığını düşünürdük. Bugün ise iklim değişikliği önemli bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Artık insanlar ülkenin bir bölgesi iklim değişikliği nedeniyle yaşanamaz hale geldiği için bir başka bölgeye göç etmeye başlıyorlar. Hatta bu tür göç bir ülkeden bir başka ülkeye yapılan göçe oranla çok daha yaygın olmaya başlıyor.

Dünya Bankası'nın geçtiğimiz hafta yayımladığı Ani Artış: Ülke İçindeki İklim Göçüne Hazırlanmak başlıklı raporunda Sahra-altı Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika'da 2050 yılında 143 milyon kişinin iklim değişikliği nedeniyle ülke içerisinde göçe zorlanacağı öngörülüyor. Haber sitelerinin bir kısmı da haberi bu başlıkla paylaştılar ama detaylarını okuduğumuzda ve rapora göz attığımızda ilginç noktalar ortaya çıkıyor.

Gelişmekte olan ülkelerin toplam nüfuslarının %55'i bu raporun konusu olan Sahra-altı Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika'da yaşıyor. Gelecek senelerde de bu bölgedeki nüfusun diğer bölgelere oranla daha da fazla artması öngörülüyor. Ancak bu bölgeler aynı zamanda iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek yerler arasında bulunuyor. Özellikle kuraklık ve kişi başına düşen su miktarındaki azalmanın yanı sıra deniz seviyesindeki artış ve kıyı kesimlerinin fırtınalardan doğan dalgalar nedeniyle sular altında kalacak olması burada yaşayan halkın da hayatını güçleştiriyor.

Eğer insanlık şu andaki umursamaz tutumunu sürdürecek olursa bu bölgelerde yaşayan insanların %2.8'i, yani 143 milyon kişi ülke içerisinde göç etmeye mecbur kalacak. Oysa küresel ısınmayı gerçekten 2 derece ile sınırlamayı başaracak olursak o zaman göç etmek zorunda kalacak olan kişi sayısı neredeyse yarısına düşüyor. Yani her zaman olduğu gibi göç problemini çözmenin en kolay yolu göçe neden olan koşulları ortadan kaldırmaktan geçiyor.

Bunun yanında rapor başka mesajlar da veriyor:


  • İç göç 2050 yılına kadar hız kazanarak kötümser senaryoda 143 milyon kişiyi bulacak ama iç göçün esas artışı 2050 yılından sonra iklim değişikliğinin daha ciddi etkileri görünmeye başladığında karşımıza çıkacak. Bu bölgelerde zarar görebilecek olan insanlar göç etmeden önce ellerinden geldiğince sabredecekler ve dayanamadıkları anda harekete geçecekler. Bu noktada daha da zarara açık olan gruplar hareket etme şanslarını da kaybedeceklerinden giderek daha olumsuz koşullara sahip bölgelerde hapsolacaklar.
  • Bu noktada ülkeler göçü alan ve veren bölgelerde artış gözlemliyor olacaklar. Bu bölgelerin özellikleri 2030 yılından sonra ortaya çıkmaya başlayacak. Eğer uyum için gerekli olan kalkınma ve altyapı çalışmalarına şimdiden başlanmayacak olursa göç başladıktan sonra yerinde yapılacak olan uyum çabaları istendiği kadar iyi sonuçlar vermeyebilir. Özellikle bu bölgelerdeki halkın göç etmesini engellemek için verilebilecek maddi yardım ileride çok daha ciddi sağlık sorunlarının doğmasına neden olabilir.
  • Eğer yatırım ve kalkınma planları doğru yapılacak olursa göç uygun bir uyum stratejisi olabilir. İç göçü bir uyum stratejisi haline getirecek olan planlar sadece mültecilerin değil mülteci veren ve alan toplumların da dayanıklılıklarını artırmak üzerine kurulmak zorundadır. Bugün ülkemize benzer bir ekonomi ve sosyal yapıya sahip Meksika'da toplumsal dayanıklılığın olduğu söylenebilir. Ancak oluşabilecek fakir bölgeler toplumun yapısını tehdit edecek boyuta gelebilir.
  • İklim değişikliğinden kaynaklanacak olan göç bir gerçekliktir, ama bu göç bir krize neden olmak zorunda değildir. Üç ana alanda alınacak önlemler panik içerisinde göç edecek olan insanların sayısını azaltabilir:
    • Sera gazı salımlarını şimdi durdurmalıyız. Bu bölgelerde 2050 yılında karşımıza çıkacak olan iç göç kötümser senaryoda 143 milyon, iyimser senaryoda da 72 milyon kişidir. İyimser senaryo bizim sera gazı salımlarımızı hemen durdurduğumuz senaryodur. Bu konuda eyleme geçmek için zaman azalıyor.
    • Kalkınma planlarının içinde iklim göçlerini de hesaba katmak zorundayız. Bu konudan zarar görmeye açık olan tüm toplum ve kişilerin dayanıklılıklarını ve gelişmelerini sağlamak ancak önceden yapılacak hazırlıkla mümkündür. Özellikle nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu bölgelerde oluşacak iklim felaketleri sonuçları daha kötü olabilecek göçlere yol açacaktır. Bu durumda etkilenen tüm tarafların teknik, insani ve hukuki yardıma ihtiyacı olacaktır.
    • İklim kaynaklı iç göç konusuna kafa yormaya hemen başlamak zorundayız. Bölgesel ve ülkesel ölçekteki iklim değişikliği küresel olarak ortaya konan modellerden az da olsa farklılık gösterebilir. Her bölge için özel ve detaylı iklimsel, biyofiziksel, sosyoekonomik ve politik modeller hazırlanarak bu bölgelerde oluşacak riskler ortaya konulmalıdır. Elbette ki bu modeller mükemmel değildir ama geçen zaman içerisinde gelişen modeller alınacak önlemler ve belirlenecek kalkınma patikaları konusunda yol gösterici olacaktır.
Sadece gelişmekte olan ülkeler değil tüm ülkeler iklim değişikliğinden bir şekilde etkilenecektir. Tek nedeni iklim değişikliği olmasa da ülkemize akın eden çok sayıda Suriyeli mülteci gelecekte karşılaşabileceğimiz problemler konusunda bizlere önemli bir ikaz olmalıdır. Suriyeli mültecilerin ülkelerindeki durum düzeldiğinde geri döneceklerini umuyoruz, ama aynı şey gelecekte kendi vatandaşlarımız yaşadıkları yerden ayrıldıklarında geçerli olmayacaktır. Bu nedenle gelecekteki insan hareketliliğine hazırlıklı olmak her geçen gün daha da fazla önem taşımaya başlıyor.

18 Şubat 2018 Pazar

Kışların Sonu

İstanbul'da Aralık-Ocak-Şubat-Mart aylarının ortalama sıcaklığı 7 derecedir (Günlerin ortalama sıcaklıklarının ortalaması). Buna karşılık Kasım ayı 12, Nisan ayı da 11 derecedir. Ülkemizde iklim değişikliğinin böyle devam edeceğini düşünecek olursak yüzyılın sonunda ortalama sıcaklıklar en az 5-6 derece artacak. Yani, kış aylarının ortalama sıcaklığı 7 dereceden 12-13 dereceye çıkacak. Bu da kışın ortalama sıcaklıkların bugünkü Kasım ve Nisan ortalamalarının üzerine çıkması anlamına gelir. Bir başka deyişle de artık kış kalmayacak. Uzun bir yaz mevsiminden sonra sonbahar ve sonra da ilkbahar gelecek.

