21 Nisan 2011 Perşembe

Kişisel algılarımız iklim değişikliği hakkındaki görüşlerimizi nasıl etkiliyor?


Orijinal yayın: 21.04.2011 T24 İnternet gazetesi

Sosyal bilimci bir arkadaşımla aramızda şöyle bir yazışma oldu: “Senin öğrencilerin iklim değişikliğinin tüm jargonunu biliyor olabilirler ama biz sosyal bilimciler sizin kadar bu jargona alışkın değiliz, iklim değişikliğini bizim de rahat anlayabileceğimiz şekilde anlatır mısın?” Kendisinden merak ettiği noktaları sormasını istedim, bana yönelttiği ilk soru şu oldu: 

Türkiye'deki mevsimsel değişimler (yazların kısa sürmesi, baharda kar yağan bölgelerin varlığı) Dünya'daki iklim değişikliğinin bir sonucu mudur? 

Bu soruya cevap vermeye girişmeden önce aklıma takılan ilginç bir konuyu paylaşmak istiyorum. Bu arkadaş gibi benim annem de benzer şekilde Nisan ayının yarısını geçmiş olmamıza rağmen hala havaların ısınmamasından şikayetçi. Ona göre de bahar hala gelmedi. Bugün her ikisine de sorsam, iklim değişikliği yok veya varsa da havalar soğuyor cevabını alabilirim. 

Columbia Üniversitesi Psikoloji Bölümü ve Karar Verme Merkezi araştırmacılarından Li, johnson ve Zaval o günkü hava durumu ile kişilerin iklim değişikliğine yönelik sorulara verdikleri cevapları karşılaştırmışlar (Y. Li, E. J. Johnson, L. Zaval, Psychological Science 22 (4) 454 (2011)). Temelde kişilere üç soru sorulmuş: 

1.Bugün hava normalden sıcak mı soğuk mu? 
2.İklim değişikliğine inanıyor musunuz? 
3.İklim değişikliğinin büyük bir sorun olduğunu düşünüyor musunuz? 

Havanın normalden sıcak olduğu günlerde görüşülen kişiler havanın normalden soğuk olduğu günlerde görüşülen kişilere oranla iklim değişikliğine daha fazla inandıklarını ve iklim değişikliğinin büyük bir sorun olduğunu söylemişler. Psikolojide bu davranış biçimine nitelikleri yer değiştirme deniyor, yani anlaşılması ve ulaşılması zor olan ortalama küresel sıcaklıklar yerine bulunduğumuz yerde ve andaki sıcaklığı koyuveriyor beynimiz. Yukarıdakine çok benzeyen bir deneyi sadece soru sorulan kişilerin içinde bulundukları odanın sıcaklığını değiştirerek yapmışlar ve sonuç gene benzer çıkmış: Odanın sıcaklığı arttıkça insanların iklim değişikliğine inançları artıyor, azaldıkça da inançları azalıyor. 

O zaman temelde yapmamız gereken şey ortalamaların ne olduğunu çok iyi kavramak. Benim derslerde verdiğim temel örnek şu: Ben küçükken eğer o günün sıcaklığı 30oC üzerine çıkacaksa annemiz dışarıda oynamamıza izin vermezdi, şimdi ise 30oC'yi aşan sıcaklıklar neredeyse normal hale geldi. Ama siz siz olun böyle genel konuşan kişilere inanmayın çünkü bu kişiler sizi her şeye ikna edebilirler, onun için ben size sayılar vereceğim: 

Annemim yazın sokakta oynamamıza izin vermediği senelerde senede ortalama 23 gün sıcaklık 30oC'nin üzerine çıkıyormuş. Aynı ortalamayı bugün için aldığımızda senede ortalama 63 gün sıcaklık 30oC'nin üzerine çıkıyor. Bu az buz bir fark değil. En sıcak seneyi ya da en soğuk seneyi seçmedim, sadece benim çocukluğumun üç sene ortalamasıyla 2007-2009 yıllarının ortalamasını kıyasladım. 30oC'nin üzerine çıkan günlerin sayısı neredeyse üç katına çıkmış. Dolayısıyla bundan kırk sene önce bir kişiye hava sıcaklığının 30oC olduğu bir gün “havalar ısındı mı?” deseydik alacağımız cevap “evet” iken yaşadığımız yazlarda 30oC olduğunda aynı soruyu sorduğumuzda “pek bir fark yok” cevabını alabiliriz. 

Değişiklikler ani olduğu zaman bu durum birden dikkatimizi çeker, ancak aynı değişiklikler neredeyse bir ya da bir kaç nesil sürecek olursa beynimiz o değişiklikleri algılayamaz hale geliyor. İklim değişikliği konusuna insanları inandırmakta zorluk çekmemizin temel sebeplerinden biri de bu. İklimle ilgili herhangi bir karara varmadan önce en az 10, hatta belki de 30 yıllık ortalamalar alıp karşılaştırmamız gerekiyor. Mesela İstanbul için 1950-1980 yılları arasının ortalamasını alıp bunu 1980-2010 arası ile kıyaslamamız gerekir. Biz bunu yapmak yerine ya bulunduğumuz odanın sıcaklığını ya da son bir kaç günün sıcaklığını kullanıyoruz, bu da bizi yanlış sonuçlara sürükleyebiliyor. 

Sonuç olarak ben arkadaşıma nasıl bir yanıt vermeliyim? Onun sorusuna yanıt verecek olursam, yani yazın bir türlü gelmemiş olması ve hala kar yağıyor olması iklim değişikliğinin kanıtı mı? Cevabım hayır olur, yaz gelmedi çünkü daha Nisan ayındayız ve dünyanın genel olarak serin geçirdiği (ve bunun da sebeplerini bildiğimiz) bir bahar mevsimindeyiz, onun için doğal olarak kar yağıyor olacak ve doğal olarak daha denize girmiyor olacağız. Ama bunların tümü iklim değişikliği yok demek değildir. Sadece bizim algılarımızla sorduğumuz sorular yavaş değişiklikleri algılamakta ne derece yetersiz kaldığımızı gösterir. 

