17 Kasım 2010 Çarşamba

Fazla ısındık diyorsanız haklısınız


Orijinal yayın: 17.11.2010 T24 İnternet Gazetesi

Bugün gene Kabataş vapur iskelesinde baktım epey kişi gömlekle oturuyor, o zaman dedim ki “sırf ben değilim havaların fazla sıcak gittiğini düşünen”. Basit bir analiz yapayım dediğimde, karşıma hepimizin algıladığı gerçeklik çıktı (Verileri sağlayan Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'ne teşekkürlerimle): 1936-2010 yılları arasında her senenin 8-14 Kasım arasındaki bir haftalık süreye baktığımızda, yaşadığımız bir hafta son 75 senenin en sıcak bir haftası olarak ortaya çıkıyor. Bu haftanın en yüksek sıcaklık ortalaması 21,7 oC en düşük sıcaklık ortalaması ise 14,3 oC. Hem en düşük hem de en yüksek sıcaklıklar bakımından rekorları yaşıyoruz. Hani biliyorsunuz, bu bir de son 1000 senenin en soğuk kışı.
 
Sadece bu sene ile kalmayıp yüksek sıcaklık ortalaması açısından en tepedeki on seneye bakacak olursak bunlardan beş tanesi son on senede yaşanmış, benzer şekilde düşük sıcaklıkların da dört tanesi son on senede görülmüş. Yani her ne kadar pastırma yazı muhabbetleri yapıyor olsak da, bu pastırma yazı seviyesini geçeli çok oldu. Son 75 yılın yüksek sıcaklık ortalaması 15,8 oC, yani bu hafta ortalamadan 6 oC daha sıcak bir hafta yaşadık. Çarşamba günü ölçülen en düşük sıcaklık olan 18 oC, son 75 senede o hafta için ölçülen düşük sıcaklıkların en yükseği. Pazar günü ölçülen en yüksek sıcaklık olan 23,2 oC, son 75 senede o hafta için ölçülen yüksek sıcaklıkların 2009 ve 2004'den sonra üçüncü en yükseği. Yani kısacası, çok sıcak bir hafta yaşadık ve gelecek günlerde de dünyamızın soğuyacağını beklemek saflık olur. 

Ancak sık sık tekrarladığımız gibi, bizleri öldüren şey ortalamaların artması değil uç değerlerin çoğalmasıdır. Küresel İklim Değişikliği'nin bizi getirdiği temel nokta da budur. Bunu anlatmak için basit bir örnek vereyim. Son on senenin Ağustos ayı en yüksek sıcaklık ortalaması 29,6 oC, standart sapması da 2,2 oC. Bu şu demek bizim için, Ağustos ayı boyunca en yüksek sıcaklıklar %95 ihtimalle 25,2 oC ile 34,0 oC arasında olacak ve %2,5 ihtimalle de sıcaklık 34 derecenin üzerine çıkabilecek. İklim değişikliği sadece ortalama sıcaklık artışı değil, aynı zamanda standart sapmanın da artmasını getirir beraberinde. Yani 2040-2049 yılları arasında ortalama sıcaklık iki derece artışla 31,6 oC olacak desem fazla korkutmam sizleri. Ancak aynı zaman içerisinde standart sapma da 2 derece artacak dersem ürkmeye başlamanız gerekir, şu şekilde: Ortalama 31,6 oC olduğunda en yüksek sıcaklıkların %95'i 23,2 oC ile 40,0 oC arasında olacak demektir. 

Bunun anlamı da İstanbul'un her Ağustos ayında bir gün en az 40oC'yi görmesi demektir. Uzun yıllar boyunca Ağustos ayındaki en yüksek sıcaklık ölçümü 38,8 oC olan İstanbul her sene 40 derece üzeri sıcaklıklar görmeye başlayacak olursa bunun halk sağlığı açısından getireceği sonuçlara ben girmek istemem, ama sizler tahmin edebilirsiniz. Örnek olması açısından 2003 yazında bir hafta süreyle ortalamının 8oC üzerine çıkan sıcaklıklardan dolayı çoğu Fransa'nın başkenti Paris'de olmak üzere 18.000 kişi öldü. Bu bir üçüncü dünya ülkesi değil, klima kullanmayı akıl edemeyen veya buna maddi gücü yetmeyen insanların yaşadığı bir yer değil, buna rağmen bir haftalık yüksek sıcaklıklardan dolayı ölen 18.000 kişi bize gelecek için önemli bir uyarı olmalı. Bu yaz ise Rusya'daki sıcak dalgasında  ölenlerin sayısının 180.000 civarında olduğu söyleniyor. 