Gelecekte Mayıs-Haziran-Temmuz-Ağustos-Eylül-Ekim yaz, Kasım-Aralık-Ocak sonbahar, Şubat-Mart-Nisan ayları da ilkbahar havası yaşadığımız aylar olacak. Bunu görebilmek için iklim bilimci olmanıza gerek yok. İstanbul'da her ayın ortalama sıcaklıklarına bakın ve bu ortalama sıcaklıklara yüzyılın sonuna kadar artarak karşımıza çıkacak olan 5-6 derece yüksek sıcaklıkları ekleyerek bugün hangi ayları yaz hangi ayları sonbahar ve hangi ayları da ilkbahar olarak yaşayacağımızı değerlendirmemizle kıyaslayın. Siz de kış mevsiminin yok olacağını kolayca göreceksiniz.

Bundan daha önemlisi ise yüzyılın sonunda yaşayacaklarımız değil şu anda yaşadıklarımız. Dünya, bizim atmosfere karbondioksit salmamızdan dolayı ortalamada 5-6 derece ısındığında kış mevsimi ortadan kalkacak, yaz mevsimi ise dayanılmaz derecede sıcak olacak. Bu kış yaşadıklarımız da bu geleceğin bir habercisi. Nasıl mı?

  • Dünya'nın her tarafı bu değişikliklerden aynı derecede etkilenmez. Dünya ortalama sıcaklığı 5-6 derece artacak demek her yer 5-6 derece ısınacak demek değildir. Ekvator bundan çok daha az ısınacak, kutuplara doğru gidildikçe ısınma daha çok artacak. Kutuplardaki ısınmanın 12-14 derece olacağı düşünülüyor.
  • Aynı enlemdeki bölgelerin bile farklı oranlarda ısınması bekleniyor. Denizlere uzaklık, denizlerdeki akıntıların sıcaklığı veya soğukluğu, çevredeki bitki örtüsü gibi unsurlar ısınmanın aynı enlemlerde bile farklı olmasına neden olacak.
  • Aynı noktadaki ısınma bile değişik zamanlarda aynı oranda yaşanmayacak. Nasıl ki bir seneden bir sonraki seneye ortalama hava sıcaklığı fark ediyorsa gelecekte de böylesi bir fark görülecek. Hatta bu farkın iklim değişikliği ile birlikte artması da bekleniyor. Yani seneler arasındaki ortalama sıcaklık farkları da artacak.
  • Aynı noktada aynı mevsim içerisinde görülen sıcaklık farklılıkları da artarak devam edecek.

Tüm bunlar ne anlama geliyor? Bunun cevabı basit, eğer tüm insanlık olarak hayat tarzımızı acilen değiştirmezsek bu gezegen kısa sürede rahat yaşanabilecek bir gezegen olmaktan çıkacak. Yine de bu sene özellikle İstanbul'da yaşadıklarımız şu anlamlara gelmiyor:

  • "Artık bir daha kış mevsimi olmayacak" diyemeyiz. Gelecekte de çok soğuk kışlar geçireceğiz. Ama sıcak kışların sayısı geçen zamanla birlikte artacak. Bugün her iki seneden biri soğuk geçerken gelecekte on belki yirmi seneden biri soğuk geçecek.
  • "Bundan böyle bir daha kar yağmayacak" diyemeyiz. Gelecekte de kar yağacak, ama hem yağan karın şiddeti hem de yerde kalma süresi geçen zamanla birlikte azalacak.
  • "Artık don olayları görülmeyecek" diyemeyiz. Bizi daha çok soğuk sabahlar bekliyor. Don olayları bitkilere daha da büyük hasar vermeye devam edecek, çünkü artan sıcaklıklarla bitkiler havaya daha erken aldanıp çiçek açacaklar.

Daha Şubat ayının ortasındayız, bu nedenle kış bitti demek için çok erken. Önümüzdeki günler 1987'de yaşadığımız türden yoğun bir kar yağışı getirir mi bilinmez ama bu kışın ülkemizde nispeten yağışsız geçmekte olduğunu görüyoruz. Umudumuz tabii ki kar yağması, fakat artık düzenli yağmuru da kabullenecek durumdayız diye düşünüyorum. Özellikle yağmura dayalı tarım yapan çiftçilerimizin buna çok ihtiyacı var. Gelecek yıllarda ise bu yıl yaşadıklarımız artarak devam edeceğinden artık bu etkilere uyum gösterebilmek için hazırlıklı olmamızda büyük fayda var, çünkü artık kışın sonuna geldik, bundan sonra ülkemizde sadece üç mevsim olacak.

26 Ocak 2018 Cuma

Sürdürülebilirliğin içini yeniden nasıl doldurabiliriz?