2 Nisan 2011 Cumartesi

İklim Değişikliğinin Küresel Etik Boyutu II


Orijinal yayın: 08.04.2011 

Birkaç hafta önceki yazımda hem insanlığın geleceğini garanti altına alacak hem de tüm insanlar arasında etik açıdan eşit uygulanabilecek ütopik bir anlaşmanın kriterlerini incelemiştim. Bu bilgiler ışığında son yirmi sene içerisinde yapılan devletlerarası çalışmalara baktığımızda bu çalışmalardan neredeyse hiçbirinin belirttiğimiz kriterlere uymadığını görüyoruz. Bir tek istisna 1992'de yapılmış olan Birleşmiş Milletler Çevre ve Gelişme Konferansı, diğer adlarıyla Rio Zirvesi veya Dünya Zirvesi. Bu toplantıya 108'i devlet başkanı seviyesinde olmak üzere 172 ülke katıldı ve alınan kararları bugüne kadar 192 ülke kabul ederek yürürlüğe koydu (eksik ülkeler malum sebeplerden Irak ve Somali). Bu kararlardan alıntılar yapacak olursak: 

Bu anlaşmanın temel amacı atmosferde insan etkisi ile artmakta olan sera gazlarının miktarını iklimi etkilemeyecek bir seviyeye indirmektir (Madde 2). 

Geri dönülemez ve çok ciddi sonuçlara yol açabilecek iklimsel değişikliklerin varlığı konusundaki kanıtlar kesin konuşmaya imkân vermese bile böylesi kanıtların varlığı harekete geçmek için yeterlidir ve daha fazla kanıta sahip olma noktası beklenmemelidir (Madde 3).

Gelişmiş ülkeler sera gazlarının atmosferdeki sera gazı artış miktarlarını azaltmakta öncülük edeceklerdir (Madde 4). 

Ancak Rio Zirvesi'nde alınan kararların bir zayıf noktası vardı ki bu da bu kararların bağlayıcılığının olmamasıydı. Yani ülkeler iklim değişikliği ve bu değişikliğin durdurulması gerektiğinde fikir birliğine vardıklarını açıklıyor ve bunun altına imzalarını koyuyorlar, fakat bu konudaki eylem planını sonra görüşülmek üzere ilerideki toplantılara erteliyorlardı. Burada konu açısından en önemli nokta şudur: Rio Zirvesi'nin kararlarını 192 ülke kabul ederek altına imzalarını atmışlardır. Bu noktada artık "küresel iklim değişikliği var mı yok mu?" veya "küresel iklim değişikliğinde insanların rolü var mıdır?" türü sorular sona ermiştir. Zaman artık "küresel iklim değişikliği vardır ve bunun sebebi insanlardır, bu durumda ne yapmamız gerekiyor?" sorusuna cevap yaratmak zamanıdır. 

Kyoto Protokolü ne yapmamız gerektiği konusunda atılan ilk somut adımdır. Ancak atılan bu somut adımı yukarıdaki dört madde ışığında değerlendirecek olursak bu adımın aslında öylesi önemli bir adım olmadığı, tersine kötüye gidişi hızlandırdığı bile söylenebilir. 

Temelde Kyoto Protokolü'nün hazırlıkları sırasında ülkelerin karbondioksit kotalarını belirlemek için kullanılan prensipler yukarıda belirtilen ahlaki sorumluluklara dikkat edilmesinden çok koyun pazarlığını andırmaktadır.  Mesela Rusya 1990'dan sonra ciddi bir ekonomik çöküntü içine girdiğinden bu anlaşmaya taraf olmakla kazanmak istediği şey karbondioksit miktarındaki azaltma değil gelecekte satacağı karbon kredilerine karşılık alacağı paradır. Bu sebepten de gerçekte indirim yapabilecekleri seviyelerde değil bunların çok daha üstü seviyelerde ısrar ederek kârlarını en yüksek tutma amacı gütmüşlerdir. ABD bir yandan dünyayı en çok kirleten ülke durumundayken bir yandan da bu anlaşmayı sabote etmek için çabalamış, bir diğer yandan ise anlaşmaya taraf olmak için zaten kesmemeyi öngördüğü ağaçlarının kesilmemesini, karbondioksit salımını azaltmaya eşdeğer tutmaya çabalamıştır. Avrupa Birliği ise tek tek ülkeler yerine bir birlik olarak tanınmayı kabul ettirmek için uğraşmıştır. Bu çabaların tümü her şeyden çok ülkelerin kendilerini koruma gayretlerine dayanmaktadır ve bunun ne tarihsel sorumluluklarla ne de bugünün imkânlarıyla alakası vardır. Özellikle ABD kendi geçmiş sorumluluklarını tamamen göz ardı ederek gelişmekte olan ülkelerin de bu anlaşma kapsamında kısıtlamalara gitmelerini şart koşarak neredeyse anlaşmaya uymayacağını baştan duyurmuştur. Ancak tüm bu manevralar yapılırken en önemli konu göz ardı edilmiştir.  

Kyoto Protokolü sonucunda üzerinde anlaşmaya varılan salım seviyeleri sürdürülebilir olmaktan son derece uzaktır.  Bu anlaşma 2012 yılında gelişmiş ülkelerin karbondioksit salımlarını 1990 seviyesinin %5 altına indirmelerini öngörmektedir. Şu an 390 ppm olan karbondioksit seviyesi her yıl 2 ppm artmaktadır. Pek çok bilim insanına göre eğer karbondioksit seviyesi 450 ppm'in üzerine çıkacak olursa bu artık bildiğimiz hayatın sonu anlamına gelmektedir. Şu andaki artış miktarı ile 2040 yılı civarında dünya dönülmez noktayı geçecektir, dolayısıyla da hemen ciddi kısıntılara gitmemiz gerekiyor. Çoğu bilim insanı bu kısıntılar konusunda hemfikir olmasa da en iyimser olanlar bile 2050 yılındaki salımımızın 1990 seviyesinin en az %60 altında olması gerektiğini söylemekteler. Dolayısıyla da Kyoto Protokolü'nün 2012 yılı için getirdiği %5 azalma insan cinsinin sürdürülebilmesi açısından yeterli olmaktan çok uzaktır. 