Bir de tabi eklememiz gereken temel bir nokta var, 2040-2049 yılları arası için sadece 2oC'lik bir sıcaklık artışı son derece iyimser bir bakış açısı içinde yaşadığımız bölge için. 3 veya 4 derecelik bir sıcaklık artışının İstanbul gibi büyük şehirlere neler yapabileceğini umarım hiçbirimiz görmeyiz.

11 Kasım 2010 Perşembe

İklim Değişikliğinin Sebepleri Neler Değildir 2

Orijinal yayın: 11.10.2010 T24 İnternet Gazetesi

Amerikan Başkanı Truman, günümüzü anlatan güzel bir söz söylemiş: “Eğer ikna edemiyorsan kafalarını karıştır!” İklim değişikliğinin olmadığını savunanların da temel araçları bu, birbiri ile alakasız bilgiler ortaya atarak kafaları karıştırmak. 
“İklim değişikliği yeni bir konu değil, tarihte hep vardı, sonuç olarak eskiden dünyanın bundan daha sıcak veya daha soğuk olduğu dönemler oldu, o zamanlar insanoğlu daha dünyada bile yoktu” argümanını çoğunuz duymuşsunuzdur. Uzun uzun bunun nedenleri anlatmadan önce aşağıdaki grafiğe bakmanızı öneririm: 


Bu grafik, denildiği gibi son 400.000 senede dünyada görülen sıcaklık değişimlerini ve bu sırada atmosferdeki karbondioksit miktarındaki değişiklikleri gösteriyor. Tabi ki buradaki değişikliklerin sebebi insanoğlu değil, ama bu değişikliklerin paralel olduğunu görmek için bilim insanı olmak gerekmiyor. Karbondioksit miktarı 180 ppm civarına düştüğünde ortalama sıcaklık bugünkünün 10 derece altına düşüyor, 280 ppm civarına çıkınca da bugünkü sıcaklık ortalamasına erişiliyor. Bu durumda şu andaki karbondioksit miktarı olan 393 ppm ne kadar bir sıcaklık artışını beraberinde getirir sizce?? Basitçe söylemek gerekirse, orman yangınları kıvılcımlardan çıkar ve insanlardan önce orman yangınları gene de vardı demek insanlar ormanı yakacak kıvılcımları çıkartamaz demek değildir. 
Tarih boyunca bilinen tüm iklim değişiklikleri insandan bağımsız olarak ortaya çıkmıştır, ancak tüm bu değişikliklerin temelinde aynı olgu yatar. Dünyaya güneşten gelen enerji miktarı dünyanın uzaya yaydığı enerji miktarına eşit olmalıdır. Eğer dünya daha fazla enerji alırsa ısınır, daha fazla enerji saçarsa soğur. Güneşin enerji çıktısındaki bir azalma veya yanardağ patlamalarının yaydığı tozlar dünyanın soğumasına, güneşin enerji çıktısının artması veya dünya atmosferindeki karbondioksit miktarındaki bir artış da dünyanın ısınmasına yol açar. Şimdiye kadar bunların tümü doğal kaynaklıydı, ama artık insanoğlu atmosferin yapısını değiştirecek teknik imkanlara sahip ve bunun sonuçlarını da her gün çevremizde gözlemliyoruz. 
Bunun dışında bir de iklim değişikliğine karşı olanların ortaya koyduğu “ama iklim zaten 1470 senelik bir periyotla ısınır ve soğur, bu gayet iyi bilinen bir olgudur” argümanı var. Bu olgu, Dansgaard-Oeschger olayı diye bilinir ve muhtemelen güneşten bize gelen enerji miktarındaki değişimlerin dünyanın ortalama sıcaklığına bir yansımasıdır. Ancak bu olayın günümüzde gözlemlenen iklim değişikliğini açıklama konusunda yetersiz kalacağı açıktır, çünkü küresel iklimde son gözlemlenen sıcak dönem Vikinglerin Grönland'da buğday yetiştirdikleri M.S. 900-1000 yıllarıdır, yani bundan 1470 değil 1000-1100 sene önce. Benzer şekilde de en serin zaman M.S. 1650-1700 yılları arasıdır ki bu Dansgaard-Oeschger olayları ile uyumludur, fakat aynı mantıkta devam edecek olursak bir sonraki ısınmanın M.S. 2400 yılları civarında olması beklenebilir, yani bugün değil. 
Sonuç olarak sizi iklim değişikliğinin olmadığına ikna edemeyenler değişik argümanlarla kafa karıştırmaya uğraşıyorlar. Yaşamakta olduğumuz değişikliklerin doğal herhangi bir tarafı yok, atmosferdeki karbondioksit miktarı son 600.000 senede hiç 280 ppm seviyesinin üzerine çıkmamışken bugün 393 ppm seviyesine ulaştı, bunun doğal bir tarafı yok. Benim size bilimsel bir güvenle tek söyleyemeyeceğim şey dünyanın sonunun geldiğini sizin görüp göremeyeceğiniz, belki görebilirsiniz, belki de bizden sonraki nesil bu şanssız sonuca ulaşacak, ya da bir sonraki. Ama emin olun, dünyanın bugünkü savurgan gidişiyle son artık çok uzakta değil.