Kabul, önce sürdürülebilir gelişme denildi, hemen bunu sürdürülebilir kalkınma olarak tercüme ettik. Kalkınmayı ekonomik büyüme olarak algıladık ve hedeflenenin çok uzağında bir kullanıma sahip oldu. Sürdürülebilir kalkınma yerine ekonomiden daha geniş kavramları anlatabilmek için sürdürülebilirlik denildi, ama şirketlerin sürdürülebilirlik raporları hazırlatmaya başlamalarıyla bu kavram da sistemin karlılığını sürdürebilmesinin bir yöntemi olarak anlaşılmaya başlandı. Doğruları anlatmak için kullandığımız her kavram yanlışları veya eksikleri anlatmak için kullanıldığında küsüp yeni kavramlar bulmaya mı çalışacağız? Ben kavramlarımız için savaşalım diyorum. Sürdürülebilirliğin içini doldurabilecek yeterince fikir var elimizde. Tüm bu fikirleri kullanarak sürdürülebilirliğin içini doldurmak ve bu kavramı savunmak içi boşaltılacak yeni kavramlar bulmaktan daha akıllıca değil mi? Yeni bir kavram isterseniz biyo-sosyal dirençlilik kavramını kullanabilirsiniz, ama emin olun savunmazsanız! O kavram da kısa sürede ekonomik sistemin dilinde oyuncak olur.
Biz bu gezegende insanların, ama istisnasız tüm insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir yaşam sürebilmelerini, bunu yaparken de doğaya doğanın tamir edebildiğinden fazla zarar vermemelerini ve gelecek nesillerin kaynaklarını tüketmemelerini istiyoruz. Siz bu tanıma istediğiniz adı verebilirsiniz ama biz sürdürülebilirlik diyoruz. Bu sürdürülebilirlik insan türünün sürdürülebilirliği ama aynı zamanda diğer canlı türlerinin de sürdürülebilirliği olmak zorunda. İnsan türünü sürdüreceksek tüm kaynakları az kişinin ellerinde toplayıp çoğunluğu sefil bir yaşama mahkum edemeyiz, bu nedenle sürdürülebilirlik hepimizin ortak sürdürülebilirliği olmalı. Çevreye verdiğimiz zarardan dolayı dünyanın önemli bir kısmı canlı yaşamına uygun olmayan bir hale gelmeye başladı ve bizler bu yolda devam edecek olursak çok kısa zamanda gezegenin bizlere bir hayat sunabilme limitlerine ulaşacağız. Sürdürülebilirlik bize hem birlikte nasıl yaşayacağımızı, hem de bu gezegeni paylaştığımız tüm canlılarla nasıl ortak bir yaşam sürdürebileceğimizi anlatmalı.
Özellikle son yüz sene içerisinde gezegenimizi çok hor kullandık. Bu şekilde devam edecek olursak kısa süre içerisinde dünya da tepki vermeye başlayacak. Bu nedenle gezegenimizin sınırlarını çok iyi anlamalı ve o sınırları zorlamamalıyız. Gezegenimizin sınırlarının en önemlisi atmosferimizin yapısıdır. İnsanlık, atmosferin sıcaklığının kısa sürede 5-6 derece değiştiği çağlarda ancak mağaralarda yaşıyordu. Son 10000 senedir fazla değişmeyen sıcaklıklar bu medeniyeti kurmamıza en önemli katkıyı yaptı. Endüstrileşmenin etkisiyle atmosfere saldığımız sera gazları ise atmosferi tekrar 5-6 derece ısıtarak bu medeniyetin sonunu getirebilir.
Atmosferimiz ve üst katmanlarındaki ozon tabakası bizi aynı zamanda güneşin zararlı ışınlarından korur. Bu kalkana zarar verecek olursak sadece dünya yüzeyindeki insan yaşamına değil tüm canlıların varlığına da engel olabiliriz. Ayrıca özellikle kömür yakan termik santrallerin atmosfere saçtığı toz, kül ve diğer parçacıklar bir yandan nefes almayı zorlaştırırken diğer yandan da atmosferin ışığı geçirebilmesine engel olarak dünyanın ısı dengesine zarar verirler.
Atmosfere saldığımız fazla karbondioksit denizlerde çözünerek deniz suyunun asitleşmesine yol açar. Bu asitleşme ise denizlerdeki yaşamın temelini oluşturan planktonların yaşamlarını sürdürebilmelerini zorlaştırır. Dünyanın dörtte üçünün denizlerden oluştuğunu düşünecek olursak buradaki besin zincirinin kırılması tüm yaşam için önemli bir felakettir. İnsanların sadece denizleri değil karaları da kirletmeleri çoğu canlı türünün kaybolmasına neden olmuştur. Bu canlı türleri bizleri hayatta tutan bir ekosistemin önemli parçalarıdır. Bu parçalar tek tek kaybolduğunda insanların tek canlı türü olarak yaşamaları mümkün değildir. Özellikle tarım alanında kullanılan türlü kimyasallar ve diğer endüstrilerden salınan kirleticiler bizler de dahil tüm canlıların yaşam alanlarını tehdit etmektedir.
Bir yandan iklim değişikliği nedeniyle yağış rejimlerinin farklılaşması, öte yandan endüstriyel kirleticilerin artan miktarlarda kullanılması tatlı su kaynaklarımızı da tehdit etmektedir. Kurak ve yarı kurak bölgelerde yaşanan su kıtlığı bu bölgelerdeki yaşamı tehlikeye sokmaktadır. Ayrıca orman alanlarının tarım arazilerine çevrilmesi de bu bölgelerdeki yağışları etkileyen önemli faktörlerdendir. Tarımda aşırı veya yanlış gübre kullanımı da besin üretmek için güvendiğimiz tarım alanlarındaki toprağın verimlilik kaybına yol açmaktadır. Aynı zamanda da bu fazla gübrenin akarsular yoluyla denizlere taşınması da denizlerdeki canlı yaşamının dengesini bozmaktadır. 
Tüm bu unsurları dikkate aldığımızda insanlığın gezegenin değişik sınırlarına dayandığı ve hatta bunlardan bazılarını aştığı kolayca anlaşılabilir. Bu sınırların aşılması gezegenin kendi kendisini temizleyerek gelecek nesillerin de yaşamasına imkan verecek bir yer olma özelliğini kaybetmesi anlamına gelir. Kısacası gezegenin sınırlarının aşılması, doğa bağlamında canlı yaşamının sürdürülebilirliğini tehlikeye sokar.
Gezegenin sınırlarına saygı duyacak bir hayat sürdürmek ise karşı karşıya kaldığımız sürdürülebilirlik problemlerinin sadece bir kısmını çözmemize imkan tanır. Kendi aramızdaki sorunlara çözüm getirebilmek de medeniyetimizin sürdürülebilirliği açısından doğanın sınırları kadar önemlidir. On binlerce yıl boyunca dağınık bir biçimde yaşayan az sayıda insan birden çoğalmaya başladı ve özellikle de son dört yüz yıl daha önceki zamanlara kıyasla akıllara durgunluk veren gelişmelere sahne oldu. İnsan medeniyeti bu gelişmeler karşısında henüz durup bir değerlendirme yapma fırsatı bulamadı. Ancak bu değerlendirmeyi kısa sürede yapmayacak olursak bundan dört yüz yıl sonra aynı medeniyete sahip olamayabiliriz.
Dünyada yaşayan insanların tümü genetik açıdan birbiri ile neredeyse aynıdır. Bizleri birbirimizden farklı kılan şey genetik yapımız değil kültürdür. İçinde yaşadığımız kültür ise bu farklılıkların artmasını destekliyor. Farklılıkların artmasına neden olan bu yapı içerisinde özellikle de artan çevresel baskılar altında huzurlu bir hayat sürebilmemiz ancak farklılıklarımızı azaltmakla mümkündür. 
Farklılıkların başında gelir farklılığı gelmektedir. Gelir farklılığı; ülkeler arasındaki gelir farklılığı olabileceği gibi ülke içindeki gelir farklılığı da olabilir, ama her iki durumun da uzun vadede olduğu gibi devam etmesi mümkün değildir. Tüm ulusların ve bu ulusların yurttaşlarının eşit olmasını beklemek ütopik olabilir ama herkesin temel ihtiyaçlarını karşılayacak bir gelire sahip olmasını sağlamak toplumsal barışı ve huzuru sağlamak açısından son derece kıymetlidir.
Gelir farklılığını yaratan faktörlerin başında ise eğitim, sağlık ve beslenme gibi temel ihtiyaçlara ulaşmadaki farklar gelmektedir. Kişilerin bu temel ihtiyaçlarının sağlanabilmesi kişisel gelişimin ve insan haklarının ana unsurlarını oluşturmaktadır. Sürdürülebilir bir toplum ancak iyi eğitim şansını bulan, doğru beslenen ve sağlıklı çocuklardan oluşabilir.
Kadın ve erkeklere farklı davranılması ve aynı şansın verilmemesi de toplumların gelişme kaynaklarını yeterli derecede kullanamamalarına yol açar. Dünyanın yarısına ayrıcalıklı davranarak daha sağlıklı bir toplum yapısı kurmamız kolay olmaz.
Doğa ve toplum yapısının yanında üretim sistemleri de sürdürülebilir olmak zorundadır. Günümüzün üretim sistemleri doğrusal yapılarıyla her geçen gün daha fazla malzeme tüketip daha fazla çöp üretiyor. Üretilen çöpün bir kısmı geri dönüştürülebilse bile hem geri dönüşüm maliyeti yüksek olduğundan hem de ürün geri dönüşebilir biçimde tasarlanmamış olduğundan istenen verim elde edilemiyor. Biz farkında olmadan doğada kullandığımız ham maddeler de tükenmeye başlıyor. Ham maddeleri bu hızda kullanmaya devam edecek olursak alışmış olduğumuz sanayi üretimi bu şekilde devam edemeyecek. Bunun temel sebebi, endüstrinin üretim hızının ham maddelerin şimdiye kadar kolay elde edilen kısmını kullanıyor olmasıydı. Gerek petrol, kömür ve doğal gaz gibi enerji veren yakıtlar, gerekse de lityum veya fosfor gibi endüstri ve tarımın gerekli ana yapı taşları artık daha zor bulunmaya başlıyor. Bundan dolayı endüstriyel üretimi sürdürebilmek için üretim sistemimizi baştan tasarlamamız gerekiyor.
Bu tasarıma enerji sistemlerinden başlamak zorundayız. Enerji sistemleri bugüne değin devletlerin üretim tekelindeydi, ancak günümüzde enerjinin bireylerin tekeline geçmesi hem enerjinin arz güvenliği hem de sürdürülebilirliği açısından vazgeçilmezdir.