Bu protokol üzerindeki karar çabalarının sonunda doğru ve haklı olandan çok güçlü olan karlı olarak ayrılmıştır toplantı masasından. Tartışmalarda Amerikalıların "sadece 4 silindirli arabalarla nasıl yaşayabiliriz" çığlıkları Tuvaluluların "%5 çok az, %5 ile 2050 yılında tüm ülkemiz sular altında kalacak, bizler de ya öleceğiz ya da başkalarının topraklarında sığıntı olarak yaşayacağız" feryatlarını bastırmıştır. Bu, işlevsel adalet açısından Kyoto görüşmelerinin getirdiği en büyük felakettir. Toplantılarda küresel iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ve en fazla zarar görecek ülkelerin değil en az etkilenecek fakat en çok şeyi yapması gereken güçlü ülkelerin dedikleri olmuştur. Kyoto görüşmeleri ertesinde bizim hükümetimiz de sorumluluktan kaçmak için kendisini Amerika ile aynı eksene oturtmuş ve onların bu anlaşmayı kabullerini bizim de kabulümüz için ön şart olarak koymuştur. Halen de Amerikalıların yaygaralarının Tuvaluluların feryatlarından daha kuvvetli olacağı öngörüsü ile iklim değişikliği politikamıza yön verilmektedir. Bir dahaki anlaşmaya taraf olmak için TBMM'ye getirilen Kyoto Protokolü'nün kabulü bile ülkemize bu konuda bir sorumluluk yüklememektedir. Ülkemiz de uluslararası anlaşmalara imza atmamış olmanın verdiği rahatlıkla 1990'da 187.000 Gg olan karbondioksit eşdeğeri sera gazı salımını 2008'e kadar %96 arttırarak senede 366.000 Gg karbondioksit eşdeğerine çıkartmış ve Kyoto'ya taraf olan ülkeler içerisinde birinciliği kimseye kaptırmamıştır. Umudumuz bir sonraki anlaşmada zayıfların sesinin güçlülerden daha çok dinlenmesi yönündedir, ancak hükümeti haklıdan ziyade güçlüden yana olmayı seçen bir ülke insanı olarak uluslararası arenada başımızı dik tutmamız her geçen gün zorlaşmaktadır. 

Küresel iklim değişikliği konusunda yapabileceklerimize göz atarken en önemli unsur kendimizi kandırmamaktır. Mesela bir sene boyunca televizyonumuzu uzaktan kumanda ile kapatmak yerine gidip düğmesinden kapatıyoruz. Bu bize iklim değişikliği ile mücadele ettiğimiz hissini veriyor ve rahatlıyoruz. Bugünkü durumu ile Kyoto iklim değişikliği açısından televizyon düğmesi örneği ile eşdeğer. Kişilere ve devletlere bir şeyler yaptıkları hissini veriyor, ancak yapılan şeyler gerçekten faydalı olmaktan çok uzaklar. Eğer gerçekten fayda sağlamak istiyorsak televizyonu düğmesinden kapatmak yerine televizyonu toptan kaldırıp atmalıyız evimizden, çünkü esas harcama televizyon seyrederken yapılıyor, televizyon kapalı iken değil. Hadi diyelim televizyonu atamıyoruz, o zaman bari aldığımız televizyonun az enerji harcayan bir televizyon olmasına çalışalım, her gün biraz daha çok yürüyüp biraz daha az araba kullanalım. Bunların tümü gelecek için daha güzel sonuçlar doğuracak eylemlerdir. Ancak Kyoto benzeri %5 ile kendimizi kandırırsak, veya televizyonu düğmesinden kapattık diye üzerimize düşeni yaptığımızı zannedersek bu davranışlar bizi iyiye götürmektense kötüye gidişimizi hızlandırır. Artık zaman kendimizi kandırma değil gerçekleri görerek eyleme geçmek zamanıdır. 

17 Mart 2011 Perşembe

Nükleer santral gerçekten gerekli mi?

Orijinal yayın: 17.03.2011 T24 İnternet gazetesi

Öncelikle şunu söylemek gerekiyor: Gerekli olan hem üremeyi, hem de tüketmeyi azaltıp sürdürülebilir bir dünyada yaşamaktır. Dünyanın ekosistemi bir yandan artan nüfusla, bir yandan da azalan kaynaklarla yaşamayı kaldırabilmekten her geçen gün uzaklaşıyor. Ancak, bizler her ne kadar özgür irademizle birilerini bizi idare etmek için seçtiğimizi ve bu seçtiğimiz kişilerin de kendi özgür iradeleriyle doğru yolu seçtiğini düşünsek de, dünyayı ne biz, ne de bizlerin seçtiği kişiler yönetiyor. Dünyayı yöneten küresel sermayedir ve küresel sermaye bizlerin hem daha fazla ürememizi, hem de daha fazla tüketmemizi istiyor, çünkü onlar güçlerine ancak bu şekilde güç katıyorlar. Dolayısıyla vermemiz gereken tüm kararlarda bu nesnel gerçekliği göz önüne almalıyız. 

Dünyanın sürdürülebilirlik değil, bir tüketim çılgınlığı içinde devam edeceğini varsaydığımıza göre bu çılgınlığın devam edebilmesi için enerji gerekli, hem de her gün artan bir oranda. Yine sakin kafayla düşünecek olursak, bir yandan hem üremeyi, hem de tüketmeyi sürdürürken, diğer yandan da enerjiyi yeter seviyede tutmak mümkün, bunun birinci adımı da enerji verimliliği, yani ürettiğimiz enerjiyi gereksizce saçmamak. Evlere izolasyon yaptırıldığında emlak vergilerini düşürmek, kilometre başına daha az benzin yakan araçlardan daha az vergi almak, tasarruflu ampulleri bir yandan zorunlu kılıp diğer yandan da bunlardan KDV almamak devlet desteği ile enerji verimliliğini artırmanın yolları. Almanya bunları uyguladığı için enerjiyi bize göre üç kat daha verimli kullanabiliyor. Yukarıdaki önlem önerilerinin tümü kısa vadede devlet gelirlerini azaltacağı için, uzun vadedeki yararları göz ardı edilerek sadece bugünü kurtarmaya bakan devlet yapımızda uygulanamıyor. 