3 Kasım 2010 Çarşamba

İklim Değişikliğinin Sebepleri Neler Değildir 1: Güneş


Orijinal yayın: 03.11.2010 T24 İnternet Gazetesi

Bu hafta yeni bir yazı dizisine başlıyoruz. Araya başka konular girse de iklim değişikliğini sulandırmaya çalışıp suçu bizlerden başka kaynaklara atmaya çalışanların argümanlarını ele almaya çalışacağız her hafta. Bu hafta en önemli argümanla başlayacağız: İklim değişikliğinin sebebi güneşteki değişikliklerdir. 

Bu konuya cevap verirken size öncelikle basit bir grafik göstereceğiz. Bu grafikte son 160 sene içerisinde dünyanın ortalama sıcaklığındaki değişimi (kırmızı), karbondioksit miktarındaki artışı (mavi) ve güneşten dünyaya ulaşan enerji miktarındaki değişimi (sarı) görebiliriz. Son kırk yıl için karbondioksit miktarındaki artışın sıcaklıktaki artışa ne derece paralel olduğunu şu an için görmemezlikten gelip sadece güneşten gelen enerji miktarındaki değişimle dünyanın sıcaklığındaki değişime bakacak olursak, 1900-1950 yılları arasında dünyada görülen ısınmanın sebebinin güneş mi yoksa karbondioksit artışı mı olduğu tartışılabilir. Bu zaman süresince gerek dünyaya ulaşan enerji gerekse de dünyanın sıcaklığı artmıştır. Ancak 1960 yılından sonra güneşin verdiği enerjideki artış durmuş hatta son 30 yıl içerisinde hafifçe azalmıştır. Buna karşılık dünyanın ortalama sıcaklığı artmaya devam etmektedir. Başka hiçbir kanıta bakmasak bile bu grafik dünyada son 30 senede görülen ısınmanın güneşle alakası olmadığını görmemiz için yeterlidir. 

Güneşten dünyaya ulaşan enerji miktarı 1978 yılından bu yana uydular aracılığıyla ölçülüyor. Aynı uydular dünyanın yaydığı enerjiyi de ölçme kapasitesine sahipler. Bu ölçümlerin bize gösterdiği, bu ölçümlerin yapılmaya başlandığı günden bu yana güneşten gelen enerjinin neredeyse sabit kaldığı ya da hafifçe azaldığı ama buna kıyasla dünyadan gelen enerjinin çok daha fazla azaldığı yönünde. Dünyanın sıcaklığının sabit kalabilmesi için dünyaya güneşten gelen enerji ile dünyanın uzaya yaydığı enerjinin aynı olması gerekiyor. Eğer dünyaya gelen enerji sabit kalır dünyanın yaydığı enerji azalacak olursa bu aradaki enerji farkının dünyayı ısıtacağı anlamına gelmektedir ki son yarım yüzyılda dünyanın ortalama sıcaklığında görülen 0,4 derecelik artış da bunun bir göstergesidir. 

Küresel iklim değişikliğinin olmadığını ya da sebebinin insanlık olmadığını iddia edenler bu noktada kaçak oynamaya başlıyorlar: “Ama güneşten sadece görünen ışık gelmiyor ki, aynı zamanda morötesi ve manyetik alan da geliyor, bunlardaki değişiklikler de dünyanın ısınmasına yol açar” diyorlar. Yukarıda dikkat ederseniz görünen ışık ya da morötesi diye bir ayırım yapmadan enerji demeye çalıştık, bunun temel sebebi ölçümü yapan aletlerin sadece görünen ışık değil morötesi de dahil olmak üzere tüm enerjiyi hesaba katıyor olmasıdır.  
Güneşin manyetik alanındaki değişiklikler de dünyaya gelen kozmik ışınların miktarında fark yaratabilir. Dünyada alt seviyelerdeki bulut oluşumunda etkisi olan kozmik ışınlar da dünyanın ısınmasına sebep olabilir. Alt seviyelerdeki bulutlar kalın ve beyaz olduğu için güneş ışınlarını yansıtır ve dünyayı serinletir, bu bulut miktarındaki azalma da paralel şekilde dünyayı ısıtacaktır. Bunun için dört şeyin aynı anda gözlemlenmesi gerekiyor: 

1. Güneşin manyetik alanında uzun vadeli artış
2. Dünyaya ulaşan kozmik ışınlarda uzun vadeli azalma
3. Kozmik ışınların alt seviyelerdeki bulutlara etkisi
4. Alt seviyedeki bulut miktarında uzun vadeli azalma 

Yapılan ölçümler bu dört noktanın tamamında dünyanın ısınmasına sebep olacak bir farklılık göstermemektedir. 