Endüstriyel üretimde ise kısa ömürlü kullan-at ürünler ham madde kaynaklarına en büyük yükü getiren düşünce yapısının ürünüdür. Burada hem ürünlerin kullanım ömürlerini uzatan tasarımlar, hem de ürünlerin tüm yaşam döngüsünün atık üretmeyecek şekilde kurgulanması gereklidir. Döngüsel ekonomik düşünce bu iki önemli yaklaşıma dayanmaktadır. Döngüsel üretim sistemleri atık üretmeden elimizdeki malzemeleri olabildiğince uzun süre kullanmaya ve kullanılmaz hale geldiklerinde de yenileyerek ya kullanmaya devam etmemiz ya da kullanacak kişilere vermemiz üzerine yapılandırılmıştır. Üretim sistemlerinin sürdürülebilirliği ancak bu yeni düşünce yapılarının sanayi üretimine katılmasıyla mümkün olabilir.
Yalnız, tüm bu değişiklikler aynı zamanda bizim düşünme ve yaşama biçimlerimizi de yeniden sorgulamamızla mümkün kılınabilir. Yaşadığımız kentlerin ve kırsal bölgelerin sürdürülebilir bir hayat için tasarlanması ve kullanılması gereklidir. Burada alınması gereken önemli ve zor kararlar vardır. Bu zor kararları birilerinin bizim için almasını beklemek hayalciliğin ötesine geçmez. Bu nedenle sürdürülebilirlik aynı zamanda yeni bir yönetişim yaklaşımı gerektirir. Karar alma yapılarına hepimiz bilinçli bir biçimde katkıda bulunabildiğimiz ölçüde sürdürülebilir bir gelecek yaratabiliriz. 
Bu gezegen üzerindeki hayatımız yakın zamana kadar önemli bir problemle karşılaşmadan devam ediyordu. Ancak bilinçsiz büyüme ve genişleme karşımıza türlü sorunlar çıkartmaya başladı. Bu sorunların önemli bir kısmı da teknolojinin büyülü bir dokunuşuyla çözülemeyecek bir boyuta ulaştı. Dolayısıyla eğer bu gezegende yaşamaya devam etmek istiyorsak gezegenin kaynaklarını tüketmeden yaşamanın, yani sürdürülebilir olmanın bir yolunu yaratmak zorundayız. Bu bir tercih değil bir mecburiyettir. 

6 Kasım 2017 Pazartesi

Temel Paradigma Olarak İklim Değişikliği


İçinde yaşamakta olduğumuz küresel iklim değişikliği atmosferdeki sera gazı dediğimiz, dünyadan çıkan ısının uzaya çıkmasını engelleyen gazların artışından kaynaklanmaktadır. Bu, dünya tarihinde ilk defa meydana gelen bir olgu değildir. Doğadan kaynaklanan nedenlerden dolayı daha önce de iklim değişiklikleri görülmüştür. Ancak bu sefer farklı olan bu değişikliğin doğal kaynaklardan değil insanların bilinçli tercihlerinden kaynaklanmasıdır.
Bu bilinçli tercihin en önemli nedenlerinden biri Batı Avrupa’da ve Kuzey Amerika’nın doğu kıyısında yer alan geniş kömür rezervleridir. Bu kömür rezervlerini çıkartıp kullanan İngiltere, Fransa, Almanya ve ABD gibi ülkeler, bu rezervlerin ürettiği taşınabilir enerji kaynakları nedeniyle ekonomik bir gelişmişlik seviyesi yakalamışlardır.
Kömürün kullanımı ile başlayan endüstrileşme ve teknolojik atılım diğer fosil yakıt türleri olan petrol ve doğal gaz kullanımı ile devam etmiştir. Ancak bu sefer petrol ve doğal gaz yatakları ilk sanayileşen ülkelerin sınırları içerisinde olmadığından sömürgeler ve kurulan hegemonyalar sayesinde bu kaynakların kullanımı mümkün olmuştur.
Bugün dünya düzeni içerisinde devletler iklim değişikliğinin önlenmesi konusunda adımlar atıyor görüntüsü vermeye çabalamaktadırlar. Ancak atılması gerekli olan önemli adımlar hala gelirleri yer altından çıkartılan kömür, petrol ve doğal gaza bağlı olan dev şirketler tarafından ya engellenmekte ya da yavaşlatılmaktadır. Yalnız bu dev şirketler de problem içerisinde kendi sorumluluklarının farkında olduklarından en azından hukuki sorumluluğu üstlerinden atabilmek için iklim değişikliği paradigmasını kendi çıkarlarına göre şekillendirmektedirler.
1960 ve 70’lerde sigara şirketlerinin kullandıkları taktikleri bugün petrol ve kömür şirketleri kullanıyor. Uzun süre sigara içtikten sonra bunun neden olduğu hastalıklarla mücadele etmek zorunda kalan bireyler, sigara üreticisi şirketleri mahkemeye verip önemli tazminatlar kazanmayı başardılar. Bunun arkasındaki temel sebep sigara kullanımı ile ortaya çıkan rahatsızlıklar arasındaki tıbbi bağın artık rahatlıkla kurulabilir olmasıdır. Konu mahkemeye intikal ettiğinde hakimleri ilgilendiren soru söz konusu kişinin rahatsızlığının sigara kullanımından olup olmadığıdır. Bu nedenle de bu sorun ilk ortaya çıktığında sigara üreticisi şirketler bilimsel kanıtların yetersizliğini öne sürerek uzun süre kaçabilmişlerdir. Aynı durum bugün kömür ve petrol satan şirketler için de geçerlidir.
Fosil yakıt şirketleri bugün için iklim değişikliğini sorgulama paradigmasını kendi çıkarları doğrultusunda şekillendiriyorlar. İklim değişikliği paradigmasının aldığı şekil ise başta bu alanda çalışan bilim insanları olmak üzere konunun taraflarını fazla etkiler gibi görülmüyor (görünmüyor). Bu paradigmanın bugün aldığı şekli ve bilimsel açıdan alması gereken şekli şu biçimde tanımlayabiliriz:
Dünya’nın atmosferi genel anlamı ile parçacık alışverişine kapalı ama enerji alışverişine açık bir sistemdir. Bu tür sistemlerde sisteme eklenecek olan herhangi bir enerji miktarı sistemin tüm parçalarına dağılır ve bu parçaların işleyişleri üzerinde egemen güç olur. Yani kapalı bir kutudaki bir gazı ısıtacak olursak gazın sıcaklığı artar. Sıcaklık artışının anlamı gazın moleküllerinin tamamının ortalama hızlarının artmasıdır. Bu nedenle de artık bu sistemde “herhangi bir molekülün hızındaki değişimin sisteme eklenen enerji miktarına bağlı olduğunu kanıtlayabilir misiniz?” şeklinde bir soru sormak makul değildir. Çünkü sisteme eklenen enerjinin tüm elemanları etkilemesi termodinamiğin gerekli gördüğü bir davranış biçimidir. Dolayısıyla burada bilim insanı eklenen enerjinin herhangi bir molekülün hareketini etkileyip etkilemeyeceği ile ilgilenmez, çünkü termodinamik paradigması bu sorunun bu şekilde sorulmasını gereksiz kılar. Ancak bir kişi eklenen enerjinin bir molekülü etkilemeyeceğini düşünüyorsa o zaman kanıtlama sorumluluğu etkilemeyeceğini düşünen kişinin omuzlarındadır. Kanıtlama sorumluluğunun hangi görüş açısında olduğunu belirleyen de bu sistemin düşünce paradigmasıdır.
Dünya’nın atmosferine benzer şekilde  yaklaşırsak sera gazlarının miktarındaki artışın atmosferin ortalama enerjisini artırdığını görürüz. Ortalama enerjideki bu artış termodinamiğin bir gereği olarak sistemin içerisindeki tüm elemanlara düzgün bir biçimde dağılır. Dolayısıyla bu artış sistemin içerisindeki tüm parçaların işleyişlerini etkiler. Etkilemeyeceğini söyleyen kişi bunu kanıtlamak zorundadır, ama etkilemesi zaten işlerliği kabul edilmiş olan termodinamik paradigmasına dayandığından etkileyeceğini söyleyen kişinin kanıtlama zorunluluğu bulunmaz.
Termodinamik paradigmasından gelen kabulle iklimin tüm bileşenlerinin atmosferdeki artan enerji miktarından etkilendiği belirlendiyse, iklim olaylarının hangilerinin artan enerji miktarından etkilendikleri anlamlı bir soru değildir. Atmosferin ortalama enerji içeriği artıyorsa atmosferde meydana gelen herhangi bir olayın bundan etkilenmemesi mümkün değildir. Herhangi bir olayın atmosferin ortalama enerjisindeki artıştan meydana gelmediğini öne süren kişinin bunu kanıtlama sorumluluğu bulunur.
Ancak petrol şirketleri ve onların çıkarlarını gözeten devletlerin çabasıyla iklim değişikliği paradigmasının bakış açısı bu şekilde gelişmemiştir. Özellikle son senelerde iklim bilimcilere herhangi bir iklim olayının iklim değişikliğinden olduğunu kanıtlama görevi verilmiştir. Bunun nedeni aynı geçmişte sigara kullanımında olduğu gibi, gelecekteki iklim hasarlarından dolayı hukuki süreç başlatıldığında mahkemedeki savunma süreci için pozisyon alma çabasıdır. Oysa bilimsel paradigma açısından probleme bakıldığında kömür, petrol ve doğal gaz yakarak gelişmiş ülkelerin ve bu ülkelerin petrol şirketlerinin şu anda görülmeye başlanan iklim felaketlerinde suçlarının olmadığını kanıtlamaları gerekmektedir.