İkinci adım ise vatandaşın enerjiyi kendisinin üretmesine izin vermek. Yani hepimiz evimizin çatısına birer güneş paneli veya rüzgâr trübünü koyarak kullandığımız enerjinin en azından bir kısmını üretebilmeliyiz. Ama bunu da yapamıyoruz, temelde yasak değil, ama devlet bunu yapmayı neredeyse imkânsız hale getiriyor. Bunun ana sebebi de enerji üretim piyasasından sağlanan rant. Eğer vatandaşların çoğu kendi enerjilerini kendileri üretebilecek olsalar ne termik santrallere, ne de nükleer santrale gerek kalır, ama enerji piyasasından elde edilen tatlı gelirler azalacağı için buna kesinlikle göz yumulamaz. 

O zaman içinde bulunduğumuz durum şu: Bir yandan üremeye ve tüketmeye teşvik ediliyoruz, diğer yandan da artan enerji ihtiyacını devletin karşılaması gerekiyor. O zaman devlet ne yapacak? 

Devlet o zaman öncelikle kendisine yük olmayacak bir enerji üretim modeli benimseyecek, yani santraller kurmak yerine sermayeye santraller kurduracak, ama onlardan alacağı enerjinin fiyatını yüksek tutarak bu sermayenin daha da zenginleşmesine katkıda bulunacak. Çünkü fiyatını yüksek tuttuğu enerjinin faturasını yine hepimiz ödeyeceğiz ve bu fazla masraf devlet bütçesinde görünmeyecek. 

Ama bugün gelinen noktada doğalgaz her geçen gün azalıp pahalılaşırken doğalgaz santrallerini arttırmamızın da fazla bir anlamı kalmıyor. Bu arada Türkiye'nin enerjisini bize okullarda öğrettikleri gibi barajlardan değil, doğalgaz santrallerinden ürettiğini biliyorsunuz değil mi?  

Türkiye'nin dışa bağlı olmadan enerji üreteceği diğer kaynak termik santraller, yani kömür yakmak. Ülkede hâlâ kömür olduğu için devletimiz açısından dışa bağımlı olmadan enerji üretmenin en kolay yolu termik santraller. Burada iki ana unsur sorun olarak karşımıza çıkıyor, birincisi bu santraller pahalı ve pek kimse yapımına girişmek istemiyor, ancak devlet eliyle yapılabiliyor ve devlet buna para yatırmak istemiyor. İkincisi, her ne kadar Avrupa Birliği kavramını artık önemsememeye başlamış olsak da, eğer bir noktada Avrupa Birliği'ne girmek istiyorsak ya termik santralleri kapatmamız ya da CO2 salımlarını en aza indirecek teknolojiler kullanmamız gerekiyor ki bu da termik santrallerin ve buradan üretilecek olan enerjinin net maliyetini nükleer santrallerin üzerine çıkartıyor. 

O zaman kaldı bize nükleer santraller. Devlet o noktada, doğalgaz santrallerinde olduğu gibi bu işi küresel sermayeye yıkmaya çalışıyor, ancak küresel sermaye nükleer santral yapımı için bizi doyuran bir teklif çıkartmıyor ortaya (çünkü nükleer santraller küresel sermayenin fazla işine gelmiyor, oralarda temel maliyet yapım maliyeti, halbuki küresel sermayenin hem yapımda, hem de sonrasında kazanması gerekli). O zaman devletimiz de ilişkilerimizin iyi olduğu devletlerle anlaşmalar yapma yolunu seçiyor nükleer santral için. Şu anda bulunduğumuz nokta burası. 


Termik santraller nükleerden daha çok ölüme sebep oluyor 



Nükleer santraller gerekli mi? Kesinlikle değil. Kendi enerjimizi kendimiz üretebilsek ve ürettiğimiz enerjiyi daha verimli kullanabilsek ne nükleer, ne de termik santrallere ihtiyacımız olur. Ancak kendi enerjimizi üretmeye izin verilmediğine göre soru termik santral mi, nükleer santral mi halini aldığından cevap doğal olarak nükleer santral olmak zorunda.

Soru aslında “yenilenebilir enerji mi, termik ya da nükleer santral mi” diye sorulsa, ülkemiz büyük yenilenebilir enerji kaynaklarına sahip. Ama devlet enerji politikasında fosil yakıtlarından enerji üreten sistemlere verdiği destekleri yenilenebilir enerjiye vermediği için (bkz. rant, küresel sermaye vs.) nükleer ile termik arasında bir seçim yapmak zorundaymışız havası yaratılıyor.
Hepimizin bilmesi gereken temel bir olgu var. Dünyada en kötümser bakış açısıyla her sene ortalama olarak 100-200 kişi nükleer kazalar sebebiyle hayatını kaybediyor. Yani, nükleer kazalar nedeniyle şimdiye kadar, en son Japonya'dan kaynaklanacak olan ölümleri de hesaba kattığımızda ortaya çıkan tüm tarihteki toplam ölü miktarı, yine dünyada her yıl termik santrallerden dolayı ölen insan sayısının onda biri.  


Küresel sermaye çevreci örgütleri de yönlendiriyor mu? 



Nükleer santraller, bugün yaşadığımız olaylar içerisinde bile yine de termik santrallerden çok daha az zararlılar. Kendinize bir sorun, neden çevreci örgütler nükleer enerjiyi ana düşman olarak görürken atmosfere çok daha fazla zarar veren termik santraller konusunda daha az duyarlılar? Bunun cevabı küresel sermayenin fosil yakıtlarından kazandığı paranın nükleer enerjiden kazandığı paradan kat kat fazla olmasında yatmasın sakın? 
Kısacası, nükleer enerji CO2 ile kıyaslandığında esas düşmanımız değil. Ancak burada temel dikkat etmemiz gereken konu, nükleer enerjinin nasıl elde edileceği. Japonya'da ana sorunu yaratan Fukushima nükleer santrali tam Pasifik Okyanusu'nun kıyısında kurulmuş bir tesis. O bölgenin esen temel rüzgârları da herhangi bir kriz anında çıkabilecek radyoaktif maddeyi okyanusa, yani Japonya'dan uzağa taşıyor.  