Sonuç olarak direkt olarak ölçtüğümüz ya da dolaylı olarak etkilerini gözlemlediğimiz olayların hiçbiri dünyanın sıcaklığında son elli senede gördüğümüz artışı açıklamakta yeterli olmamaktadır.  

Sona tek bir nokta kalıyor, onun da değerlendirmesini size bırakıyoruz: Üstteki grafiğe baktığınızda iklim değişikliğinin sebebinin karbondioksit miktarındaki artış mı yoksa daha bilmediğimiz ya da anlamadığımız ve hatta ölçemediğimiz bir şekilde güneşte olan değişiklikler mi olduğunu düşünürsünüz?

27 Ekim 2010 Çarşamba

Son 1000 yılın en soğuk kışı geyiği üzerine


Orijinal yayın: 27.10.2010 T24 İnternet Gazetesi

Bu sabah televizyon kanallarının birinde “eğer bu kış son 1000 yılın en soğuk kışı olacaksa...” diye başlayan bir reklam görünce “tamam” dedim, “artık bu konuda birşeyler yazmanın vakti geldi, sabırla bu deli saçmasına inanmaz kimse diye beklemenin alemi yok”. 
Hangi tarafını dinlemek istersiniz hikayenin, tarihi olan açısını mı yoksa bilimsel açısını mı? Hangi taraftan bakarsanız bakın, varacağımız sonuç aynı; olmaz böyle şey. 

Önce tarihsel taraftan bakalım, çünkü hepimizin kolaylıkla bildiği şeyler var. Mesela Osmanlı arşivleri 8 Şubat 1621 yılında İstanbul Boğazı'nın donduğunu ve insanların birkaç gün de olsa yürüyerek karşıdan karşıya geçtiğini söylüyor. 1954 yılında ise Boğazı tıkayan buzlardan dolayı insanların Boğaz'ın üzerinde çektirdikleri fotoğrafları çoğumuz gördük. Ancak bu soğuk kışlar birden bire başlamıyor. Mesela Viyana kapılarına ikinci kez gittiğimizde hava koşullarının elverişssiz olduğu ve neredeyse kar yağışının başlayacağı görüldüğü için kuşatmadan vazgeçip geri geldiğimiz söylenir (Sobieski olayından fazla bahsedilmez). Tarih: 12 Eylül 1683, yani daha Eylül ayının başında kar yağmaya başlamış. Bir de bugüne bakın, ben bunları yazarken Kabataş Vapur İskelesi'nde deniz kenarında kazakla oturuyorum ve tarih 26 Ekim. Yani tarihsel olarak baksak, şimdiye İstanbul'da karların kendini göstermeye başlamış olması gerekirdi. Bu durumda en azından “madem son 1000 yılın en soğuk kışı, ne zaman başlayacak bu kış” diye sormamız gerekmez miydi? Ayrıca 1600'lerdeki soğukların güneş sebebiyle oluştuğunu ve şu anda güneşte bunun tekrarlanacağını gösteren hiçbir belirti yok. 

Gelelim konunun bilimsel yanına: Bildiğiniz gibi dünyanın Ekvator bölgesi kutuplara oranla güneşten çok daha fazla enerji alır. Bu enerjinin bir kısmı atmosfer bir kısmı da okyanuslar yoluyla kutuplara doğru taşınır. Atmosferde taşınan miktarla okyanuslar tarafından taşınan miktar neredeyse birbirine eşittir. Eğer bir şekilde Ekvator'dan kutuplara taşınan bu enerji miktarında bir azalma olursa kuzey ve güneydeki bölgelerin sıcaklığı düşer, Ekvator civarının sıcaklığı da artar. 

Hava akımlarını durdurmak neredeyse imkansız olduğuna göre bunu ancak okyanus akıntılarını durdurarak başarabiliriz. Buna benzer bir olay bundan yaklaşık 13000 yıl önce gerçekleşmiş ve dünya 1000 yıl süren küçük bir buzul çağına girmiş. Bu olayın sebebi Kuzey Amerika üzerindeki dev buz gölünün bir yolunu bularak Atlantik Okyanusu'na akması ve buradaki akıntıyı durdurmasıdır. 