Bilim paradigması bize iklim sistemindeki tüm olayların iklim değişikliğinden etkileneceğini söylüyor. Herhangi bir olayın iklim değişikliğinden olmadığını kanıtlamak ise bu iddiada bulunan kişinin sorumluluğundadır. Tam tersi değil.

14 Eylül 2017 Perşembe

Fırtınaların Geçmişi

2017 Ağustos ve Eylül aylarında ABD’nin güney eyaletleri üst üste iki büyük kasırga ile boğuşmak zorunda kaldı. Harvey ve Irma Kasırgaları birlikte yaklaşık 150 milyar dolar hasara yol açtılar. 2012 yılının son aylarında New York’u etkileyen Sandy Kasırgası, 2005’te New Orleans’ı yerle bir eden Katrina Kasırgası gene basınımızda bolca yer bulabilmişti. Ama nedir bu kasırgalar? Hep olurlar mı? Nerede olurlar? Bizi etkilerler mi? Tüm bu sorulara kısaca değinelim.

Isınan hava yükselir. Yükseldiği noktada artık daha az hava kaldığı için o noktada hava basıncı düşük olur. Havanın ısınmasının nedeni altındaki kara veya deniz yüzeyinin sıcak olmasıdır. Yalnız suyu sıcak olan denizlerin üstlerindeki havayı da ısıtmaları daha kolaydır. Okyanuslar üzerinde oluşan bu düşük basınç merkezleri o bölgedeki kuvvetli rüzgarları takip ederek hareket ederler. Sıcak hava da merkezin etrafında kuzey yarım kürede saat yönünün tersine, güney yarım kürede ise tam aksi yönde döner. Bu merkezin altındaki su ne kadar sıcaksa basıncı da o denli düşük olur, buna bağlı olarak da rüzgarlar o denli hızlı hareket eder.

Bu fırtınalar altlarındaki sıcak denizden enerji alarak beslenir. Deniz ne kadar sıcaksa fırtına da o denli kuvvetli olur. Ama karalar denizler kadar enerji sağlayamadığından rüzgarlar bu fırtınayı karaya doğru sürüklediğinde bu büyük fırtınalar gücünü hızla kaybeder. Bu nedenle de bizim yaşadığımız bölgede bu denli büyük ve güçlü fırtınalar gözlenmez.

Bu dev fırtınaların gözlendiği yerler Ekvator’un hemen kuzeyi ve güneyidir. Genelde Atlantik Okyanusu ve Amerika Kıtası’nın batı kesiminde Ekvator’un kuzeyinde görünen fırtınalara kasırga diyoruz. Eğer bu dev fırtınalar Pasifik Okyanusu’nun batı kıyılarında, yani Asya’nın açıklarında görülürse tayfun adını alır. Hint Okyanusu’nda oluştuklarında ise siklon ismi verilir. Bu fırtınaların çapı yüzlerce kilometredir ve oluşumlarından güçlerini kaybetmelerine kadar geçen süre bazen iki haftayı bulabilir. Buna karşılık hortum dediğimiz fırtına yerel ve küçük bir fırtınadır. Çapı yüz metre veya daha azdır, birkaç dakika içerisinde oluşup, büyük zarar verip hızla kaybolur.

Okyanuslarda oluşan fırtınaların rüzgar hızları belirli bir seviyeyi geçince bu fırtınalara önceden belirlenmiş bir listeden sıradaki isim verilir. Bu fırtınalara hep kadınların isimlerinin verildiği doğru değildir. Genelde isim listeleri bir kadın bir erkek ismi olacak şekilde hazırlanır. Mesela son ayda Atlantik Okyanusu’nda gördüğümüz Harvey ve Jose erkek, Irma ve Katia da kadın isimleridir.

Bugün için bu fırtınaların rüzgar hızlarını, yağış miktarlarını ve yönlerini önceden belirlemek veya ölçebilmek mümkündür. Bu nedenle de özellikle Atlantik Okyanusu’nda görülen fırtınalar son senelerde büyük maddi hasara yol açsa da can kaybı fazla olmamaktadır. Mesela Irma Kasırgası’nın ABD’nin Florida Eyaleti’ne doğru gideceği ve büyük hasar yaratma potansiyeli olduğu neredeyse bir hafta önceden belli olduğundan bu fırtınadan zarar görebilecek kişilerin çoğunluğu tahliye edilebilmişti. Ama eski zamanlarda tüm bu teknik bilgilerden yoksun olduğumuzdan bu fırtınaların verdiği hasar da çok yüksek olabiliyordu. Mesela 1970 yılında Bangladeş’i vuran Bhola Siklonu 500 bine yakın insanın ölümüne yol açmıştı. 1970 yılı Kasım ayı başında Hindistan’ın doğu tarafındaki Bengal Körfezi’nde oluşan bu fırtına Bangladeş’i vurduğunda oluşturduğu rüzgarın hızı saatte 185 kilometreyi geçiyordu. Bununla kıyaslandığında Eylül ayındaki Irma Kasırgası Florida’ya ulaştığında rüzgarın hızı sadece saatte 130 kilometreydi.

Ancak Bhola Siklonu (ve diğer fırtınalar) rüzgarın hızı yanı sıra kıyıya vuran dalgaların şiddetini de artırdı. Rüzgar bu dalgaları devamlı kıyıya doğru şiddetle savurduğundan her gelen dalga bir öncekinden biraz daha yüksekti. Bunun sonucu olarak oluşan fırtına kabarması deniz seviyesinin yerel olarak metrelerce yükselmesine neden oldu. Bangladeş’in güneyi de Ganj ve Brahmaputra nehirlerinin deltası olduğundan ortalama yükseklik çok azdı. Bu fırtınada ölenlerin önemli bir kısmı rüzgardan değil denizin yükselmesi nedeniyle hayatını kaybedenlerden oluşuyordu.