Sinop faya 90 kilometre mesafede! 



Ya Sinop'ta yapılması planlanan santral? Emin misiniz Sinop'ta rüzgârın karadan denize estiğine? Fukushima santrali dünyanın en aktif fay hatlarından birine 150 km uzakta, ya Sinop ne kadar uzakta sizce? 90 km olmasın sakın? Yani biz kendimizden ve teknolojimizden o kadar eminiz ki, dünyanın en aktif faylarından birinin bu kadar yakınına, hatta Japonların kurduğundan da yakınına nükleer santral kurmayı düşünüyoruz. Yapılması planlanan bu santral 9 büyüklüğünde bir depreme dayanırmış, evet Fukushima'da dayandı, santralde bir sorun olmadı ki, elektrik kesildiği ve o bölgeye ulaşım olmadığı için santral soğutulamadı ve şu andaki sorunu yaşıyoruz. Biz emin miyiz bizde elektriklerin hiç kesilmeyeceğine? 



Sızdıran reaktör, Türkiye'ye de satmak isteyen Toshiba'nın 



Yani gördüğünüz gibi sorun nükleer santral yapılıp yapılmaması değil, çünkü eğer seçim nükleer ve termik arasındaysa benim oyum hep nükleerden yana, bugün bile. Ama bunun planlamasının doğru yapılması gerekiyor ve ben bu planlamanın doğru yapıldığına pek emin değilim.

Son bir küçük not: Fukushima'daki altı reaktörden sadece bir tanesinde ciddi sızıntı var, 3 numaralı reaktör. Bu reaktörü kim yapmış biliyor musunuz? Tam deprem sırasında nükleer santral yapımı için Enerji Bakanımızla görüşmelerde bulunan Toshiba olmasın? Gerçi daha en büyük problemin Hitachi'nin yaptığı reaktörde mi, diğerlerinde mi olduğu kesinlik kazanmadı, ama belki siz de önümüzdeki günlerde bu konuyu biraz daha okuyup araştırmak istersiniz... 


16 Mart 2011 Çarşamba

Gerçekten nükleer felaket mi?


Orijinal yayın: 16.03.2011 T24 İnternet gazetesi

Japonya 11 Mart günü tarihteki en kötü deprem felaketlerinden birini yaşadı. Her ne kadar daha kurtarma çalışmaları ve depremden kaynaklanan can ve mal kaybının tespiti sürmekteyse de dünyanın ilgisini çeken ana unsur iki nükleer santraldeki sorunlar oldu. 
Öncelikle başlıktaki soruya cevap verelim: Bu henüz bir nükleer felaket değil ancak hızla Çernobil'in ardından dünyadaki en büyük nükleer felaket olmaya doğru yol alıyor. Fakat durum ne olursa olsun, bu olay bir Çernobil vakası olmayacak.  

Nükleer Santrallere Giriş: 

Nükleer enerji atomun parçalanmasıyla oluşur. Parçalanan her ağır atom (uranyum gibi) dışarıya enerji verir ve çevrelerindeki diğer atomların da parçalanmasına yol açar. Eğer parçalanan atomların zincirleme bir reaksiyon halinde çevrelerindeki diğer atomları da parçalamalarına engel olmazsak bu enerji kontrolsüz olarak ortaya çıkar ki buna atom bombası diyoruz. Ancak bu zincirleme reaksiyonu kontrol altında yavaş yavaş gerçekleştirecek olursak ortaya ciddi miktarda ısı çıkar ve bu ısıyı suyu ısıtıp, ısınan suyu da bir türbünü döndürmek vasıtasıyla elektrik enerjisine çevirmek mümkündür. Nükleer santraller bu temelde çalışırlar. Reaktörü de kapatmak istersek parçalanan atomların birbirleri ile etkileşmelerini engellemek için aralarına koruyucu kılıflar koyarız ve tamamını soğuturuz. Ancak bu soğutma çok uzun süre devam etmek zorundadır. 
Bu sebepten nükleer santraller bir kaç katman şeklinde tasarlanırlar. En içte içinde nükleer yakıtı bulunduran çubuklar vardır ve bu ince çubuklar zirkonyum kılıflar içerisinde ısıtacakları suyun içinde bulunurlar. Isıttıkları suyun tamamı yüksek basınca dayanıklı çelik bir koruma kabının içindedir. Ne nükleer yakıt zirkonyum kılıfından çıkıp suyla temas eder, ne de bu su dışarıyla. Ancak gene de ikinci bir emniyet sistemi olarak bu koruma kabı yüksek basınca dayanıklı çelik destekli betondan yapılan özel bir bina içinde korunur ki koruma kabına bir şey olsa bile beton bina sızıntı olmasını engeller. Son olarak da bu bina bir diğer binanın içindedir, bu son bina da normal santral görevlilerinin çalıştığı binadır. 

Çernobil'de ne oldu: 

Nükleer santrallere gelen elektrik kesilecek olursa jeneratörler devreye girene kadar olan kısa sürede nükleer yakıtı soğutmak mümkün olmaz. Eski tip reaktörlerin bu sorununu bilen mühendisler hem santralden ürettikleri enerjiyi geri besleyerek soğutma sistemi çalıştırmak hem de santralin verimini arttırmak için bir deney yaparlarken reaktörden beklediklerinden çok daha yüksek bir verim aldıkları için reaktörü yeterince soğutamadılar ve reaksiyonu durdurma çabaları içerisinde nükleer yakıtla birlikte sistemi koruyan grafit çubuklar da yanmaya başladı. Bu reaktör bir deneme reaktörü olduğu için de yukarıda bahsettiğimiz tüm güvenlik önlemlerinden yoksundu, bu sebeple de yüksek basınç altında reaktörün binası da havaya uçunca nükleer sızıntı atmosferde yaklaşık 10000m yüksekliğe kadar yayıldı. İzlanda'daki son yanardağ patlamasının da bize öğrettiği gibi, 10000m yüksekliğe çıkan tozlar rüzgarlarla çok uzak mesafelere taşınabilir. Çernobil'i felaket haline getiren bu olayların birleşimiydi. 