Peki deniz suyuna tatlı su karışırsa neden akıntı dursun? Okyanus akıntılarının sebebi deniz suyundaki sıcaklık ve tuzluluk farklarıdır. Ekvator civarındaki su sıcak ve tuzludur, bu su kuzeye doğru hareket edip Grönland civarında soğuyup dibe çöker, dipten uzun bir süre dolaştıktan sonra ısınarak Büyük Okyanus'un ortasında yüzeye çıkar. Dolayısıyla tüm dünya üzerinde dolaşan bir akıntı oluşturur. Bu akıntıyı bozmanın temel yolu normalde suyun sıcak ve tuzlu olması gereken bir noktada okyanusa inanılmaz miktarda tuzsuz ve soğuk suyu karıştırmaktır. 13000 sene önceki olayın da sağladığı budur. 

Son 1000 yılın en soğuk kışı asparagasına gelecek olursak: Denilene göre Polonyalı bilimciler Atlantik Okyanusu'nun kuzeyindeki bu akıntının neredeyse %50 azaldığını ve bu azalmanın Avrupa'nın bu kışı inanılmaz soğuk geçireceğini söylüyorlarmış. Öncelikle eğer bu akıntı (Gulf Stream) %50 azalacak olursa bunu çoğu kimsenin pek duymadığı bir Rus haber ajansının web sitesinde değil, önce dünyanın en önemli bilimsel dergilerinin kapaklarında ve önde gelen gazetelerin ön sayfalarında bulursunuz. Böyle bir bilimsel bilgiye sahip değiliz değil, son senelerdeki ölçümler bunun tam tersini gösteriyor, yani Gulf Stream'de herhangi bir azalma yok. 

Bu haberi herhangi bir yere dayandırmak istiyorsak, konunun aslı Aralık 2005'de Nature dergisinde yayınlanan ve 1957-2003 yılları arasında Kuzey Atlantik'deki akıntının %30 azaldığını söyleyen çalışma (Bryden ve arkadaşları). Aradan geçen süre içerisinde bu çalışma pekçok grup tarafından tekrarlandı ancak aynı sonuçlara ulaşılamadığı için bilim dünyasında kabul görmedi. Dolayısıyla bu çalışma dışında bilimsel dergilerde yayınlanmış ve Kuzey Atlantik akıntısının azaldığını gösteren herhangi bir çalışma yok.  

Aslında emin olun, ben de bu asparagasın doğru olmasını isterdim, keşke dünya ısınacak yerde soğuyor olsaydı, ancak gerçekler bu yönde değil. Bir de unutmadan aynı “bilimsel” grubun geçtiğimiz yazın Rusya'da serin geçeceği yönündeki tahminlerine göz atın isterseniz....

21 Ekim 2010 Perşembe

İklim değişikliğinin varlığından emin olmasak bile!


Orijinal yayın: 21.10.2010 T24 İnternet gazetesi

Ben yoruldum artık tüm cehaletleri içinde hala “iklim değişikliği olduğuna dair bir bilimsel kanıt yok” diye ortalığı bulandırmaya çalışanlarla mücadele etmekten, bu sebeple tek tek cevap vermekle uğraşmak istemiyorum, hepimizin hayatta yapacak çok daha faydalı işlerimiz var. Ancak arada kalanlar için temel birkaç konuyu anlatmaya çalışacağım. 

Öncelikle, 1896'da İsveçli bir bilim adamı olan Svante Arrhenius basit bir deney yapmış: Bir silindirin içine karbondioksit gazı doldurup kızılötesi ışımanın bu gazın içinden geçip geçmediğini görmek istemiş. Sonuç basit, karbondioksit kızılötesi ışımanın geçmesini engellemiş. Bu neredeyse bilimle uğraşan herkesin çok rahatlıkla tekrar edebileceği bir deney, eğer Arrhenius'a güvenmek istemezseniz, ben böylesi basit bir konuda güvenmeyi tercih ederek devam ediyorum. 

İkinci konumuz dünya atmosferindeki karbondioksit miktarı. 1958 yılından bu yana Scripps Enstitüsü'nden bilim adamları Hawai'nin en yüksek tepelerinden birinde atmosferdeki karbondioksit miktarını ölçüyorlar. Bu miktar 1958 yılında milyonda 310 parçacık seviyesindeyken bugün 393 parçacık seviyesine çıktı. Yani dünya atmosferindeki karbondioksit oranı ciddi miktarda artıyor. 

Üçüncü konumuz dünya atmosferindeki karbondioksit miktarı ile dünya sıcaklığı arasındaki ilişki. Bilim adamları yıllardır çeşitli metotlar kullanarak buzul çağları sırasında atmosferdeki karbondioksit miktarı ile atmosferin sıcaklığı arasındaki ilişkiyi ortaya koyuyorlar. Bu ilişki de basit, karbondioksit miktarının yüksek olduğu devirlerde dünyanın sıcaklığı da yüksek, tersine karbondioksit miktarının düşük olduğu zamanlarda dünyanın sıcaklığı da düşük oluyor (burada bir sebep sonuç ilişkisi çıkartmıyorum, sadece biri olduğunda diğeri de oluyor). 