Bhola Siklonu vurduğu sırada Bangladeş henüz bağımsız bir ülke olmayıp Doğu Pakistan adı ile bilinen ve Pakistan’a bağlı bir bölgeydi. Bu sırada Pakistan yönetimindeki cunta bu felakete acil önlem alıp yardımda bulunmadığından Bangladeş ve Pakistan arasındaki ilişkiler fazlasıyla gerginleşti ve olaylar Bangladeş’in Mart 1971’de Pakistan’dan kopmasıyla sonuçlandı. Böylelikle Bhola Siklonu tarihteki en büyük can kaybına yol açan fırtına olmasının yanı sıra bir ülkenin parçalanmasının başlangıcı olarak da tarihteki yerini aldı.

Her ne kadar televizyonlarda ABD’yi vuran kasırgalardan bahsediliyor olsa da özellikle can kaybı açısından bakıldığında Atlantik Okyanusu’ndaki fırtınalar Pasifk Okyanusu’nun batısı ve Hint Okyanusu ile kıyaslandıklarında o derecede ciddi insan kayıplarına yol açmıyorlar. 

Tarihte en fazla can kaybına yol açan 30 fırtınaya baktığımızda bunlardan sadece bir tanesinin, 1780’te daha fırtınalara isim verilmeye başlanmadan önce oluşan Büyük Kasırga’nın Atlantik’te oluştuğunu görüyoruz. 30 büyük fırtınadan 6 tanesi Çin ve Japonya’yı etkilemiş. Geri kalan 23 büyük fırtına Hindistan, Burma ve Bangladeş’e zarar veren fırtınalar. Bu da bugün de tarihte olduğu gibi bu büyük fırtınalardan fakirlerin daha fazla zarar gördüğünün en önemli göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. 

500 bin kişinin hayatını kaybettiği Bhola Siklonu ile kıyasladığımızda ABD’yi vuran ve basında da yer bulan Katrina Kasırgası resmi olarak 1836 kişinin ölümüne yol açtı. Ancak bunun yanında bu kasırganın oluşturduğu maddi hasarın ise 108 milyar dolar olduğu söyleniyor.

Bu seneki kasırgalardan Harvey sırasında büyük bölgeler yağan yağmurdan dolayı sel sularıyla boğuşmak zorunda kaldı. Harvey Kasırgası’nın maddi bilançosu 75 milyar doların üzerinde olsa da can kaybı sadece 71 kişiydi. Irma Kasırgası sırasında 81 kişi hayatını kaybetti ama hasarın 65 milyar doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

Kısacası, bu dev fırtınalar yüzünden kuvvetli ekonomiye sahip ülkeler para, yüksek nüfusa sahip ülkeler de can kaybediyorlar. Önceden uyarı sistemleri para kaybını fazla azaltmasa da can kaybını azaltma yönünde fayda sağlayabiliyor. Dileğimiz nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu ülkelerde de erken uyarı ile can kaybının azalmasıdır.

11 Eylül 2017 Pazartesi

İsteseniz de kasırga yapamazsınız

Şimdi, hemen saçmalamaya ve saçmalıkları yaymaya başlamadan önce biraz fizikten bahsedelim:

Güç ve enerji farklı iki kavramdır. Güç birim zamanda harcanan enerjidir. Evimizdeki ampul 100 Watt güç verir demek, bu ampul bir saat boyunca yanacak olsa 100 Watt x 60 dakika x 60 saniye = 360000 Joule = 360 KJ enerji harcar demektir. Ama bundan 1000 kat daha güçlü bir ampulü 3.6 saniye süreyle yakacak olursak gene 360 KJ enerji harcarız. Yandığı zaman ise bu dev ampul çok uzaklardan görülebilir, ama sadece 3.6 saniye süreyle.

Enerji santralleri, adı üzerinde, enerji üretirler. Mesela diyelim sizin evde geceleri yanan 5 tane 100 Wattlık ampul var. Bunları yakabilmek için 5 x 100 Watt = 500 Watt güç gerekir. Işıklar ortalama 365 gün 12 saat açık dursa sırf sizin evi aydınlatmak için 2.2 Megawatt-saat enerji gereklidir. Bu hesap tam böyle yapılmaz, ama bu hesabı anlayacak olursanız, doğrusu da bundan çok da farklı değildir.

Şimdi diyelim tüm sizin evi ve evdeki herkesi ve her şeyi bir sene boyunca aydınlatmaya gerekecek olan enerjiyi aldık ve onunla bir lazere güç sağladık. Ama bu güçlü lazer için gerekli olan güç diyelim ki 1 trilyon watt. Sizin eve bir sene gerekli olan enerji ile bu lazeri sadece 0.008 saniye yanık tutabiliriz. O dev lazeri bir saniye yakabilmek için 125 evin bir senelik aydınlanma ihtiyacı olan enerjiyi bir saniyede vermemiz gerekir.

Peki bu lazeri bir kasırgayı oluşturmak için kullanmak istersek ne kadar süre açık tutmamız gerekir? Kasırga ne kadar süre devam ediyorsa, o kadar. Mesela Irma Kasırgası yaklaşık 10 gün sürdü ve ortalama gücü 5 trilyon watt idi. Bu kasırgayı oluşturmak için gerekli olan güç her saniye için 625 tane evin bir senelik aydınlanma enerjisidir. 10 gün = 10 x 24 x 60 x 60 saniye = 864000 saniye. Her saniye için 625 evin elektriği gidiyorsa bu 864000 x 625 = 540 milyon evin bir senelik enerjisi demektir. Her evde ortalama 4 kişi yaşasa, bu yaklaşık 2 milyar kişinin bir senelik aydınlatma enerjisidir.

Şimdi gelelim saçmalık kısmına. Diyelim ki elimizde öyle bir teknoloji var ki Irma gibi bir kasırgayı yaratabiliyoruz. Bu kasırgayı yaratmak için kullanmamız gereken enerji 2 milyar kişinin bir senelik aydınlatmasına karşılık geliyor. Bu kadar enerjiyi üretmek için ne gerekli? Veya mesela Türkiye'nin tüm enerji üretimi ne kadar? Türkiye yaklaşık 200 Megawatt enerji üretiyor. 7 trilyon Watt gücündeki bir fırtınayı yaratmak için Türkiye'nin ürettiği gücün 7 trilyon / 200 milyon = 35000 katı gerekli.

İnsanların bir kasırga yaratamayacak olmasının arkasındaki temel sebep bu enerji hesabıdır. Irma büyüklüğündeki bir fırtınanın gücü Türkiye'nin tamamının ürettiği gücün 35000 katıdır. Bu kadar enerjinin kimseye çaktırmadan gizlice üretilmesi mümkün değildir. Bir nükleer santral 100 Megawatt enerji üretse 70 bin nükleer santralin gizlice çalışması gerekir. Bilmem farkında mısınız? Dünyada çalışan 450 tane nükleer santral var.

Kasırgalar gibi dev fırtınalar veya depremler insanlığın üretebildiğinden çok daha fazla enerji barındırırlar. Bu nedenle de insanlığın bu konuda bir etkisinin olması imkansızdır.