Japonya'da neler oldu? 

Deprem anında Fukushima Daiichi'deki altı reaktörden sadece üçü çalışır durumdaydı ve diğer üçünün saklama kapları kullanılmış nükleer yakıtı depolayıp soğutmak için kullanılıyordu. Deprem alarmı ile çalışan üç reaktör hemen kapatıldı ve soğutma durumuna geçti. Elektrikler kesik olduğu için jeneratörler devreye girdi ve bu reaktörleri soğutmaya başladı. Ancak sorun burada tsunami ile patlak verdi. Yaklaşık bir saat sonra ulaşan tsunami çalışan jeneratörlerin devre dışı kalmasına neden oldu. Jeneratörler çalışmaz hale gelince mühendisler soğutma pompalarını pillerle beslemeye çalıştılar, piller de yaklaşık sekiz saat sonra tükenince reaktörlerin iç ısıları artmaya başladı. İç koruma kabını korumak için burada biriken basınç dışarıya verildiğinde 1. ve 3. ünitenin en dıştaki binaları havaya uçtu. Bunlar bizim televizyonlarda görmüş olduğumuz görüntülerdi. Burada unutulmaması gereken ana konu, bu patlamaların kaza sebebiyle değil reaktörlerin ana koruma kaplarını korumak için bilerek yapılmış olmalarıdır. Son olarak 2. ünitede de benzer bir patlama meydana geldi. Ancak bu patlama sırasında dışarıya çıkan radyoaktif maddenin miktarı, bu reaktördeki zirkonyum çubukların zarar görüp nükleer yakıtın çevresindeki suyla temas etmekte olduğunu gösteriyor. Soğutmak için yapacak bir şey kalmadığı için de koruma kabı ile koruma binası arasını deniz suyu ile soğutma çabasındalar şu an için. 

Tüm bunlar ne demek? 

Deprem sırasında çalışmakta olan üç reaktörü kapatmayı becerdiler ve bunların bir patlama riski bulunmuyor. Ancak bu reaktörleri tsunaminin sonucu olarak soğutamadıkları için içlerindeki nükleer yakıt yavaşça yanmaya devam ediyor ve her üç reaktörde de büyük ihtimalle bu yakıt kılıflarına da zarar verdi. Bu bize bu reaktörlerin artık kullanılamaz durumda olduklarını söyluyor, hem ana koruma kapları hem de koruma binaları sağlam olduğu müddetçe bir sızıntı olması elbette ki mümkündür, ama Çernobil türü radyoaktif maddenin atmosferin üst tabakalarına yayılarak uzak bölgeleri de etkilemesi söz konusu değildir. Bu bilgilerin tamamı doğal olarak Japon yetkililerin söylediklerine dayanmaktadır. 

Bir diğer sorun: 

Daha kötü olan problem, kullanılmış yakıtın depolanmakta olduğu 4. üniteden kaynaklandı. Bu ünitenin soğutma sistemi de devre dışı kalınca eski yakıt alev aldı ve üç saate yakın bir süre yangın kontrol altına alınamadığından ciddi miktarda radyoaktif madde atmosfere karıştı. Salı akşamı itibariyle Fukushima reaktörlerindeki tehlikeli durum bu noktada, gelecek günlerdeki gelişmeleri de açıklamaya devam edeceğiz.

9 Mart 2011 Çarşamba

İklim değişikliğinin küresel etik boyutu


Orijinal yayın: 09.03.2011 T24 İnternet Gazetesi

Atmosferdeki sera gazlarının miktarı her geçen gün biraz daha artıyor. Kısa süre içerisinde bir şeyler yapmaya başlamadığımız takdirde  insanlığın bu gezegen üzerindeki geleceği ciddi anlamda tehlikeye girecektir. Her ne kadar devletlerarası anlaşmaların yapılabileceği konusunda umudumuzu kaybetmiş olsak da bu anlaşmalar bağlamında sera gazlarının artışına karşı geliştirilmesi gereken bir plan dört ana maddeyi göz önüne almalıdır (Garvey, 2008): 

-Tarihsel sorumluluklar 
-Günümüzdeki imkanlar 
-Sürdürülebilirlik 
-İşlevsel adalet 


Günümüzde sera gazı salımının büyük çoğunluğu gelişmiş ülkeler tarafından yapılmaktadır. Ancak bugün yaşanmakta olan iklim değişikliği sadece bugün yayılmakta olan sera gazlarına bağlı değildir; geçmişten bugüne değin yayılmış olan tüm gazların bunda etkisi bulunmaktadır. Gelişmiş ülkeler bugünkü gelişmişlik seviyelerini bir yerde tarihsel olarak yaymış oldukları sera gazlarına da borçlu oldukları için temelde gelişmişlikleri az gelişmiş ülkelerin hakkından kullandıkları sera gazlarına bağlıdır. Yani devletlerarası anlaşmalarla sağlanacak sera gazı azaltımları sadece ülkelerin bugün ne yaydıklarıyla değil aynı zamanda geçmişte ne yaymış oldukları ile orantılı olmalıdır. Çünkü geçmişte fazla yayarak gelişmişlik seviyesinde öne geçmiş olan ülkeler bunu bir yerde az gelişmiş ülkelerin hakkından alarak sağlamışlardır. 

Gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeleri kıyasladığımız zaman gelişmiş ülkelerdeki sera gazı salımlarının çoğunun "konfor" salımları olduğu ortaya çıkmaktadır. Yani gelişmekte olan ülkelerin salım sebepleri yiyeceği yemeği yetiştirmeye çalışmakken gelişmiş ülkelerin salımları daha çok hayat kalitesini daha da arttırmaya yöneliktir, evleri daha fazla ampulle aydınlatmak, benzin harcaması daha yüksek araçları az kişi kullanmak, uzun mesafelere tatillere gitmek gibi. Bu sebeple kişi başına düşen sera gazı salımına bakacak olursak gelişmiş ülkeler gelişmekte olan ülkelere oranla bu salımları azaltmak açısından çok daha büyük imkanlara sahiptirler. İstanbul'da oturan bir ailenin Maldivler yerine araba ile gidebilecekleri bir yerde tatile gitmesi, 100 Afrikalı'dan oluşan bir köyün bir aylık yiyecek üretimi için yol açtığı sera gazı salımına eşit bir tasarruf sağlar. Bu sebeple varılacak anlaşmalar kişilerin yaşam haklarını teminat altına alarak sera gazı salımını azaltma imkanlarını araştıracak yönde olmalıdır ve burada ilk feda edilmesi gerek yaşam hakkı değil lükslerdir. 