Dördüncü konumuz temel fizik; nesneler sıcaklıklarına bağlı olarak ışıma yaparlar. Sıcak cisimler görünür dalga boylarında, daha az sıcak cisimler ise kızılötesi dalga boylarında ışıma yaparlar. Mesela güneşin sıcaklığı 5800 derece civarındadır ve güneş sarı-beyaz bir ışık verir, dünyanın ortalama sıcaklığı da 15 derece civarındadır, dünya da kızılötesi dalga boylarında ışıma yapar. 

Bu temel bilgileri herhangi bir lise öğrencisine verip bir sonuç çıkartmasını istersek çok zorlanacağını sanmıyorum. Dünyanın atmosferindeki karbondioksit miktarı artıyor, bu artış dünyanın yaydığı kızılötesi ışımanın atmosferden çıkışını güçleştirerek dünyayı ısıtır. Tüm bunları kavramak yukarıdaki birkaç satırda anlatılandan fazla bilim gerektirmez, ama kafaları karıştırmak için gayet derin bilimsel çabalara başvurulabilir, zengin petrol şirketleri paraları ile kişileri satın alıp istedikleri yönde konuşturabilir, ancak temel gerçeği değiştiremez çünkü bu lise seviyesinde bilim öğrenmiş herkesin kolayca kavrayabileceği bir konudur. 

Şimdi gelelim başlıktaki konumuza, velev ki emin değiliz atmosferdeki karbondioksit miktarındaki artışın a) insan kaynaklı olduğuna, b) bize zarar verip vermeyeceğine. Diyelim dünyadaki tüm bilimcilerin bir ağızdan “her geçen gün biraz daha fazla fosil yakıtı tüketiyoruz, bu da doğal olarak atmosferdeki karbondioksit miktarını arttırıyor” demelerine inanmıyorsunuz ve hala atmosferdeki karbondioksit miktarının durduk yerde kendi kendisine artabileceğini düşünüyorsunuz. Diyelim ki gerçekten körsünüz ve kendi yaşam alanlarınızda iklimin nasıl değiştiğini ve her geçen senenin bir önceki seneye göre nasıl daha sıcak olduğunu fark etmiyorsunuz. O zaman şunu dinleyin: İklim değişikliğ hakkında elimizdeki bunca bilginin daha çok azına sahipken 172 ülkenin liderleri Rio'da biraraya geldiler ve ortak bir karar aldılar, dünyadaki 192 ülkenin tamamı da bunun altına imza attı, kabul etti, meclislerinden geçirdi. 

“Geri dönülemez ve çok ciddi sonuçlara yol açabilecek iklimsel değişikliklerin varlığı konusundaki kanıtlar kesin konuşmaya imkan vermese bile böylesi kanıtların varlığı harekete geçmek için yeterlidir ve daha fazla kanıta sahip olma noktası beklenmemelidir (Madde 3).” 

Sonuçları bu kadar vahim olabilecek bir konuda elimizdeki bilgiler herhangi bir insanın rahatça anlayıp karar verebileceği kadar açık ve basitse bu konuyu bulandırmaya çalışmak en azından sorumsuzluktur, akıl sahibi her kişinin de temel görevi doğaya en az zarar verecek şekilde yaşayarak bu sorumsuzluklara kulak asmamaktır. 

16 Ekim 2010 Cumartesi

Emin misiniz iklimin (bizim yüzümüzden) değiştiğine?


Orijinal yayın: 16.10.2010 T24 İnternet Gazetesi

Evet, iç içe geçmiş olan her iki soruya da... Evet iklim değişiyor ve evet iklim bizim yüzümüzden değişiyor. 

Nasıl bu kadar emin olabiliyoruz? Temelde ilkinin cevabı basit. 1896'da İsveçli bilimci Svante Arhenius bir tübün içine karbondioksit doldurup bu gazın kızılötesi ışınları geçirip geçirmediğine bakmış ve geçirmediğini gözlemlemiş. Her geçen gün atmosfere daha fazla karbondioksit saldığımıza göre bunun dünya atmosferini ısıtması kaçınılmazdır diye bir sonuca varmış. 

Başlangıçta sadece karbon dioksitin dünyayı ısıtacağı anafikri üzerinde yoğunlaşan çalışmalar 1958'de Charles Keeling'in Hawai'de toplamaya başladığı atmosferik karbondioksit verileriyle teorik fizik alanından uygulama alanına geçmiş oldu. 1958'den günümüze kadar aralıksız olarak toplanan bu veriler atmosferdeki karbondioksit miktarının dur durak bilmeden arttığını bize tartışmasız bir biçimde gösteriyor. 1958'de 310 ppm seviyesinde olan karbondioksit miktarı bugün 390 ppm'in üzerine çıkmış durumda. Bu noktada da bilimsel olarak tartışılan konu dünyanın ısınıp ısınmadığı değil bu değişikliklere karşılık olarak ne kadar ısındığıdır. 