Yalnız, basit meteorolojik değişiklikleri teknolojik olarak sağlayabilmek mümkün olabilir. Mesela Michio Kaku'nun dediği gibi, 1 trilyon watt gücündeki bir lazeri saniyenin çok küçük bir aralığında bulutlara çevirerek normalde su damlacıkları oluşmayacak bir ortamda su damlacıkları oluşturmak mümkün olabilir. Yani yağmur bırakması beklenmeyen bir buluttan yağmur yağmasını sağlamak için lazerler kullanılabilir. Ama burada bile daha sadece laboratuvar çalışmaları yapılabiliyor.

Burada anlaşılması gereken bir başka konu da şu: "Ya sizin bilmediğiniz bir teknoloji varsa?" Yukarıda yazdıklarım herhangi bir teknoloji içermiyor, sadece basit bir enerji hesabına dayanıyor. Dünyada madde ve enerjiyi yoktan var edecek bir teknoloji yok. Bir sır vereyim mi? Böyle bir şeyin olması doğa kurallarına aykırı. Teknoloji doğa kurallarına dayanarak üretilir, doğa kurallarını yıkmak için değil. Teknolojiyi bir büyü gibi görmeyi bırakmak için ülkemizle birlikte tüm dünyada da temel bilimler eğitiminin gelişmesi gerekiyor. Gelişen temel bilgisi belki kasırgaların şiddetindeki artışın iklim değişikliğinden olduğunu anlamamız da kolaylaşır.

6 Eylül 2017 Çarşamba

İklim Değişikliği Gerçekleri

İlkin sonunda bu yazının sonunda ne bilmeniz gerektiğini söyleyeyim: Dünyanın iklimi hızla değişiyor. Bu değişim bizim kömür, petrol ve doğal gaz yakmamızdan kaynaklanıyor. Bir yandan bunu durdurmaya çalışırken diğer yandan da önlemler almak zorundayız.

Şimdi gerisini anlatayım: İklim değişikliği dünya açısından duyulmadık bir olgu değildir. Dinozorların yaşadıkları dönemde ortalama sıcaklıklar bugün olduğundan yaklaşık 10-12 oC daha yüksekti. Yaşadığımız son buzun çağında (100 bin yıl önce) ortalama sıcaklıklar bundan 5-6 oC daha yüksekti. Bizim içinde yaşadığımız dönemi özel yapan iki ana problem var. İlki, şimdiye kadarki sıcaklık değişimlerinin hiçbiri canlıların tercihleri ile oluşmuyordu. Bugünkü değişiklikler tamamen bizim eserimiz. İkincisi de, daha önceki değişikliklerin hiçbiri bu kadar kısa sürede olmuyordu. Dinozorların çağına girilmesi milyonlarca, buzul çağına girilmesi binlerce yıl sürmüştü. Bugün olan değişiklikler bizim yüzlerce yıl mertebesinde bir sürede geçmişte milyonlarca yıl süren değişikliklere benzer değişikliklere neden olacağımızı gösteriyor.

Elimizde bu olayın detaylarını gösteren epey bulgu var. Mesela geçtiğimiz 100 yıl içerisinde dünyanın ortalama sıcaklığı yaklaşık 1oC arttı. Bu bilgiye varabilmek için iklim biliminde 30 yıllık ortalamalar kullanılır. Yani 1880-1910 yılları arasındaki ortalama sıcaklıklara göre 1980-2010 yılları arasındaki sıcaklıklar yaklaşık 1 oC artmış diyebiliriz. O yıllar arasındaki en soğuk yılla, tarihte ölçülen en sıcak yıl olan 2016’nın ortalama sıcaklığı karşılaştırıldığında bu fark çok daha büyük olabilir (1.6 oC gibi). Dolayısıyla “bakın işte son iki senedir kar yağıyor demek ki küresel ısınma yok” bilimsel bir argüman değildir. İklimden bahsederken 20-30 yıllık ortalamalar kullanmak gerekir. 20-30 yıllık ortalamalar da dünyanın hızla ısınmakta olduğunu söylüyor.

Aynı zamanda da atmosferdeki karbondioksit (CO2) oranı da artıyor. Endüstri devrimi öncesi (1750) yaklaşık milyonda 280 molekül (ppm) olan CO2 oranı bugün 410 ppm’e ulaşmış durumda. Özellikle 1956 yılından beri CO2 oranındaki artışı deneysel olarak gözlemleyebiliyoruz. Bu oran zamanımızda her yıl 2-3 ppm artıyor. Eğer önlem alınmazsa da böyle artmaya devam edecek.


Atmosferdeki CO2 oranı son 800 bin sene içerisinde değil 410 ppm, 300 ppm bile olmamıştı. Bu bilgiyi de Antarktika’dan çıkartığımız buz kalıplarındaki hava kabarcıklarından elde edebiliyoruz. Buzul çağları sırasında 180 ppm’e düşen CO2 oranı buzul çağları arasındaki dönemde de 280 ppm seviyesine yükselmiş. Bugün ise 410 ppm. Bu bir şeylerin yanlış gittiğinin bir göstergesidir.

Yanlış gittiğinin göstergesidir dememin sebebi, yaklaşık 1850 yılından beri bu konuda yapılan çalışmalar CO2 gazının dünyadan yayılan ısıyı uzaya bırakmayarak dünyanın ısınmasına yol açacağının kanıtlanmış olmasıdır. Hatta, 1896 yılında daha sonra Nobel ödülü de almış olan İsveçli bilimci Svante Arrhenius, eğer CO2 oranı iki kat artacak olursa (yani 560 ppm olursa) dünyanın 5-6 oC ısınacağını ortaya koymuştu. Bugünkü hesaplarımız da benzer sonuçlara ulaşıyor. Yani bilim detaylarda farklı sonuçlar verse de altında yatan fizik çok basit ve bize “ne kadar çok CO2 o kadar çok ısınma” diyor. Unutmayalım, bugün CO2 oranı 410 ppm, 560 ppm’e varmamıza 150 ppm var, senede 2.5 ppm artıyor olsa bu 60 sene içerisinde atmosferdeki CO2 oranı 560 ppm olacak anlamına geliyor. Bu da dünyanın bugünkünden 5-6 oC daha sıcak olması demektir.

Dünya ülkeleri uzun süre önce bu sorunun farkına vardılar. 1992’de Rio’da toplanan dünya ülkeleri Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) adını verdiğimiz bir anlaşmaya imza koydular. Bu anlaşmaya göre iklim değişikliği kötüdür ve o kadar kötüdür ki bilimin kesin sonuçlara ulaşması beklenmeden tüm ülkeler bu ısınmanın durdurulması için ellerinden geleni yapmalıdırlar. Neler yapıldığının ve nelerin yapılacağının belirlenmesi için her sene bu sözleşmeye taraf olan ülkeler bir konferans çerçevesinde bir araya gelirler. Ülkemiz de bu anlaşmaya taraftır. 2010 yılında Cancun’da toplanan 16. Taraflar Konferansı’nda tüm ülkeler ortalama küresel sıcaklık artışının 2 oC’nin üzerine çıkmaması gerektiği konusunda bir karar aldılar. Yani, 2 oC üzerindeki bir ortalama sıcaklık artışı dünya açısından kabul edilemezdir.

Atmosferdeki CO2 artışının en önemli kaynağı bizim yaktığımız petrol, kömür ve doğal gazdır. Atmosferdeki CO2 seviyesini 280 ppm’den 410 ppm’e çıkartmak için ne kadar kömür, petrol ve doğal gaz yakmış olduğumuz bellidir. Bu yaktığımız fosil yakıtlar dünyayı yaklaşık 1 oC ısıtmıştır. Dolayısıyla daha ne kadar yakarsak 2 oC’nin üzerine çıkacağımız da bellidir. Ancak dünyada bizi 2 oC’nin üzerine çıkartacak bol miktarda fosil yakıt bulunmaktadır. Bu nedenle bilinçli bir karar vererek bu fosil yakıtları yer altında bırakmak zorundayız.