Salımların azaltılmasında bir diğer önemli konu bu azaltımın miktarıdır. Eğer bu azaltım belirli bir oranın altında kalacak olursa sera gazlarının şu andaki artışını durdurmak mümkün olmayacaktır, bu da insanlığın varlığını sürdürmesini neredeyse imkansız hale getirecektir. Bu sebepten sonucu insanlığın varlığını sürdürmesini teminat altına almayan herhangi bir anlaşma insanlığı her gün yaşam hedeflerinden biraz daha uzaklaştıracaktır. 

Son olarak göz önüne alınması gereken konu devletler arasında yapılan bu anlaşmada herkes hem tarihsel ve hem de günümüzdeki şartlar çerçevesinde güncel sorumluluklar yüklenirken bu sorumlulukların çalıştırılma mekanizmaları yukarıdaki şartların dışına düşmemelidir. Ayrıca devletler bu katılımda kendi paylarını hesaplarken tüm diğer devletlerin sorumlulukları ve bilimsel gerçeklikler konusunda aydınlanmış olmalıdırlar. Bu gerçeklikler, sorumluluklar, imkanlar ve sürdürülebilirlik çerçevesinde devletlerin ancak özgür iradeleri ile verdikleri kararlar bağlayıcı olabilir. 

12 Şubat 2011 Cumartesi

Doğru bildiklerimizi gözden geçirme zamanı


Orijinal yayın: 12.02.2011 T24 İnternet gazetesi

Günümüzde insanlığı bekleyen en önemli sorun küresel iklim değişikliğidir. Özellikle Kopenhag sonrasında küresel sermayenin iklim değişikliğini durdurmaya yönelik çabaları baltalamasıyla dünya neredeyse hayatın varlığını tehdit eden bir yola girmiş oldu. Şu anda atmosferdeki CO2 miktarı 390ppm ve her geçen sene bu 2-3ppm daha artıyor. Nereye gittiğimizi anlatmak için bir sayı vermek yeterli, Antarktika’nın buzlarla kaplı olmadığı en son dönemde atmosferdeki CO2 miktarı 450ppm’di. Yani ciddi bir değişiklik olmazsa yaklaşık 2035 yılında ulaşacağımız CO2 miktarında artık kutuplarda buz kalması olası değil, bu da dünyadaki ortalama deniz seviyesinin 75 metre yükselmesi anlamına geliyor.  

İklim değişikliğine sebep olan temel unsur günlük hayatımızı kolaylaştırmak için yerin dibinden çıkartıp yaktığımız fosil yakıtlarıdır. Bu fosil yakıtlarından ne denli fazla tüketip atmosfere salacak olursak iklim değişikliğine de o denli katkıda bulunuyoruz. Ya da tam tersi, normalde yakılıp atmosfere CO2 yaymak yerine ne kadar çok fosil yakıtını yerin altında bırakacak olursak, iklim değişikliğinin azalması yönünde bir adım atmış oluyoruz. Bu bağlamda son elli senede öğrendiğimiz bir kaç ana bilgiyi tekrar irdelemek fayda sağlayabiliyor, şöyle ki:  

1. “Hepimiz ormanları seviyoruz ve hepimizin ağaçların kesilmesine karşı olmamız gerekiyor” varsayımını tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor. Ağaçlar atmosferden doğal olarak CO2 emiyorlar. Emdikleri CO2 ile odun oluşturuyorlar, bunu da büyümeleri sırasında daha fazla, yetiştikten sonra da da yavaş şekilde gerçekleştiriyorlar. Dolayısıyla, ağaç yetiştirip büyüdükten sonra kesmek ve odunu ya çürümeyeceği bir şekilde kullanmak, ya da aynı şekilde toprağın derinliğine gömmek aslında atmosferdeki CO2 miktarının azalmasına neden oluyor, ama buradaki en önemli nokta ağacı kestikten sonra yerine hemen yenisini dikerek CO2 emiliminin devamını sağlamak. Yanlış anlaşılmaması için açıklık getirmek gerekiyor, burada bahsedilen ormanın tamamını düzleştirmek değil, ormanın içerisinde gelişiminin ileri seviyelerindeki ağaçları genç ağaçlarla değiştirerek ormanın devamını sağlamak gerekiyor, ama önemli olan atmosferden CO2 emip bunu toprağın altında depo etmek.  

2. “Plastik torbalar kötüdür, kağıt veya bez torbalar iyidir” varsayımını da gözden geçirmemiz gerekiyor. Plastik temelde petrolden yapılıyor, eğer petrolden yapılan bir plastik torbayı kullandıktan sonra yerin epey derinine gömecek olursak o petrolü bir şekilde toprağın altında hapsetmiş oluyoruz. Hiç plastik kullanmadığımız zaman ise plastik üretmek yerine bu petrol arabalarda yakıt olarak kullanılıyor. Bu noktada düşüncemizi etkileyen birkaç faktör var: 
(a) Plastik üretimi diğer pek çok sektörde olduğu gibi enerjiye fazla dayanan bir üretim biçimi değildir. Yani plastiği geri dönüştürmek aslında doğaya fazla fayda sağlamaz, sadece üreticilerin maliyetlerini düşürür. Öte yandan özellikle cam ve alüminyum üretimi son derece enerji gerektirir ve bunları geri dönüştürmek hem hammadde hem de üretimde kullanılan enerji açısından çok gereklidir.  
(b) Ancak burada plastiği geri dönüştürmeyecek olursak ne yapacağımız çok önemlidir. Bugünkü hayat tarzımızda tek kullanımlık plastik ambalajlar çöpe atıldığından, bu çöpler de bir şekilde çözünerek atmosfere CO2 saldıkları için plastiği geri dönüştürmek doğaya daha az zarar verir. Bu konudaki doğru cevap ise üretiminde petrol-doğalgaz-kömür üçlüsüne fazlasıyla dayanan ve yapısında öncelikli olarak karbon bulunduran nesneleri üretmemek ya da geri dönüştürmek değil tüketiminden sonra çürümeyecek bir şekilde yerin altına gömmektir.  
(c) Tabi her zaman için en doğrusu bugün, hemen, yeraltındaki petrol-doğalgaz-kömür üçlüsüne dayanan yaşam tarzımızdan vazgeçip alternatifler aramaktır. Yukarıdaki varsayımlar, dünyanın bundan vazgeçmeyeceği üzerine kurulmuş çözüm önerileridir. 