Bu sıcaklık artışını ve etkilerini endişeyle izleyen Birleşmiş Milletler'e bağlı iki kuruluş, Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) 1988'de ortaklaşa olarak İklim Değişikliği Hükümetlerarası Paneli'ni (IPCC) kurdular. Bu panelin temel amacı iklim değişikliği konusundaki tüm bilimsel verileri inceleyerek insanlığı durum hakkında bilgilendirmek ve hükümetlere bu konuda öneriler sunmaktır. IPCC temelde dünyada iklim değişikliği konusunda çalışan tüm bilim insanlarını ve hükümet temsilcilerini kapsadığı için vardığı yargılar dünyanın bu konudaki genel fikrini hem bilim hem de toplum açısından yansıtmaktadır. Alınan kararların tümü görüş birliği ile alındığı için neredeyse tüm yargılar en muhafazakar biçimde algılanmalıdır. Bu kararların başında IPCC'nin 2007 raporunda yer alan ana cümle gelmektedir: Günümüzde yaşanmakta olan küresel iklim değişikliğinin sebebi  %90 ihtimalle insanların çeşitli işlemler sonucu çevreye yaydıkları sera gazlarıdır. Burada önemli olan %90 sayısıdır. Bu %90 bir ortalama değildir, bu sayı herkesin üzerinde uzlaştığı sayıdır, yani iklim değişikliğinin insan kaynaklı olmayabileceğini savunan bilim adamları bile kendi savlarının en iyi ihtimalle %10 doğru olabileceğini kabul etmişlerdir. 

Bu noktada iklim değişikliğinin insan kaynaklı olduğu hususunda bilim açısından bir şüphe kalmamıştır. Ancak temelde yukarıda açıkladığım %90 sayısı gene de iklim değişikliğine inanmayanların elinde bir argüman olarak kullanılmaktadır. “Yani” diyorlar, “kesinlikle emin değilsiniz ve kesinlikle emin olmadığınız böyle bir konuda da devletlerin ve şirketlerin trilyon dolar mertebesine varan faturaları sırtlanmalarını bekliyorsunuz”. Aslında bu soruda haklılar, ama sorunun cevabı onların beklediği yönde gelmiyor. Evet, sadece %90 eminiz ki özellikle gelişmiş ülkelerin son yüzelli yılda atmosfere saldıkları sera gazları hızla iklimi değiştiriyor ve başta bu ülkeler olmak üzere tüm insanlık yakın zamanda bir şey yapmadığı takdirde bu problem tüm insanlığın geleceğini tehdit eden en önemli problem haline gelecektir. Dolayısıyla bir yanda tüm insanlığın yok olması ihtimali söz konusu ise diğer yanda bunu engellemek için harcanacak trilyon doların sözü olmaması gerekir diye düşünüyorum, ya da en azından bu konuda harekete geçmek için daha da emin olmayı beklememeliyiz. Daha da emin olmak için harcadığımız her dakika bizi çözüm yolunda biraz daha geriye düşürüyor ve ödememiz gereken bedeli her an daha ağırlaştırıyor. Biz beklerken atmosfere eklenen her ppm karbondioksiti temizlemek için daha da fazla para harcanması gerekiyor. Doktor size “%90 ihtimalle kansersiniz ve hemen tedavi olmazsanız çok az ömrünüz kaldı ve tedavi epey pahalı” dese tedavi parasını vermek için doktorun emin olmasını bekler miydiniz? İşte dünya da aynı şekilde hastalanmış durumda, emin olmayı bekleme riskini almak ister misiniz? 

9 Ekim 2010 Cumartesi

Devletlerin Çevre Politikaları ve Bize Düşenler


Orijinal yayın: 09.10.2010 T24 İnternet Gazetesi

Bir yandan yaşamayı zevksiz hale getiren bir serinliğe bürünmüş gecede soğukla boğuşmak diğer yandan da sizleri iklim değişikliğinin gerçek olduğuna ikna edecek bir yazı kaleme almaya çalışmak inanın kolay değil. Böylesi bir gecede sade vatandaşın kafasında küresel ısınma değil küresel soğuma olsa sanırım pek çoğumuz onu suçlayamayız. Hele bir de bu sabah haberleri dinlerken düşündüklerimi anlatacak olsam, sanırım iklim değişikliği konusunda gerçekten herhangi bir şey yapılamayacağına inanması çok daha kolay olur.