Ama dünyanın bugünkü gidişatına bakacak olursak 2 oC hedefini yaklaşık 2035-2040 aralığından geçeceğimiz görülmektedir. Yani böyle gidersek sadece 20 sene sonra dünya eskiye oranla 2 oC daha sıcak olacak. “2 oC’den ne olur” demeyin. 5 oC buzul çağı ile bugün arasındaki farktır. 2 oC ısınma da hayatımızda önemli getirecektir. Eğer böyle devam edersek 60 yıl sonra dünya 5-6  oC daha sıcak olacak, yani buzul çağı ne kadar soğuksa aynı şekilde sıcak.

Bu değişikliklerin bir kısmını şimdiden yaşamaya başladık. “100 yılda bir görülür” denen sel baskınları, fırtınalar, sıcak hava dalgaları ve kuraklıklar artık her 10 yılda bir görülmeye başlandı ve bunların sıklıkları daha da artacak.  


Dünyada bu olayların sıklığının nasıl artmakta olduğunu en fazla dikkatle izleyen sigorta şirketleridir. Sigorta şirketleri özellikle 1950 yılından bu yana iklim felaketlerinden doğan hasar ödemelerinin hızla artmakta olduğunu söylüyorlar. Mesela Sandy Kasırgası’nın ABD’ye verdiği zarar 100 milyar dolar mertebesindedir. ABD’de son yaşanan Harvey Kasırgası’nın verdiği hasar ise ilk belirlemelere göre 180 milyar dolar civarındadır. Buna çevresel maliyetleri katmazsak tabii.

İklim risklerini azaltmak için yapmamız gereken şey hazırlıklı olmaktır. Hazırlıklı olmaktan kasıt ise toplumun her kesiminin iklim değişikliğinin önemli bir problem olduğunu anlaması ve her yaptığı işte bunu aklından çıkartmadan çalışmasıdır.

Ancak ülkemizin iklim değişikliğinin etkilerini azaltmak yolunda yaptığı çalışmalar çok da yeterli değildir. Burada görev her anlamda hepimize düşüyor. Devletin girişeceği altyapı yatırımları, son noktada tuğlayı koyan işçi iklim değişikliğine inanmayacak olursa fazla başarılı olamıyor. Bunun örneklerini son yıllarda bolca gördük. Dolayısıyla burada hepimizin elimizi taşın altına koymamız gerekiyor. Üsküdar’da minibüsün vapurla yarıştığı fotoğrafı hatırlarsınız. O fotoğraftaki olayın sebebi devletin altyapı sorunu değildir. Eskiden o noktada akan suların denize ulaşmasını sağlayacak küçük bir açıklık varken Marmaray çalışmaları sırasında kaldırım yeniden yapılırken ustalar o açıklığı koymayı atlamışlardı. Bu nedenle sorun hepimizin el birliği ile çözülebilir ancak. Ne kadar planlarsanız planlayın işi yapan kişileri inandıramazsanız çözüme ulaşılamayabileceğinin en basit örneğidir Üsküdar’daki o fotoğraf.  

Bu bağlamda ilerlememiz gereken iki alan bulunmaktadır. İklimin değişiyor olması sadece 250 yıldır fosil yakıtlarla gelişmelerini sağlamış olan batılı devletlerin suçu sayılabilir. Ama bugünden sonra olacaklar hepimizin sorumluluğudur. Bu nedenle öncelikle küresel ısınmanın 2 oC’nin üzerine çıkmaması için elimizden geleni yapmamız gerekiyor.

Ülke olarak unutmamamız gereken şey bizim enerji alanında önemli biçimde dışa bağımlı olduğumuzdur. Ülkemizde enerjiyi sağlayan kömür, petrol ve doğal gazı döviz vererek yurt dışından satın alıyoruz. Son YEKA ihaleleri bize gösterdi ki, böyle devam etmek zorunda değiliz. Artık rüzgardan enerji üretmek kömürden daha ucuza mal oluyor, güneşten enerji üretmek ise neredeyse kömürden üretmeyle başa baş gidiyor. Ama unutmayalım, rüzgar ve güneş enerji sistemleri her geçen gün ucuzluyor, kömürün bedelinin ise artmakta olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu nedenle gelişme hızımızı koruyabilmek için yeni enerji teknolojilerine yatırım yapmalıyız ve bunu iklim taahhütlerinden bağımsız düşünmeliyiz.

1992 yılındaki çerçeve sözleşmesi (UNFCCC) her ülkenin elinden geleni yapması gerektiğini söylüyor. Ancak ülkemiz bu anlaşmanın gereklerini uygulamayı düşünmediğinden azaltması gereken sera gazı salımlarını yaklaşık %130 artırmıştır. Bizimle benzer şekilde ABD de anlaşmanın şartlarını yerine getirmeyi kabul etmemiştir. ABD önce Kyoto Antlaşmasına taraf olmamış, sonra da Paris Anlaşmasından çekildiğini bildirmiştir. Ancak ABD burada bizden çok daha farklı bir yol izleyerek hem sera gazı salımlarını fazla artırmamış (aynı dönemde %4 civarında) hem de bu alanda teknolojiler geliştirerek zaten gerekli adımları atmıştır. Bugün elektrikli motor kullanan Tesla ABD piyasasındaki en büyük otomotif şirketidir, hem de yüz yıldan fazla geçmişi olan Ford ve GM gibi şirketleri geride bırakarak. Bu da bize iklim ve enerji alanındaki gelişmeleri uluslararası anlaşmalardan bağımsız olarak düşünmek gerektiğini gösteriyor.

Kalkınma denildiğinde ekonomik düşünce yapısında enerji akla geliyor. Ancak Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkeler kalkınma yolunda GSMH büyümelerini enerji artışından ayrıklaştırmaktadırlar. Bunun anlamı şu, bir birim fiyata satılacak ürün üretmek için harcaman gereken enerji miktarı her geçen zaman biriminde azalmalıdır. Ülkemizde ise üretim ile enerji tüketimi birbirine bağımlı kabul edildiğinden ayrıklaştırma gündemde bile olmayan bir konudur. Oysa iklim değişikliğini durdurmanın tek yolu üretim ile enerji tüketimini birbirinden ayıracak yollar bulmayı becermektir. Enerji verimliliği bu yolların en başında gelir. Gelişirken fazla enerji tüketmemek mümkündür. Çin bunun en önemli örneği, ama isterseniz bize biraz daha benzeyen Uruguay’a da bakabilirsiniz.

İklim değişikliği bağlamında ilerlememiz gereken ikinci ana alan da kendimizi korumaktır. Seller ve yoğun yağışlar artacağından kanalizasyon altyapımızı, kuraklıklar artacağından tarımsal altyapımızı, sıcak hava dalgaları artacağından sağlık altyapımızı gelecekteki değişikliklerin getireceği problemlerle baş edebilir hale getirmek zorundayız. Bugün ülkemizde iklim değişikliği ile mücadele dendiğinde akla sera gazı salımlarının azaltılması gelmektedir. Oysa ülkemizin konumu açısından daha önemli olan problem kendimizi gelecekteki büyük değişime karşı koruyabilmektir.

İklim değişikliği insanlığın karşılaştığı belki de en büyük problem ve ülkemiz bu problemden en fazla etkilenecek bölgelerden birinde yer almaktadır. Bu nedenle bu problemin farkında olmak ve önlem almak hepimizin üzerine düşen bir sorumluluktur.