3. Bir de “nükleer santraller kötüdür” varsayımı var, ama nükleer santral mi termik santral mi konusuna sadece bir cümle ile değinip bir başka yazıya bırakmak istiyorum: En iyisi güneş ve rüzgar, ama siyasal erk baz enerji ihtiyacı için tek elde toplayabildiği fosil yakıtları kullanan santraller kurmayı daha uygun görüyorsa o zaman tercih doğalgaz veya termik değil nükleer santrallerden yana olmalıdır. 

7 Şubat 2011 Pazartesi

Nasıl nazikçe hepiniz öleceksiniz denir?

Orijinal yayın: 07.02.2011 T24 İnternet gazetesi
Bugün Ankara'da iklim konusunu öğrenmek isteyen gönüllülere verdiğim iki eğitim konuşmasından geri dönüyorum. Bu iki konuşma ve karşılaştığım sorular beni önemli bir konuyu irdelemeye yöneltti. Bir yandan insanlara geleceğin çok kötü olacağını söylerken bir diğer yandan da nasıl ümitlerini kaybetmeden savaşmaları gerektiğini nasıl anlatmalı?

Dünyanın bugünü hakkında neler biliyoruz bir toparlayalım:


1.       Atmosferdeki karbondioksit miktarı milyonda 390 parçacık. Karbondioksit miktarı milyonlarca yıldır bu seviyeye çıkmamıştı. CO2 miktarı son sefer bu seviyelere geldiğinde her iki kutupta da buzlar yoktu.

2.       Her iki kutupta da buzların erimesi demek, dünyadaki deniz seviyesinin 75 metre yükselmesi demektir. Bu sadece Bangladeş'te, Hollanda'da ya da Maldivler'de değil Üsküdar'da da denizin yükseleceği anlamına gelir. Bu kompleks fiziksel bir problem değildir. Kutupların üzerindeki buzun kalınlığını biliyoruz, o kalınlıktaki buzu eritecek ısı miktarını da, dolayısıyla deniz seviyesinin bu buzlar eridiğinde ne kadar yükseleceğini bulmak zor bir problem değil.
3.       Hem Türkiye'nin hem de dünyanın pek çok ülkesinin en kıymetli tarım alanları deniz seviyesindeki topraklardan oluşmaktadır.
4.       Son yirmi yıl içerisinde dünyadaki ortalama gıda fiyatları %130 arttı. Bu daha kıymetli tarım alanları sular altında kalmadan gerçekleşen bir olgu. Bir de bu alanlar sular altında kaldığında dünyanın ekonomik ve siyasi dengesi ne hale gelir kolayca hayal edebilirsiniz.
5.       Tunus'ta başlayıp diğer ülkelere de sıçrayan olayların temelinde yatan unsurların en önemlilerinden biri kişilerin her geçen gün daha da yoğun bir biçimde temel gıda maddelerine ulaşmakta zorluk çekmeleri.
6.       Bu yaz Kuzey Buz Denizi'ndeki buz miktarı tarihte ölçülen en düşük üçüncü seviyeye indi. Ocak ayı ise buz miktarının tarihte ölçülen en düşük seviyesine düştüğü ocak ayı oldu. Bunun temel anlamı yazın eriyip kışın donmasını beklediğimiz Kuzey Buz Denizi'nin kışın da donmadığı.
7.       Bu gidişi durdurmak için yapılması gereken şey en azından kömür yakmayı bırakmaktır. Eğer kömür yakmaya hemen son verecek olursak, dünyaya kendini toparlaması için bir şans tanımış oluruz.
8.       Bizimki de dahil olmak üzere neredeyse tüm dünya devletleri kömürle çalışan termik santral yapımını durdurmak bir yana bu santrallerin sayısını arttırmayı planlıyorlar. Bunun da temel anlamı, bugünkü enerji gereklerini doyurmak için gelecekteki gıda savaşlarının oluşmasını neredeyse garantiye almaktır.

Bu yazdıklarım temelde iklim değişikliği sebebiyle başımıza gelecek olanlardan sadece bir tanesi. Bu listeye sıcaklık artışından oluşacak ölümleri, kuraklıkları, selleri, salgın hastalıkları ve diğer fırtına zararlarını eklediğimizde durumun ne derece kötüye gittiğini görebiliyoruz. Ancak gene de insanlara herşeyin bitmediğini ve savaşmaları gerektiğini nasıl anlatacağız? Veya anlatalım mı? Belki de Matrix'de Cypher'ın dediği gibi cehalet mutluluktur diyerek, kafamızı kuma gömerek yaşayamalı ve kimsenin de huzurunu bozmamalıyız iklim konusunda.


Ben gene de insanlara doğruları anlatmaya devam etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Belki bizim çocuklarımız Taksim'den balık tutulan bir dünyada yaşayacaklar, ama büyük felaketler peşpeşe gelmeye başladığında insanların bu felaketlerin sebebini ve bunların kimlerin yüzünden başımıza geldiğini bilmeleri gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ileride bir gün en azından bugün yapılan hatalardan ders alınıp bu hatalar tekrarlanmayacak olursa insanlığın yaşaması için doğru adımların atılabileceği bir ortam oluşabilir. O gün geldiğinde doğru tarafta olmayı seçmek önemli olan, bence.