Bildiğiniz gibi bu hafta sene sonunda Cancun, Meksika'da düzenlenecek olan iklim konferansından önceki son ana hazırlık toplantısı Tianjin, Çin'de yapılıyor. Sene sonunda yapılacak Cancun konferansının temel amacı 2012 yılında sona erecek olan Kyoto Protokolü'nün yerini alacak yeni anlaşmayı imzalamak. Bu hafta Tianjin'de düzenlenen konferansta da tarafların tartışmaları sona erdirip neredeyse anlaşma seviyesine varan görüşmeler yapması ve bu görüşmeler sonucunda oluşturulacak bir belge taslağının Cancun'da devlet başkanları seviyesinde görüşülerek imzalanması gerekiyor. Bu tabi ki dünya devletleri dünyanın geleceğini belirleme yolunda olumlu bir adım atmak istiyorlarsa geçerli. Bu tür toplantılarda da genel yapı evsahibi ülkenin devlet büyüklerinin bu anlaşmanın sağlanması üzerine çaba sarf etmesi üzerine kuruludur. Ama sanırım ben bu görüşte olan azınlıktanım çünkü bu sabah haberleri seyrederken öğrendim ki Çin Halk Cumhuriyeti Başbakanı Ven Ciabao resmi bir ziyarette bulunmak için Ankara'ya gelmiş, sonra gece milli maçın başına bakarken başbakanımızın da Almanya'da maç seyretmekte olduğunu fark ettim. Bizim başbakanımızın maç için Almanya'da olması bir sorun teşkil etmez ama dünya açısından böylesi önemli görüşmelere evsahipliği yapan Çin'in başbakanının ülkesini bırakıp bizi ziyarete gelmiş olması çözümsüzlüğün süreceğine olan inancımı pekiştirdi. 

Bu çözümsüzlüğün temelinde yatan olgu atmosferi ve çevreyi kirleterek para kazanan kişilerin bu tatlı kazançlarından vazgeçmek istememeleri ve bu uğurda tüm dünyanın geleceğini de  çekinmeden geri dönülemez bir yola sürmeleridir. Bildiğiniz gibi dünyada Kyoto anlaşmasını meclisinden geçiremeyen tek büyük ülke Amerika Birleşik Devletleri'dir. Kyoto anlaşması Amerikan Senatosu'na ilk geldiğinde 95-0 oyla reddedildi. Bu neredeyse Amerikan tarihinde Senato'nun her iki kanadının da oybirliği ile reddettiği tek konudur. Yani petrol ve otomotif lobileri biraraya geldiklerinde senatörlerin tamamına dediklerini yaptıracak kadar kuvvetlidir. Senatonun hayır demesi kesin olan bir konuda da Amerikan Hükümeti'nin ileri adımlar atması beklenemez. Burada Amerikan görüşü temelde alabilecekleri en az sorumluluğu alarak dünya üzerindeki egemenliklerini sürdürmeye devam etmek yönündedir. Çin'in bu konudaki görüşü de Amerika'nın şu anda sahip olduğu üstünlüğe uzun yıllar boyunca dünyayı kirleterek sahip olduğu, dolayısıyla da eğer bir kısıntıya gidilecekse bu kısıntının Amerika'dan başlaması yönündedir. Bu iki görüş birbiri ile bu derecede çelişince Cancun'da bir anlaşmaya varılması, hatta gelecek sene sonunda bir sonraki iklim konferansının düzenleneceği Güney Afrika'da bir anlaşma olasılığı imkansız görünmektedir. Amerika artı Çin'in karbondioksit salımları dünya salımının %40'ını oluşturduğundan bu iki ülkeyi içine almayan bir anlaşmanın getirisi fazla  olmayacaktır. Nitekim bu açmazı gören Japonya başta olmak üzere pek çok sanayileşmiş ülke de Amerika ve Çin'i içine almayan bir iklim anlaşmasını imzalamayacaklarını söylemişlerdir.  

Bu noktada bizlere düşen sesimiz olabildiğince çok duyurabilmek için biraraya gelmektir. Bu amaçla 10/10/2010 Pazar günü tüm dünyada küresel ısınmaya dikkat çekmek üzere toplantılar düzenlenecektir. İstanbul'daki toplantı saat 15:00'de Galatasaray'da başlayacak ve Taksim’e kadar müzikli, eğlenceli bir yürüyüş yapılacaktır. Ardından Taksim Gezi parkında bir şenlik, sergiler ve Naom Chomsky ve Richard A. Falk gibi aktivistlerin konuşmaları olacak. İklim değişikliği konusunda sadece oturduğu yerden konuşmayıp sesini de duyurmak isteyen herkesi bu eğlenceli toplantıya bekliyoruz. Pazar saat 15:00'de Galatasaray'da görüşmek üzere...